12 Aralık 2020 Cumartesi

MARİFET NEDİR

“Ma’rifet” aklın idrak edemeyeceği bir şeydir. Hem ilâhi bir hâldir, hem de iblisiyyete kaçabilir. Bu yolda çok tecellîler olabilir. Meselâ, bir devir gelir ki karşındaki adamın aklındaki şeyleri görürsün. Bakarsın ki senin için fena şeyler düşünüyor; sarar seni bir azâp… Her şey olur; “filânca ölsün.” dersin, ölür; “filân yer yansın.” dersin, yanar. Bu hâl, kudretullah ile ma’rifetullah’ın bir insanda tecellîsidir. Bu kudretin kötüye kullanılması iblisiyyettir. Bu bilgiye ve bu kudrete “ma’rifetullah”, “kudretullah” diyoruz. Yani bu bilgi ve kudret Allah’ınmış, bizim değilmiş. Öyleyse bu Kudreti ve bilgiyi sahibine teslim etmek, onu gerek iyiye; gerek kötüye kullanmamak lâzımdır. Bu hâl, bir “belâ-yı Berzah”tır. Allah’a, bizi bu belâdan kurtarması için yalvarmazsak iş fena. Bizi bu belâdan ancak mürebbîmiz kurtarabilir. Bizden bilip görenin Allah olduğunu anlayınca o kudreti kendimize mâletmeyiz, sahibine teslim ederiz. Çünkü o, her şeyi yerli yerince yapıp duruyor. “Ma’rifet”i hazmedersek, yani kendi aczimizi ve Allah’ın kudretini anlayarak tepeleyip geçersek “Fenâ fillâh”a varırız. Size başımdan geçen bir hâli anlatayım. Benim Büyük Mürebbîm Develioğlu’nun “mânevî terbiye” usulü “açlıktı”. İnsan, Allah için aç kalınca hiçbir şey olmuyor. Bir seferinde 65 gün yemek yememiştim. Bu müddet zarfında sadece, iki tane ekşi Yunus eriği, bir peksimet, iki üç kaşık da lâpa yedim. Her gece de büyük bir bardakla çay verirlerdi. Dr. Has’ın hastanesinde yatıyordum. Öyle tecellîler oldu ki, söylense, inanılmaz. Her neyse, oradan çıktım. Gönlüm, beni Develioğlu ile tanıştıran arkadaşı görmeyi arzu ediyor. Cidden de çok severim onu. Yürümek için kendimde kuvvet kalmadığını sanırken, baktım ki vücudum çok hafif. Müze sokağına geldim; orada Rum çocukları aşık oynuyorlar. Akıl dedi: “Madem bu kadar hafifsin, hadi bu çocukların arasından koş!” koştum. Yel gibi gidiyorum. Vücutta, yemek ve kan kuvvetinden başka, bu vücudu ayakta tutacak ve hatta koşturacak nice kuvvetler var… Müze sokağını geçtikten sonra, yoluma devam ettim. Tanıdık bir nalbant’ın dükkânına uğradım. Adam, at nallıyordu; fakat sırtında bir koza ambarı da sağa, sola; öne arkaya doğru gidip-geliyordu. Kendi kendime: “İsmail, sen delirdin galiba” diyordum. Lâkin bütün muhakemem yerindeydi. Nihayet, meseleyi anlamak için nalbant’a sordum: “Senin koza ile ne işin var?”. Nalbant: “Sorma, dedi, ticaret için biraz koza almıştım. Birisinin evinin altındaki bodruma koymuştum. Yukarıdan dökülen sular kozayı ıslatmış, çürümüş. Şimdi gidip onlarla kavga edeceğim.” Hâ, anladım ki herkesin sırtında, daha doğrusu aklının sırtında kendi fiili var. Ondan ayrıldıktan sonra “Karasoku”ya gittim. Orada da tanıdık bir terzi vardı. Çoktan beri görüşmediğimiz için “ille bir çayımı iç” diye ısrar etti ve beni zorla dükkânına götürdü. Vücut zayıf irade de hafif olduğu için itiraz edemedik. Lâkin onun da boynunda bir “Mahreke” asılı idi. Arap atlarının bir eğeri olurdu, mahreke derlerdi. Benim gözüm hep mahrekede. Terzi semâverle uğraşırken mahreke de dizine mizine değiyordu. Nasıl ettiyse bir aralık, mahreke semâveri devirdi. Ona da sordum: “Senin mahreke ile ne işin var?”. Terzi: “Bir tay almıştım mahreke tay’ı yaralamış aklım hep onda” dedi. Artık kat’i olarak anladım ki, herkes kendi hâliyle haşrolmaktadır. İşte bu adamların akıllarında gezdirdikleri şeyin bir başkası tarafından bilinmesi “Ma’rifetullah”tır. Bilen ve gören biz değiliz; bizim gözümüzle gören ve bizim aklımızla bilen Allah’tır. Öyleyse bütün bu biliş ve görüşler Allah’a aittir. (Ma’rifet) de bir yol uğrağıdır; orayı da geçmek lâzımdır. Bazı insanlar buraya uğramadan geçerler. Bu “ma’rifet” tuzağını atladıktan sonra “Fenâ- fillâh” tecellî eder(ADANALI İSMAİL EMRE HAZRETLERİ)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder