8 Aralık 2020 Salı

BE-ŞER,ŞERRİ-AT

İnsan, hakikatte çok tatlı bir şeydir. Nasıl tatlı olmasın ki, Allah onu “Ve lekad kerremnâ beni âdeme” sözü ile taltif etmiştir; “Eşref-i Mahlûkat” yapmıştır. Fakat “insan” insan olmadan evvel “beşer”dir. “Beşer” kelimesinin son hecesi ise “şer”dir. “İnsan” adını alabilmek için içimizdeki “şer”leri atmak lâzımdır. Birçok kelimelerde böyle bir “lisân-ı hâl” ifadesi vardır. “Şerîat” kelimesi de böyle değil mi? Şerîat demek (“şer”i at) demektir. Hakikaten, Şerîat, içimizdeki şerleri atmaktan başka bir şey değildir. Şerîat deyince, bizim aklımıza abdest, namaz geliyor. Şerîat sadece el, yüz yıkama, veyahut eğilip kalkmak gibi hareketler demek değildir. Asıl şerîat “ahlâk”tır, nefsi ıslâhtır. Kur’ân’da da (Namaz, insanları fuhşiyâttan ve fenalıklardan kurtarır) deniliyor. Demek ki şerîatın gayesi, ahlâk tasfiyesiymiş. İşte böyle, ahlâkımızı tasfiye edip “beşer”liğin şerrînden kurtulmadıkça “insan” olamayız. İnsanlık, hakikaten çok tatlı bir şeydir. O halde insanlığı şekere, beşerliği de ekşi koruğa benzetelim. Şeker o kadar muhit bir maddedir ki demirlerde, tahtalarda bile vardır; yani her şeyde vardır. Fakat öyle tuhaf bir şey ki, tatlılık nerede mevcutsa ekşilik de mevcut. Ekşi şekerin anasıdır; her tatlının evveli ekşidir. Üzümün başlangıcı koruktur. Koruğun en ekşi devresi de tatlanmadan hemen evvelki devresidir. Şafak atmadan evvel karanlığın çok şiddetli oluşu gibi. İşte üzümün tatlılığı, bu şiddetli ekşiliğin içinde saklıdır. Bir de bakarsın ki birdenbire tatlı oluvermiş. Artık tatlılık ekşiliğe hâkimdir. Fakat bu tatlılığı bir ateşten geçirmezsek ekşir, sirke olur. Ekşimeye meydan vermeden üzümleri sıkar, suyunu ateşte kaynatırsak pekmez olur. Lâkin pekmezin içinde yine ekşilik vardır. Ekşiliği tamamen almadıkça muhatara mevcuttur. Çünkü pekmez sirke olabilir; fakat sirke, artık bir daha tatlı olamaz. Cenâbet, o kadar da sarîdir ki… Daima da tatlıya galiptir. Hatta sirke, tebahhur yoluyla yani kokusu ile dahi tatlıyı ekşitir. bir sene bağda reçel, meçel yapmıştık. Bunları küplere koyup, ağızlarını çamurla sıvadık, hava alıp de bozulmasın diye. Bir gün baktık ki reçeller ekşimiş. Hadi, yeni baştan hepsini kaynattı. Fakat birkaç gün sonra reçeller yine ekşimeğe yüz tuttu. Hayret ettik; sebebini araştırdık. Meğerse reçel çömleklerinin bulunduğu yerde sirke de varmış. Var tasavvur et, sirke buharları çömleğin ağzındaki çamurdan bile geçip pekmezleri ve reçelleri ekşitebiliyor. Çünkü sirkede de hayat var. Her ne ki kokuyor, canlıdır. Kokmak demek, kokan şeyden gözlerimizin göremeyeceği ufak zerrelerin kanatlanıp uçarak burnumuzun iç derisine konması ve orayı kendine göre tahriş etmesi, gıdıklaması demektir. Bu tahrişi sinirlerimiz beynimize götürünce biz o kokuyu alırız. Sirkenin aslı pekmezdir. Sirkeden uçan zerreler de kendi asıllarına, yani pekmeze âşıktırlar. Onun için ona doğru uçarlar; çünkü orada çoğalacaklardır. Sirke şarabı bile sirkeleştirir. Şarapçı dükkânına tecrübe için biraz sirke dök; hapı yuttu; bütün şaraplar sirke olur. İşte insan da ilâhi bir şeker, ilâhi bir tatlıdır. İnsanın şekeri çok fazladır; fakat ekşiliği de o nisbettedir. Bir hususiyeti daha vardır ki, insanoğlu, ne kadar ekşi ise o kadar tatlı olabilir. “Beşer”lik devremiz, üzümün korukluk devresine benzer. Koruğumuzu, pekmez yapmasını bilen bir bağcıya teslim edersek, o, biz tatlanır tatlanmaz, bizi kütükten koparır, salkımlarımızı “şirehane”de iyice ezer, suyumuzu çıkarır. Sonra bu suyu “aşk” ateşinin yandığı “Gönül” kazanının içine kor ve kaynatmağa başlar. Kaynata, kaynata bizi pekmez yapar. Fakat pekmezin içinde yine ekşilik vardır. O ekşiliği tamamıyla almadıkça, hakiki ve bir daha sirke olmaz tatlılığa kavuşamayız. Binaenaleyh pekmez her vakit sirke olabilir. İşte biz bu sirkelikten korkarız. Mânevî yolun sirkeliği yani ahlâk sirkeliği çok fenadır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder