12 Aralık 2020 Cumartesi

İBADET NEDİR?

Bir elmaya bakarsın, dış tarafı ne kadar güzel… Elma niçin bu kadar süslenmiş ve güzelleşmiş? Biz onu yiyelim diye. Biz onu yiyince ondaki gıdâ bütün vücudumuza yayılır, dağılır. Biz de tıpkı o elma gibi, ahlâkımızı temizleyerek, güzelleşerek kendimizi Allah’a beğendirmeye çalışıyoruz ki onun varlığının içinde dağılalım, ona karışalım. İşte bu “temizlenme” yoluna ibâdet deniyor. Yoksa ibâdet, yatıp kalkmaktan ibaret bir şekil değildir. Yatıp yatıp kalktık; fakat ahlâkımızı temizlemedik; neye yaradı bu ibâdet? İbâdetten maksat kabahatleri temizlemektir. Kur’ân’da “İnnesselâte tenha anil fahşâi vel-münker” yani “namaz insanı fuhşiyâttan ve kötü hareketlerden men eder, denilmiyor mu? O kabahatler ve kötülükler her insanda vardır. Yeter ki biz onları iyiye çevirelim; meselâ inadı irâde yapalım; koruğun üzüm olması gibi. Koruk, ateşten geçip kaynadıktan sonra tatlı olur. Ahlâk ekşiliğimizi de ilim, irfâniyyet ve aşk ateşinden geçirirsek içimizdeki huylar hâl değiştirir; tatlanır. Ama vakti geçirmemelidir. Vakti geçirince sirke olur; artık bir daha tatlanmak ihtimâli kalmaz. Ahlâk temizlenince ibâdetin şekli değişir; o da tatlanır. Kur’ân’da ibâdete dair birtakım emirler var ki birbirini nakzeder gibi görünür. Bir tarafta “İbâdet edin! Namaz kılın!” diyor; öbür tarafta “Rabbınıza yakîn hâsıl oluncaya kadar ibâdet edin.” diyor; yani bu, yakîn hâsıl olduktan sonra şeklî bir tarzda ibâdet etmeğe lüzum kalmaz demektedir. Niçin bu emirler birbirini tutmaz gibi görünüyor? Çünkü emirler, aklın idrâkine, hâlin değişmesine bağlıdır. Herkes kendi idrâki seviyesindeki sözleri anlar. “Rabbınıza yakîn oluncaya kadar ibâdet edin!” emrini herkes duyabiliyor mu, duysa da anlayabiliyor mu, hatta anlasa bile, o emri yerine getirebiliyor mu? İdrâkimizi geliştirmelidir ve emre itaat lâzımdır. Bir baba, çocuğuna bir emir verir, çocuk ta o emri tutmazsa, baba o çocuktan râzı olur mu? Emirler demin dediğimiz gibi idrâk seviyesine göredir. Askerlere “marş, marş” diyorlar; subaylara da aynı emri veriyorlar mı? İşte mutasavvıfların hâlleri Kur’ân’ın zâhirine bunun için uymaz. Onlar Kur’ân’ı bütün hakikatiyle anlarlar ve tatbik ederler. Ehli şeriat de onları kâfirlikle itham ederler. Namaz, Allah’ın huzûrunda bulunan bir kulun kendini unutmasıdır. Peygamberimiz bunun için “Huzûrsuz namaz, namaz değildir.” demiş. Hz. Ali çıbanını namaza durduktan sonra sıktırırmış; yani namazda kendinden geçermiş. Bazı insanlar da karınlarına şiş, bıçak sokuyorlar da duymuyorlar. Demek bunların bu hâli de bir namazdır. Bunlar Allah huzûrunda ve Allah’a teslim olmamış olsalar, acı duymazlar mı? Fakat bu tür hâllerin kendikendine ilk defa olarak zuhûru kerâmet, fakat tekrarı kerâhattır. Kerâhatta kalan insan yürüyemez, orada kalır. Netice olarak namaz, insanın bir huzûr tutarak kendisini unutmasıdır. Namazın şekli böylece değişmiş oluyor; yani “şekil”, “huzûr” oluyor. Fakat bu esrârı anlamayan için zehirdir. Bu sözler onlara namazı inkâr gibi gelir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder