19 Kasım 2022 Cumartesi

DR.MÜNİR DERMAN

 

HOCAM MÜBAREKLE NASIL TANIŞTIM..

Otuz yıllık talebesi Ahmet Kılıçaslan der ki.:

Mânevî Hayatım ondört yaşında iken, bir ramazan sabahı, seher vaktinde gördüğüm rüyâ ile başlar...Rüyâmda kulağıma yüksek sesle Kur’ÂN okudular. Üç defâda.: “Yâ Ahmet!. Yâ Ahmet!. Yâ Ahmet!.” diye bağırdılar korku ve heyecan içinde uyandım.İşte o günden beri içime bir ateş düştü. Hâlâ yanar. Söneceğe de hiç benzemez. ALLAH söndürmesin âmin!.Bu aşk ateşi ile onbeş yıl, kendime bir rehber, bir yol gösterici, bir mürşid, bir usta aradım..

Çorum'a gittim, daha başka yerlere gittim. Gördüm, görüştüm, içim hiç kimseye ısınmadı. Demek ki kısmetimiz, o gittiğim yerlerde değilmiş de ondan ısınmamışım..

Bu arayış içinde devam ederken bir gün Ankara Mamak'ta, Ethem Ağa'nın Havuzlu Kahvesinde, arkadaşlarımdan Mamaklı Yaşar Çetinkaya, o zamanın Ankara Vilâyeti Köy İşleri Büro şefi Muhterem Ağabeyimiz Rahmetli Sabri Türker Beyle oturuyorduk.Bir ara Yaşar.: “Konya'da yayınlanan Toprak Dergisini bana uzattı ve dedi ki; Eskişehir'den Opr. Dr. Münir Derman`ın bir yazıları çıkmış. Al oku!.” orada hemen okudum. Yazının özü bakmakla, görmenin ayrı şeyler olduğunu izâh ediyordu. Manisa'nın Akhisar Kazası’ndan bir bakkalın, mektup yazarak sormuş olduğu.: “Bakmak nedir? Görmek nedir?" sorusuna cevâbdı bu dergideki yazının özü..

Hocam Akhisar'dan misâller vererek bakmakla görmeyi izâh ediyordu. Akhisar'a hiç gitmediği hâlde, cadde ve sokakları isimleriyle anlatıyordu. Sokaktaki kuru ağaca köşedeki bakkala kadar târif ediyordu. Yazının sonu ise, şöyle bitiyordu.:

“Bunları nereden bildiğimi, bana tekrar mektup yazıp sorma, bırak o kadar mârifette bizde bulunsun!.”...

Bu son cümle; Mübârek Hocam Dr. Münir Derman Hazretleri Rahmetullâhi Aleyhe gitmeme ve tanışmama sebeb oldu.Meğer benden altı ay önce. Yaşar ve Sabri Beyler de Hocamla tanışma lütfuna ermişler..

1961 lerde idi; Hocam Eskişehir Devlet Hastanesinde, operatör doktor olarak çalışıyordu. Kızılay Caddesi başındaki binâ, -şimdi doğum evi olarak kullanılıyor kapıdan girince sağda Hâriciye Kliniği onun hasta kabul ettiği yerdi..Ablamın oğlu Mustafa Kavas'la gitmiştik. Mustafa o zaman lise sonda okuyordu.

Dr. Münir Derman'ı sorduk.: “Yukarda hasta kontrolüne çıktı!.” dediler. Öğleden sonra idi bizde yukarı çıktık.Bir salonda bulduk. Üzerinde siyah pelerini vardı. Masa üzerinde bir kediyi okşuyor, seviyordu. Karşısında da bir Hanımla bir Bey duruyordu. Sonra öğrendim ki, radyodan ormanlarımız hakkında konuşan orman mühendisi Cemâlettin Şenocak ve Hanımı imiş onlar da ziyâretine gelmişlerdi. Onlara birşeyler anlatıyordu. Edeben bir müddet bekledik. Konuşmadık kendileri sordular.: “Bir şey mi istiyorsunuz?.” dediler.

“Doktor Münir Derman siz misiniz?” dedim. “Evet benim.” dediler. “Ankara'dan ziyâretinize geldik Efendim.” dedim. “Aşağıya inin klinikte bekleyin geliyorum.” dediler.

Yarım saat sonra, misafirlerini uğurlamış olacak ki geldiler. Bizleri kucakladılar bizlerde ellerini öptük oturduk. O söyledi biz dinledik tam üç buçuk saat sürdü bu ilk ziyâretimizdeki sohbetimiz. Kendilerine sormak istediğim yüzelli kadar sorum vardı. Hiç birisini soramadım. Sanki sıraya koymuşçasına, sorularımın hepsine cevâb aldım. Hattâ bir ara.: “Meselâ sen 1930 doğumlu ol!.” Yiğenim Mustafa’ya da.: “Sen de 1945 doğumlu ol!.” diye söze başladı. Biz dışarıya çıkınca Mustafa.: “Dayı bizim doğum tarihlerimizi nasıl bildi?” diye bana sordu.

Tanışmamızdan onbeş yıl sonra idi. Hocam mübârekle beraber bir ziyâretten dönüyorduk. Taksinin arkasında oturuyorduk Yüksek Hâkim Yurdanur Hanım, öbür başta ortada Hocam, bu başta da ben oturuyordum.Yurdanur Hanım dedi ki.: “Hocam o adam da size çok soru sordu!.” dedi: Hocam da.: “Aptal adam bilmez ki, kafasındaki soracağı sorularını, sıraya koyar da cevâb veririz!.” dediler. O zaman anladım ki, Eskişehir'de hiç soru sormadan, almış olduğu cevâblar onbeş sene sonra da olsa, böylece aydınlanmış oldu.. 

Eskişehir'de sohbetimiz devâm ediyor. Bir ara, Eskişehir'in meczublarından birisi geldi. Hocamı kucakladı öptü, kenara çekilip asker gibi esas duruşa geçti. Ve dedi ki.: “Çeltikli Belinde kamyonlar kaldı. Kar ve tipiden gelemiyorlar. Ne yapacağız?.” dedi. Hocam da.: “Sen merak etme gelirler!.” dedi.

Meczub.: “Gelirler mi?. dedi. Hoplayıp zıplayarak bağırarak çıktı gitti.Hocam.: “Bu kişi, Eskişehir'in meczublarından!.” dediler.

“Sıkışınca bana gelir. Benimle konuşur başka kimse ile konuşmaz!.” dedikten sonra sohbetimize devam ederken, kapıdan başka bir zât daha girdi. Geldi selâm verdi oturdu. Hiç konuşmadı. Yarım saat sonra izin istedi kalkıp gitti. O gidince, Hocam.: “Bu zât emekli Albay Reşat Beydir. Câmilerde vaaz verir. Kendisini çok güzel yetiştirdi. Binbaşılığına kadar. ALLAH'a dahi inanmazdı. Bir gecede ALLAH hidâyet verdi, kurtuldu. Şimdi sadece geçmişine pişmanlık duyarak, ağlıyor. Bu zâtın Hidâyet Hikâyesi benim "HİÇSİN" kitabının 92 nci sayfasında anlatılmıştır.”

Akşam ezânına bir saat kalarak sohbetimiz bitti. Hocam mübârek Rahmetullâhi aleyh bizleri hastanenin dış kapısına kadar uğurladı. Ayrıldık koşar adım. Eskişehir Çarşı Câmii`ne geldim. İkindi namazı geçmeden farzından dört rekat namaz kıldım.

Ammâ ALLAH Şâhid, vücudum bir pamuk yığını gibiydi. Ayaklarım yere basmıyordu. Kuş kadar hafiftim. Sanki boşlukta gibiydim. Demek ki Hocam mübârek cesedimi, ruhumun emrine almıştı.

Böyle kılınan namazlara “Ruh Namazı” derler. Bu namazdan daha öncede kılmıştım, bir sabah namazı bir de yatsı namazı.

ALLAH her müslümana ömründe bir defâ olsun, böyle bir Ruh Namazı kılmak nâsib etsin!. Ondan sonra dedim ki.: "Ben mürşidimi, ustamı, üstâdımı buldum. Daha ayrılmam!.” diye kararımı verdim.

Hocamın vefâtına kadar 30 yıla yakın hizmet ettim. Cenâbı ALLAH hizmetimizi kabul buyursun âmin!.

MÜRŞİDİN ETRAFINDA ÜÇ İNSAN GURUBU

 

ALLAH DOSTU olan, Mübârek Hocam Dr. Münir Derman Hazretlerinin çevresinde ÜÇ GRUP İNSAN toplanmıştı.:

1-) BİRİNCİ GRUPTA OLANLAR!.:

Hocamı candan seven, "Hocam" diye hitâb eden, Hocamın da sevdiği kimselerdir, Bu insanlar hâzâ edeb sâhibidirler. Hizmet ederlerde, hizmetlerini HAKk Rızası için yaparlar, Katiyen karşılık beklemezler. Hocam Mübârek de o kimselerin hizmetlerini kabul ettiği için, hizmet edenler Hocalarına karşı minnet duygusu içindedirler. Hiçbir zaman, böbürlenmezler, hâttâ.: “Hocamıza hizmet edebildik” diye bu sevinçlerinden ötürü sanki göklere uçarlar..

Hocalarının kendilerine minnet etmesini asla beklemezler. Mübârek Yüzlerine âdeta utanarak bakarlar.

Sâdık ve doğrudurlar, içlerinde dosdoğru olanları da vardır. Bu kişiler Efendidirler. Hattâ içlerinden bazılarına; başka tarikattan olanlar.: "Efendi Hazretleri” diye hitab ettikleri de olmuştur ve görülmüştür. Hocamıza sorduğumuzda.: “Evet onlara göre, içinizde bazıları, Efendi Hazretleridir, ne zannetiniz ya!.” demiştir.

Bu zâtlar, mühim işlerinde Hocalarına mutlaka danışırlar. Onun fikrini, iznini ve duâsını alırlar.

Çilelidirler, çalışkandırlar, helâl lokma kazanmak için çırpınırlar.Hiç abdestsiz yere basmazlar,Kul hakkından son derece korkarlar. Hiç yalan söylememeye çalışırlar.Gıybet, dedikodu bilmezler. Zinâya asla yanaşmazlar. Harâmın her çeşidinden kaçarlar.Hatta şüpheli gördükleri her şeyi, terk ederler. İcâbında, terki bile terk ederler...Vicdanlarının sesini dinlerler. Onun günah dediği, hiçbir şeye yanaşmazlar.Cömert, babacan, kalender ve hoşgörü sâhibidirler. Güler yüzlü, hoş sohbetlidirler.

 Hülâsa Mübârek Hocalarının:“İnsânı =>“İNSÂN” =>İNSÂN yapar!.”sözüne tam mânâsıyla inanmış ve uymuşlardır.Bu birinci grupta olan talebelerinin arasından üç kişi olgunluk çağına geldiği için onlara yol verilmiştir..

Yine bu birinci gruptan, onbeş kişiyi de mânevî himâyesine, yâni (yanına) almış olup, bunlara da sağlığında dünyâda yük yüklememiştir. Hocamız da Dünyâsını değiştirince onlarda kısmetleri kadar mânevîyattan nâsiblerini alırlar inşâALLAH!.

 Bunlardan başka bu gruba dahil, birkaç kişi daha var. Onlarla da, ciddi olarak ilgileniyorlar.ALLAH kendilerinden sayısız râzı olsun.“Artık yaşlandım, yoruldum!.” derken,

Hocamız ilâve ediyor.: “Bu yol sabır yoludur. Bu yol çile yoludur. Bu yol, hizmet yoludur. bu yol, övünme, böbürlenme, gururlanma yolu değildir. Bu yol, makam, mansıb, şan, şöhret yolu hiç değildir!” buyurdular.İşte, bu birinci gruptakiler =>“ARI” gibidirler!.

 

2-) İKİNCi GRUPTAKİLER İSE!.:

Bu grupta olanların; Hocamızı sevmelerinde biraz da dünyâ ve âhiret menfâatı gizlidir. Bunların sayısı birinci gruptakilerden daha çoktur. Belki yüzlercedir. Bu gruptakiler Hocamızı sevmelerine rağmen, Hocamızın sevgisini tam anlamıyla kazanamamışlardır. Fakat kazanmak için çok çaba sarfeden kimselerdir.

O da, kendi mânevî hataları ve eksikleri yüzündendir. Kapalı olan bu mânevî kapıların önünde, nöbet tutar gibi, beklemekte ve açılsın diye durmadan kapıyı çalmaktadırlar. Ne zaman kapı açılırsa içeri gireceklerdir. Ne mutlu o kimselere de, ALLAH o kimselerinde arzu ve isteklerini kabul buyursun âmin!. 

Velîlerin Büyüklerinden Ahmet Rüfâî Hazretleri (kaddesallahu sırrahu) ALLAH himmet ve şefaatlerinden mahrum etmesin şöyle derler.: "Ben dervişliği kediden öğrendim. Bir kedi, bir fâre deliğinin başında hiç uyumadan iki gün, iki gece bekledi. Fâre çıktı oda avını yakaladı...

Ben de hiç uyumadan kediyi takib ettim. Avını nasıl yakaladığını gördüm. Ben de uyumadım da dervişliği öyle yakaladım!.” buyurmuşlardır. 

Bu ikinci gruptakiler ise, bâzen harama meylederler, bâzen korkup kaçarlar.

İbâdette eksikleri çoktur bî-namazdırlar. Abdestli gezmezler, namazdan namaza abdest alırlar. Kul Hakkı boyunlarında, kul hakkına hiç dikkat etmezler. Merhamet duyguları daha azdır.İnsanların kalblerini kırarlar. Ara sırada olsa yalan söylerler, çekinmezler.Bu gruptakiler henüz (Nefsü’l- Emmârede) olanlardır. Takvâ Ehli olmak için dâima mücâdele verirler..

İşte bu gruptakilerde =>“BÖCEK” gibidirler. 

3-) ÜÇÜNÇÜ GRUPTAKİLER İSE!.:

Hocamıza gelir giderler, sevmedikleri hâlde, sever gözükürler. Bunlar tamamen menfâatleri için, Hocamızın Çevresinde dolaşır dururlar.Hocamızı sevdiklerini her fırsatta söylerler. Fakat asla sevmezler. O tipler aslında kimseyi sevmezler, çıkarlarını ve menfâatlerini severler.

Bunlar da müslüman gözüken zavallı insanlardır. Bunların sayısı belki binlercedir. Hocam Mübârek, bu tiplere fazla yüz vermezler. Ammâ.: “İlle de elini öpelim!.” derler. Bir çokları abdestsiz, hattâ ğusülsüz olanları bile var ki içlerinde, kimisine elini verir, kimisine vermez, kimisini de derhâl kovar.Gusülsüzleri kovduğunu tahmin ediyorum.Demek ki gusülsüzlerin yüzleri işkembe gibi olmuş ki, yüzlerine bakınca anlıyorlar. 

Bu gruptakiler, İslâmı akılları sıra, atlama tahtası olarak kullanmak isteyenlerdir. Haberleri yok ki, bir gün atlarken cehenneme yuvarlanacaklar. Bu grup için de, Mübârek Hocamız dâimâ duâ ederler. Bizler de.: “Cenâbı ALLAH'a bunlara da, İslâmı ve Takvâ Yolunu göstersin!.” diye duâ edelim.

Bunlar da müslimdir ammâ, mü’min değildir. İslâmın beş şartım yapmazlar. ALLAH bunları da affetsin. Rahmeti ile yargılasın âmin...İşte bu gruptakilerde =>“SİNEK" gibidirler. 

İster ARI - ister BÖCEK - ister SİNEK olsunlar, yeter ki bir pekmez'e, bir bal'a konsunlar!.At Sinekleri gibi, atların kıçından, nâsiblerini aramasınlar!.Mayıs Böcekleri gibi ->pislik olan yerlerde dolaşıp arka ayakları ile B.K yuvarlayıp, top yaptıklarını zannetmesinler!.Ağustos Böcekleri gibi, saz çalıp, bütün yaz boyu şarkı söylemesinler!.Karınca gibi çalışıp kışa hazırlık yapsınlar ki,

Cehennem Azâbından kurtulsunlar. Cennet Ni’metlerine kavuşsunlar konsunlar!. ALLAH'tan dileğim ve temennim budur efendim!.


.

DR.MÜNİR DERMAN

 

Bir gövde borcum vardı toprağa verdim borcumu.

Artık toprak düşünsün Rabbine kendi borcunu.

Ruhumun toprağa borcu yoktur benim.

Arama toprakta beni, ben başka yerdeyim.

Toprağım temiz idi, temiz teslim ettim, borcumu.

Bu kâbir Rûhumla gövdemin ayrılış yeri.

Burada arama, burada değilim.

Azâbda değil nârda değilim.

Sıkıntım kalmadı artık, aç ve yoksul değilim.

Dünyâda, haksızlık, sefâlet, açlık, şikâyet etmedim.

RABBimden bu nedir diye.

Kırklar, yediler, dörtler, üçlerle arkadaş idim.

Hızırla buluştum, görüştüm, dertleştim dünyâ yüzünde.

Şikâyet etmedim kendi hâlimden Nefsinle uğraşma, bu savaş değildir.

Kâbirde Azâbımın esası budur.

Bırak nefsi kendi hâline

Uğraşma onunla yakışmaz sana.

Gövde, nefis, ruh başka başkadır.

Yekdiğerine karıştırıp çengelleme onları

Nefis dünyâda kalır.

Gövde, toprakta.

Rûh gider, aslı olan RABBi'ne...

 

03.07.1972

MÜNİR DERMAN


 Ne düşerler peşlerine bilmem mürşid diyerek,

İrşâd edecek kalmadı, içimizde belki bugün.

Fakat, arayan Gönül Sâhibleri, isterse bulur.
Her yerde doludur, teslim ediver kendini ne olur..

O zaman Ehl-i Beytin, kokusu duyulur, hem de derin,
Şah damarından, daha yakın olarak, hem de senin,
Bir muâmmâ gibidir, bu işler çok düşünme derin..

Beşerriyet dolu dizgin gidiyor, dinsizliğe doğru,
Gönül Sâhibleri, çekilip girdiler, Sır İzbesi’ne,
Üçler ve Yediler vardır. Dolaşırlar bulmak için,
Bunalıp yol arayan gönlü temiz kimseleri..

Hızır’ın geçtiği yollar vardır, arz üzerinde,
Kırkların Sohbeti vardır tek gecelerde,
Ne olursun be adam, dolduruver içine ne olur,
ALLAH’ı an dönerek, Hırra Dağına,
Doldurup taşırıver içini, Ehli Beyt Hakkı için..

O zaman aç gözlerini, bak birden dört yanına,
Yanaşırsın o zaman Üçler, Yediler, Kırklar Sofrasına..

Anlayamaz bu sırrın künhü nedir, kimse bu gün,
Elbette bir gün olur SIRRIMIZ âyân,
O zaman anlayalar, kimüdik biz?.

Elbette olur, şüphede olanın, kâlb köşesi virân.
Bir kerâmet çıkacak, ortaya vakti gelince
Biz bu dünyâdan HAKk’a doğru göç edince!..


Opr. Dr. Münir Derman

DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Dostlarında Necdet Uyguner; Vefatından bir hafta kadar önce şiir ve edebiyattan konuşurken birden: “Düşünen adam yok, düşünen adam yok!” Diye yüksek sesle üzüntüsünü ifade etti. Sonra sakinleşti ve ilave etti: “İlmihal bilmek İslam’ı anlamak değildir. İslami tefekkürden haberimiz yok. Neyi düşüneceğini bilmeyen kimsenin, düşünmesi mümkün değildir.” Sözleri doğruydu ve ızdırabımız müşterekti.

Tarihçi, Dr. Mehmet Genç; Fethi Gemuhluoğlu, onun irfanındaki kemalin (olgunluğun) en açık belirtisi hoşgörüsünde görülürdü. Kendi düşünceleriyle hiç uyuşmayan fikir, kanaat ve tavırları, şemsiyesi altına almakta hiçbir zorluk çekmezdi. Engin hoşgörüsünden nasibini almayan tek şey, sanırım; kalitesizlikti. Hangi cinsten ve muhtevadan olursa olsun kalite, her türlü kalite, onun sevgisini ve ilgisini mutlaka yakalardı. Bütün insani kalitelerin temeli olan zekâ; onun mıknatıs gibi aradığı, bulduğu ve çektiği bir cevherdi. Tek bir karşılaşma bile zihninizin ne gibi kalitelere gebe olduğunu, hangi potansiyelleri içinde taşıdığını keşfetmesine yeterdi. Onu bir zihin sarrafı diye nitelemek sanırım yanlış olmaz.

Şair, yazar, eğitimci Akif İnan, onu şöyle anlatır: İnsanları çok seviyordu. Gecesini gündüzünü insanlara yardım etmek için seferber ederdi. “İnsanlara yardımcı olmak benim ibadetimdir”, derdi. Fethi Ağabeyin kendisi için bir şey istediğine şahit olmadım. Kendi nefsi için bir şey istememek adeta onda bir ahlaktı. Fethi Ağabey, samimi riyasız bir dosttu. İslam’ın heyecanını sürekli olarak yaşayan biriydi. Bir yanda akl-ı selimiyle eşsiz bir denge, öte yanda volkan gibi kaynayan sürekli bir heyecan…İşte Fethi Ağabey buydu. Bu vasfıyla etkileyici bir insandı. İstanbul Türkçesini onun kadar nefis konuşan, fevkalade güzel telaffuz eden pek nadir insan gördüm. Bu çok güzel konuşması eminim ki, kendisinin sözüyle kalbi arasında, derin ve köklü bağlar bulunmasındandı. Riyasız ve ihlaslı.

Arapgirli yakın dostlarından Mahir Gedikoğlu, onu, sevdiği şiirlerle bize hatırlatır. “Aziz ağabeyimiz, mümin, muvahhit, aşklı, şevkli, heyecanlı, büyük sevgileri bilen, büyük yürekli bir er kişiydi. Aşk-ı Resulullah ve Ehl-i beyt aşkıyla dopdoluydu. Dinini, vatanını, milletini, devletini ve dilini çok iyi bilir, çok severdi. “Anadolu tarlası” dediği Anadolu’yu ve insanlarını çok iyi biliyordu. Onlar için hep “masum ve mazlum Anadolu halkı” tabirini kullanırdı. Devletimizin güzel günlerinden sonra, uğranılan büyük felaketlere hep yanardı. Yapılan ihanetleri bir türlü hazmedemezdi. 1957’lerde Laleli’deki Acemin Kahvesi’nde, bir gece Karslı Gündüz’e “Huma Kuşu” uzun havasını söyletmişti. Bu türküyü çok severdi.

Huma kuşu yükseklerden seslenir,

Yar koynunda bir çift suna beslenir,

Sen ağlama kirpiklerin ıslanır,

Ben ağlim ki belki gönül uslanır.

Kendisinden duyup, öğrendiğimiz ve her okuyuşta rahmete vesile olan bir şiiri de aşağıda arz ediyorum.

Dağlarda nerkis sanırdım, ela gözlü mestim seni,

Sözünden özün tanırdım, fehmederdim dostum seni,

Tohma oldum hamurlardan, ben soyundum samurlardan,

Olur olmaz çamurlardan, sakınmazdım üstüm seni.

Gitsem kırklar Mekke’sine, tuğra olsam sikkesine,

Bir gerçeğin tekkesine, seremedim postum seni,

Adım aldım ismi Hu’dan, kara toprak canlar yutan,

Seyrani gönlünce sudan, doldurmadım destim seni.

Seyrani

Dağdağam var, derdim var dağdağam var, gördüm bir dağ baş eğmiş, bildim o dağda gam var… Allah gani gani rahmet eylesin. Fethi Ağabeyimizi, büyüğümüzü, Aziz Fethi Bey’i rahmetle ve minnetle yadediyoruz. Ruhu şad olsun.

Kaynakça: Dostluk Üzerine, Fethi Gemuhluoğlu Kitabı, İz Yayıncılık, İstanbul, 20

DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Gazeteci, yazar Tekin Erer; Ben onu milattan dört asır önce yaşamış Sokrat’a benzetirim der. Sokrat: “Dünyada kötü insanı toplum yapar, toplumu düzeltmek gerekir”, felsefesinin inancı içindeydi. Onun yüzlerce dostu vardı. Her ilden düzinelerle isim sayabilir ve aile soylarına kadar anlatabilirdi. Fethi Gemuhluoğlu’nun asıl özelliği çok güzel konuşması ve hitabet kudretiydi. Osmanlıcayı çok iyi bilir, bir meseleyi etraflıca saatlerce sizi yormadan anlatabilirdi. Dürüst, temiz, mütevazı yaşamış, arkasında tek dargın kimse bırakmamıştır. Vefat ettiği gece de iki oğlunu ve eşini karşısına alarak sanki kısa bir seyahate çıkıyormuş gibi onlarla tatlı tatlı konuşarak veda etmiştir.


DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Şair, yazar Tahir Kutsi Makal onu; inandırıcı, samimi, yavaş yavaş konuşur diye tarif eder. Bir “ağabeyin” bütün vasıfları vardı üzerinde. “Kızmak, sinirlenmek seviye kaybetmektir”, derdi. “Davasında titizlik göstermeyen sürünmeye mahkumdur” sözünü inançlı ve kararlı olarak, Sadettin Bilgiç ve Aydın Bolak ile bir sofrada buluştuğumuzda daha çok tekrarlamıştı. Yiğitliğin, mertliğin, iyi yürekliliğin, samimiyetin kale duvarı gibi durduğu halk edebiyatını sever; “Halkçılık halka yükselmektir” der, halk türkülerimizi, can alıcı, hayat verici bulurdu.

Halk ozanının; “Mezarımı yol üstüne kazsınlar / Yar geçerken belki bana can gelir” deyişindeki engin anlamı tespit ettiği yazısının bir yerinde şöyle diyordu: “Önce sevgiliye, sonra, onunla kemal halinde asıl sevgiye kavuşmadıkça gönlümüzün kavgası dinmeyecek, dur-durak bilmeyecektir.” Bitmiş midir dersiniz? Biter mi Fethi Abi? Sevgisi gönlümüzde, davası düşüncemizdedir. Nice çaresizleri, binlerce yetimi okşayan ellerini öperim. …Daha çok türküleri sevmekte birleşirdik. “Türkü seven, Türk’ü sever” derdi. İnsanların birbiriyle arkadaş değil, gönüldaş olmasını isterdi.

2

DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

Şair, çevirmen, Ahmet Kot’da bir hatırasını anlatır: Ölümüne çok yakın günlerdi. Ziyaretine gitmiştim. Vakıftaki odası çok kalabalıktı. Herkes çıktıktan sonra; “şöyle biraz dolaşalım” diyerek koluma girdi. Ve çıktık. Bir süre suskun bir halde yürüdükten sonra Sezai Karakoç’un “Çocukluğumuz” şiirini okumaya başladı. Gönlünün saydamlığı dökülüyordu sanki şiirin dizeleriyle birlikte. Şiir bitince farkettim., göz pınarlarından süzülen yaşları. Uzun uzun şiirden, dostluktan gönül erlerinden söz etti. O günlerde henüz yeni yazmaya başlayan bazı genç şairlerden söz ederek; “bunlara sahip çıkın, ben gidiyorum artık, atlılar geldiler, gitme saatinin yaklaştığını fısıldadılar”, dedi. Bir anda bitkin hali gitmiş, gencecik bir delikanlı olmuştu. Sevinçten uçuyordu…


DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Akademisyen, şair, yazar, Cahit Tanyol; kendi durduğu yerden onu şöyle anlatır. “Ben Cumhuriyet eğitimi gören ilk kuşaktandım. Çocukluğum Kurtuluş Savaşı’nın okullara taşan coşkusu içinde geçti. Fakat gereğinden fazla rasyonel ve gereğinden fazla inkârcı eğitimdi bizim gördüğümüz. Özellikle Türklerin İslamiyeti kabul edişinden Cumhuriyet dönemine kadar olan zengin bir kültür ve uygarlık birikiminin devre dışı bırakılmasının hayal kırıklığı da bizi ister istemez bir çelişkinin ortasına itiyordu. “Kendine dönüş” gerek bende ve gerek yazıları okuyanlarda, geçmişe özlem değil, geçmişle yeniden bütünleşmek susuzluğunu yansıtıyordu. Fethi Gemuhluoğlu’yla tanışmamda ve ölümüne kadar süren dostluğumuzda, dünya görüşlerimizin değişmesine rağmen bu ortak susuzluğun payı vardı.

Bu susuzluk aynı tarih ve yaşam çeşmesinden su içmemizden kaynaklanıyordu. Benim “Kurtuluş ve Fetih Destanı” adlı eserimin en sadık ve en coşkulu okuyucusu ve dostuydu. Destandaki birçok şiirler, Yeni Sabah ve Cumhuriyette yayınlanmıştı. Beni ısrarla bu destanı yayınlamaya zorladı. Hiç unutmam, kitap yayınlandıktan sonra bize gelmişti. Destandan parçalar okumaya başladı, okudu okudu, bir cezbe içindeydi. Ben yazmış olduğum destanı, o gece onun sesinde anladım. Sanki yazan o, dinleyen bendim. 29 Mayıs fecrindeki büyük hücumu anlatan şu dizelerde:

Askerlerin en yiğidi en genci

Yirmi iki yaşında sultan

Altında beyaz Türkmen atı

Bir elinde gürz bir elinde kalkan

Atıldı safların ilk katına

Bakışlarında rüzgarlanıyordu

En büyük inan

Ardında yirmi bin yeniçeri

Gülbank çeker pala tutar eller

Bunu görür nasıl dayanır insan

Nitekim şehitler bir bir

Kalktı mezarlarından

Giyindiler kendi bedenlerini

Kıyametsiz haşroldu

Irmak gibi aktılar

Bir bir ardından

Evrene yeni bir düzen nakşoldu

Birden gözü dolu dolu:” Bu destanı yazanın önünde kıyam edilmez, diz çökülür, eli öpülür” dedi, ellerime sarıldı. Onun ölümüyle “Kurtuluş ve Fetih Destanı” yetim kaldı. Fethi Gemuhluoğlu dışında kimse bu destandaki mesaja dikkat etmedi. Çünkü o gerçekten ermişlerden biriydi. Sağcılar bu esere benim Markx’çı dünya görüşüm neden İLGİLENMEDİLER.Solculara gelince; onların sepeti zaten boştu. ınkılap-irtica diye kavramlar yoktu. O, bu kamplaşmanın üzerinde insanlara bakmasını bilirdi. Gönül adamıydı. Her insanın hayatında sevdikleri ya da hoşlanmadıkları vardır. Sanırım Gemuhluoğlu düşmansız yaşadı, düşmansız öldü, geniş ve zengin çevresine rağmen.."

DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Ergun Göze… Fethi Ağabey’in asıl mesleği neydi? O, bir insan mühendisiydi. Statiği, dinamiği ve bilhassa iç mimarisiyle… Şantiyesi, bir kahve masası, bir ziyafet odası ve son yıllarda başında bulunduğu vakıftı. Kendisini, başında bulunduğu vakfa, vakfetmişti. Burs verdiği çocuklar Türkiye’nin istikbaliydi. Rüyasında bile onlarla meşguldü. Onların rüyalarıyla meşguldü. Kadirbilmezlik onun kalbini en çok yaralayan şeydi. Çünkü bu, bir cemiyetin felaket sebebiydi.

Onun, en büyük tarafı, “Ehl-i Tevhid” oluşudur. Nitekim cenaze merasiminde bunu göstermiştir. Belki aynı inançta oldukları halde birbirleriyle kanlı-bıçaklı olanlar onun cenaze merasiminde birleştiler. Eğer bundan ibret alabilselerdi, Fethi Ağabey yine cenazesiyle de en büyük hizmeti tamamıyla yapmış olurdu. İnşallah almış olsunlar. Mesela ben orada Cahit Tanyol’u gördüm. Onun için Sosyalist Kültür Derneği Başkanı değil, 1960’tan önce beş yüzüncü Fetih yıldönümü sıralarında Yeni Sabah gazetesinde Fethe dair, Türk Edebiyatının en güzel makalelerini yazan adamdır. O bunu unutmazdı. Bir insan kırk sene Müslümanlık namına her şey yaptı da bir ayağı sürçse silip atıyoruz. O ise tam aksine, bir defa İslam için bir şey yapsa onu unutmayan bir Muhammed’i yürekdi. Tabii bir anlayış ve bu vefa içerisindeydi. Dostluğu da düşmanlığı da bu çerçeve içindeydi.

Haşet Yayınevi’nden çıkarken rastladığı Feridun Cemal Erkin’i durdurur. “Beyefendi, sizin o “Boğazlar Meselesi” kitabınız ne kadar güzeldir. Tebriklerimi kabul ediniz, bu toplum sizin kıymetinizi bilmelidir, “der. Muhatabını memnun ve şaşkın bırakıp ayrılırken adeta cemiyetin unutkanlığını ferden ve şahsen telafiye uğraşırdı. O, güzelin, iyinin, doğrunun insan

için, insanlık için takipçisiydi. Ne kadar güzel konuşurdu. Anadolu kadar garip, Anadolu kadar zengin, Anadolu kadar verici, Anadolu kadar itilmiş o içli ve zarif insan, bu vatanın, bu vatanın insanlarının dostu, hemderdi, aşık-ı şeydası, “tutkunuydu.” İşte şimdi bütün Anadolu bir musalla taşı olmuş, onun üzerinde; Allah, sahib-i beyt ve ehli beyt muhabbetiyle kalbi dolu olan, bir “Türkmen Kocası” yatıyor.


DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 En yakın dostlarında Cahit Atasoy onu şöyle anlatır: “İstanbul Türkçesini çok iyi konuşurdu. Çünkü O, benim bildiğim, Göztepe’de yetişmişti. Merdivenköy’de, Göztepe’de yaşamış olan, bilhassa Derviş Nafiz Efendi gibi bir insanın Türkçesine hayran olduğunu naklederdi. Hatta Derviş Nafiz Efendi’nin Türkçesinin o kadar güzel olduğuna şu şekilde işaret ederdi. Bir defasında Derviş Nafiz Efendi’ye “senin sesin put oluyor” denmiş. O da ondan sonra kekeme gibi konuşmaya başlamış. Dostlarına karşı çok nazikti. Çocukları çok severdi.

Fethi Ağabey bir anlamda Türkiye’de uçan kuşun yuvasını bilirdi. Nitekim aziz Muharrem Ergin Hoca bir defasında onu, bir mecliste “Türkiye’nin muhtarı” diye takdim etmişti. Fethi ağabeyin gönlünde vatanı yatıyordu. Bizim insanlarımız vardı. O, geçmişimizin, bugünümüzün haline yanıyordu, yakılıyordu. Rumeli Türkleri ile ilgili olarak türkülerin çalınıp söylendiği sırada; geri sıralardan haykırdığını, belki buradaki bazı arkadaşlarımız da duymuşlardır, biliyorlardır. “Biz bu türküleri söylemeye layık değiliz, utanmamız lazım”, diyordu. Bunu söylerken belki de Roma’nın bozulmuş, çürümüş haliyle batışının aksine, koca imparatorluğu bir hiç yüzünden kaybedişimizin ızdırabıyla, bu idrak ve düşünce içindeydi.


DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 “Fethi Ağabeyi ben, birkaç gün, belki birkaç yıl anlatabilirim diye söze başlar Mehmet Çavuşoğlu. Bir hadise göre isimler gökten inmişlerdir. Herkesin her şeyine, huyuna, suyuna, soyuna ve yaradılışına göredir. Fethi Ağabey, “Feth” kelimesinin “açmak” manasında hareketlerle gönülleri açtığı için Fethi isminin mazharıydı. Benim ve benden sonraki nesilden tanıdığım veya onunla tanıştırdığım herkesin öz ağabeylerinden daha yakın olmakla “Ağabey” isminin de mazharı olmuştur. O bu hadisin madde aleminde ispatı, bir başka deyimle görünen, somut ifadesidir.

1951’de ben onu tanıdım. Rüstem Paşa Medresesi’nin salonunda seminerler yapılırdı. Bu seminerlere o zaman, fikir ve ilim adamı büyüklerimiz, hocalarımız, ağabeylerimiz nezaret eder, yönetirlerdi. Prof. Başgil, Prof. Mümtaz Turhan, Doç. Nurettin Topçu gibi. Hepsine Allah rahmet eylesin. Nurettin Bey’in yönettiği seminerlerden birindeydi. O zaman öğrenci olan, şimdiki Prof. Nevzat Yalçıntaş’ın hazırladığı ve konusu “Dini Hayatımız” olan seminerde onu tanıdım.

Seminerin başlangıcından biraz sonra, şöyle saçları uzamış, uzun zamandır, hiç değilse yirmi gün, bir aydır berber görmemiş bir saç; sırtında solgun bir pardesü, saçlarında tek tük kır olan, bir zat girdi içeri. Koltuğunda da bir gazetenin içerisinde bir yığın kitaplar, böyle girdi. Ses kesildi, arkadaşlar şöyle baktılar. Yanımda, Cahit Aydoğan vardı. “Fethi Ağabey” dedi kulağıma. O girdi. Elini böyle bağrına bastı, selam verdi, hemen bir köşeye boş sandalyeye oturdu. Konferansı sonuna kadar dinledi. Seminer yapan Nevzat Yalçıntaş’a birtakım sorular sordu. İlk tanıyışım böyle oldu.

“Ulubatlı Hasan Destanı” diye aşağı yukarı seksen-doksan mısralık bir şiir yazmıştım. Nevzat’a okudum. Nevzat Yalçıntaş, “Yahu bunu Fethi Ağabey’e göstersene”, dedi. Kalktık bir pazar günü Fethi Ağabey’in Göztepe’deki evine gittik. Şiiri okudum, şiir hakkındaki düşüncelerini söyledi. Benim Fethi Ağabey’i tanıyışım böyle oldu. Ondan sonra hep gittim Göztepe’deki evine, rahmetli annesi, birinci gidişimde bize çay ikram etmişti.

Haydarpaşa Lisesi bitti. Hukuk Fakültesi’nde talebeyim. “Sen buraya niye geldin”, dedi. “Sen bütün ömrün boyunca dava dosyalarını okuyabilir misin?” Kanunları, nizamnameleri takip edebilir misin? Dedi. Bunu kendine sor, evet diyorsan devam et Hukuk’a, ama değilse bunu değiştir. Ben sesimi çıkarmadım ama iki sene devam ettim Hukuk’a. Defterde, benim kitaplarımda Fethi Ağabey’in çok sevdiği Yenişehirli Avni Bey’in, Osman Şems Efendi’nin, Muhittin Raif Bey’in şiirlerinden, mısralarından parçalar vardı. Ve ben iyi bir hukuk talebesi olamadım. “Şimdi Edebiyat Fakültesi’ne gir, bırak bunları, orada tasavvuf edebiyatıyla uğraş,

ne yapacaksın hukukçu olup da! Bir yığın arkadaşımız var, onlar o işi yapsınlar”, dedi. Ben onun telkiniyle Edebiyat Fakültesi’ne girdim.

Bir devreyi hatırlıyorum. Spor Sergi Sarayı’nda müdürdü. Ben her dün, aşağı yukarı her akşam ona gidiyordum. Gece maçları vardı, orada maçlar bittikten sonra yürüyorduk. Harbiye’den Karaköy’e kadar çoğu zaman beraber yürürdük, oradan karşıya geçerdik. O sıralarda yağmurlu bir geceyi hatırlıyorum, geç vakit, “sen yemek yedin mi? Dedi. Ben belki de o sabahtan beri bir şey yememiştin. Şimdi Feriköy’e giden yolun üstünde, solda bir lokantaya gittik. Orada kuru fasulye yedik. Bana, “en iği kuru fasulyeyi İstanbul’da bu yapar”, dedi. Hafif bir çise var, Karaköy’e doğru yürüyoruz. Bağıra bağıra:

Gökten bela yağmur gibi yağsa,

Başını ana tutmaktır aşk.

“Diyor şair”, dedi. Üzülme Mehmetçiğim, Seyrani diyor ki,

Kelb, kelb iken (köpek) yavrusundan geçmiyor,

Hakk, Seyrani ’sinden geçer mi bilmem?

Hakk bizden geçmez, dedi.

Bazen Laleli’ye kahveye gelirdi, sonra bir ara Marmara’ya da geldi. Bana, “ne öğrendin bugün ne var? Defterinde bir şey var mı?” Diye sorardı. Onun benim hatırladığım kadarıyla kırmızı kaplı defterleri vardı. O defterlerin içinde, fevkalade güzel şiirleri vardı. O defterden şiir okurdu. O deftere yazdığı ve benim söylediğim bazı mısralar, bazı beyitler vardı. Bilmiyordum nedendi, hep benden aşk şiirleri dinliyordu. Bir gün, “Gözlerle alakalı bir şeyler var ağabey”, dedim. Necip Fazıl’ın;

Bir şey kalmaz yalınız,

Kalır maziden gözler,

Ölür de her yanımız,

Sağ kalır neden gözler?

Birer yıldız olur da,

Kırpışırlar havada,

Kupkuru bir kafada,

Apaçık giden gözler.

Şiirini okudum. “Dur, dur”, dedi,” “bunu yazalım.” Ve yazdı. Neydi sebebi anlamıyordum. Sonra, 1959 yılıydı, Spor Sergi Sarayı’nda, beni bir hanımla tanıştırdı. “Bu ablan senin”, dedi. O tanıştırdığı hanımla evlendi. Ahmet Tahir Efendi’den, nakledilen bir sözü söylerdi bize. “İşini bulan değil, eşini bulan kurtulmuştur.”

Bize hep sevgiyi tavsiye ederdi. Bir toplantıda muhterem Ahmet Kabaklı Bey, ağabeyimiz hatırlar, Edebiyat Cemiyetinin bir toplantısında bir profesöre şöyle temennide bulunmuştu: “Allah ona aşk versin, âşık olmak nasip etsin. Aşksız meşk olmaz”, diyordu. Zaten onun yaptığı iş de aşksız yapılacak iş değildi. Bizden hiçbir menfaati yoktu. Biz onun kardeşleri, çocuklarıydık. Onu son ebedi istiratgahına gönderirken annesinin kabrini açtıklarında

ayakucunda, sol tarafta kemikleri gördüm. O manzara beni hayli duygulandırdı. Bunu burada anlatmak zor. Bir İran şairi diyor ki;

Ez beyaban-ı âdem ta ser-i bazar-ı vucud,

Be telaş-ı kefeni amade üryani çend.

“Yokluk çölünden varlık pazarına bir kefen almak telaşıyla gelmiş birkaç çıplak.” İnsan buydu. Orada onu hatırladım. Fethi Ağabey, kefenini aldı gitti. Vazifesini yaptı. Ben huzur ile şehadet ederim. Allah ona rahmet eylesin.”


DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Prof. Dr. Muharrem Ergin de konuşmasına şöyle başlar: “Aziz dostlar, Fethi’nin aziz dostları, Fethi’nin aziz sevgilileri! Fethi’yi anıyoruz. Bu toplantı için, Aydınlar Ocağı Başkanı bizlere vazifeler verirken; sevgili Ahmet Kabaklı’nın, “konuşamayacağım ızdırabım buna manidir” dediğini şimdi daha iyi anlıyorum. Bu anma toplantısını ve burada konuşulanları Fethi’yi dille anlatmak değil, Fethi’de olmak, Fethi’yi düşünmek, Fethi ile tefekküre dalmak olarak kabul ediyorum.

…Evet bu büyük insan ne idi? Fethi’yi Fethi yapan; onun büyük yaratılışıydı. İkinci nokta, Fethi’nin ailesi ve yetiştiği çevredir. Göztepe’deki evi çok önemlidir. Bu küçük ev cadde kenarındaydı. Öyle ki bir duvarı doğrudan doğruya yola bitişikti. Arada küçük bir mesafe yoktu. Duvarın bir tarafında bir kalabalık gürültü, fakat öte tarafında inanılmaz bir sükûn vardı. Bu adeta Fethi’nin hayatının aynasıdır. Bahçe içindeki küçük eve girdiğiniz zaman, ki benim hiç unutamadığım mekanlardan birisidir. Bahçenin devamı olan bir ev, evin devamı olan bir bahçe! Arada bir duvar vardı; fakat ev nerede başlıyor, bahçe nerede bitiyor, bunu anlayamazdınız.

Fethi’yi Fethi yapan üçüncü mühim unsur, onun hanımefendisidir. Suzan Hanımefendi gibi büyük bir insanın görünmeyen, kimsenin bilmediği muazzam rolü, çok açık bir şekilde bize aksetmiştir. Yakın dostlarından, talebelerinden biri, onu anlatırken; “muvahhit, mustarip” (Allah’ın birliğine inanan iman eden ve acı çeken) tabirini kullanmıştı. Fevkalade isabetli bir tespittir. Ama, ızdırabı kabul etmiyordu. Hangi ızdırabı? Buhranı ve bunalımı… O batıya aittir, “mümin mustarip olmaz” diyordu. Şahsı için doğru, ama buna rağmen, Fethi büyük muzdaripti. Niçin? Türk toplumu hesabına, Türk milleti hesabına, Türkiye hesabına…

Aziz Fethi’nin yine gençlere örnek olacak, unutulmaması gereken bir tarafı da kendi kendisini yetiştirmenin unutulmaz bir örneği olmasıydı. İnsanın, mektepten, medreseden yetişemeyeceğini ancak kâmil olanlar bilirler. Fethi bu kemale herkesten önce ermişti. Fethi kardeşimiz, kötülüklerden arınmanın yolunu keşfetmişti. İnsanoğlunun kötülük yapma kabiliyeti vardır. Bu kabiliyetten sıyrılmak, kötülük yapmamakla değil, kötülük yapma kabiliyetini ortadan kaldırabilmekle olur. Fethi, bu kabiliyetini yok etmişti. İstese de kötülük yapamaz bir seviyeye ulaşmıştı.

Fevkalade yüksek bir nüfuz-u nazar sahibiydi. Ben bütün hayatımda, gördüğü bir insanın yüzüne ve gözlerinin içine bakıp, onunla konuşmadan ve tanımadan kalbine ve gönlüne Fethi kadar nüfuz eden (etki eden, tesir eden, içine sızan) bir insana rastlamadım. Bu tesirli bakışlar yüzde yüz isabet gösterirdi. O, baktığı insanın yüzünde ve alnında kimsenin görmediği şeyleri görür, okuduğu kitapların içinde de kimsenin bulmadıklarını bulurdu.

Çok okuyan bir insandı. Yeni nesillere kalacak özelliklerinden biri de çocuklar karşısındaki tutumuydu. Büyüklere gösterdiği saygıdan daha çok, çocuklara saygı gösterirdi. Hepimiz çocuklara sevgi beslenmesi gerektiğini zannederdik. Çocukları sadece sevmek değil, dikkat buyurun; Fethi çocuklara saygı duyardı. Karşılaştığı zaman bizim üç-beş yaşındaki, on yaşındaki çocuklarımızın ellerini öperdi. Ben şahsen Fethi’nin bu davranışı karşısında titrerdim.

Fethi’nin bu yüksek yaratılışında, yine Çavuşoğlu’nun temas ettiği gibi, şiirle kolay kolay anlaşılmaz, herkesin anlayamayacağı bir ilişkisi vardı. Bu tasavvuf yolunda ilerledikçe, çok tabii bir terkip (birleşim, sentez) olarak ortaya çıkar. Onun içindir ki Fethi’nin şiire tutkunluğu, çocukluğundan itibaren, hayatının sonuna kadar hiç sönmeden devam etmiştir. Aşk şiirleri de dahil her şiiri, adeta bir ibadet tazimi içinde okurdu. Çok tesirli ve güzel okurdu.

Fethi, meclislerin görkemi, süsüydü. Mevkisizdi. Kendisine layık olan hiçbir mevkiye isteğiyle gelmedi. Rütbesizdi. Kendisinden bahsedilmekten hoşlanmazdı. Ancak bu toplumun geleceğinin, Türk milli kültürünün, Türk-İslam düşüncesinin zamanımızdaki en büyük kutuplarından birisiydi. Bütün büyük insanlarda görüldüğü gibi, hepimizin de dikkatini çekmiştir. Söylediğim anda hemen anlayacaksınız; dinlemesini iyi bilirdi. Dinlemek büyük bir imtihandır aziz arkadaşlarım. İnsanlar konuşurlar, fakat iyi dinlemek, söylenenin arkasını anlayacak şekilde dinlemek her kula nasip olmaz. Bu vasıf Fethi’de kemaliyle kendisini bulmuştu. Dinlediği zamandaki duruşu, yüz ifadesi hiç kimsenin unutacağı bir manzara değildi.

O, hayatında hiç kimseye borçlu olarak gitmemiştir. Ama toplum olarak hepimizin ona borcu vardır. Bizim nesil olarak, evlatlarımıza bırakacağımız en büyük miras; ben herkese tercüman olacak şekilde rahatlıkla ifade ediyorum ki, Fethi’nin dostu olmaktır. Bu bizim hayatımızdaki en büyük mazhariyetten ve iftihardan birisidir. Görünüşte bir şey olmadığı sanılan, fakat onun arkasında her şey olan bir insan. Tarihimizde bunların misalleri var mıdır? Vardır: Horasan erenleri. Bu toplumun, bu devletin ayakta kalmasını temin eden, devletin yükünü omuzlarında taşıya taşıya ömrünü kısaltan isimsiz, bir Horasan ereniydi.

Vakıf onun son durağı, vazifesinin gayretinin son makamıydı. Fethi burada aradığını bulmuştu. Neydi aradığı? İnsan yetiştirmek. Nasıl insan yetiştiriyordu? Gelenleri mi yetiştiriyordu? Hayır. Eline feneri alarak toplumun içine düşüyor, yetişecek adamın peşinde koşuyor, arıyor, buluyor ve onu büyük bir mücadeleyle yetiştirmeye çalışıyordu.

Bizim, ölümü karşısındaki derin ızdırabımız ilahi kadere isyan değildir. Ölümün ne olduğunu anlamamak değildir. Ama memleketin ağırlığı, şimdi Fethi’nin kurduğu temel çekilince boşlukta kalmıştır. Bundan ızdırap çekiyoruz. Fethi’ye daha çok muhtaçtık. Biz muhtaçtık. Türk cemiyeti muhtaçtı. Fethi bütün hayatında bir yanardağ gibi yaşayan bir insandı. Hayat taşardı. En hasta halinde, hastanedeki hasta döşeğinde bile kendisini ziyaret edenlerden daha canlı bir yanardağ hayatı vardı. Türkiye’nin geleceğini tanzim edenlerin başında gelen, bu gösterişsiz büyük Horasan eri, kendi ölümüyle kendi meselesini halletmiş, fakat maalesef bize arkada, eskisi kadar güzel olmayan bir dünya ve omuzlarımıza daha büyük yükler yüklenen bir memleket bırakmıştır.”


DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Dostlarından Enver Güreli Bey’de onu, şöyle anlatır: “Fethi’ye baktığınız zaman karşıdan onun dış hayatıyla iç alemini anlayamazdınız. Bu onun yetişme tarzıydı. Küçük yaşta büyük üstadların ellerinden aldığı terbiyenin sonucuydu. Mesela, vakıfta çok kere şahit olmuşumdur, görmüşümdür. Vakıf onun hayatıydı. O çocuklar, o bursiyerler onun kendi çocuklarıydı, onların üzerine titrerdi. Fakat o çocuklardan bir tanesi derslerinde başarılı olamazsa veya gidişatında ufak bir bozukluk olsa titizlenirdi. Çocuğu o kadar sıkıştırır ve o kadar azarlardı ki, ben bazen isyan ederdim. “Fethi niçin olduğun gibi görünmüyorsun?” Bana cevap vermez, boynunu bükerdi. Fakat çocuk gittikten sonra onun için gözyaşı döker ve onun başarılı olması için dua ederdi. Ben bunun neticesini cenaze günü görmüşümdür. Oraya gelen çocuklardan bir tanesi, “Eğer, Fethi Ağabey, öyle davranmasaydı, ben fakülteyi bitiremezdim” dedi.

O, muhatabına sorduğu sualin tepkisini de beklerdi. Ramazan ayında muhterem eşiyle birlikte bizim eve iftara gelmişlerdi. Ailece sevdiğimiz, faziletine hayran olduğumuz, bu memlekette on dokuz sene yetimlere zamanını harcamış, hasretmiş bir öğretmen hanımefendi de iftarda bulunuyordu. Fethi ve hanımefendisi, ilk defa öğretmeni tanıyorlardı. Sohbet esnasında Fethi birden, “Hanımefendi hayatınızda hiç âşık oldunuz mu? Dedi. İlk karşılaşmada

hele tasavvuf bilgisi yoksa ve muhatabının ne olduğunu bilmiyorsa; haklı olarak tedirgin oldu öğretmen hanım, kızarak “Hayır efendim,” dedi. “O halde Allah’ı bulamazsınız”, dedi. Fakat birden mevzuyu kesti.

Zannederim Fethi’nin eşi doktor hanım ve ben, ona bu suali niçin sorduğunu çok iyi anlıyorduk. O tasavvufun ince bir bahsine konuyu çekmek istiyordu. Allah bu alemi yaratmıştır ve bu alemi sevmektedir. Bu alemdeki varlıklar, onun tecellisinden (yansımasından) başka bir şey değildir. Aşk mevcudun sıfatıdır. Vücut bulan ise, onun yansımasıdır. O halde insanların bu alemi sevmeleri, bir ilahi emrin neticesidir. Konuyu buraya getirmek istiyordu. Fakat birden kesti. Sevgi onun her şeyiydi. “Sevmeyen Allah’ı bulamaz. Sevgi, onun şekil değiştirmesidir. Şefkat ve merhamet bir gönülde olmadıktan sonra, insanların Allah’ı bulmasına imkân yoktur,” derdi. Hayatını insanlara adamıştı. Bu, sevginin tabii bir neticesidir.

O inanıyordu ki, insanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır. Herkesin, bir çaresizin yardımına koşması mümkündür. Ama onun ızdırabını gönlünde yaşamak ve bunu yapabilmek, insan ömrünün azalmasına sebep olur desem, yanlış söylememiş olurum. Ve onun gibi kendini adayan insanların gündemi asla bitmez. Bunlar mütemadiyen birikir, her gün yenisi ilave olunur. Muallim Cudi Efendi’nin;

Yadında mı doğduğun zamanlar,

Sen ağlarken gülerdi alem.

Öyle bir ömür geçir ki, olsun,

Mevtin sana hande, halka matem.

Evet, Fethi huzura gülerek, tebessümle çıktı. “


DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Vefatından on yedi gün sonra, 22 Ekim 1977’de Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nde yapılan anma toplantısında Fethi Gemuhluoğlu için çok güzel konuşmalar yapılır. İlk konuşmacı, Prof. Dr. Süleyman Yalçın’dır. Duygularını şöyle ifade eder: “Gemuhluoğlu deyince, bende üç hususiyeti olan bir şahsiyet belirir. Gönül, dil ve hafıza. Onun gönlü hoşgörü, sevgi, müsamaha ve fedakârlıklarla doluydu. Ben, Hz. Resule aşık, Osmanlı Türk’üne hayran bir insan tanıyorum. İkinci özelliği hafızasıdır. İnsanı şaşırtacak derecede kuvvetli, en hurda teferruatı bile saklayan ve yerinde derhal hatırlayan, tarihe ait, yaşanılmış şahitliklerle dolu bir bulunmaz hafıza…

Üçüncü özelliği diliydi. Elbette hafızası bu kadar kuvvetli ve zengin, gönlü bu derece aşk-ı Peygamberi ve muhabbet-i Osmani ile dolu olan insanın dili de başka türlü olmamalıydı. Osmanlıcanın zenginliği, ifade kudretinin ahengi, Fethi Bey’in edep ve zarafetiyle birleşince, onun şahsiyeti ortaya çıkıyordu. Kısır, hışırtılı sesli, ahenksiz uydurukça yanında; Fethi Bey’in fesahat ve ahenk dolu konuşmalarını dinlemek senfonik müzik gibi bir şey gelirdi insana. – “Aziz doktor, sevgili Ergun veya muhterem Nevzat Beyciğim…” Diye başlayan hitapları hem takdir ve iltifat hem de tenkit ve uyarıyla devam ederdi. İnsanı hiç üzmeyen, sadece okşayan, sevindiren konuşmalardı.

Onun güzel dili ve lisanında, sevgiyle çırpınan bir kalbin ve bir gönlün kanat vuruşlarını duymamak mümkün değildi. Gemuhluoğlu’nun misyonu, yani hayattaki vazifesi; insan inşa etmek, olmak ve oldurmaktı. Dost etmek, dost bulmaktı.”


DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Ahmet Kabaklı Hoca; Huma Kuşu, başlıklı yazısında Fethi Gemuhluoğlu’nu şöyle anlatır: “Kadın anam” diyerek sık sık yadettiği anasının Arapgir-Harput çevrelerinden kopardığı bir hikmeti tekrar ederek, “Sebep ey!” derdi. Nedir sebep? Kim oldu sebep de Gemuhluoğlu’nu kaybediverdik! İçte bu levh-i mahfuz sırrıdır.

Bir bitmeyecek zevk verirken beste,

Bir tel kopar ahenk ebediyyen kesilir.

Folklordan, töreden, dinden ve tasavvuftan birike birike “insan-ı kâmil” olmuştu. Son yıllarında dolup taşma reddelerine gelmişti. Gönlünce kuramadığı bir millet ahenginin ve bir fazilet sitesinin hasretiyle zaman zaman öfkeleniyordu. Ümitsizlik değil ama, bazen karamsarlık onu sarıyordu. Ölümün ayak seslerini duyar gibi “vasiyet” havası içinde konuşuyordu.

Çocukluğumda kaya başlarında eller kulağa atılarak “maya” halinde söylenen bir asaletli maniyi, her rastlayışımızda coşkun, yanık, duygulu sesiyle söylerken doğu yurdumuzun yüce dağlarını İstanbul kıyısına inşa eder, gökleri yere indirmiş gibi olur, sanki büyük sevgi ve büyük muammanın (bilmecenin) haysiyetini ilan ederdi…” Huma kuşu yücelerden seslenir, /…Sen ağlama ela gözler ıslanır. Fethi Ağabey’in ardında çok gözler ıslandı. Gerçekten de masallarımızı, hayallerimizi süsleyen “Huma Kuşu” gibi, gölgesi ve ruhaniyeti üstümüze düşsün diye beklenen bir efsane varlığa benziyordu. O öyle bir muhabbetdi ki, sizin iyiliğinizi ve bahtınızı mutlaka düşünmekteydi. Kırıkları tatlı sözle onarmayı, “hastalıkları” sevgiyle tedavi etmeyi en iyi bilen onu gördüm.

Kimde memleket için bir iyilik ümidi, bir çare, ilim, bilgi, sanat, cesaret görebilirse onun yanındaydı. Ferah günlerinizi mutluluk ve eğlencelerinizi size bırakırdı. Ama bir yanınız kırıldı mı, bir haksızlığa uğradınız mı, ülkeye hizmet etme imkânınız bir tehlike geçirdi mi, o mutlaka kendini feda edercesine ortaya çıkar, her şeyi düzeltinceye kadar çırpınır, sonra teşekkürden rahatsız olurcasına kenara çekilirdi. Görünen hizmetlerin değil, görünmeyen himmetlerin adamıydı. …...Matemle anılmasın böyle canlar, “her dem yeniden doğuşlarıyla” selamlansınlar.”


DOSTLARI ANLATIYOR:FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Fethi Ağabeyi onun yakın çevresinden Sadettin Ökten, şöyle anlatır: “Fethi Bey, dünyaya bir başka pencereden bakıyor ve bu aleme bir başka iklimin esintilerini getiriyordu. Onları ancak serin ve hafif bir sonbahar rüzgarının hüznü gibi hissedebilirdiniz. Anlamanız, bilmeniz mümkün değildi. Sevdiği insanları görünce veya iyi haberlerini alınca şükrederdi. “İçim aydınlandı” derdi. Bir anda havada sevgi meltemi eserdi. Aslında onun içi hep aydınlıktı.,

aydınlanan çevresiydi. Çok sık tekrarlardı. “Birbirinize hayır dua ediniz, her duanın makbul olduğu bir vakit vardır, ola ki ona rastlar.”

Annelere şöyle sesleniyordu. “Anneler çocuklarınıza yaramazlık yapıyorlardır diye kızmayınız, biraz sabırlı olunuz. Çocuklar yaramazlıklarını şimdi çocukken yapsınlar da yarın büyüdükleri zaman yapmasınlar, böylesi daha hayırlı değil mi? “Hoşlanmadığı hallere karşı sabırla mücadele eder, ama bunların bir kader olduğunu bilir, etrafının maneviyatı bozulmasın ümitsizliğe düşülmesin diye söylemezdi. Her şeyi O bilir, O takdir eder, biz makam-ı hayretteyiz, ancak teslim oluruz,” derdi. “Bu mahzun millet”, tabirini çok sık kullanırdı. Aslında mahzun olan hep kendisiydi. İç alemine akıttığı göz yaşlarıyla hüzün onun terk kabul etmez dostuydu.

Sözü Fethi Bey’e rahmet niyazlarıyla yine onun çok sık tekrarladığı bir cümleyi yadederek bağlayalım. “Kendi kendinize sebepsiz yere hüzünlendiğiniz anlarda biliniz ki, Allah’a yaklaşmışsınızdır.” Bir keresinde okuduğu kalınca bir kitaptan başını kaldırarak, “Bir dakika çocuklar, dinleyin, dedi. Tasavvuf şiiri üzerine yazılmış bir makaleden pasajlar ve örnek olarak da bir şiir okudu. Sesi buğulu ve duygularla yüklüydü…

Zahid bize tan eyleme Hakk ismin okur dilimiz,

Sakın efsane söyleme Hazrete varır yolumuz.

Muhyi sana olan himmet, aşık isen cana minnet,

Elif Allah mim Muhammed kisvemizdedir dalımız.


FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Önce selam, sonra kelam…Efendim; evveli, ahiri, zahiri, batını selamlarım. Öncesinde Allah, sonrasında Allah, görünende Allah, görünmeyende Allah, Sahib’i selamlarım. Sahib-i hakikiyi selamlarım. Sağımı, solumu, önümü, ardımı selamlarım…

“Hiçbir tünel ebedi değildir, Yahya Kemal Bey yanlış söylüyor, “iman bir şevk olan zamanlar geçti” diyor. Geçmemiştir. İman bir şevk olan zaman tekrar gelmiştir. Ebedidir. Her zaman öyledir. Her zaman iman bir şevktir. “Nefesler payende (devamlı) ola, demler safalar müzdad (artmış) ola, kulübü aşıkan küşade (şen) ola…” “Büyük rüya görmek lazım, ben görür müyüm bilmem ama siz göreceksiniz. Bir gün gelecek, bir tek selam, paranın görmediği işi hallu fasledecek. “Paraya dost olmayın. Olursanız ruhunuz iflas eder. Paraya sahip olabilirsiniz ama, dost olmayın. İkisi farklı şeylerdir.”

“Aklın bütün kıymeti ona sahip olamayanlar içindir. Akla sahip olanlar için akıl bir şey değildir, onlar aklı aşıp aşka gelmelidirler. Aklın ürünü olan, ilim, fen, teknik ve sanat gibi bütün değerlerin insan hayatı için güzellik ve mutluluk aracı olabilmeleri, onların aşkla kucaklaşmalarına bağlıdır.”

“Hem biz birbirimizi sevmiyoruz. Asıl bundan utansak yeridir. Aynı evdeyiz de birbirimizi sevmiyoruz. Mahallemiz, köyümüz, kasabamız aynı da birbirimizi sevmiyoruz. Belki de her işin başı insanoğlunu sevmiyoruz. Dert buradan başlıyor. Toprağa, gök yüzüne, suya, ateşe, tuza, somuna gönül vermemişiz ki, Türkülere, ağıtlara teslim olmamışız ki. Çirkin ve güzel diye tutturmuşuz. İyi ve kötü diyoruz. Ellerimiz, kafamız ve gönlümüz bir ve beraber değil. İnsanoğlu türküsüz kaldığı zaman gurbettedir. Türküler bitip tükenirse hatırasız, sevdasız ve yalnız kalırız. Türküler ve şarkılarda halk var, millet var, insan var. Şiir, hikmet, yaşama kuralları, ahlak, töre, gelenek var. Asıl mühimi, yüreğimiz ve gönlümüz var.

17 Kasım 2022 Perşembe

İNSAN OLABİLMEK İÇİN

 "İnsan olabilmek " kavramını hayvanlıktan kurtulmak,Hak Teala'nın yeryüzündeki yardımcıları olmak şeklinde algıladığımızda bu konuma ulaşabilmek,nefsimizden ferağatla karşılıksız olarak Hakk'ın yarattıklarına hizmetten geçer.Bu nedenle dua ederken "Allahümme zeyyin nefsi bi hizmetike" Allahım nefsimi hizmetle güzelleştir"deriz.

16 Kasım 2022 Çarşamba

ÖRNEK YAHUDİ ŞEHİT:ESVED

 Hayber yahudilerinin beylerinden birinin koyunlarını otlatan siyahi bir adam vardı.renginin siyahlığından dolayı herkes ona Esved demekte idi.Hayber kuşatıldığı vakit koyunlarını otlatmakta idi.Bu zat sürüyü otlatarak müslümanların bulunduğu yere gelip resulullah'ı görmek istedi.Efendimizle karşılaşan bu çoban, titreme nöbetine tutuldu ve şehadet getirerek müslüman oldu.Efendimize sordu:"Bu koyun sürüsünü ne yapayım?".Efendimiz SAV O koyun sürüsünü Haybere doğru sür, onlar sahiphlerini bulur" buyurdu.Sürüyü teslim eden Esved geri döndü ve Resulullah'dan ne yapması gerektiğini sordu.Efendimiz, onun eline bir kılıç tutuşturup cihada katılmasını söyledi.Esved bir saat önce hizmet ettiği efendilerine karşı savaşa başladı.Bir müddet sonra şehit olup vücudu efendimizin huzura getirildi.Efendimiz başını çevirdi.Sahabeden birisi merakla sordu:Efendimiz, neden yüzünü çevirdin? H.Peygamber şu cevabı verdi:"Şu anda Esved, cennette iki hurisiyle oturuyor, onları rahatsız etmemek için başımı çevirdim.

Esved bir tek vakit namaz kılmadı,oruç tutmadı,Haccın varlığından habersizdi.O halde ne yaptıki sahabenin gıpta ettiği bir makama ulaştı? Esved Yaratıcıya kul oldu ve bu uğurda yaratıcı yolunda canını feda etmişti.

KENDİ SİLAHLARIYLA ÖLDÜRÜLMEK

Efendimiz (SAV) Hayber kalesini kuşatmıştı.Savaşın altıncı günü Bir yahudi asker yakalandı.Öldürüleceğini anlayan yahudi  Efendimizi görmek istediğini belirti..İsteği kabul edildi ve emniyet içinde huzura getirildi.Yahudi kendisinin ve kasırının öldürülmemesi karşılığında Yahudi silahlarının ve mancınıkların hangi kalede saklı olduğunu  ve orayı yalnız kendisinin bildiğini belirtti.

Ertesi gün müslüman askerleri ,Yahudinin belirttiği kalelere saldırarak bu kaleyi ele geçirip mancınık ve silahları ele geçirdi.Mancınıkları ellerinden alınmış yahudiler artık bir şey yapamayacaklar ve kaleleri teker teker düşecekti.Başka insanları öldürmek için satın alınan silahlar, sonradan alıcısına yönelir  ve onları öldürürdü.

YAHUDİLERİN EN HAYIRLISI

 Uhud savaşında Müslümanlar safında şavaşıp öldürülenler arasında Yahudi MUHAYRİK vardı.Uhud savaşı çıkınca Yahudilere şöyle seslendi:"Ey Yahudi milleti! vallahi muhammed'e yardım etmenizin gerekliliğini biliyorsunuz". Yahudiler:"bugün cumartesidir" cevabını verdiler .Muhayrık "Cumartesiniz olmaz olsun" dedi.

Savaş sırasında öldürülen Muhayrık için Efendimiz (SAV) şöyle demiştir:Muhayrık Yahudilerin en hayırlısıdır"

Muhayrık savaşa katılmadan öncede " şayet ölürsem, bütün mallarım Muhammed'in olsun ve mallarımdan dilediği gibi tasarrufta bulunsun" demiştir.Muhayrık böyle dediği için onun Medinede bulunan yedi evden oluşan mamelekini vakfetti ki bu, aynı zamanda Medine'de tesis edilen ilk vakıftır.

HZ.PEYGAMBERİN RESMEN İLAN ETTİĞİ İLK SAVAŞ VE SEBEBİ

 Medinede bulunan Beni Kaynuka Yahudileri ekserisi kuyumculuk yapmakta idiler.Hz.peygamberle ahidleri vardı.Müslüman bir kadın kuyumcu bir yahudinin dükkanına girip alışveriş yapmak istediğinde dükkan sahibi Yahudi kadının baş örtüsünü açmak istedi.Kadın imdat diye bağırınca etrafta bulunan bir müslüman dükkana girdi ve dükkan sahibini öldürdü.Diğer yahudiler de bu sahabeyi şehid ettiler.Durum Medine'de yayılınca Hz.peygamber derhal onlara savaş açtı ve kalelerini kuşattı.Onbeşgün sonunda Yahudiler teslim oldular Medineyi Terk etmeleri istendi.Ve bir daha dönmemek üzere Medine'den sürüldüler.Benu Kaynuka Yahudileri , müslümanları düşmanı, münafıkların başı olan Abdullah b.Ubey'in müttefikleri idi.Kaynuka Yahudileri Medine'de ilk ihanet eden yahudiler idi.Hicretin ikinci yılında yapılan bu savaş  Hz.Peygamberin resmen ilan ettiği ilk savaştı ve Müslüman kadının başörtüsüne karışılmasından çıkmıştı.

15 Kasım 2022 Salı

YAHUDİ ŞAİRESİ:ASMA BİNTİ MARVAN

 Yahudi bir şaire kadın idi.Cahiliyye arapları arasında şiir çok etkili idi.ve bu kadının işi gücü müslümanlar aleyhine şiirler söylemek idi.bu küfür dolu şiirlere dayanamayan Umeyr b.Adi isimli sahabe  şöyle dedi:"Ey Allah'ım! Sana and olsun ki ,Resulullah medine'ye dönünceye kadar - o sırada Efendimiz Bedir savaşında idi- bu islam düşmanı kadını öldüreceğim".

Umeyr verdiği sözde durup bu kadını öldürdü.O gecenin sabahında namaz kılmak için Mescide gitti.Hz.Peygamber (SAV) :"Mervan'ın kızını öldürdün mü?"diye sordu.Umeyr hata etmiş olmaktan korkarak "Evet Ya resulallah,acaba hata mı yaptım?"diye sordu.Efendimiz "Hayır , onun ölümü selamet getirir" buyurdu,yanındakilere dönerek "Allah ve Resulüne , gıyaben yardım eden birisni görmek istiyorsanız Umeyr b.Adi'ye bakınız" buyurdu.

İBNÜL HEYYEBAN

 Hz.Peygamberimizin peygamber olarak gönderilmesini bekleyen Yahudilerden birisi büyük Yahudi Hahamı ve bilgini İbnül Heyyaban dır.

Bu ermiş insan, beklenen peygamberi görüp  onun ümmeti olmak gayesi ile vatanı olan şam'ı terketmiş,Çöllere düşerek Medine'ye ulaşmıştır.Öyle mübarek bir zattı ki , Medine'de kuraklık olunca , onu istiskaya(yağmur duasına) götürürler ve akabinde yağmur yağardı.İbnal Heyyeban Efendimiz'e ulaşmadan vefat etti.Öleceğini anlayınca , Yahudileri çağırıp şöyle dedi:"Ey Yahudi toplumu! Beni şarap ve bolluk ülkesinden , bu açlık ve kuraklık ülkesine gönderen şey nedir? Bunu hiç merak etmediniz mi? Yahudiler; "Sen bizden iyi bilirsin"dediler.İbnul Heyyeban şöyle dedi:"Ben bu ülkeye zamanı gelmiş peygamberi beklemeye geldim.Burası onun hicret edeceği yerdir.Ben onun gelişine kavuşmayı  ve ona ümmet olmayı arzu ediyordum.Onun zamanı gelmiştir.Ona karşı çıkmayın ey Yahudiler! O, kendisine karşı çıkanların kanını akıtıcı , skadın ve çocuklarını esir edici olacaktır.Fakat bu sizi ondan uzaklaştırmasın"

İbnul Heyyeban'ın sözlerini Yahudiler unuttular yalnız Benu Kureyza gazvesinde üç  genç ,İbnul Heyyeban7ın sözünü hatırlayarak müslüman oldular.

14 Kasım 2022 Pazartesi

PEYGAMBERİMİZİN TARİFİ/HZ.ŞA'YA

 Yahudilere gönderilen son peygamber Hz.Şa'ya (a.s) 'a gelen vahiyde Efendimiz (SAV) 'in peygamberliği şöyle anlatılıyor:

"İmdi sor onlara bu ne zaman? Ve bunun başına geçecek kim? Kimin eliyle Ben bu sünneti açacağım? Bu işin yardımcıları kimlerdir?  Biliyorsa söylesinler. Ben bunun için bir ümmi peygamber göndereceğim.Sert değil, kaba değil, sokaklarda bağırmaz, fuhuş ve tezeyyün etmez, edebe aykırı söz söylemez.Ben ona her güzellik için istikamet vereceğim.Ona en güzel ahlakı vereceğim.Tatlılık onun elbisesi, iyiniyet ve sadakat onun parolası, takva onun vicdanı olacaktır. Ona makul hikmet vefakarlık ve sadakat, avf ve güzel ahlak, adalet ve doğru yol, hak olan şeriat vereceğim.Onun klavuzunu, Allah, milletini islam, adını Ahmed kılacağım.,cehaletten sonra onunla talim edeceğim, düşkünlükten sonra onunla yükselteceğim. Tanınmazken , onunla şan vereceğim;azlıktan sonra onunla çoğaltacağım. Darlıktan sonra onunla zenginleştireceğim; tefrikadan sonra onunla toplayacağım.Muhtelif kalpleri, dağınık arzuları, değişik milletleri, onunla birleştireceğim. Onun ümmetini , insanlar için en hayırlı ümmet kılacağım.Beni tevhid için, Bana iman ve ihlas ile ma'rufu (Allah yolunu) emir, münkeri (Allahın hükümlerini kabul etmeyen yolları) nehyedecektir.Kıyamen, kuuden, kükuden, sücudenBana namaz kılacaklar.Benim yolumda saf saf sürünerek savaşacaklar.Berim rızamı kazanmak için mallarından ayrılacak, diyarlarından çıkartılacaklardır.Ben onların mescidlerinde , meclislerinde, yattıkları , gezdikleri yerlerde, tekbir, tevhid, tesbih, hamd,mithad, tahmid ilham edeceğim.Sokak başlarında tekbir , tehlil, takdis edecekler , Benim için yüzlerini ve etraflarını temizleyecekler.Bellerine esvab bağlayacaklar.Kurbanları kanları, kitapları sineleri olacak.O benim bir Fazlımdır ki , dilediğime veririm.Ve Ben çok büyük fadl sahibiyim"(Taberi tefsiri)

HAZRETİ ŞA'YA VE YAHUDİLERİN DURUMU

 Hz.Şa'ya (a.s) da Hz.muhammed (s.a.v) 'in peygamber olacağını müjdeleyen peygamberlerdendir ve yahudiere gönderilmiştir.Fakat yahudiler , onun müjdesine inanmadıkları gibi , onun peygamberliğine ve tebliğine de inanmadılarPeygamber'e zulmeden yahudiler şöyle diyorlardı:

"Oruç tuttuk , orucumuz kabul edilmedi ;  namaz kıldık, namazımız nurlanmadı; sadakalarımız bize iyilik getirmedi; güvercin gibi inleyerek dua ettik , kurtlar gibi uluyarak ağladık hiç biri işitilmedi, dualarımıza icabet olunmuyor."

Yahudilerin bu isyanlarına karşı Allah şöyle cevap buyurdu:

" Ben onların yalan sözle giydirdikleri , haram yemekle kuvvet istedikleri oruçlarını nasıl kabul ederim? Onların kalpleri Benimle savaşmaya yarışmaya kalkışan , haram ettiğim şeyleri millete sunup dururken, namazlarını nasıl nurlandırırım? Veya sadakaları Benim indimde nasıl zekat kabul edilir ki , onlar kendilerinin değil , başkalarının mallarını tasadduk ediyorlar." 

hZ.Şa'ya (a.s) kendisine gelen vahiyleri Yahudilere okuyunca , Yahudiler onu öldürmek için saldırıya geçtiler.Yahudilerin şerrinden kaçan Şa'ya (a.s) bir ağacın kavuğuna gizlendi.Ne varki , Yahudiler, onun eteğinin dışarıda kalan ucunu görmüşler ve testereyi dayayıp onu ağaçla birlikte biçmişlerdir.

12 Kasım 2022 Cumartesi

ABDÜLHAMİD'İN YAHUDİLERE MEYDAN OKUMASI

 Yahudiler bulundukları yerde, bulundukları ülkede fitne ve fesat çıkartan bir karaktere sahip oldukları için sürekli sürgünde yaşadılar.Theodor Herzl vasıtasıyla Osmanlı sultanı 2.Abdülhamid 'e yalvarıp Filistini satın almak istediler.Özellikle babası Abdülmecid'in israfları ile bunalıma girmiş olan Osmanlı Devleti'ni bu en zayıf noktasından vurmak için , T.Herzl , meblağları çok yüksek olan üç kredi mektubunu Osmanlı Bankalarına yatırdıYatırılan mektupların ihtiva ettiği paralar o kadar yüksekti ki Osmanlı Devleti'nin tüm dış borcu bu mektuplarla kapatılabiliyordu.Bu kredi mektupları , Credit Lyonnais de Paris, Berlin Dresdner Bank ve Londra Lyods bank'tan alınmışlardı.

Abdülhamid'e bu teklif yapıldığında ,padişah karşısındaki mazlum rolünü oynayan bu siyonisti dinledi ve şu tarihi cevabı verdi:

"Ben bu toprakların bir karışını bile satamam.Çünkü orası (Filistin) bana değil, milletime (müslümanlara) aittir.O millet bu devleti kazanmış ve kanlarıyla verimli hale getirmiştir..Yahudilerin milyonları kendilerinin olsun .Benim devletim parçalandığında , belki Filistin'i karşılıksız olarak alacaklardır.Bunlar, benim cesedim parçalandıktan sonra yapılabilir.Ben asla buna razı olamam" 

Bu cevabı alan Teodor herzl, İngiltere'ye döndü.Yahudi devletinin önünde en büyük engel Sultan Abdülhamid idi.Jön Türkleri ileri sürüp İttihat ve Terakki ile Sultan Abdülhamid'i iktidardan uzaklaştırdılar.

OKUL KELİMESİNİN DİLİMİZE GİRİŞİ

 "Mektep" sözcüğüne Türkçe bir karşılık arayan mustafa Kemal, Urfa milletvekili tarafından Urfa'da "okula" biçiminde bir sözcük olduğu yolunda aldatılmıştır.Oysa uydurulan sözcük batı dillerindeki "schola" nın bozulmuş biçiminden başka birşey değildir.

PARTİ'NİN SÖYLEDİĞİ YALANLAR

 "Eğer Parti'nin söylediği yalanları herkes onaylıyor , tüm kayıtlar aynı masalı anlatıyorsa o halde, yalan tarihe geçiyor ve gerçek oluyordu" George Orwel, 1984

SİNEKLİ BAKKAL/HALİDE EDİP ADIVAR

 Sinekli Bakkal romanının konusu 2.Abdülhamit zamanında geçsede halide Edip Adıvar 'ın göndermeleri tek parti diktatörlüğüne yöneliktir; roman kahramanı Şevki'nin bir Mevlevi olan Vehbi dede hakkındaki şu sözleri buna örnek gösterilebilir:

Şevki:-Tehlikeli unsur diye mırıldandı."Niçin Şevki Bey?" diye sorulduğunda:

-Bence imam, bizim memleketimiz için Dededen daha az zararlıdır..Dervişin felsefesindeki uyuşturucu, uyutucu zehir imamın cennet, cehennem masallarından daha çok tehlikeli.İmam sadece batıl itikatların doğurduğu bir sürü masalı tekrar ediyor.Dede, iyilik kötülük arasındaki farkı kaldırıyor.İyiyi fenayı tablolarında boya diye kullanan sanatkar bir Allah mefhumu çıkarıyor.Bunun mantıki neticesi ne oluyor bilirmisiniz? Bu itikat, insanları zulme ve zalimlere karşı müsamahakar , lakayt yapar.Bence en evvel bu memlekette tekkeleri kaldırmalı...

Soruyu soran cevap veriyor:"-Sen müstakbel bir devletin banisi gibi konuşuyorsun , Şevki bey.Dede'nin devletle hiç munasebeti yok.Onun sahası ferdin ruhu.Kendisine mahsus açlığı, tecessüsleri, muammaları olan ruh!.Eğer insanlar sadece zahiri bir devletin birer küçük parçasından ibaret olsalar , dünya bir nevi karınca, arı cemaatine döner.Dede'nin sizin bahsettiğiniz müstakbel Türk rjimi ile hiç alakası yok.

Şevki:"-İyi kurulmuş bir devlet makinasında hiçbir fert teselliye muhtaç olamaz.Aciz, hayali, bilhassa düşman ruhları Vehbi Dede gibi sırrılerin muzır felsefesi yaratır.Bizim kuracağımız devlette ne zulüm  ne de mihnet olacak.Devletimizin sıhhatini , muvazanesini bozacak her türlü kuvvetin kafasını ezeceğiz".

(Gerçekten de türkiye Cumhuriyetinin ilk 40 yılı , Cumhuriyet halk partisi muhaliflerinin kafasını ezmekle geçmiştir)

MESELELERİ KAYNAĞINDAN SORMAK

 İnsanlığını kemale erdiren Allah dostları meseleleri kaynağından sorabilirler.Tereddüt ettikleri bir hadis-i şerifin doğruluğunu Resulullah Efendimizin ruhaniyetinden sorabilirler.Bloğun önceki yazılarında Osmanlı Zamanında Rumeli'de bir camide hocalık yapan bir zatın,Medineyi Münevverede ,sürre alayını başkanlık eden bir zat ile olan karşılaşması ve konuşmaları aktarılmıştı.

Soy ismi Ökten olan bir hoca efendi Bir Cerrahi tekkesinde postnişin ile aralarında bir mesele geçmiş.Hz.Ali efendimizle alakalı bir hususta Cerrahi Postnişin olan zat bir şey söylemiş.Ökten hoca buna itiraz etmiş,hayır o hadise  öyle değil şöyle " diye itiraz etmişti.Postnişin hazretleri bu cevaba karşı sükut etmiştir.Ertesi gün Postnişin hazretleri erkenden Ökten hocanın evinin kapısı çalarak hoca efendi ile konuşmak istediğini söyler.Hoca Efendi kapıya gelir.Postnişin hazretleri şöyle der:Hocam, dün akşamki mesele sizin dediğiniz gibi imiş.Bu gece Hz.Ali Efendimiz rüyamda tecelli etti ve o mesele Ökten hoca'nın dediği gibidir dedi".Bunu size haber vermek için geldim.Ökten hoca mahcub bir şekilde Peki Efendim siz neden sükut ettiniz? deyince Postnişin hazretelri:"Edep" diye cevap vermiş 

RUH DOSTLUĞU

Serptik beden toprağına buğday tanelerini, yağmur olup yağın üstüne ki başaklar dolu dolu getirsin.İnsanlığa rızk olsun.Tarlayı öyle timar ettik, tohumu öyle kavi attık ki onu yetiştirmek elinizde .O azim tarlayı gözyaşlarıyla öyle sulayın ki insanlık alemi aç kalmasın.Aşk suyu ile o tarlayı öyle sulayın ki nan-ü nimet olasınız.Maddi kıtlığın ne değeri ola ki  kanaat olunca Kur'an aşı doyurur onları.

İş kuzum; Ruhunuzu aç bırakmayın ki şahlanan burak olsun.Aşk Burak7ının kanatlarıyla kanatlanıp uçasınız.Ashabımın her  kolu kanattır.

Ehli Beyt'e inananlar bu kervana katılırlar.Gönül gözünü açanlar görürler onları.İcabet ederler de Hakk7a doğru yol alırlar

Bu kelamlar azim lahuti Kur7an dan okunmaktadır.Zira ki; hasat zamanı yakındır.Elbette ki iman çapası ile verimsiz otlar kökünden çıkartılacak.O otları hayvanlar bile yemez, onlar öyle değersiz ki Ancak cehenneme odun olurlar.Dünyayı cennet görenler kendilerinin Cehennem odunu olduklarını bilemediler.Yine dua edin, yine dua edin.Bir kişiyi dahi kurtarırsanızsizin defterinize kaydolacak.(Cahide ariç-Ölümsüzlük kitabından)

GÖNÜL KABESİ/CAHİDE ARİÇ

 Gönül Kabesi öyle geniş, öyle azim bir secdegahtır ki müslimi, gayrimüslümi sığar o ulu dergaha. O ulu dergahta cemaatle namaz kılabilirseniz orası insanlık alemine Mescid-i Nebevi olur.İşte Murac'a hazırlık yeri burası olur.

Ben ümmetimle Rabbime vuslat ettim.Sevdiklerim, sevenlerim benimle yolculuk yaptılar.Bu işte kimsenin haberi olmadı.

Kalbinize sorun: Kiminle gittim, kiminle oldum.Toprakta kalmaz benimle bile olanlar.İman gemisi uçurur onları da bizimle beraber(Cahide Ariç-ölümsüzlük kitabı)

MÜLKÜN SONU

 Hz. Ali’ye izafe edilen meşhur sözün, Arapçası: El-Mülkü yebkâ ale'l-küfri velâ yebkâ ale’z-zulmi. Dördüncü Murad’a devletin ayakta kalması için yapılması gerekenleri anlatan Koçi Bey’in tercümesiyle, “Durur küfr ile durmaz zulm ile Mülk.” 

bu söz genelde insanları idare eden idareciler hakkındadır.Siyasi bir iktidarla alakalıdır.Şöyle naklederler,Firavun bu kadar zalim olmasına rağmen niçin hemen devrilmemiştir?Bununla alakalı Hz.musa'nın bu hususu merakından Allah Teala'ya sorduğu rivayet edilir.Verilen cevap:"Toplumun fakirlerine yardım ettiği(ekmek dağıttığı) hadisesidir.Kıtlık olan bir yılda,Firavunun ekonomistleri kıtlık nedeniye halka bedava dağıtılan bu ekmek dağıtma işinin kaldırılması tavsiye edince, ekmek dağıtma kaldırılmış akabinde Firavun helak olmuştur.

11 Kasım 2022 Cuma

HARUNİYELİ BAHRİ BABA

 Ağlar baba-İrşadi Baba ekolünden eminmiş ,Niyazi efendi ile hemhal olmuş Merhum Bahri baba'nın bir halini bir derviş anlattı.Haruniyede zamanında Ermeniler çokca yaşamış.Osmanlı Devletinin son zamanlarında bunlarda yurt dışına göçerken bazı kıymetli mallarını(altınlarını) toprağa gömerek saklamışlar.Sonra dönüp gelip almak için.Bahri baba anlatmış:Bir mevkide namaz kılmakta idim.Namaz kıldığım yerin karşısında bir maddeye gözüm takıldı.toprağın kenarını sel suları almış ve bir küpün bir kısım yeri görünür hale gelmişti.Aklıma hemen geldi ki bu bir  hazine.O esnada şeyhimi (muhtemelen Niyazi efendi olabilir) yanımda gördüm ve bana "Bahri,Bahri! Ya o, Ya ben" dedi.Gördüğüm o nesneyi yerinden çıkartmadan gerisin geri gittim." 

TOLSTOY

 TOLSTOY’dan

Ömrünün  son günlerini  Istanbulda  geçirmek isteyen  ve vasiyetinde  mezarına  haç  konulmasını istemeyen,  Istanbul'a  gelirken  Bulgaristan'da  bir tren garında ölen Rus edebiyatının dev ismi Tolstoy’un son fotoğrafı ve hayatı sorgulatacak ders niteliğinde 17 sözü:

1. Öyle horozlar vardır ki, öttükleri için güneşin doğduğunu sanırlar.

2. Hayat ne gideni geri getirir, ne de kaybettiğin zamanı geri çevirir. Ya yaşaman gerekenleri zamanında yaşayacaksın, ya da yaşamadım diye ağlamayacaksın.

3. Bozuk para insanın cebini deler, bozuk insan da kalbini. Bu yüzden harcayın ikisini de gitsin.

4. İnsanı bedenen ameliyat etmek için uyutmak, ruhen ameliyat etmek için ise uyandırmak gerekir.

5. Herkes insanlığın kötüye gittiğini kabul eder ama, hiç kimse kendisinin kötüye gittiğini kabul etmez. 

Herkes insanlığı değiştirmeyi düşünür ama, hiç kimse önce kendini değiştirmeyi düşünmez.

6. Varlığı bir şey kazandırmayan insanların, yokluğu hiçbir şey kaybettirmez.

7. Ne diye şeytana kızarsın? Bir iyilik yap da, o sana kızsın.

8. Bil ki, yaşadıklarınla değil yaşattıklarınla anılırsın. Ve Unutma; ne yaşattıysan elbet bir gün onu yaşarsın.

9. Bir insanı bulunduğu mevkiyle değil, göz koyduğu mevkiyle ölçmek gerekir.

10. En güçlü iki savaşçı sabır ve zamandır.

11. Bir insan acı duyuyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyuyorsa insandır.

12. İnsanın gerçek gücü sıçrayışta değil, sarsılmaz duruştadır.

13. Kendi mutluluğundan başka hedefi olmayan insan kötüdür.

14. İnsanların çoğu onu yapıyor diye yanlış, yanlış olmaktan çıkmaz.

15. Kimse, kimseyi küçümseyecek kadar büyük değildir, bilmelisin. Küçümsediğin her şey için gün gelir, önemsediğin bir bedel ödersin.

16. Birine çamur atmadan önce iyi düşün ve sakın unutma, önce senin ellerin kirlenecek.

17. Başkalarının hayatından ders alın. İnsan, bütün hataları kendisi yapacak kadar uzun yaşamıyor.

7 Kasım 2022 Pazartesi

EFENDİMİZİN TAVSİYELERİ

 PEYGAMBER EFENDİMİZ SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM HAZRETLERİ'NİN, HZ.ALİ KEREMALLAHU VECHE HAZRETLERİNE NASİHATLERİ...

Ya Ali,Güneş'e ve Ay'a karşı oturma, arkanı dön de otur. Güneş'te de çok oturma hastalık gelir.

Ya Ali;Yâsin-i şerifi çok oku, aç, susuz, çıplak kalmazsın. Hastalık, korku, zindan görmezsin, yalnız kalmazsın, her yerde hürmet görürsün. Bir şeyin kaybolmaz.Bir hastanın başında okursan, ecel gelmişse, ölümü asan olur.Akşam okuyan, sabaha, sabah okuyan, akşama kadar emin olur.

Ya Ali;Yatarken Tebareke suresini oku.Kabir azabı görmezsin, Münkir, Nekir sual sormaz.

Ya Ali;İhlas sure-i Celilesini (KUL HU VALLAHU AHAD)’ abdestli olarak çok oku. Kıyamet gününde; "Ey Allah’ını metheden, kalk Cennet’e buyur!.." derler.

Ya Ali;Kötü sözlerden ve kötü gözlerden korunmak için “Maşaallah” de. (Lâ Havle vela kuvvete illa billahil aliyyül azim.) i çok oku.

Ya Ali;Zeytinyağı ye ve vücuduna çal. Şeytan yaklaşamaz.

Ya Ali;Yemeğe başlarken tuzla başla.Sonunda da tuzla bitir.Birçok dertlere devadır.

Ya Ali;Yemeğin başında Besmele çek, sonunda da Hamd et.Sonuna kadar melekler sevap yazarlar.

Ya Ali;Evinden çıkarken Ayet-ül Kürsü’yi oku,işlerin kolaylaşır.

Ya Ali;Yalnız sefere çıkma. Şeytan seninle beraber çıkar.

Ya Ali;Çocuğun olursa, sağ kulağına ezan oku,sol kulağına kâmet getir.O çocuğa şeytan zarar yapamaz.Gök aylarının başında ve ortasında şeytanlar çok faal olurlar.Kendinizi koruyun, şerlerinden Allah’a sığının.

Ya Ali;Sail’i reddetme. İsterse at üzerinde gelsin, bir şey ver.Verilen sadaka sail’den evvel Allah’a gider. Sabah erken sadaka vermeli.Çünkü, belâ ve musibetler sadakanın önüne geçemezler.

Ya Ali;Fakirleri miskinleri sev. Allah da seni sever.

Ya Ali;Evine girince evdekilere selâm ver. Evinin bereketi artar.

Ya Ali, Güzel huylu ol. Böyle olursan, oruç tutanların, Namaz kılanların derecesine ulaşırsın.

Ya Ali; Öfkelenme. Öfkeli insana şeytan istediği şeyi yaptırır.

Ya Ali; Allah’ın affedici olduğunu unutma. Daima Allah’tan mağfiret iste.Allah, meleklerine buyurur ki:

“Kulum benden başka kimsenin günahları mağfiret edemez olduğunu bildi. Şahid olun. Ben kulumu affettim.”

Ya Ali; Yeni bir elbise giyersen, eskisini bir fakire giydir. O elbise fakirin üzerinde bulundukça Allah’ın hıfzındasın.

Ya Ali; Cami'ye girerken: “Allah’ım bana rahmet kapılarını aç” de. Çıkarken de, “Allah’ım, bana rızık kapılarını aç” de.

Ya Ali’; Doğru, yalan ne olursa olsun, Allah’a yemin etme. Ağzını yemine alıştırma. (Yeminlerinize Allah’ı siper yapmayın.) Allah, yalan yere yemin edenleri temizlemez. Ve onlara merhamet etmez.

Ya Ali; Dört şey var ki şeytandandır: Ağlamayan göz, Katı kalb, Uzun emel, Dünya sevgisi...

Ya Ali; Dişlerini temizle. Aralarında yemek parçaları kalmasın. Melekler sevmezler.

Muhyiddin İbni Arabi Hazretleri (Kuddise Sırruhu)

5 Kasım 2022 Cumartesi

Nadi Ali Duası/Kebir (Çok güzel bir dua)

LADİKLİ HACI AHMET AĞA

 EMANETLERİN TESLİMİ

Ahmet Ağa hazretleri son zamanları idi.Oğlu Zekeriya efendiyi çağırır."Şu sandığı aç, içinde bir bohça var, onu buraya getir" der.Zekeriya efendi bohçayı açar içinden Beyaz bir gömlek,Bir mühür ayrıca bir asa çıkar.bunları göstererek "Vefatımdan sonra Bu emanetleri almak için birisi gelecek.isimlerini sayacak bunları ona teslim et.

Hazret vefat ettikten sonra Zekeriya efendinin harman savurduğu yere bir adam gelir."Babanın kabrini göster" der.birlikte kabre gidip ziyaretten sonra hazretin odasına gelirler.Gelen misafir "Emanetleri almaya geldim, der ve emanetlerin isimlerini sayar.Zekeriya efendi sandıktan bohçayı çıkartıp bu şahsa teslim eder.Gelen kişi bir Arap imiş.Adam çekip gitmiş.

Ahmet Ağa hazretlerinin gaslini Osman Karabulut hazretleri yapmış,cenazesini ise Sami efendi hazretleri kıldırmıştır.ahirete doğuş tarihi 8 Haziran 1969 dur.

LADİKLİ HACI AHMET AĞA

 İKİ HIRSIZIN AKİBETİ

Ladik kasabasında Mustafa isimli birisine arkadaşı sorar:"Hacı Ahmet Ağa ile görüşüyormusun?" Arkadaşı ise "Hayatta iken mi? yoksa vefatından sonra mı? deyince soru soran:"Size göre nasılsa öyle der.Mustafa isimli şahıs anlatmaya başlar:

"Vefatından sonra bir gün ,bir sürü koyunu otlatıyordum.Birde baktım arkamdan birisi geldi.Meğer hırsızmış, dövüşmeye başladık.Hırsız meğer tek değilmiş bir arkadaşı da varmış onunda elinde silah var.Beni tuttular, koyun ağılından çıkartıp beni aralarına alıp götürüyorlardı.Beni öldüreceklerinden korkuyordum.Birden aklıma Ahmet Ağa geldi:"Yetiş Ahmet Ağa, bunlar beni öldürecekler" dedim ve bir baktım Ahmet Ağa yanımda peydah oldu.Yanında mahmut Sami Ramazanoğlu  hazretleri de vardı.Ahmet ağa sağımdaki hırsızı tutup havaya attı.Sami Efendi hazretleri de , solumdaki hırsızı tutup attı.ikisinin de havada gittiklerini gördüm.Elhamdülillah selamete çıktım.Ahmet Ağa "Oğlum Mustafa niçin ağılda iken bizi çağırmadın?" dedi."Efendim, korktum, heyacanımdan aklıma gelmedi, şimdi geldi" dedim

LADİKLİ HACI AHMET AĞA-ASKERLİK ŞUBE BAŞKANI

 "ASKERLİK ŞUBE BAŞKANI"

(Öğretmen Mehmet efendinin anlatımı) Kadınhanı Askerlik şube başkanı maneviyata inanmayan  ve maneviyata aşırı gayzı olan birisi idi.Ladikli Hacı Ahmet ağa'nın şöhretini duyar ancak inanmaz ve bir türlü görüşemez.Bir gün Hacı Ahmet Ağa Kadınhanı'na gider.Çarşıda gezerken , tesadüfen şube başkanı ile karşılaşır.Yanındaki birisi "-İşte aradığın , Ladik'li Hacı Ahmet Ağa budur" der.

Şube başkanı Ahmet Ağa'yı dairesine davet eder ve alıp götürür,

"Ahmet Ağa, sana evliya diyorlar,Benim dedemi, onun dedesini ve onunda dedesini isimlerini ve benim sülalemi haber vereceksin.Eğer söylemez ve haber vermez isem sana yapacağım var" diye tehdit eder.Ahmet Ağa güler:"Oğlum, sen bana dört gün müsade etde sorayım, haber getireyim" der.Ayrılırlar.Dörtgün sonra Ahmet Ağa daireye gelir,Şube başkanının belirttiği isimleri bir bir söyler.Şube başkanı ayağa kalkar elini öpüp ayağına kapanır..

Ahmet Ağa :"Sana hakkımı helal ederim amma, sizde benim bir emanetim var, eğer onu getirirsen helal ederim" deri.Şube başkanı hayretle:"O Emanet nedir?" deyince Hazret "Anene sor ,annen bilir" .Adam telaşla annesinin evine gider durumu anlatır ve emaneti sorar.Annesi emaneti getirir ve der ki:"Oğlum,Baban Kadiri tarikatına bağlı idi.Ölmeden evvel bana şu tesbihi emanet etti,bunu sakla , sahibi gelip isteyince ver" dedi.Demek ki sahibi bu zat imiş der ve tesbihi oğluna verir..Askerlik şube başkanı gözyaşı içinde emaneti Ahmet Ağa'ya teslim eder ve helallaşırlar.

3 Kasım 2022 Perşembe

LADİKLİ HACI AHMET AĞA

 ŞEMSİ TEBRİZ CAMİSİ

Bu cami 1952 yılında ibadete açıldı.Fakir (Osman Karabulut) bu caminin ilk imamı olarak göreve başladım.Şems hakkında çeşitli rivayetler vardı"orası makamı...orada medfun" v.s

Bir ara Hacı Ağmet Ağaya' sordum:-Hacı baba, Şemsi Tebriz hakkında ne malumatınız var,kendisi buradadır, değildir diye rivayetler var! dedim.

Hacı baba:"Hafız ! Ben bir şey bilmem amma benim Hocam 'ın bana söylediğine göre , kabri buradadır.O sandukanın altı mahzendir.Mahzende atıldığı kuyu , yanı başında da kabri var.Kimseyi indirme, manevi razı olmazlar! dedi.

Sonra ben, caminin sergileri çoğalınca ,hazretin sandukasının etrafınahasırlar çakılmış, hasırlarda iyice eskimiş durumda idi,söktüm.Hasırları kaldırınca , altından mahzenin kapağı çıktı, kapağı asıldımaçıldı.Bir mum yakıp :

-Destur sultanım , deyip üç merdivenle aşağıya inerek mahzene girdim.

Mahzen muntazam oda şekilde idi.Yerler kapak taşı ile döşenmiş.Hazretin atıldığı kuyu dört köşe bir mermer ile kapatılmıştı, kireçle sıvanmış , üzeri işlemeli , iki de hava deliği var.Yanıbaşındada bildiğimiz kabir .Aynen Hacı Ahmet Ağa'nın tarif ettiği gibi Hazretin kabri.Halbu ki Hacı 
Ahmet Ağa buraya hiç girmiş değil.İşte allah, dostlarına herşeyi aynen beyan eder.



LADİKLİ HACI AHMET AĞA

 KALBİM İLİMLE DOLU

Karamanlı Hacı Osman Efendi anlatmış:"Hacı Ahmet Ağa'yı işitmiştim.Ladiğe ziyaretine gittim.tepenin üzerindeki camide öğlen namazını kılıp ,Hacı Ahmet Ağa'nın odasına beraberce geldik.Yolda gelirken gönlümden geçti ki:"Bu zatta ilim olsa ne olur,kaba saba çoban ahmet.

Odaya geldik bir müddet hoşbeş ten sonra Hacı Ahmet Ağaı:"Osman efendi, Osman efendi.sor, ne sorarsan sor(Kalbini göstererek) Şuram ilimle dolu.. dedikten sonra Kur'an dan ayetler okuyup manasını vermeye başladı.Celallı bir çehre ile misafirine:"Hoca Efendi!Siz Kuran-ı Kerimdeki onsekiz peygamberin belki hayatını bilirsiniz.Eğer başınızın ağrımayacağını bilsem, yüzyirmidörtbin Peygamberim, birer birer hayatlarını sana anlatmaya kadirim bi-iznillah..dedi.

LADİKLİ HACI AHMET AĞA

 KOREDE ESİR DÜŞEN ASKER

    Temyiz mahkemesi hakimlerinden , İbrahim efendi isimli bir Hakim'in oğlu Kore harbine iştirak etmiş .1952 senesinde şehit olduğu haberi geldi.Devlet şehidin ailesine maaş bağlamış bu maaşı 15 sene almışlardı.Şehidin çocukları büyümüş evlenmiş,anneleri bir gün kayınvalidesine "Anneciğim artık beni serbest bırakın , kendi hayatımı yaşamak istiyorum.Oğlumu evlendirdim, kızımı gelin ettim.. der.

Kayın validesi:"Hayır kızım , oğlu gelecek! " der.Gelin:Yahu anne , oğlun şehid olalı 15 yıl oldu,bunca yıldır devlet bize maaş veriyor2 dersede kayınvalide kabul etmiyor.Oğlum ölmedi , gelecek diyor.Bütün aile ; kadın kafayı yedi diyorlar, ancak doktora götürdüklerinde doktor; kadının aklı yerinde diyor.

Hakim İbrahim Efendi'nin Konyalı bir arkadaşı :Bizim Konya'nın ladik kasabasında bir adam var ona soralım, oğlun sağ mı? değil mi o bilir.

Beraber Ladiğe gelirler.Hacı Ahmet Ağaya misafir olup sorarlar:"-Efendimiz bizim bir yaybımız var .Kore'de şehit olduğu haberi geldi, ancak annesi buna inanmıyor'Benim oğlum ölmedi gelecek' diyor.Oğlumuz ölü mü?dirimi bize bir haber verseniz

Hacı Ahmet Ağa:"Gardaşım ben böyle şeyleri bilmem, ancak;

Süphanallah..,Elhamdülillah,Elhamdülillah.Allahü Ekber.. Allahü Ekber ben bunları bilirim der.Gelen adamlar kurnazdır:Ahmet Ağa sen değil sana gelen adama soracaksın derler.

Hacı Ahmet Ağa :-Hah , öyle ise sorayım! der .kalkar gider ve beş dakika sonra gelerek :"Oğlunuz sağ , güneşe karşı oturmuş ekmek yiyor.Yakında mektubu gelecek, iki ay sonra da kendisi gelecek.. der

Hakim, inanmaz:Kalkın gidelim, bu adam safsata söylüyor der.

Ankaraya döndükleri vakit Hacı baba'nın söylediği mektup gelir ve İki ay sonra da kendisi gelir

1 Kasım 2022 Salı

LADİKLİ HACI AHMET AĞA

 Kore'de çemberi yaran Türk askeri

Kore harbi esnasında Ladikli Ahmet Ağa'yı ziyaret eden birisi anlatmıştır.Gece odasında misafir olduk.Yatsı namazına kadar beraber kaldıktan sonra ,Hacı baba namazı kıldı ve bizden müsade aldı gitti.Sabah namazına da geldi ve bize:

"Bugün Kore'de idik.Türk askeri çember içine girmiş , imha edilmek üzere idi.Kurtarılmak için Mevla'dan izin çıktı.Manevi arkadaşlarımızla Kore'ye yetiştik.Bizim askerin önünde düştük,.Kafir askerleri bizleri görürler , lakin bizim askerler bizi görmezler.

Kılınçları çektik, küffar askerini kılıçtan geçirip bizim askere yol verdik.Bakın sabah radyo haberleri verirken duyacaksınız"

Sabahleyin bir radyo getirdiler,ilk haberleri açtılar:

" Kore'de bulunan , Albay tahsin Yazıcı komutasındaki Türk birliği çember içine alınmıştı,İnanılmaz bir kahramanlık örneği veren askerimiz çemberi yararak kafirleri perişan etmişler" diye radyo haber veriyordu..

Çemberi yaranın kimler olduğundan onların haberi yoktu.İşte Allah'ın manevi ordusunun vazifeleri.

Ol Mekke şehrinde aldık biz emir/Müminlerin kalbi nur ile demir/Rabbim kullarına çok versin ömür/Korkmayın arslanlar hücum ileri

Ol Mekke şehrinde bir büyük ordu/Ehli iman bekler vatanı yurdu/Cephede vuruşur askerin merdi/Korkmayın arslanlar hücum ileri

Koreye varınca süngüyü taktık/Kızıl çin askerin kükreyip çattık/Hakk7ın kudretiyle cepheden attık/Korkmayın arslanlar hücum ileri

LADİKLİ HACI AHMET AĞA-

 Çocuklu kadının kurtarılışı:

Konya Ereğlisinde taze bir gelin , ilk çocuğu kucağında babasının evine gitmek için bir taksiye biner."Falan yere gideceğim" der.

taksici yola düşüp giderken fikrini değiştirir, son sürat gelini alıp kaçar.Gelin taksinin içinde feryad eder amma kim duyacak.Gelini kurtarmak için Mevla'dan izin çıkmış, hocam bana:"Ahmet, yetiş gelini kurtar, taksicinin de işini bitir.

Allah'ın izni ile bir anda yetiştim.Son sürat giden taksinin içinden gelini , kucağından çocuğu ile beraber alıp yolun kenarına oturttum.Taksiye de bir el sallayıp , işini bitirdim Allah'ın izni ile.Gelin korkudan tir tir titriyor, beti benzi atmış sapsarı kesilmişti."Kızım korkma.Bana Konya'nın Ladik kasabasından çoban Ahmet derler.Şimdi bir otobüs gelecek seni ona bindireceğim,Babana selam söyle " dedim.Biraz sonra otobüs geldi, gelini bindirip şöföre tenbih ettim,bunu babasına teslim et diye.

Aradan zaman geçti.O gelin babası ile Ladiğe gelmişler sonra bizim odayı bulmuşlar.Gelin beni görünce:"Baba işte beni kurtaran bu Hacı baba" dedi.Bize teşekkür edip gittiler

LADİKLİ HACI AHMET AĞA

 Bir Türk çavuşunun ihaneti.

Edirne'de askerlik yapan bir Türk çavuşu , iki Bulgar subayına  Askeriyeye ait planları ağır bir para karşılığında satmış, kimsenin haberi yok.Manevi emir aldık, yine iki arkadaş görevlendirildik.Bulgar subayları planları alıp Kumandanlarına teslim etmek üzere merdivenlerden çıkarken , bir anda arkalarından yetişip birine ben, diğerine arkadaşım , tepelerine vurduk.İkiside merdivenlerden aşağı yuvarlandılar.Hemen ceplerinden planları aldık,ve yerlerimize döndük.

Sıra Çavuş'a geldi.Vatan haini olduğundan , o da öldürülecekti.Terhis oluncaya kadar dokunmadık, manevi emir öyle idi.

Nihayet terhis oldu, külfetli bir para ile sevinerek trene binmiş , memleketine dönüyordu.Memleketine gelip , tam trenden inerken , onun da tepesine vurduk; sanki trenden düşüp ölmüştü.Böylece vazife yapılmış oldu

LADİKLİ HACI AHMET AĞA'DAN

 Rus Genaral'in öldürülüşü.

"Tahminen 1945 lerde Ruslar, kuzey doğu tarafına asker yığmışlardı.Gece aniden hücuma geçeceklermiş Bizim hükümetin haberi yok.Manevi haber aldık.Cenab-ı Hak'dan izin çıktı.İki arkadaş Rus kumandanları öldürmek için görevlendirildik.Bulundukları yere vardık, çadırın önünde nöbetçi olduğu halde içeriye girdik.Kumandanlardan birini ben, diğerini arkadaşım vurup öldürdük.Kafaları kopan kafirlerin gövdeleri çırpınınca , nöbetçi farkına varıp "Türkler baskın yapmış" zannıyla büyük bir korku içinde düdük düdüğe panik yapmasıyla ,Rus askeri şaşkın kaçan kaçana

Rusların böyle panik içinde kaçmalarından bizim askeriyenin haberi olmuş , hemen mevzilerine girerek hücum emri beklerken , Rusların çekilmekte olduğu anlaşılınca , orduya yerlerine gitmeleri emri verilmişti.

Bu hadiseyi o devrede bu bölgede çavuş olarak askerlik yapan Ali isimli biriside anlatmıştır

30 Ekim 2022 Pazar

İNGİLTERE RUSYANIN YANINDA İDİ

 Birinci Dünya savaşının çıkmasına neden olan olay Avusturya veliahdının Saraybosna'da bir sırf tarafında nöldürülmesi üzerine Avusturya Sırbistana savaş açtı.Buna karşı Ortodoks Rusya da Sırbistanın yanında yer aldıAlman'ya Avusturyanın yanına geçti.Fransa ve İngiltere'de Rusyanın yanına geçti.

Rusya Ukraynayı işgal etmekte ve sekiz aydan beri savaş devam etmektedir.Bu savaşta Fransanın ve İngiltere'nin açıkça Ukraynaya desteği gözükmemektedir.Tıpkı yüz yıl öncesinde olduğu gibi bir tercih sözkonusudur.