İlerlemiş hastalığı nedeniyle Hidiv palasta kalan Mehmet Akif'in ziyaretinde bulunanlar içinde bir müzik dehası Şerif Muhittin Targan'da vardı. Akif, Safahatındaki "Gölgeler"adını taşıyan kısmını ona ithaf etmişti. Hazret-i Peygamberin kaçıncı kuşak torunu olduğu için değil ,şarkın bir musiki dehası diye selamlıyordu.
Yanık bağrımda yıllardır kanar mızrabının yadı
Gel ey biçare şarkın şarka küsmüş gitmiş evladı
Zaman ıssız, mekan ıssız, görünmez kimse meydanda
Gel ey dahi-i gaib sanatın pek bi-kes meydanda
Gel de Peygamberin fevkal beşer fıtratta evladı
Bugün bi-çare sanat, bekliyor, bir senden imdadı
Şerif Muhittin Bey"Kuzum efendim, inşaallah kesbi afiyet buyurursunuz da bizlere yeni ilhamlarınızdan bezledersiniz"dedi. Akif, sönmeye yüz tutmuş gözleri bir an parladı bakışlarını misafirlerin üzerinde gezdirdi Şöyle mırıldandı: İyileşirsem, elim yeniden kalem tutmaya başlarsa, üç yeni mevzu üzerinde çalışmak istiyorum. Birincisi İstanbul'un fethi. Üzerinde duracağım ikinci mevzu Alpaslanın İstanbul'un yolunu açışı, asıl üçüncü mevzudur ki beni tekrar alıp, engin kumların suzan sinesine götürecek, Efendimizin veda haccıdır. Bu, uzaktan öyle hayal edilerek yazılacak şey değil!Yeniden o kumlara yalın ayak basabilmeliyim. Ruhumu yakan harareti vücudumda da duymalıyım ki:
Nar-ı beyza mı nedir öğle zamanında güneş
Tepesinden dökülür beynine afakın ateş
Yıldırım yağmuru şeklinde inen huzmesine
Siper olmuş yanıyor çöldeki çıplak sine.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder