ŞABAN KUMCU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ŞABAN KUMCU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2021 Cumartesi

NURETTİN TOPÇU/ÖĞRETMEN,

 Tahammülsüzlüğün ve şikâyetin başladığı yerde öğretmenlik biter. Öğretmen, başarısızlığı daima kendi eksikliğinde, zayıflığında aramalı ve kendini düzeltmeye çalışmalıdır. Gandi talebesinde bir hata görürse, bunun sebebini kendi yetersizliğinde arardı. Öğretmenlik sevgi işidir. Bu ruh sevgisidir. Tehdit ve dayakla öğretmek, öğretmenin işi değildir. Hayat, bize var olanı olduğu gibi yansıtır. Öğretmen, var olması gerekeni öğretir. Öğretmen ruhumuza aşılar yapan doktor gibidir. Ruh dünyamızın hem duygu hem bilgi hem de irade bölgelerinde tedavisini ve aşılarını yapmaya mecburdur. Kalbe yapılan ilk aşı merhamet aşısıdır. Sonra insanları sevmek, arkasından sorumluluk duygusu aşısı gelir.

Yaratıcının en güzel eseri olan insanın; olgun bir varlık haline gelebilmesi için, bütün terbiye aşamalarını geçmesi gerekir. Bu insan; çocukluk çağında merhametle sık sık kendini denemiş, toplumu sevmeye alışmış, şahsiyetini aramış bulmuş ve mesuliyetlerinin şuurunda olan bir kişidir. Ancak böyle bir hazırlıktan sonra fikir ve zekâ için gereken aşılar yapmanın bir değeri olabilir. Duyguları iyice yoğrulmamış bir çocuğa kültür dersleri, tarih, coğrafya bir eşya dersleri gibi okutulur, edebiyat dersinde de biyografiler ve yalnız edebiyat tarihleri öğretilirse; öğrencinin kültüre olan ilgisini ve edebi zevkini, olduğu gibi yok ederiz. Durmadan matematik formülleri ezberletmek de zekanın soyut dönüşünden ibaret olan matematik kabiliyetini körleştirir. Çocuk his ve ruh gıdasından mahrum kalınca, kendine yaklaşamaz.

Yığın halinde dimağa istif edilen, öğrenciyi harekete sürüklemeyen bilgilerin faydası yok, zararı çoktur. Öğretmen irade yeteneğimize de işlerlik kazandırır. Zira bu eğitimle geleceğimizi belirleriz. “Neye doğru gidelim? Neyi isteyelim?” sorusu ve buna bağlı olarak gerçekleşen hareket ihtiyacı, alışkanlıklarımızın terbiyesiyle bir sonuca ulaşabilir. William James’in dediği gibi; “öğretmen, yalnız iyi alışkanlıklarımızı harekete geçirmeli, kötü hareketlerimizi de frenlemelidir…”

Öğretmen, yalnız ruhların sahibidir. Öğretmenlik ülküsünün bizi ulaştırabildiği sonuçlara bakılırsa görülür ki, o, hakikatte doktorumuzdur. Disiplin kurucumuzdur. Toplum düzenimizin bekçisidir. Sosyal ve ekonomik ilişkilerimizin düzenleyicisidir. Haberi olsa da olmasa da bunların hepsinden o sorumludur. Sokrates, “İnsan, insanın gölgesinde yetişir” der. Karakterlerimizdeki dengesizliklerin, medeni terbiyemizdeki düşüklüklerin sorumlusu yine o’dur. Biz kibirliysek, biz sabırsızsak, biz bütün bunlardan habersizsek yine o sorumludur. Demek ki bize sorumluluğun ne olduğunu bilen öğretmen lazımdır. Bir öğretmen; sabrın üstadı, bilim ve hakikatin hayranı, ruhlara ve beyinlere gerçeklerin tohumlarını eken, onlardan feyz (manevi haz) alan, sorumluluğun aşığı ve sonsuzluğa inanan bir insandır.

Öğretmen, sahip olduğu sorumluluklar içinde en fazla hür (özgür) olan insandır. Çünkü sorumluluğumuz, hürriyetimizin kaynağıdır. Sorumluluk, dıştaki tesirlere karşı koyan ve bizi içimizden iten ilahi kuvvettir. Öğretmen ve öğrenci ilişkileri dikkat ve saygı çerçevesinde düzenlenmelidir. Öğretmen aileyi hangi açı ve mesafeden görebiliyorsa, aile de öğretmeni o açı ve mesafeden görebilmelidir. Milli eğitim demek, öğretmen demektir.

Öğretmenin bir meslek adamı olması, öğretmenliğin bir meslek haline gelmesi gerekmektedir. Mesleği sadece öğretmenlik olan ve bu ulvi görevden başka bir iş göremeyen

İdealistler ordusuna sahip olduğumuz gün; büyük zaferimizi kazanmış olacağız. Bu gayeye doğru yürürken öğretmenlerin ilim ve irfan seviyelerini yükseltmeye mecburuz. Okul, ahlaki hayatımızda etkin ve yapıcı rolü olan devletin kurduğu, büyük bir aile ocağıdır. Yarınki toplumun bütün karakteri, duygu ve düşünceleri burada hazırlanır. Terbiye ediciler bu büyük ailede baba rolünü üstleneceklerdir. Hocaya babadan daha çok şeref bağışlayan gelenek bizim geleneğimizdir.

Öğretmen, hareketleriyle bilgilerini ve düşüncelerini birleştirmiş örnek bir babadır. Çocukluk ve gençlik çağlarının büyük bir kısmı onun himayesinde geçmektedir. Bir babanın her bakımdan çocuk üzerindeki tesiri, öğretmenden daha azdır. Gençliğin vicdanının yapıcısı geniş ölçüde öğretmenlerdir. Bir devrin vicdani hatalarını, o devir neslini yetiştirmiş olan öğretmenlerin ruhi zafiyetlerinde aramak hakkımızdır. Bir nesli, içine düştüğü uçurumdan ancak öğretmen kurtarabilir. Gandi öğretmendi. İşe ilkokul çocuklarını yetiştirmekle başlamıştı. O, toplumun başında bulunan bir rehber rolünü hakkıyla oynamış ve zafere ulaşmıştır.

Öğretmen, her şeyden önce, kendi kişiliğiyle örnek olmalıdır. Bunların en başında merhamet ve adalet duygularını aşılamak gelir. Hoca öğrencisine karşı baba gibi merhametli olmalı, zulüm yapmamalıdır. Zulüm; kötü sözle, gözden düşürmekle, küçük görmekle, bir de intikamcı metotlarla not vermekle yapılır. Bunları yapan bir hoca, gelecek nesiller ve insanlık için zalim hazırlamaktadır. Bazen okulda en pısırık olan bir öğrencinin, hayatta zalim ve baskıcı bir karaktere sahip olmasını; kendilerinden zulüm gördüğü hocalarından almış olduğuna hükmedebiliriz.

Halbuki okul, ruhları iyileştirecek, gençleri güzel ahlak sahibi yapabilecek bir kurumdur. Öğretmenin işi sadece iyilerle öğünmek değil, genç ruhların hepsini iyi ve ahlaklı yapabilmektir. Üniversite profesörlerimizin, köy çocuklarını okutmaya başladıkları gün, bu memleket kurtulacaktır… Milletimizin ruhi temeli olan İslam’da, Peygamberimiz ilk öğretmendi. Öğreten o, inandıran o, yürüten o idi. Anadolu’yu fetheden Oğuzlar, başlarında Nizamülmülk gibi bir öğretmen buldular. Gerçekten de bir büyük öğretmen olan bu vezir; büyük fethin ruhunu, manasını, ahlakını ve devamının şartlarını nesillere telkin edecek öğretmenleri, Bağdat’ta açtığı Nizamiye Medresesi’nde yetiştirmiştir. Daha sonra Osmanlılar, öğretmeni baş tacı yaparak yükselmesini bildiler.

Öğretmen, gençlere sadece bilmediklerini öğreten bir nakledici değildir. Bu iş, kitabın işidir. Bilmediğimiz şeyleri kütüphanelerde bulabiliriz. Her alanda sadece bilinmeyenin bilinmesiyle, eski devrin gelişmeye kapalı skolastik, orta çağ felsefesi öğrenilmiş olur. Kitaplardaki örümcek, beyinlere işlenmeye devam eder. Sadece sınıfta okutacağı bilgilere sahip olan bir eğitimcinin yapabileceği iş bundan ileri gidemez. Bunun için kültürlü bir adama, kafaları işletmesini bilen gerçek bir öğretmene ihtiyaç vardır. Mesleğini, maaşının azlığı ve çokluğuyla değerlendiren bir insan, bu mukaddes vazifeyi yapamaz. Bu iş, okulu ticari bir kurum gibi gören, öğretmenliği esnaflık yerine koyan, kültürsüz fukaranın işi değildir. Bu iş para işi değil, ruh işidir.

Öğretmen sadece bir memur değildir. Kendisine verilen görevi gözlerini kapatarak yapan, müfredatı sene sonuna kadar bitirmeyi başaran birisi de değildir. Hatta dersini hakkıyla kavrayan öğrenci yetiştirmekle; öğretmen görevini başarmış sayılmaz… Hayat ve kâinat hakkında kendine ait görüşlere sahip olan, bizzat kendisi için kurallar koyabilen bir bütün insan yetiştirmekle ancak bu kutlu görev başarılmış olur. Mutlulukla, erdemi, bilimle, politikayı, gerçekle, ideali ayırabilmeyi; yine öğretmen öğretecektir.

Görülüyor ki öğretmen bizim bütün ruh yapımızın sanatkarıdır. Böyle olunca, ruhumuzdaki bütün aksaklıklardan sorumludur. Eğer fazilet, (erdem) tarih kitaplarında bir efsane diye okutuluyor ve ancak büyük lokmayı kazanmasını bilen insan yüceltiliyorsa… Eğer, mazlumların yanında onların göz yaşlarını kurulayan bulunmuyor ve zalimler alkıştan sağırlaşmış hale geliyorlarsa… Eğer zekalar, sömürülecek malikâne olarak, kalplerden başka bir yer bulamamışlarsa… Eğer bilim, insanlığı bir insan gibi tutup kaldıracak yerde, dostları birbirine düşman yapacak bir karakter kazanmışsa… Eğer çocuklar, büyüklerinden daha kurnaz, yaşlılar çocuklardan daha ümitsizse… Böyle bir hayatın kurbanı haline gelmişlerse…

Orada öğretmen vazifesini yapmamıştır. O diyarda öğretmenlik iflas etmiştir. Ve orada öğretmen yok demektir…

Bizim gayemiz; öğretmen adını taşıyan, kendisine ruhları emanet ettiğimiz büyük idealistin, gerçek kimliğini anlatmaktır... Öğretmen; bilen, öğreten, aydınlatan, yol gösteren, terbiye eden, veli, eğitici, koruyucu ve emin vasıflarına sahip olan bir insandır.

“Kırk yıl öğretmenlik yaptım, mabede nasıl girmişsem, sınıfa da öyle girdim” diyen, Nurettin Topçu 1909’da İstanbul’da doğdu. Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi’ni bitirdi, orta öğrenimine Vefa Lisesi’ne devam etti. Birinci sınıfta babasını kaybetti. İstanbul Erkek Lisesi’nde felsefeye yöneldi ve bu okulu bitirdi. Avrupa’da öğrenim görmek gayesiyle girdiği imtihanı kazandı. Fransa’ya gitti. Fransızca öğrenmek için Aix Lisesi’ne kaydedildi. Aksiyon felsefesinin kurucusu Maurice Blondel’i burada tanıdı.

İki yıl sonra Strasburg Üniversitesi’ne girerek felsefe öğrenimi gördü, ahlak kurlarını tamamladı, sanat tarihi lisansı yaptı. Massignon’a Türkçe dersleri verdi. M.Blondel üzerinden başlayan mistik ilgisi İslam tasavvufuna, özellikle vahdet-i vücut felsefesine doğru gelişti. Strasburg’da ahlak felsefesiyle ilgili hazırladığı “Conformisme et Revolte” başlıklı tezini Paris, Sorbonne Üniversitesi’nde savundu ve üstün başarı kazandı. Avrupa’ya öğrenime giden Türkler arasında ahlak üzerine çalışan ilk öğrenci ve Sorbonne’da felsefe doktorası veren ilk Türk Nurettin Topçu’dur.

Tezini bitirdikten sonra Fransa’da kalması yönündeki teklifleri kabul etmeyip 1934 yılında Türkiye’ye döndü. Galatasay Lisesi’nde felsefe öğretmeni olarak göreve başladı. İzmir, Denizli ve İstanbul’da çeşitli liselerde felsefe gurubu dersleri öğretmenliği yaptı. İzmir’de bulunduğu süre içinde Hareket Dergisi’ni yayımlamaya başladı. Bu arada Bergson ’la ilgili teziyle felsefe doçenti ünvanı aldı. Türk Kültür Ocağı, Milliyetçiler Derneği, Milli Türk Talebe Birliği, Aydınlar Ocağı, Türkiye Milli Kültür Vakfı’nda seminer ve konferanslar verdi. 1974’te yaş haddinden emekli oldu. Kısa süren bir hastalıktan sonra 10 Temmuz 1975’te vefat etti. Topkapı Kozlu Kabristanı’nda defnedildi. Rahmetle anıyoruz.

Eserleri: İsyan Ahlakı, Ahlak Nizamı, Ahlak, Amerikan Mektupları-Düşünen Adam Aramızda, Bergson, Büyük Fetih, Felsefe, İradenin Davası-Devlet ve Demokrasi, İslam ve İnsan-Mevlâna ve Tasavvuf, Kültür ve Medeniyet, Mantık, Mehmet Akif, Millet Mistikleri, Psikoloji, Reha (roman), Sosyoloji, Taşralı (hikayeler), Türkiye’nin Maarif Davası, Var Olmak, Varoluş Felsefesi-Hareket- Felsefesi, Yarınki Türkiye.(Şaban KUMCU

Kaynaklar: Nurettin Topçu, Türkiye’nin Maarif Davası, Dergâh Yayınları

30 Ekim 2021 Cumartesi

AHİLİK TERBİYE SİSTEMİDİR

 

 

                    ŞABAN KUMCU

             14. yüzyılın ortalarında Anadolu’ya gelen Tancalı seyyah İbn Batuta (1304-1369), burada kendisini hayrete düşüren ve hayran bırakan bazı insanlarla ve kuruluşlarla karşılaşır. Onların davranış ve yaşayış tarzlarını ayrıntılı olarak tasvir eder. Bunlar “ahi” adını alan, Anadolu Türk kültür ve medeniyetinin oluşmasında; gaziler, veliler, alimler kadar önemli rolü olan insanlardır. Ahiler bazı yönleriyle gazileri hatırlatırlar. Gözlerini budaktan sakınmayan yiğit kişilerdir. Fakat gayeleri savaş değil barıştır. Sabahtan akşama kadar kendi işlerinde çalışırlar, hayat felsefeleri, yaşayış tarzları çalışmaya, dostluğa ve yardımlaşmaya dayanır. Çalışmaktan maksat para kazanmak ve biriktirmek değil hem kendi geçimini temin etmek hem de başkalarına yardım etmektir.

                Türklerin Anadolu’da yerleşik medeniyete geçişlerinde ahiliğin rolü büyüktür. Anadolu’ya gelen Türklerin bir kısmı akıncı, bir kısmı da ekinci, köylü ve zanaat (ustalık gerektiren iş, meslek, beceri) sahibi, şehirli, kasabalıydı. Ekinci ve zanaat sahipleri için savaş değil, barış ön plandaydı. Onlar, akıncıların fethettikleri ülkelerde, maddi ve manevi medeniyeti kuruyor, aynı gayeyi güden dervişlerle iş birliği yapıyorlardı. Hacı Bayram-ı Veli; dünyayı bir şara (şehre) benzetir. Bu şehir (dünya) maddidir, ama onun kenarından Didar (Allah) gözükür.  

                                               Nagihan ol şara vardım, anı ben yapılır gördüm,

                                             Ben dahi bile yapıldım, taş-u toprak arasında. 

 Bu mısralarda, insanın vücuda gelişi ile dünya arasında bağlantı kurulmuştur. Daha sonraki dörtlükte de insanın dünyanın yapılışına katıldığını anlatır.şakirdleri taş yontarlar, yonup üstada sunarlar,                    Çalap’ın adın anarlar, her bir taşın paresinde. 

                Daha sonra gelen dörtlükte şair; “Şar dedikleri gönüldür”, diyerek şehir imajını maddi plandan, manevi plana aktarır. Temel fikir, taş yontan şakirdlerin inşa ettiği şehir imajıdır.  Yunus Emre ve daha birçok şair insan gönlünü bir şehre benzetir, onun harap veya mamur olmasından bahsederler. Yunus Emre, bir derviş olmakla beraber, din ve ahlak anlayışı bakımından ahilere yakındır. Ona göre; Derviş yedirip içiren, veren el olmalıdır. Allah’ı bulan; geniş varlık alemine, kâinata ve insanlığa da kavuşmuş olur…                                             

                                               Mün’im oldum yoksul iken, benim oldu kevn-ü mekân,

                                               Yerden göğe mağrip maşrık yere göğe doldum ahi.

  İnsan çalışmalı ve kendi el emeği ile geçinmelidir. Bir şiirinde Süleyman Peygamber’i örnek gösterir.

                                               Süleyman zembil ördü, kendi emeğin yedi,

                                               Onun için buldular onlar berhüdarlığı.

                  Bayramiye tarikatının kurucusu olan, Ankaralı Hacı Bayram-ı Veli; Akşemseddin gibi dervişleriyle, Anadolu Türk tarihinde mühim roller oynamıştır. Bayramiye tarikatının en önemli özelliklerinden birisi de ahilerde olduğu gibi, bizzat çalışmaya ve başkalarına yardım etmeye önem vermesidir. Hacı Bayram-ı Veli, kendisine intisap eden dervişleri, kabiliyetlerine göre; kimisini zanaata, kimisini ziraata sevkediyordu. Hacı Bayram-ı Veli’nin adı “Ahi Sultan”, diye anılırdı. Akşemseddin, Hacı Bayram-ı Veli’nin müridi olduğunda, onu dervişleriyle beraber burçak biçerken görmüştür. Hacı Bayram’ın şeyhi, Şeyh Hamidüddin-i Aksaray-i “Somuncu Baba” da ekmekçiydi. Hacı Bayram’ın müritlerinden biri de şöhreti Belgrad ve Peşte ’ye kadar giden Göynüklü Bıçakçı Ömer Dede’dir. Ona “bıçakçı” lakabının verilmesi de bir zanaata sahip olmasındandır.

                Belgelerde Hacı Bayram-ı Veli’nin müritlerinin ahi olduklarını görüyoruz. Abdülbaki Gölpınarlı Burgazi Fütüvvetnamesi’ni yayınlamıştır. Kitabın 13. Yüzyıl’da kaleme alındığı tahmin ediliyor. Kitabın yazarı Burgazi, asıl adı “Çoban oğlu Halil’in oğlu Yahya”, okuma yazmayı yirmi yaşlarında öğrenmiştir.  Sohbetlerde öğrendiği bilgileri sade, acemi ve basit bir Türkçeyle aktarmıştır. Burgazi’nin kitabına göre; ahilikte üç mertebe vardır: Yiğitlik, ahilik ve şeyhlik. “Yiğitlik heves eylemekdür, ahilik başlamakdur ve şeyhlik tamam kılmakdur. Yiğitlik sakal gelmekdur, ahi sakala ak düşmekdur, şeyhlik tamam pir olmakdur. …Ve dahi yiğitlik şeriatdur, ahilik tarikatdur ve şeyhlik hakikatdur…”

                 Ahilik bir nevi terbiye sistemidir. İnsanı insan yapan terbiyedir. “İyi yetiştirilmeyen bir insan, taş yemişi, dağ canavarı gibidir. Terbiye ile hamlar göynülür (olgunlaşır), çiçekler düşer, çiğler pişer. Ahiler gerek kim daim terbiye kıla, perveriş (besleyip, yetiştirme) vire. Terbiyeye gerek mal-u canı ahisi yolına sebil ola.”  Ahilikte cömertlik, fakirlere yardım esastır. Ahi hem kendi geçimini temin edecek hem de başkalarına yardım edecektir; bunun için bir meslek (zanaat) sahibi olması şarttır. “Ahi halal kesb kazanmak gerekdür, belkim farzdur ve hem sünnetdür ve dahi ahiye bir pişe ve san’at gerekdür, ana meşgul ola. Eğer pişesi (sanat, meslek) yoğısa ana fütüvvet değmez.”  Fütüvvet; yiğitlik, cömertlik, lütuf ve ihsan sahibi olmak, başkasını kendisine tercih edip, kerem sahibi olmak anlamında kullanılmıştır. Yunus Emre’ye göre de hasisler ve cimriler ne kendisine ne de başkasına faydası olan, zenginliklerine rağmen hayatın ve insanlığın tadını ve manasını bilmeyen bedbaht insanlardır.

                                                Kem-dürür yoksulluktan nicelerin varlığı,

                                               Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı.

                 Burgazi kitabına göre; “Ahi gerek kim bekler kapusuna varmaya, belki bekler padişahlar anun adın bilmeyeler…” Hacı Bayram-ı Veli, Akşemseddin ve daha başka tanınmış şeyhler Fatih gibi gazi hüviyeti taşıyan padişahlara gerektiği zaman yardım etmişler, ancak mesafelerini daima korumuşlardır. Ahilik ahlakı bunu gerektirir. Ahinün sohbeti Salihler ve harif-i safa kişiler ola.  Allah-u Taala’ya yakın kişiler ola, miskinleri (fakirleri) seve, daim sohbeti miskinlerle ola, nitekim Resul hazreti duasında aydurdı: İlahi, beni dirlüğümde miskin eylegil, ölicek miskin öldürgil, kıyametde miskinlerle kopargil. Ayişe anamuz radiyallahu anha ayıtdı: Ya Rasulallah neyiçün böyle dirsin? Ayıtdı: Anun içün kim miskinler kırk yıl önden giriserlerdür uçmağa. Resul hazreti ayıtdı: Ya Aişe, miskin kapuya gelicek mahrum gönderme, yarım hurma varısa dahi virgil.”

                Ahi gerçek bir Müslümanda bulunması gereken bütün vasıflara haiz olacak, dinin bütün icaplarını yerine getirecektir. Hatta zühd ve takvaya kendisini vererek, dünya ve toplum ile ilgisini kesebilir. Ahi böyle Müslüman değildir. O çalışan kazanan ve fakirlere yardım eden iman sahibi bir insandır. “Evvel şart ahi gerek kim iki cihanda can-ü gönülden cömert gerek, yani dünyada cömerdlik eyleye, ahiretde dahı cömerd olur.” Hak Taala ayıtdı: Kim bana cömerd lokması gösterürsin, iy kulum, ikinüzü dahı yarlıgadum, uçmağa varınuz.” Ahinin elbisesi temiz, pak olmalıdır.

                İbn Batuta Seyahatnamesi’nde ahilerin akşam yemeğinden sonra sema ettiklerini yazar. Burgazi kitabında da bu hususa yer verilir. “Sema dostlar gönlin taşırur, zaifler ve yazuklular gönlini korkudur ve müşfikler gönline od (ateş) düşürür.” Abu’l Kasım-ı Nasrabadi ayıtdı: “Her nesne katığı vardur, can katuğı semadır.” Abu-Amr ayıtdı: “Gerek kim sema ehlinün gönli diri ola, teni ölmiş ola. Her kimün gönli ölmiş ola, teni diri ola, sema ana haram ola.” Ahilikte ruh terbiyesine olduğu kadar, davranış terbiyesine de büyük önem verilir her şey bir düzene bağlıdır. Yemek yemek, su içmek, söz söylemek, yolda yürümek, oturmak, kalkmak, alışveriş yapmanın bir edebi, adabı vardır. Burgaz kitabında edebin değerini belirtirken; “Peygamberlerden ve evliyalardan ve padişahlardan yedi yüz kırk edep vardur. Nuşirevan-ı Adil aydur: Her kim kırkın tutarsa tamamdur. Ahiliğin köylere kadar yayılmış olması, bir gelenek halinde asırlardır devam etmesi Türk halkının şahsiyet ve karakterinin nasıl oluştuğunu göstermesi bakımından çok önemlidir. Bir Müslüman seyyahta bile hayret ve hayranlık uyandıran bu çok insani yaşama tarzı, gençlerin disiplinli bir şekilde terbiye edilmelerinin bir sonucudur.

                1950’i ve 1960’lı yıllarda küçük bir Anadolu ilçesi olan Aksaray’da belirli sayıda esnaf ve zanaatkar (meslek sahibi) vardı. Babamın ve amcamın mesleği saraçlıktı. (Koşumculuk) Toprağı sürüp, çiftçilik yapmak için, at, araba ve koşum takımları gerekiyordu. Koşum takımı; ok kayışı, yan kayışı, hamut, dizgin ve terbiye dediğimiz, atların ağzına vurulan gemden, oluşur. Ham deriler alınır, işlenir, tuzlanır, kurutulur yanık yağlarda bekletilir, tavlanan bu deriler tezgahlarda kesilir, koşum takımı yapılırdı. Osmanlı fetihleri atlar ve arabalarla yapıldığı için, saraçlık ata mesleğidir. Çocukluğum kayışların içinde, koşum tezgahlarının arasında geçti. Sabah erkenden besmeleyle dükkanlar açılır, kapıların önleri süpürülür, çıraklar, kalfalar, ustalar çalışmaya başlardı. Demircilerin, marangozların, karosercilerin, tornacıların sesleri birbirine karışır, bir ihtiyaç olursa selamla iş görülürdü. Banka, çek, senet yoktu. Maddi, manevi yardımlaşılır, düğünler, bayramlar ve cenazelerde bir olunur, sevinçler, sıkıntılar, dertler paylaşılırdı.

                Güler yüzlü, ihlaslı, edepli, terbiyeli, halim selim, hakkına razı, tevekkül sahibiydiler. Ezan okunduğunda, işlerini olduğu gibi bırakıp, Kurşunlu Camii’nde cemaatle namaza koşarlardı. Borçlanmak, fazla mal elde etme hırsı, komşunun rızkına göz dikmek yoktu. Bahçelerinin bir köşesinde kerpiçten evlerinde, mütevazi bir hayat sürdüler. Saçları, dükkanlarında, tezgahlarında ağardı. Bir yolcu gibi yaşayıp gerçek aleme göç eden bu güzel insanlar hala gözümün önündedirler. Ahilerimizi, rahmetle yadediyor, ruhlarına Fatihalar gönderiyoruz.

 Faydalanılan eserler; Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar, tip tahlilleri. Mehmet Kaplan

                                           Kolonizatör Türk Dervişleri” “Ömer Lütfi Barkan,

               

12 Ekim 2021 Salı

MEVLANA ÜZERİNE -ŞABAN KUMCU

 Dinle neyden kim hikâyet etmede,

                            Ayrılıklardan şikâyet etmede.

                                                                                                          ŞABAN KUMCU               

            Ahmet Hamdi Tanpınar, bir gün Yahya Kemal’e sorar: “Üstad biz Viyana kapılarına kadar nasıl gittik? Yahya Kemal şöyle cevap verir: “Mesnevi okuyup, pilav yiyerek…” Hiçbir Osmanlı aydını düşünemezsiniz ki, Mesnevi’yi okumamış, ondan geçen hikâye ve hikmetleri işitmemiş olsun. Türkiye’de Kur’an’dan sonra camiye giren iki kitap vardır. Mevlid ve Mesnevi.

            Gerçekten Mevlana’nın üzerimizdeki manevi etkisi çok büyüktür. Osmanlı İmparatorluğu’nun geniş sınırları içinde, her köşeye yayılmış Mevlevi dergahlarından binlerce derviş, şair, musikişinas, hattat yetişmiştir. Özellikle Mevlevi tarikatine mensup şairler, Mevlana’nın eserlerinde, çağın kültür ve geleneğini takip ederek, Farsça ve Arapça söylediği fikirler, Türkçe söylemek suretiyle onların geniş kitlelere yayılmasını sağlamışlardır.

            Mevlana’nın fikirlerini Türkçe’ye aktarma faaliyeti, oğlu Sultan Veled tarafından başlatılmış, ondan sonra gelen pek çok mütercim ve yorumcu tarafından devam ettirilmiştir. Konya’da, Mevlana’nın sohbet ve sema meclislerine devam eden büyük şair Yunus Emre, Mevlana’nın fikirlerini halk diliyle söylemiş, onun sevgi ve hoşgörüsüne dayanan din anlayışını, köylere kadar götürmüştür. Galata Mevlevihanesi’nin şeyhi Galip Dede, bir şaheser olan Hüsn-ü Aşk mesnevisinin sonunda;

                                   Esrarını Mesnevi’den aldım,/         Çaldım veli miri malı çaldım.

            Diyerek Hz. Hünkar’a olan borcunu açıkça itiraf eder. Mesnevi’nin etkileri, Şeyh Galip’in Terci-i Bend’inde, her bend sonunda tekrarlanan şu beytinde de görülür.

                          Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen,    Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen.

            Bu beyit, şiirin tamamının ana fikrini açıklar. “Ey insanoğlu, kendine saygıyla, hürmetle yaklaş; sen, kâinatın özü, aynı zamanda göz bebeğisin…” Kainattaki varlıkları insanoğlu görür, bilir ve değerlendirir. İnsanda maddeyi aşan bir cevher vardır. Ruh ve şuur. İnsan bu şuur ve ruh sayesinde içinde bulunduğu şartları aşar, Allah’a yönelir.

                                   Bir şulesi var ki şem-i canın/            Fanusuna sığmaz asumanın

            Can mumunun öyle bir alevi var ki, gök kubbenin fanusuna sığmaz. Şeyh Galip, insan ruhunun vücut ve dünyayı aşma gücünü bu beyitle ifade eder. Onun gibi, Mevlana’dan ilham alan birçok Türk şairi vardır. Mevlevi kültürünün temelinde Mesnevi ve Divan-ı Kebir vardır. Mesnevi tasavvuf geleneğine göre yorumlanmalıdır. Bu da Mevlana’nın bütün eserlerinin okunmasıyla mümkündür. Hatta Sultanü’l Ulema, Seyyid Burhaneddin’in, özellikle Şems’in, Senai’nin ve Attar’ın eserlerini okumak gerekir.

            Mesnevi; hikayelerden, hikayelere karışan nasihatlerden ve fikirlerden oluşmaktadır. Prof. Dr. Ritter, İslam Ansiklopedisi’ne yazdığı “Celaleddin Rumi” maddesinde, Mesnevi’den bahsederken “Eser, genel yapısı itibariyle, ortalama bir plana göre yazılmamış, çağrışımlar suretiyle meydana getirilmiştir “der. Mevlâna bu hikayeleri bazı fikirleri anlatmak için kullanır. Hikayelerden ders çıkarılması gayesini güder. Hikayelerin arasına serpiştirdiği beyitler ayrıca derin manalar taşır. Mevlâna Celaleddin-i Rumi, Mesnevi’nin ilk beytinde;

                                               Bişnev ez ney çün şikâyet mikuned,    Ez cüdayiha hikâyet mikuned.

                               Dinle neyden kim hikayet etmede / Ayrılıklardan şikâyet etmede

                Üzerinde durulursa Mevlâna Celaleddn-i Rumi, bugünün insanlarına unuttukları veya ihmal ettikleri bazı hakikatleri öğretir. Bursalı İsmail Hakkı, “Ruhu’l Mesnevi” adlı Mesnevi şerhinde; Mesnevi’nin birinci beytinde şikâyet ve hikâyet kelimelerinin yerleri üzerinde durur. Ona göre, bu beyitte “şikâyet” kelimesi başta gelir. İkinci mısra birincisini açıklar. Bursalı ’ya göre, Allah’a inananlar, kaderlerinden şikâyet etmezler. Hakka âşık olanlarla, Rableri’ ne gönül verenlerin dili hikâyettir. Yoksa şikâyet dili değildir. Ney şikâyet eder, bu basit manada bir şikâyet değil “dertleşme” kelimesinde olduğu gibi, “konuşma”, “sohbet etme”, halini anlatma manasına gelir. Bursalı’nın “şikâyet” kelimesine verdiği manada da “ney”in şikâyet etmesi, aşıklar için şikâyet değil, hikayetdir. Durumu açıklamaktır. Bursalı bu manayı güzel bir beyitle açıklar:

       Hikayet eylesem belki şikâyet anlanur bilmem,/  Ne yüzden arz-ı hal etsem sana ben ey kerem kanı.

            Arif ne şikâyet eder ne de kendisi gibi olanların anlattığı macerayı şikâyet olarak düşünür. Maksat sohbetten ibarettir.

            İnsanların dostlarına başlarından geçen macerayı anlatmaları şikâyet sayılmaz. Varlıkta her ses gizli bir sırrı ortaya koyar. Bursalı, Mesnevi’nin beyitlerine, kılı kırk yararcasına hassas açıklamalar ve yorumlar getirmiştir. Mevlâna Celaleddin-i Rumi, vefatından bugüne kadar, insan ruhunu mest eden sema ile kalplerde ve gönüllerde yerini almış; okuyanlarda bin bir çağrışım, düşünce, hayal ve özlem uyandıran eserleriyle de yaşamıştır. Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Halide Edip’in Shakespeare üzerine verdiği derslerini nasıl bulduğu sorulunca; “Halide Edip’in fikirleri sağlam ve ilmi olsa bile; O, Shakespeare üzerinde “rüya görmez”, cevabını verir.           Tanpınar, varlıklar veya eserler üzerinde “rüya görme” ye çok önem verirdi. Ona göre insan, ancak bu suretle onlarla kaynaşabilirdi. Eskilerin Mevlâna üzerinde yapmış oldukları şerhler ve yorumlar belki ilmi değil ama, Tanpınar’ın deyimiyle “rüyalar” dan ibarettir. Çağlar boyunca onlar Mevlana’yı bu rüyalar vasıtasıyla sevmişler, onun feyz bahçesine kök salmışlardır.

                Bursalı açıklamasına, “bişnev” kelimesinin başında bulunan Arapça “be” harfinin ve altındaki noktanın çeşitli manalarını uzun uzun anlatır. Bursalı İsmail Hakkı “be” den sonra “bİşnev (işit) kelimesinin manası üzerinde durur.  Mevlâna neden Mesnevi’ye “gör, bak” diye değil de “işit” veya “dinle” sözü ile başlamıştır. Bunun sebebi, işitme duygusunun, görmeden önce gelmesidir. Anne karnındaki çocuk, görmeden önce işitir. Hak yolunun yolcusu da böyledir. Önce şeyhinin sözlerine kulak verir, sonra görmesi gereken hakikatleri görür.

            Buna göre çocuk önce işitir, sonra görür, nihayet konuşur. Duyguların gelişmesinde bir sıra vardır. Hak yolunun yolcusu da çocuk gibidir, hakikatlere ulaştıktan sonra ikinci defa doğar. Mevlana’ya göre ölüm, bir “yeniden doğuş” tur. Mevlana’ya göre insan, marifet ve sevgi yoluyla, çokluktan, birliğe, ızdıraptan saadete ulaşabilir. Izdırap insanları olgunlaştırır. İnsanlar ancak acı çektikleri zaman Allah’ı hatırlarlar. Nerde dert varsa, derman oraya gider. Nerede yoksulluk varsa, nimet oraya varır. Güçlük neredeyse cevap orada, gemi neredeyse, su oradadır. Mevleviliğin gayesi insanı terbiye etmektir.

            Bursalı ’ya göre, insanda beş mertebe (derece) vardır. Bunlar: Tabiat (huy, davranış), nefs (his, arzu, istek), kalp, ruh ve sırdır. Bunlardan ilk ikisi, tabiat ve nefs, insanın kütü isteklerini temsil ederler. İnsan tabiatı sesten hoşlanır. Ney olgun ruhlarda muhabbet, huzur ve sükûn uyandırır. İnsan ney sesini kalbi ve ruhu ile dinlerse, huzura kavuşur.

            İslam edebiyatlarında şairler fikirlerini daima mecazlarla, (bir kelimenin gerçek anlamında dışında, başka bir anlamda kullanılması) ifade ederler. Mevlana’da mecazlardan hoşlanır. Mesnevinin ilk on sekiz beytine “ney” sembolü hakimdir. Onu kendi ruhunun tercümanı yapar. Mesnevi’de ney, maddi bir ney (alet) değil, mana aleminin tercümanıdır. Mevlâna, “ney”i hem insan yerine koyup teşhis sanatı, hem de konuşturup intak, sanatı yapar ve “ney”e şöyle seslenir. “Sen kal ey dost, temizlikte sana benzer yok.” Daha önce geçen: “Ney dosttan ayrılana eştir, dosttur, perdeleri perdelerimizi yırttı”, beytinde de “ney”e dost gözüyle bakar.    Bir edebi eseri incelerken, sadece manaya değil, şekle, üsluba, edebi sanatlara da önem vermek lazımdır. Edebi sanatlarla fikirler arasında sıkı ilişki vardır. Mevlâna, aynı parçada tezat sanatına da önem vermiştir. Tezat sanatı burada sadece bir edebi sanat seviyesinde de kalmaz, hayat ve kâinatın temel prensibi olarak gözükür.

                                   Sırr-ı men ez nale-i men dür nist,/       Lik çeşm ü guş-ra an nur nist,

                                   Ten zi-can u can zi-ten mestur nist,/    Lik kes ra did-i can destur nist.

            Beyitlerinde “ten” ile “can” arasındaki tezat vardır. Neyin sırrı nalesinden (inilti) uzak değildir. Bunun sebebi neyin iniltisiyle, yapısı arasında sıkı bir ilişki vardır. İnilti kulakla işitilir ama ney sesinde önemli olan ses değil, o sesle ifade edilen duygudur. Göz ve kulak, ney sesiyle kendisini ifade eden ruhu göremez. Ten ile can arasındaki tezat da aynı gerçeği ifade eder. İnsana dışarıdan bakan teni, vücudu görür ama canı göremez. Vücutla ruh arasındaki tezat, Mevlana’nın ana fikirlerinden biridir. Bu fikir Kur’an’da da vardır. Ruhu görmeye ruhsat yoktur. Vücutla ruh arasındaki tezat, Allah ile kâinat arasındaki tezada karşılık gelir. Ruh gibi, Allah’da gözükmez. Onlarda “ney” in sırrı gibi varlığın içinde gizlidirler.

                                   Men be-her cemiyyeti nalan şodem,/  Cuft-i bed halan u hoş-halan şodem,

                                   Her kes ez zann-ı hod şod yar-ı men,/    Ez derun-ı men necüst esrar-ı men.

            İnsanla çevresi arasında bir münasebet söz konusudur. İnsanın içinden ne hissettiğini çevresinde dışarıdan bakanlar bilmez. Buna göre her insan yalnızlığa, anlaşılmazlığa mahkumdur. Bunun sebebi içten geçenlerin dıştan bilinmeyişidir. Mevlâna düzenbaz bir vezirden bahsederken; “yüzlerce kılıf içinde gizli bir şey; dışını bilirsen bilirsin. Ancak onun içi, bildiğinden farklıdır.” Bu fikir, varlığın dış görünüşüyle özü arasındaki tezatla ilgilidir. Mevlana’da bu konu, çok çeşitli imajlarla tekrarlanır. Ney, bu imajlardan sadece biridir.

                                    Sine-hahem şerha şerha ez firak,/      Ta be guyem şerh-i derd-i iştiyak.

            Mevlâna, insanın kendi kendini anlaması için bir yol çizer. Aynı ızdırabı çekme, aynı duyguları hissetme metodudur. Buna “yaşama metodu” adını verebiliriz. Ney bu güçlü isteğini ve derdini anlatabilmek için kendisi gibi “şerha şerha” olmuş göğüs ister.

            Mecalis’te Mevlâna şöyle der: “Birisi aşıklık nedir diye sordu. Dedim ki benim gibi olursan bilirsin.” Mevlâna burada “olmak” ile, “bilmek”i birleştirir. Bir yerde “aşk Allah’ın sırlarının usturlabıdır.” Mevlâna Celaleddin-i Rumi, aşkı astronomi biliminde yıldızlar alemini incelemek için kullanılan usturlab denilen alete benzetir.

            Yıldızların sırları, oluş ve hareketleri nasıl usturlabla anlaşılırsa, Allah’ın isimlerine, sıfatlarına ait gerçek güzellikler de aşk vasıtasıyla görülür ve anlaşılır. Aşk bizi sonsuzluğa götürür. “Toprak beden aşk yüzünden göğe ağdı.” Mevlana’ya göre aşk, insanı hareket ettiren güçtür. Mevlâna Celaleddin şiirlerinde, derin düşünceyle, lirik duygu ve şekli birleştirmiş, duygu ve sevgiyi aklın yerine koymuştur. Bir şiirinde bu değişikliği şöyle ifade eder: “Kendimden geçtim, aşka kul oldum, cihanı da kendim gibi kendinden geçirmek istiyorum. Kâinat Allah’ın eseridir. İnsanlar, günlük meşguliyetleri ve dalgınlıklarından dolayı, varlığa sadece menfaatçi bir gözle bakarlar. Böylece, kâinatın içinde tecelli eden (ortaya çıkan) hakikat ve güzellikleri fark etmezler.

            Allah’ın kainattaki tecellisini görmek için ruhun arınması lazımdır.  O zaman dünyada görülen şey, insana onun bir parçası gibi gelir. Bir şiirinde: “Bütün dünya, o sonsuz bağdan, o uçsuz bucaksız bahçeden koparılmış bir gül demetidir” der. Dünyaya bu gözle bakan Mevlâna için; “Dünyanın her parçası aşktır, her parçası bir buluşma sarhoşluğudur. Şu gökyüzü âşık olmasaydı, göğsü, gönlü böyle saf, böyle temiz olmazdı. Güneş âşık olmasaydı yüzünde bir ışık bulunmazdı. Yeryüzüyle, dağ birbirine âşık olmasalardı, göğüslerinden bir ot bile bitmezdi.

                 Mevlâna Celaleddin-i Rumi’ye göre; bütün varlıklar aynı ilahi cevherin ifadesidir. Görülen sınırlı varlıkların hepsinde o vardır. Sınırlı şekiller, kendilerini meydana getiren ebedi gücü gizlerler. Her şey ona perdedir. Bundan dolayı hakikate ulaşmak isteyen insan, dış şekilleri aşarak onların içinde bulunan gizli cevherleri bulmaya çalışmalıdır. O, şiirlerinde içi su dolu testi imajını kullanır. Önemli olan testi değil sudur. “Keseyle dağarcığın (deri torbası) değeri içindeki altındandır. İçinde altın olmayan keseyle dağarcığın ne kıymeti var? Nitekim tenin (vücudun) değeri de canla (ruh ile) fakat canın değeri de cananın (sevgilinin) ışığındadır. İnsanoğlu kendine ve kâinata vücut veren ilahi kudreti dışta, şekilde, madde de değil, kendi ruhunda bulabilir. Mistik tecrübede önemli yer tutan “extase” ın (sevinç, coşku) rolü, insana içindeki gücü tanıma imkânı verir.  İnsan ruhu, böyle anlarda içinden taşan bir gücün varlığını aştığını hisseder.

            Mevlana’nın tabiata ve insana bakış tarzı iyimserdir. Bu iyimserliğin sebebi, her yerde ve her şeyde Allah’ın yansımasını bulmasındandır. Şimdi zamane bilginleri, bilgileriyle kılı kırk yararlar. Kendilerine ait olmayan şeyleri iyi bilirler. Fakat asıl önemli olan, bütün bunlardan daha değerli ve kendilerine daha yakın bulunan, kendi varlıklarını bilmezler. Yirminci yüzyılda varoluşçu filozoflardan bazıları, insana ve insanı üzen şeylere eğilmişlerse de Mevlâna gibi insanı bir bütün olarak ele almazlar. Akıl kadar önemli bir yer tutan; his, hayal ve bedeni, teknik bilgilerin yanında, mistik tecrübeyle güzel sanatları ihmal ettikleri için, yüzeyde kalırlar. Mevlana’nın aşk üzerinde bu kadar durmasının sebebi, ona akıldan üstün bir değer vermesindendir.

                Akıl ve zekâ yoluyla Allah’a ulaşılamayacağından emindir. Mevlâna bu cümlesiyle sadece çağının insanlarına değil, akla, zekaya, maddeye, toprağa ve suya fazla değer veren bugünün insanlarına da hitap eder. “Ruh seni en yüksek göklere çıkarırken sen; en aşağılara su ve çamura doğru gittin. Mevlâna Celaleddin-i Rumi, varlığın sırrını sadece duyu organlarıyla bulabileceğine inanan, bugünün insanlarına şöyle seslenir. “Sadece akıl ve zekayla olgunluğa ulaşmakla, Allah’a varılmaz.”           

            Yunus Emre’de ilahilerinde, aynı düşünceleri dillendirir.

                                    Bu aklu fikr ile Mevla bulunmaz,/       Bu ne yâredir ki merhem bulunmaz.

                                    Kamunun derdine derman bulunur,/     Şu benim derdime derman bulunmaz.

                                           Deryalar içinde susuz gezerim,/     Beni kandıracak umman bulunmaz 

                                   Yusufum kaybettim Kenan ilinde,/         Yusufum bulunur Kenan bulunmaz 

                                   Aşkın pazarında canlar satılır,/               Satarım canımı alan bulunmaz. 

                                               Yunus öldü diye sala verirler,/     Ölen hayvan imiş aşıklar ölmez.             

 

                Kaynaklar: Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar 1, 2 / Prof. Dr. Mehmet Kaplan,

           

 

20 Haziran 2021 Pazar

İHLAS HASSASİYETİ

İHLAS HASSASİYETİ Mücahede, sabır, tevazu ile her türlü övgüye layık olan güzel ahlakı (ahlak-ı hamide) gaye edinen hak yolcusunun hayatı, merasimden ibaret olamaz. Attığı adımlar, ibadetleri, hayırlı işleri, benimsediği ahlaki nitelikler ancak ihlas ile anlam kazanır. Tasavvufi hayatın esası samimiyettir. Pes ihlas olmasa bu cümle a’mal, emeksiz aş gibidir etme ihmal, Beytiyle ihlassız ameli, tuzsuz aşa benzetir. Tohum gibi durur a’male niyyet, Ne diksen onu verir arz-ı himmet, Diyerek ihlası tohuma benzetmektedir. Kişi ne kadar ihlaslı olursa olsun, en küçük (riya) iki yüzlülük emarelerinin bile, ihlas güneşinin nurunu yok edeceğini, riya zerresinin ihlas dağını un ufak edeceğini söyler. Veli ger dağ ola ihlasın ey şad, Riyadan zerre eder onu ifsad. Hak yolunun yolcusunun kalbi dünya sevdasında oldukça, istikametini kıbleye çevirse de bir anlam ifade etmez. Gönül Hakk’a boyun eğip, huzura kavuşmamışsa, secdeye varsa, ona bu ibadet ne kazandırır? Riya ile (iki yüzlülük) tahsil edilen ilim, riya ile yapılan hayır ve hasenat, ibadet değil; doğru yoldan ayrılmak, yoldan çıkmak demektir. İhlas kişiyi dengeli ve tutarlı kılar. Sakın tenha diye isyana zinhar eyleme cür’et, El, ayak, göz, kulak hazır hazer kıl bu şuhudundan.

TEVAZU(ALÇAK GÖNÜLLÜLÜK) DUYGUSU

TEVAZU (ALÇAK GÖNÜLLÜLÜK) DUYGUSU Arzu ve istekleriyle mücadele eden bir insan, sabırla yol alırken, yolda haddini bilmeli, kendi zayıflığını görmeli, fakr duygusuyla, kendisini her zaman Allah’a muhtaç bilmeli, kula yakışan bir edeple Allah’ın huzurunda mütevazi bir tavır sergilemelidir. Şemseddin Sivasi’ye göre; tevazu, ilahi lütuf ve ihsan birbirini takip eder. Yolcu, tevazu kanatlarını gerdikçe ilahi rahmete nail olacaktır. Çünkü o, hak kapısının bir yoksuludur. Nezd-i Hak’da olmak istersen ulu, Mur ile mur ol, sakin itme ulu Allah katında yücelmek istersen, karınca ile karınca ol, büyüklenme. Kibr ü kübrün çünki birdür sureti, Kibri terk it ta bulasın devleti. İbadetlerin yerine getirilmesinde bile, kibir ve kendini beğenmişlikten sakınmaya davet eder. Sivasi, Allah’ın huzurunda tevazuyla yüzlerimizi yere sürmemizi ister. Güneş gibi yüzün yere sür ey Şemsi, tevazu ile, Dilersen zerre gibi konasın ruhsar-ı insana

SABIR VE SEBAT GAYRETİ-ŞEMSEDDİN SİVASİ

SABIR VE SEBAT GAYRETİ Şemseddin Sivasi, tüm sıkıntıların çaresini sabırda görür, sabredenlerin selamete ereceklerini söyler. Zahmeti rahmet dengesine, rahatı mihnet ilişkisine, dermanı dert birlikteliğine, cananı can beraberliğine, merhemi yara irtibatına bağlar. Hak yolunun yolcusu sabırla olgunlaşacaktır. Kimun kim yaresi var merhemi var, Tabib ile anın bir hoş demi var Tasavvufi ahlakın en bariz özelliği sabır ve sebattır. Hak dostlarının sabırla hedeflerine varacaklarını murabba şiirinde dillendirir. Nice gül yüzlüler düştü türaba, Gönül sabr eyledi elhamdülillah. Ciğer ma’muresi vardı haraba, Gönül sabr eyledi elhamdülillah Allah bela ve musibetlere sabreden kulunun elbet günahlarını affedecektir. Sivasi derdide dermanı da Allah’tan bilir. Merhametlilerin en merhametlisi Allah olduğu için, gam yarasının merhemini de o verecektir. Kulun dünya malına, bağ ve bostana, varlık ve servete aldanmamasını tavsiye eder.

MÜCAHEDE EĞİTİMİ-ŞEMSEDDİN SİVASİ HAZRETLERİ

MÜCAHEDE EĞİTİMİ Nefsimizin ıslahı yolunda mücadeleyi tavsiye eden Şemseddin Sami; peygamberleri örnek gösterir. Hz. Eyüp’ün bela yağmuruna maruz kalması, Hz. Yakup’un hasret ateşinde yanması, Hz. Yusuf’un kuyunun derinliklerinde ve zindanlarda bedel ödemesi, Hz. Yahya’nın davası uğruna hayatını feda etmesi ve Hz. Musa’nın yurdunu terk etmesinden dersler çıkarmalıyız. Bu yolun yolcuları peygamberlerin halleriyle hallenmelidirler. İlahi ihsana nail olmanın yolu kulluğun gereklerini yerine getirmekle olur. Divanı’nın ilk gazelinde, hakikat yolunun yolcularını serdengeçtiler olarak nitelendirir. Tasavvuf yolunda rızaya eremeyen ihsana da kavuşamaz. Derde deva isteyen derman nedir bilmedi, Cevrini telh anlayan ihsan nidür bilmedi. Aşkında sadık-isen ver varını yolunda, Can ile başa kalan canan nedir bilmedi. Derd-i aşka düşmeyen dermana olmaz aşina, Cevre mahrem olmayan ihsana olmaz aşina. Arif olmak ister isen gel nedanem dersin al, Bildüğünden geçmeyen irfana olmaz aşina.

ŞEMSEDDİN SİVASİ, BİR ANADOLU EVLİYASI NUTK-İ ŞERİF ŞABAN KUMCU Vasıl olmaz kimse Hakk’a, cümleden dür olmadan, Kenz açılmaz bir gönülde, taki pür nur olmadan. “Her türlü kütüklükten uzaklaşmadan Hakk’a kavuşulmaz. Kalp tertemiz olmadan, gönlün hazineleri açılmaz.” Sür çıkar ağyarı dilden, ta tecelli ede Hakk. Padişah konmaz saraya, hane mamur olmadan. “Hakk’ın bir kalpte görünebilmesi için, o kalpten kibir, iki yüzlülük, kıskançlık, kin, öfke ve dünya sevgisini çıkarmak gerekir. Allah, böyle bir kalbe misafir olmaz.” Mütü kable en temütü, sırrını fehmeyleyen, Haşr u neşri gördü bunda nefha i sür olmadan. “Ölmeden önce ölünüz” sırrıyla, nefsini yok eden bir kişi, sur üflenmeden dirilişe nazar eder. Yeniden diriltilip, mahşer yerinde toplanılacağını görür ve her an kendisini Allah’ın huzurundaymış gibi hisseder. Tasavvuf diliyle ihsana kavuşur.” Sen müyesser eyle ya Rab, bizlere beytin tavaf, İlmin ile amil eyle, vade tekmil olmadan. “Ya Rab, ömrümüz sona ermeden, öğrendiklerimizi, bildiklerimizi uygulamayı bize nasip et. Senin evini “Kabe’yi” tavaf etmek için bize kolaylıklar ihsan eyle...” Bir acayip derde düşmüş, Şemsi yanıyor müdam, Hakk’a makbul olmak ister, halka menfur olmadan. “Şemsi, öyle bir aşka tutulmuştur ki, daima yanmaktadır. Hak katında makbul olmak isteyenler halk tarafından hor görülmeye, kötülenmeye razı olmalıdır.” 13. ve 14. Yüzyıl’da Anadolu’da tasavvuf geleneğini; Aşık Paşa, Şeyh Hamidüddin-i Veli, (Somuncu Baba) Hacı Bayram-ı Veli, Hacı Bektaş’ı Veli ve Yunus Emre gibi mutasavvıf şairler temsil etmiştir. Tekke ve tasavvuf geleneği; 16. Yüzyıl’da Şemseddin Sivasi’yle yoluna devam eder. Şemseddin Sivasi, şiirlerini halkın anlayacağı Türkçe ile yazmıştır. Şiiri halkı irşad etmek için, önemli bir fırsat olarak değerlendirir. Son derece açık, samimi bir ifadeye sahiptir. Sağlam ve sade üslubu, arifane söyleyişi halk tarafından çok sevilmiştir. Arapça, Farsça kelime ve terkipler kullanmakla beraber, en derin konuları sağlam bir Türkçe ile ifade etmiş, anlaşılması zor, girift dolaylı anlatımlardan uzak durmuştur. Halkın anlayabileceği bir anlatım tarzını tercih eden Sivasi’nin, eserlerinde derinden gelen bir hissiyat hakimdir. Şiirlerinde Şemsi mahlasını kullanmıştır. Şemseddin Sivasi, tasavvufta, Allah’ın rızasını merkeze almıştır. Rıza halinin kemalini, mücahede eğitimine, sabır sebat gayretine, tevazu duygusuna, ihlas hassasiyetine ve zikir diriliğine bağlamıştır. Rıza; hiddet ve kızmanın zıddıdır. Memnun kalmak, onaylamak, huzur bulmak, beğenmek, kabullenmek, arzulamak, seçmek, uygun görmek, yetinmesini bilmek, şikâyet etmemek, başa kakmamak anlamlarına gelmektedir. Tasavvufi tecrübede rıza; “Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah’tan razı oldular”, ayetinden hareketle, Rıdvan’a (hoşnutluk), iç huzura, gönül rahatlığına, sükûnete kavuşmaktır. Şemseddin Sivasi, hayata bir imtihan nazarıyla bakar. Bizleri her defasında hikmet-i Huda’ya dikkat kesilmeye davet eder. O, alemde asla tesadüfe yer olmadığını bilir. İlahi tecellileri, teslimiyet ve tevekkülle Allah’a havale eder. Her birimizin ayrı imtihanı vardır. İsyan, hazımsızlık, egomuzu tatmin, kendini merkeze koyma gibi bakış açılarını reddeder. Mümin bir kul Hak’tan razı olmalıdır. Kimisin bir pula muhtaç eder ol, Gıdasın az veriben aç eder ol. Kimine mülk ediptir şark u garbı, Kanaat vermez eder darb u harbı, Kimisi bulmaz giye abayı, Kimisi ar eder giymez dibayı.……………. Kimin cahil kimin dana ediptir, Kimin Ali kimin edna ediptir. Kimisin eylemiştir zar u haste, Yatar külhan bucaklarında beste. Eder bu hal ile hamd ü senayı, Demez ki bana çektirdin belayı. Şemseddin Sivasi’nin bu beyitleri bize, Rabiatu’l-Adeviyye’nin şu sözlerini hatırlatır. Kendisine; kul rıza makamına ne zaman erişir, diye sorulunca şöyle cevap verir; “Allah’ın nimeti kadar, musibeti de kendisini memnun edince…” Nefs-i raziye derecesine ulaşan bir kul, kâinatta ayrılık, gayrılık, acı, felaket, kötülük ve keder görmez. Allah’ın takdir ve yazgısına mutlak bir itaate bürünür. Rıza makamında kul, benlikten kurtulur. Kişi olarak yalnızlığın her derecesinden uzaklaşır, Allah’a kavuşma yolunda mesafeler kateder. Ruhen huzur ve güven içinde olma, uğruna feda olunan adanmış bir aşk, başkalarını anlama duygusu, içtenlik ve her fırsatta insanlığa faydalı olma gayreti; rıza halinin göstergeleridir. Bu hal hayatın doğal seyrinde sürmesini kabulleniştir. Katrenin deryaya kavuşması gibi hak yolunun yolcusu da varlık macerasının sonunu görür. Kişiliğini benliğin alışılmış adetlerinden, gelecek derdinden uzak tutar. Anda yaşar ve vaktin şuurunda olur. Mazi ve istikbal düşüncelerinden kurtulur. Kişilere ve toplumlara yapılan dayatmalara, kısır döngülere tavır koyar.

16 Nisan 2021 Cuma

MEVLEVİ BİR AŞIK:EVA DE VİTRAY MAYEROVİÇ

 ÖLÜM ASUDE BAHAR ÜLKESİDİR BİR RİNDE ŞABAN KUMCU “Hafızın kabri olan bahçede bir gül varmış, Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle, Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış, Eski Şiraz’ı hayal ettiren ahengiyle. Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde, Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter. Ve serin serviler altında kalan kabrinde, Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.” Yahya Kemal Beyatlı Havva Hanım, Prof.Dr. Eva de Vitray Mayerovitch; “…Medine’yi çok sevdim…Orası bana Konya ile Assie (Asiz) şehirlerini hatırlatır. İşte artık ben, Mescid-i Nebevi ‘de, Peygamber Camii’ndeydim… Hazreti Peygamber’in kabrini mümkün olduğu kadar yakından görmeyi arzu ediyordum. Haşin ve kaba bir muhafız vardı. Elindeki iri sopayla insanların fazla yaklaşmasını engelliyordu. O adam bizi kabir etrafında dolaştırırken, Mısırlı dostum profesör hanım kendisine; “bırakın da geçsin, o Fransız bir bayan hacda! Dedi. Muhafızın yüz hatlarının dehşet içinde gerildiğini gördüm. “Bir Fransız bayan hacda!” diye bağırdı. Dimdik onun gözlerine baktım ve onun duyacağı şekilde, Arapça olarak, Peygamberimize “Esselatü vesselamü aleyke ya Rasülallah…! “Salat ve selam senin üzerine olsun ey Allah’ın elçisi!” Diyerek salavat getirdim. Bir anda muhafız elindeki sopayı yere bırakıverdi, hemen elimden tutup beni Peygamberimiz Aleyhisselam’ın kabrinin demir parmaklıklarına yapıştırdı ve kendiliğimden ayrılıncaya kadar beni orada öylece bıraktı… …Ben Mutlak’ın susuzluğunu çekiyordum, karşılaşmanın veya bir kitabın hayatınızı altüst edebilmesi için önceden hazır olmanız gerekir. Zaman Allah’ın büyük bir lütfudur. Zaman bir yandan ölümü ve yıkımı getiriyorsa da diğer yandan yaratmanın ve verimliliğin kaynağıdır. Her şeyin gizlenmiş imkanlarını ortaya çıkaran zamandır. İnsanın en büyük zenginliği, şimdiki şartları değiştirme imkanıdır. İnsan niçin şahittir…? Dünyaya gelmeden önce yaşanılmış olan kemali hatırlattığı içindir.” “Neye, nasıl ve niçin inanıldığının bilinmesi yönünden imanın oluşumunda bilgi unsuru önemli olmakla birlikte, bilinen şeyin imana dönüşebilmesi için his ve kalp yoluyla benimsenmesi gerekmektedir. Muhyidd İbnül-Arabi’ye göre maddi, manevi bütün varlıklar Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisinden ibarettir. Var olan her şeydeki güzellik, O’nun cemil isminin bir yansıması; güzele yönelik muhabbet de yine O’nun vucud isminin tecellisidir. Şu hâlde hakiki sevilen sadece Hak’tır. Gazali’ye göre; muhabbet nihai makam ve en yüksek değerdir. Şevk, üns (alışma) ve rıza gibi tasavvufi, ahlaki makamlar bunun sonucudur. Tövbe, sabır, zühd, şükür, takva, tevazu, cömertlik, adalet ve merhamet gibi erdemlerin özünde “sevgi” vardır. Dini davranışlar ve ahlaki erdemler sevginin meyvesidir. Mevlâna (k.s.) sevginin; acıyı tatlı, bakırı altın, bulanıklığı duru, derdi deva, dikeni gül, zindanı gülistan, narı nur, üzüntüyü neşe, kahrı lütuf, ölüyü diri, kralı kul haline getiren bir güce sahip olduğunu belirtir. Sufiler ahlaki özelliklere sahip olarak ilahi muhabbete erişmeye çalışırlar. Bu anlayışa dayanan ahlak her şeyden önce bir sevgi ahlakıdır…” TDV İslam Ansiklopedisi. Havva Hanım, Prof. Dr. Eva de Vitray Mayerovitch, 1909 yılında Paris’te doğdu. Zengin, aristokrat ve dindar bir aileye mensuptur. Soyadındaki “de” eki, Fransa’da belirli bir yasal zemini olan, çeşitli mali haklar ve ayrıcalıklarla donatılmış elit, sosyal bir sınıfın sahip olabileceği, asalet ünvanıdır. Honore de Balzac, General Charles de Gaulle örneklerinde olduğu gibi. Anglikan bir büyükanne tarafından, Katolik mezhebinde yetiştirilir. Bir rahibe okuluna verilir. Latince ve Grekçe bölümünü bitirerek liseden mezun olur. Sonra hukuk eğitimini tamamlar. Eflatun’da Simgeler” adlı felsefe doktorasını yazarken kafası karmakarışıktır, normal simge-sembol düşüncesiyle, marazi simge düşüncesi arasında bir ayrım yapabilmek için üç yıl psikiyatri okumuştur. “Ne gariptir ki, bende dahil Roger Garaudy gibi birçok Fransız filozof İslam Felsefesi’ni tanımadan Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe doktorası yaptık,” diye yazar, İslam’ın Güler Yüzü Kitabında… Yirmi iki yaşında kendisi gibi öğrenci olan Yahudi bir gençle evlenir. Bu evlilikten iki oğlu olur. Unutamadığı olaylardan bir tanesini, İkinci Dünya Savaşı’nda, Paris’in Almanlar tarafından işgal edildiği yıllarda yaşar. Fransızlar, Yahudi komşularını “Gestapo’ya” (Alman İstihbarat Polisi) ihbar etmeye başlarlar...Bu durum Fransızlar adına utanç vericidir. Nihayet bir gece yarısı saat üç’te “Gestapo” Havva Hanım’ın evinin kapısını çalar. Evde üç yaşındaki çocuğuyla yalnızdır. Polisler, direnişçilerle beraber olan kocasını sorarlar; Havva Hanım, “İçimden gelen bir iç sesin cesaretiyle, biraz Kant ve Hegel Almancası biraz da Berlin ayaktakımı ağzıyla konuşuyordum, halbuki ben böyle konuşmayı bilmiyordum. Adamlar bu kadın dalga geçiyor, gizleyecek bir şeyi yok dediler ve gittiler. Yakındaki bir kasabada, kadın ve çocuklardan oluşan 642 kişiyi kilisede toplayıp diri diri yakan tümenleri gördükten sonra; “Mutlak’ın susuzluğunu çekiyordum ve hakikaten çok huzursuzdum…” diye anlatır, o günlerdeki duygularını… Havva Hanım, 1935 yılında nükleer fizik dalında Nobel ödüllü Frederic Joliot ve eşi İrene’nin laboratuvarında yönetici olarak çalışmaya başlar. Bir arkadaşı, yıllar önce birlikte Sanskritçe öğrendiği, sonradan İslamabad Üniversitesi Rektörü olan, Muhammed İkbal’in “İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden İnşası” isimli kitabını hediye eder. “Bu kitabın benim bütün sorularıma cevap verdiği hissine kapıldım. Evrenselliği buldum. Kitapta, vahyin ancak bir tane olduğu, iki kere ikinin her yerde dört ettiği ve ister Aztekler’in harfleriyle yazılmış olsun ister Çince ister Arapça, bütün bu rakamların her zaman tek ve aynı hakikati ifade ettiği anlatılıyordu. Evet tek bir hakikat… Zaten Kur’an’da başka bir şey demiyordu ki... Roma’da toplanmış beylerin doğmalarını bir tarafa bırakıyordum… O kitapta sürekli “Üstadım” diye kendisinden söz edilen Mevlâna’yı (k.s.) öylesine çok sevdim ki…” “Sevgi düşünmenin ilk ve vazgeçilmez şartıdır.” Cemil Meriç Mevlana’yı (k.s.) ve eserlerini daha fazla tanımak için Paris’te Millî Kütüphane ’ye gider, orada, Mevlana’yla ilgili sadece Almanca ve İngilizce eserler vardır. Mesnevi’yi ve diğer eserlerini orijinal metinlerinden okuyabilmek için, klasik Farsça öğrenmeye başlar. Üç yıl süren dil eğitimini başarıyla tamamlar. Önce Muhammed İkbal’in kitaplarını Fransızca ‘ya çevirir. “Mevlâna Celaleddin’i Rumi, Mistik Düşünce ve İslam’da Şiir” konulu doktora tezini bitirir. İslam’ı öğrenme sürecinde, Mısır’a gider (1969-1973) Ezher Üniversitesi’nde Profesör olarak görev yapar, daha sonra Libya, Kuveyt, Suudi Arabistan’da da görevler alır. İran, Sudan, Fas ve Türkiye’ye sayısız ziyaretler yapar. Havva Hanım’ın düşünceleri olgunlaşmaya başlar… “Mevlana’nın inanılmaz derecede modern olduğunu düşünüyorum. Çok net olarak söyleyebilirim ki, benim aradığım da budur; bir toplamacılık oradan buradan devşirmecilik değil, bir dini birlikteliktir. Çünkü biraz İslam’dan, biraz Hristiyanlık’ tan, biraz Budizm’den veya Hinduizm’den alıp, bunlardan acayip bir karma yapmak her zaman kolaydır. Hakiki dini birlikteliğin, katiyen böyle olmadığını inanıyorum. Her inanan, kendi geleneği içinde sonuna kadar gitmelidir. Ancak o zaman, merkeze ulaştığımızda, diğerleriyle buluşabiliriz. Ben biraz fazla entellektüelim, bununla birlikte, Allah’ın nasıl olduğunu bilmekten acizim. Onu zihnimde şekillendiremem ve böyle bir şey yapmayı da istemem. Ama bilirim ki, bilebileceğimiz veya hayal edebileceğimiz bütün şeylerin ötesinde bir Mutlak (Varlık) vardır...” Doksan yıllık ömrü içinde yirminci yüzyılın bütün olaylarını görmüş ve yaşamıştır. On dokuzuncu yüz yılda gerçekleşen sanayi devriminden sonra, bir pazar kavgası olarak başlayan “Harbi Umumi” (1914-1918) Birinci Dünya Savaşı, onun çocukluk yıllarına rastlar. Bu savaşta yenilen Almanların yirmi yıl sonra başlattığı İkinci Dünya Savaşı’nda da (1938-1945) genç bir akademisyendir. Paris’in işgal edilmesi, Nazilerin başlattığı insan avı, savaşın acımasızlığı Fransız Halkı’nda büyük travmalara sebep olmuştur. Bütün dünyadaki enerji kaynaklarının bölüşüldüğü, insan onurunun yok sayıldığı emperyalist, sömürgeci vahşi kapitalizmin, Rusya’dan başlayan Marksist işçi, köylü, proletarya iktidarı teziyle, milyonlarca insanın emeğini sömüren ve ülkeleri işgal eden komünizmin, Almanya ve İtalya’nın başlattığı ırkçı, kafatasçı Nazizm’in yıkıcı sonuçlarına, ölüm kamplarına şahitlik etmiştir. Havva Hanım, yokluk ve sefalet yıllarını yaşamış, bir bilim aşığı olarak, çalışmalarını aksatmadan devam ettirmiştir. Cemil Meriç “İzm’ler idrakimize giydirilmiş deli gömlekleri, itibarları menşeilerinden belli, hepsi de Avrupalı” der, “Bu Ülke” kitabında. Bu buhran döneminde; ilahi ve ahlaki prensipleri reddeden bireyci, faydacı, materyalist, pozitivist, sosyalist (Egzistansiyalizm) varoluşçular; savaş sonrası boşluğa düşen gençlerin ve aydınların beynini uyuşturmaya devam etmiştir. Onlara göre: “Dünyanın bir hakikati yoktur. O yalnız bana göre, benim için, benim gördüğüm gibidir. Biz kendimizi seçerken, dünyamızı da seçiyoruz…” Fikir babaları Nietzsche, Heidegger, Jean Paul Sartre, Simone de Beauvoir’dır. Peyami Safa’ya göre; “Allahsız varoluşçuluk saçmalığın felsefesi olduğu kadar, saçma bir felsefedir. Daha sonraları “hümanizme” dönüş yapmak zorunda kalsalar da bir hırpanilik felsefesi olarak kahvelere düşmüş, kaldırımlardaki veya pazar yerlerindeki değerini de kaybetmiştir.” Hak ve hakikat yolcusu, Havva Hanım, bu karanlık dönemlerde aydınlığın ve huzurun arayışı içindedir… Fransa’nın en saygın bilim ve araştırma kurumu, “İlmi Araştırmalar Milli Merkezi’nde” (CNRS) yönetici ve uzman olarak çalışır. 20. Yüzyıl’ın en ünlü bilim ve fikir adamlarıyla beraber ortak çalışmalar yapar. Ünlü Fransız düşünür Roger Garaudy’ de Müslüman olduktan sonra yazdığı “İslam ve İnsanlığın Geleceği” Kitabı’nda şunları yazar; “İslam imanına giriş formülü, kelimeyi tevhit, yani, Allah’tan başka ilah yoktur ifadesidir. İslam tasavvufu da Hristiyan mistisizmi, Hint bilgeliği veya Yeni Eflatunculuk’tan kaynaklanmaz; tasavvufun kaynağı Kuran’dır. İslam’ın doruk noktasında Gazali’nin tasavvufta bilginin en üst derecesini “tevhidin dördüncü derecesi” olarak görmesi (ihya cilt,4, s.212) anlamlıdır. Dördüncü derece, bir tek varlıktan başkasını görmemektir, bu da sıddıkların ve ermişlerin tefekkürüdür. Bu bilgi anlatılmaz, ancak “semboller” kullanılarak ifade edilebilir. Mişkat’ül Envar’ın ikinci bölümünde bunun kurallarını verir ve şu açıklamayı yapar: “Yaşadığımız bu alemde hiçbir şey yoktur ki, gayb aleminin bir sembolü olmasın…” Havva Hanım, “Bir insanın, yeryüzündeki en küçük hareketi, henüz keşfedilmemiş galaksilere ait güneş sistemleri içinde kaydedilir”, sözünü okuyunca, kendisinden geçip, vücuduna bir çimdik atar. Einstein’ın talebesi olan bir fizikçi arkadaşının; “Mesela siz bir kahve fincanına dokunduğunuzda Einstein bu hareketin, diğer güneş sistemleri tarafından algılandığını ifade eder,” sözünü hatırlar. “Bunun daha 13. Yüzyıl’da söylenmiş olmasından çok etkilendim” diyecektir. Kilise’nin Tanrı adına yetki kullanmasını kabul edemez- “Hangi hakla…!” Diye sorgular. Teslis, aforoz, azizlerin masumiyeti, İncil’in gerçek olup olmadığı, günah çıkartma gibi doğmalar onu büsbütün çıkmaza sürükler. Bütün bunlara rağmen, kendi kendine: “Dur bakalım! Sayıları iki milyarı bulan Hristiyanlar’ın hepsi yanılıyor da bir tek sen mi yanılmıyorsun? Ya Hristiyanlık senin şimdiye kadar tenkit ettiğin ve sandığın gibi değilse…? Acele etme! Şu atalarının dinini bir kere daha incele ve onu derinlemesine araştır bakalım,” der. Temkinlidir. Sorbonne Üniversitesi’nde Oscar Culmann isimli bir profesörün, üç yıl süren Hristiyanlıkla ilgili verdiği tefsir derslerine katılır. İncili yorumlamaya çalışır. Sorularına hiçbir cevap alamaz… ……….. ………. “Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim, Gece bir hendeğe düşercesine, Minicik gövdeme yüklü Kaf dağı, Birden kucağına düştüm gerçeğin, Bir zerreciğim ki, Arş’a gebeyim,, Sanki erdim çetin bilmecesine, Dev sancıların budur kaynağı! Hem geçmiş zamanın hem geleceğin. …………. …………. Atomlarda cümbüş, donanma şenlik, Kaçır beni ahenk, al beni birlik, Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur. Artık barınamam gölge varlıkta. İç içe mimari, iç içe benlik, Ver cüceye onun olsun şairlik, Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur! Şimdi gözüm büyük sanatkarlıkta… Necip Fazıl Kısakürek, / ÇİLE “Yaptığım dualarda şöyle niyaz ettiğim olurdu: Allahım! Bana ne yapmam gerektiğinisen söyle, bana bir işaret gönder...! Bu işareti ben, bir rüya görerek aldım. Rüyamda kendimi kabre konulmuş gördüm ve bir tür kişilik ikileşmesiyle, kendi mezarımı kendim dışarıdan görüyordum. Hiç mi hiç görmediğim bir mezardı bu. Mezar taşımın üstünde Eva adım Arapça veya Farsça bir yazıyla yazılmıştı ve bu da “Havva” şeklindeydi. Bu bana çok garip görünüyordu hem uyuyor hem de “hadi canım sende, ben ölmedim ki” diyordum. Bundan emin olmak için ayak parmaklarımı oynatıyordum. Uyandığımda bana, aynen şöyle denildiğini hatırladım; “Bak yavrum, sen bir işaret istedin, işte senin işaretin, sen Müslüman bir hanım olarak gömüleceksin.” “Rüyasını anlattığı kişilere “anladım ki Allah Fransızca da biliyor,” diye espri yapar…” Prof. Dr. Abdullah Öztürk. “İslam’a girmek istediğimde Louis Massignon’a (Lüi Masinyon) gittim. İlk İkbal tercümeme önsöz yazıp beni şereflendirmiş büyük bir alimdir. İslam’ı çok iyi bilmesine rağmen ihtida etmemiş olmasına, İslam dünyasındaki insanların son derece hayret ettiğini biliyorum. O da beni, Strasburg’daki piskopos olan dostuna gönderdi. Bir süre sonra, kendisine Müslüman olduğumu söyledim. O dönemde kırk yaşındaydım…” “Bu anlattığım rüyayı unuttum, çok tabii bir şekilde İslam yoluma devam ettim. On beş sene sonra İstanbul’a ilk seyahatimi yaptım…Müze durumundaki seki bir Mevlevi tekkesininde, bana rüyamda gösterilmiş mezar taşını gördüm. Benim rüyamda gördüğüm mezar taşı, bunun tıpatıp aynısıydı. Üzerinde sadece bir isim eksikti…Mezarlık Mevlevi hanımların mezarlığıydı, birkaç yıl sonra, bu mezar taşı üzerindeki Havva ismi, artık tamamen resmi bir şekilde benim adım oldu… Hacca niyet ettiğim zaman, Ezher Üniversitesi’nden izin almaya gitmiştim, karşıma tanıdığım bir profesör çıktı. Müslüman olduktan sonra hangi adı aldınız? Diye sordu. Kendisine Müslüman adımın olmadığını söyleyince, mutlaka bir Müslüman adı almam gerektiğini söyledi. Her şeyi öylesine kendi başıma öğrenmiştim ki, bu durumu hiç bilmiyordum. Şaşırıp kaldım ve kendisi buna bir çözüm buldu. “Şimdiki Eva adınızı İslamileştirmeniz yeterli, zaten bu isim Kur’an’da geçen bir kelime” dedi. Böylece Eva’dan Havva oldum. Zaten Havva, rüyamda mezar taşımın üzerinde gördüğüm kendi ismimdi…” Havva Hanım, İslam’ın Güler Yüzü kitabında, İslam’ı ve tasavvufu şöyle anlatır; “Tasavvuf, İslam’ın çerçevesi içinde, yaşanmış bir içselleşmedir. (Dinin derunileştirilmesi, dini emir ve yasakların gönülden yaşanmasıdır.) Şüphesiz çok büyük bir düşünce özgürlüğüyle birlikte, zaten bu düşünce hürriyeti, asıl İslam’ın temel niteliğidir. Eğer bir kural varsa, o da şudur; herkes Kur’an’ı, sanki şu an kendisine vahyediliyormuş gibi anlamalıdır.” Fas’ta yaşayan Şeyh bin Tunis’ in fikirlerinden de etkilenir. - “Bazen kendi kendime Şeyh bin Tunis Paris’te olsaydı da bir taksiye atlayıp ziyaretine gitseydim dediğimi hatırlarım.” “Cihat mücadele etmek manasına gelir ve İslam’da sahih anlamıyla bu mücadelenin günahlarımıza karşı, bizzat kendimize karşı yapılması gerekir. Şu hâlde söz konusu olan deruni mücadeledir. Müslüman olunmadan sufi olunmaz, fakat sufi olmadan Müslüman olunur. İslam’da, ruhlar bedenlerden önce vardır, o yüzden ruhlar (geçmişi) hatırlar. İki yaratılış arasında unutma vardır. Kur’an, insanın unutkan olduğunu, sadece Allah’ı değil, gerçekte kendi kendisini bile unuttuğunu anlatır. Namaz kılarken yanıldığımızda ve daldığımızda unutma (sehiv) secdesi yapılır. Gerçekten de bu; gafletimizden af dilemedir.” “Her şey, tarifi icabı, kendiliğinden olması gereken bilinçlenmeye doğru gidiyor. Böylece karşımıza o zamansızlık, imtiyazlı an kavramı yeniden çıkıyor. Kur’an’da Allah, “beni anın (zikredin ki), bende sizi anayım” Bakara Suresi (12/152) buyurur. Demek ki, zikir bir hatırlamadır. Namazda insan, bütün kâinatı eline alır ve onu insanlık adına takdim eder. Yeni doğmuş bir bebeğe ilk sesleniş, kulağına okunan ezandır. Ruhunu teslim etmek üzere olana son fısıldanan dua da Kelime-i Şehadettir. Namaz bitirildiğinde, baş iki yana çevrilerek Allah’ın rahmeti üzerinize olsun denir, böylece dünyaya bir tür barış çağrısı yapılır. Çölündeki bedevi, gölgelere bakarak namaz saatini bilir, Ramazan ayının gelişini hilal belirler… O yüzden diyeceğim odur ki; İslam’da ibadet, kâinatla tam bir uyum içindedir… Havva Hanım, kendi ülkesi için de şu değerlendirmeyi yapar; “Cezayirliler değildir Fransa’ya gelen, aksine Mağrip ülkelerini (Fas, Tunus, Cezayir’i) ardından Çinhindi’ni zorla ele geçirenler Fransızlardır. Ya Afrika’da yaptıklarımıza ne dersiniz…?” 1989 yılında Konya’da verdiği bir konferansta, vefat ettiğinde, Konya’da Mevlana’nın (k.s.) yanında bir yere defnedilmek istediğini söyler. Büyük oğlu bir tıp profesörü, küçük oğlu da ünlü bir avukattır. Fakat annelerine karşı çok ilgisizdirler. Ancak Paris’te yaşayan Müslümanlar Havva Hanım’ı bir an bile yalnız bırakmazlar. Bütün hayatı boyunca, Mevlevi dervişleri ve onu tanıyan, bilen Müslüman gençler, adeta etrafında pervane olmuşlardır. 1999 yılında, Paris’te, evinde vefat eder. Orly Havaalanı yakınında Thiais ilçesinde bulunan mezarlıkta Müslümanlar için ayrılan bir bölümde, dik dörtgen taşlarla sınırı belli edilmiş bir mezara defnedilir. Fransa’da kanun gereği mezarlar on yıllığına ücreti karşılığında kiralanır. Eğer arayanı soranı olmaz ve ikinci on yıl için ücreti ödenerek yeniden kiralanmazsa, mezarlar boşaltılır, ölüler ortak bir çukura atılır. Havva Hanım’ın mezarının, on yıllık kira süresiyse, dolmak üzeredir. Manevi oğlum dediği Selçuk Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Profesörü, Abdullah Öztürk, Havva Hanım’ın büyük oğluna bir mektup yazar. Annesinin Thiais’de bulunan mezarının Konya’ya taşınması için izin ister. İzin alınır. Prof. Dr. Abdullah Öztürk ve dostları, mezarı son gördüklerinde, isminin yazılı olduğu bir mezar taşı bile yoktur. Allah kendilerinden razı olsun, Abdullah Öztürk Hocamızın ve dostlarının gayretleriyle vasiyeti yerine getirilir. Bu büyük insan, büyük alim, Mevlâna (k.s.) dostu, Havva Hanım’ın cenazesi, 2008 yılında Konya’ya getirilir. Konya Halkı Havva Hanım’ı bağrına basar. Göz yaşları arasında Mevlana’nın (k.s.) Türbesi’nin yanında bulunan Üçler Mezarlığı’na defnedilir. 1980’li yıllarda, Paris’te Üniversite eğitimi yaptığım dönemlerde, hafta sonlarında, cumartesi akşamları gittiğimiz bir Mevlâna Derneğimiz vardı. Türk, Arap ve Müslüman olmuş Fransız dostlarımızla bir araya gelir, tasavvuf musikisi eşliğinde ilahiler söylerdik. Sorbonne Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ’inden Fransız hocalarımızı da davet ederdik. Onlarda vakitleri müsait oldukça gelirlerdi. Tasavvuf musikisi dinlenir, sohbetler yapılır, beraberce Özbek pilavı yenir ve çaylar içilirdi. Böylece haftanın yorgunluğu atılır, ruhlarımız dinlenmiş olarak oradan ayrılırdık. Havva Hanım da vakti müsait olursa, davetlerimizi kabul eder, dergahımıza gelirdi. Bir köşede oturur, sohbetlere katılır, ilahileri huşu ile dinlerdi. “Zaman olur ki, hayali cihan değer.” Yaşlı ancak dinçti. Halim selim, nur yüzlü, Allah dostu Havva annemizi hiç unutmuyor, Fatihalar gönderiyoruz. Havva Hanım’ın başlıca çevirileri; Altı ciltlik Mesnevi, / Mecalis-i Seb’a, / Fihi Ma Fih, / Rubailer, /Divan-Mevlâna Celaleddin-i Rumi gibi eserleriyle, / Mevlana’dan, Muhammed İkbal’in Cavidname’sini Farsçadan Fransızcaya, / yine İkbal’in İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden İnşası, eserini İngilizceden, Fransızcaya çevirmiştir. Havva Hanım’ın Mevlâna ve Tasavvuf, / Konya ve Kozmik Raks, isimli iki eserini Prof. Dr. Abdullah Öztürk ve eşi Melek Öztürk, / İslam’ın Güler Yüzü ve Duanın Ruhu, isimli iki eserini de Cemal Aydın, Fransızcadan Türkçeye çevirmiştir. Diğer eserleri de Tasavvuf Antolojisi, Mekke, / Evliya Menkıbeleri, / İslam’da İbadettir. Faydalanılan Eserler; İslam’ın Güler Yüzü / Duanın Ruhu, Fransızcadan çeviren Cemal Aydın

18 Eylül 2020 Cuma

FRANSAYA BAKIŞ

Şaban Kumcu: Fransa'ya Birde Bu Gözle Bakalım... 1 Fransa Afrika’da neredeyse 20 ülkeye hâkimdir. Diyeceksiniz ki “Ama bu ülkeler bağımsız, kendi bayrağı, marşı ve sınırları var.” Fransa hepsine “şartlı bağımsızlık” vererek sömürge metodunu değiştirmişti. Şartlı bağımsızlık bilinmeden son yüz yıl anlaşılamaz. 2 Fransa, Cezayir’den çekilirken dönemin Cumhurbaşkanı De Gaulle şöyle demişti: “Biz Cezayir’den çekileceğiz ama yerimize bıraktığımız yönetici elit, bizim çıkarlarımızı bizden daha iyi koruyacak.” Gerçekten de öyle oldu. 3Fransa yıllar boyu 20’ye yakın Afrika ülkesini sömürüp refah içinde yaşadı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni sömürge metoduna geçti; “ŞARTLI BAĞIMSIZLIK...” 4 Fransa sömürgelerinden çekilirken onlara 3 şeyi şart koştu: - Resmi dil Fransızca olacak. - Eğitim sistemini Fransa inşa edecek. - Maden politikası, para sistemi ve hukuk sisteminde Fransa’nın dediği olacak.Hepsi kabul etti. Nasıl olsa “bir bayrak, bir milli marş ve devlet sınırları vardı” artık (!) Yaşasın bağımsızlık (!) 5 Fransa bu ülkelere Fransızcayı, Fransızca üzerinden Fransız kültürü ve sempatisini yaydı. Fransızca konuşan halk Fransız gibi düşünecekti. Fransızca bu ülkelerde ana dil gibidir. 6 Senegal, Çad, Nijer, Gine, Kamerun, Cezayir, Tunus, Kongo, Fildişi Sahili ve diğer eski sömürge ülkelerinde Fransızca yayın yapan radyolar, televizyonlar kurdu. Kitaplar, dergiler yayımladı. Halkların zihinleri Fransa’dan başka bir şey düşünemeyecek hale geliyordu. Zihinsel işgal buydu. Büyük bağımsızlık ve kurtuluş mücadelesi kutlamaları ile halkların gazı alındı. 7 Bu ülkelerde Fransızca ülkenin ana dilinden daha iyi konuşulmaktadır. Fransa, kurduğu eğitim sisteminde yetişen kişileri de ülkelerin başına getirip hakimiyete, sömürmeye devam etti. Fransa devşirilmişleri bürokrasiye, askeriyeye ve hukuka hâkim oldular. 8 Cezayir’de de böyle oldu. Cezayir’de devletin her yerine azınlık devşirilmişler hâkim oldu. Müslüman yerli, milli ekiplerin devlete hâkim olması “darbe” ve “suikastlarla” engellendi. 9 Fransa, Afrika’da Fransızca konuşan devletlerden oluşan bir topluluk kurdu; “FRANKOFONİ...” Bu ülkelerin liderleri Fransa öncülüğünde düzenli toplanarak uygulanacak ortak politikaları belirler. 10 Bu topluluğun para birimi “Fransız Sömürgeleri Frangı” (CFA) olmuştu. Yani Fransız para sistemi... CFA’ya karşı çıkacak olanlar ya yolsuzlukla suçlanıp hapse atılıyor ya da ülkelerinde karışıklık çıkarılıp darbe yapılıyordu. 11 CFA uygulamasının sonuçları gerçekten çok acımasız oldu. Gine, Ekvator Ginesi, Burkina Faso, Benin, Nijer, Mali, Senegal, Togo, Gabon, Çad, Kongo, Kamerun ve Orta Afrika Cumhuriyeti gibi ülkelerin kullandığı CFA bu ülkelerin ekonomilerini çökertti. Yoksul bıraktı. 12 Bitmedi... Fransa 1961’den itibaren 14 Afrika ülkesinin ulusal parasını, rezervlerini elinde tuttu. Merkez bankalarını da kontrolüne aldı. Böylece yıllık 500 milyar dolar kazanç elde etti. Bu ülkeler kendi paralarının sadece %15’ine erişim hakkına sahipti. 13 Bu ülkelerin büyük ekonomik varlıklarının tümü Fransızların elindedir. Örneğin Fildişi Sahili’nde Fransız şirketleri su, elektrik, telefon, ulaşım, limanlar ve büyük bankalar gibi hizmetlerin tümünü kontrol etmektedir. Ticaret, inşaat ve tarımda da aynı şey geçerlidir. 14 Bu Afrika ülkeleri kamu alımları ve kamu ihalelerinde de Fransa birinci önceliğe sahiptir. 15Uzun süre Fransız sömürgelerinden birinde yaşayan bir insan bir başka ülkeye gitmek istediği zaman bile, oraya Paris üzerinden gitmek zorundaydı. Sonradan bu yasak delindi. [12:47, 18.09.2020] Şaban Kumcu: 16 Bugün THY, Afrika’nın her yerine uçuyor. Aktarmaların çoğu artık İstanbul üzerinden gerçekleşiyor. Fransa THY’den ciddi olarak rahatsızdır. “Türkiye’yi Afrika’dan uzak tutmak” istiyor. 17 Frankofon Afrika ülkelerinin hakimiyetinden çıkmaması için Fransa çok sert tavırlar koydu. Örneğin... Gine Müslüman lideri “Sékou Touré” Fransız sömürgesinden çıkmaya ve ülkesini tam bağımsızlığa götürmeye kalkıştığında, cezalandırıldı Gine’de her şey adeta yok edildi. 18 Togo Cumhurbaşkanı “Sylvanus Olympio” CFA’yı terk edip kendi parasını basma kararı aldı. Ülkesinin parası tedavüle girdikten üç gün sonra suikastla öldürüldü. Bu eski sömürgelere gözdağıydı. 19 Mali Cumhurbaşkanı “Modibo Keita” da CFA’dan çekilme kararı almıştı. Fransız yanlısı askerlerin darbesiyle indirildi. Etkisiz hale getirildi. 20 Son 50 yılda Afrika’da 26 ülkede toplam 67 darbe gerçekleşti. Bunların çoğu Fransa’nın eski sömürgeleriydi. Fransa’nın yöntemi darbe, terör ve suikastlardı. 21 1992’de Fransa karşıtı Müslümanlar Cezayir’de FIS (İslami Selamet Cephesi) adında parti kurup, büyük farkla seçimi kazandılar. Fransa, devşirilmiş Cezayirli komutanlara darbe yaptırdı. Cezayir’de 200 bin kişiyi katlettirdi. FIS lideri Prof. Abbas Madeni tutuklandı. 22 Aslında “BAĞIM-SIZLIK” bir illüzyondu. Fransa bu ülkelerde eğitim, ekonomi, hukuk sistemini kurup kuklalar atayıp çekilmişti. Eskisinden daha iyi sömürmeye devam etmişti. 23 Bugün Türkiye Libya’ya üs kurup Afrika’ya açılış sürecinde. Libya Osmanlı döneminde “Afrika’nın anahtarı” olarak adlandırılırdı. Fransa, Türkiye’yi Afrika’dan uzak tutmak için Yunanistan’ın münhasır ekonomik bölge politikalarını kullanıyor.

15 Şubat 2019 Cuma

OZAN ARİF'İN ARKASINDAN

[19:55, 14.2.2019] Şaban Kumcu fransa: Yıllar önce, Almanya'da ve Fransa'da, yakın sohbetler yapıp, dertleştleşme fırsatı bulduğum Ozan Arif ;
pamuk gibi yumuşak, zarif, ince, duygularını içinde yaşayan, gözlerine baktığınızda derinliği görebildiğimiz, bir çocuk gibi saf, temiz, muhabbetle dolu bir şahsiyetti..
Zor günlerin, hızlı, heyecanlı dönemlerin, yüksek irtifasında sarsılan ; ülkücü gençliğin sesiydi...
Millet ve memleket sevgisi ile ülküdaşlarına kendini feda etmiş bir muhabbet fedaisiydi..
Heyecanları, acıları, hüzünleri dolu dolu yaşamaktan, fildişi kulede bir nebze olsun, konaklayacak vakti, hiç olmadı...
O hep ilk günün, ilk heyecanın ozanı oldu..
Onu daha çok yetmişli ve  seksenli yıllarda milletimizin yaşadığı, zor yılların çığlığı olarak hatırlıyoruz..
Son gününde bile, ilk günkü bakışı, duruşu, okuyuşu ve
tebessümü ile sevenlerine veda etti...
Sözlerindeki samimiyeti, inancı, imanı ve vatan sevgisi ; mümin gönüllerin ferasetine ve basiretine emanettir..
"Ozanım, öyle besteler, yapmalısınki, milletimizin tamamının dilinde, şiir olsun, şarkı olsun, türkü olsun, hafızalarda bir nağme olarak yer etsin, silinmesin" demiştim...
Çok istiyordu... Buhranlı yıllar, olaylar, yaşananlar, ona bu fırsatı vermedi..
Bir davanın en önde giden neferiydi..
"Önkuzu, Önkuzu, önde gider ön kuzu" diye ağıt yakıp, çığlığımızı o duyuruyordu..
O şiirleri ve marşları ile, yaşıyor, duyuyor, hissediyor ve içi kanıyordu..
Onun sesi ve soluğu ile büyüyen, yetişen, ağlayan, acı çeken, gençlerin, ihtiyar delikanlıların en  hüzünlü günüdür bugün..
Ozan deyince akla ilk gelen;
Ses, soluk, çığlıktır..
Bir devrin sesi oldun..Ruhun şad olsun..
Mekanın cennet olsun..
[19:56, 14.2.2019] Şaban Kumcu fransa: Rahmetli Ozan Arif, bu mazlum milletin yaralı yüreği, haksızlığa zulme isyanı, kanayan vicdani idi. O, fenafilmillet olmuş bir Anadolu dervişi idi; kabri nur makamı cennet olsun...Selam ve M uhabbetlerimle.
[19:56, 14.2.2019] Şaban Kumcu fransa: Ali Çelikbaş Hoca'mızdan..

8 Ocak 2019 Salı

NEZİH UZEL

(Şaban Kumcu fransa): Nezih Abi'nin Üsküdar Fıstıkağacı'ndaki evi adeta tekke gibiydi..
Bilgim dahilinde hiç evlenmemiş, yalnız yaşıyordu.. Ama ne yalnızlık.. Mahallenin bütün gençleri onun evinin müdavimi, hizmetkarı idi..
Alışverişi yapılıyor, gecenin geç  saatlerine  kadar oturup dinliyor, gelen misafirleri ağırlıyor, ortamdan neşeleniyor, huzur buluyorlardı..
Nezih Abi çok cömert bir insandı.. Mutfağı dolup taşar, mahallenin gençleri, misafirler çaylarını içer, yemekler tatlılar yenir, nimetler artar ve hiç eksilmezdi..
Ve daima gülümseyen bir yüz, espiriler ; kitaplarla dolu odasında, bitmeyen gönül sohbetleri....
Yerli yabancı ; yazar, şair, tarihçi tanımadığı yok gibiydi, hemen hemen hepsi ile de bir hatırası vardı.
Mihenk taşı gibi, onun kelamından siz,  bir açı kazanıp, kişileri değerlendirebiliyordunuz.
Üsküdar'a limandan girişde, sol tarafta bir "Kanaat Lokantası" var..
Nezih Abi Ramazan davetlerini orada verir, misafirlerini de orada ağırlardı..Cömertliğin bir erdem olduğunu ondan öğrendim..
Evinin kapıları, gönlünün kapıları sonuna kadar açıktı..Onu arar bulur, dinlenir ve huzurla yanından ayrılırdınız..
Fransız, İspanyol, İtalyan talebeleri vardı.. Dünyanın her yerinden insanlar onun misafiri oluyordu..
Mekanın cennet olsun Nezih Abi, dostluğun o kadar samimi, içten ve derindiki...
İçimdeki boşluğunu bir türlü dolduramadım....
Paris'de ve Üsküdar'da evinde birlikte meşk ederdik..
Zarif, ince, derin saygıdeğer bir Özbekler Tekkesi müridi, İstanbul
Radyosu kadrolu, bendir ve ritm üstadı idi..
Toprak gibi mütevazi bir dervişti..
Başka besteleri de var, Galatasaray mezunu, iyi derecede Fransızca biliyordu..
Paris'de onunla konserlere de katıldım..
Gerçek bir dostu..
Allah mekanını cennet etsin..(Şaban Kumcu-FRANSA)