20 Eylül 2022 Salı

MAKAMLAR/KELABAZİ,KUŞEYRİ,SÜHREVERDİ,

  Kelâbâzî’ye göre ise makamlar şunlardır: 1. Tevbe 2. Zühd 3. Sabır 4. Fakr 5. Tevazu 6. Havf 7. Takva 8. İhlâs 9. Şükür 10. Tevekkül 11. Rıza 12. Yakîn 13. Zikir 14. Üns 15. Kurb 16. İttisal 17. Muhabbet 

 Makamlar ve halleri birbirinden ayırmayan Kuşeyrî (ö. 1072) şöyle bir liste verir: 1. Tevbe 2. Mücâhede 3. Halvet-uzlet 4. Takva, 5. Verâ 6. Zühd 7. Samt 8. Havf 9. Recâ 10. Hüzün 11. Nefsanî arzuları terk 12. Huşutevazu 13. Nefse muhalefet 14. Hased 15. Gıybet 16. Kanaat 17. Tevekkül 18. Şükür 19. Yakin 20. Sabır 21. Murakabe 22. Rıza 23. Ubudiyet 24. İrade 25. İstikamet 26. İhlâs 27. Sıdk 28. Hayâ 29. Hürriyet 30. Zikir 31. Fütüvvet 32. Firâset 33. Ahlâk 34. Cûd-sehâ 35. Gayret 36. Velâyet 37. Dua 38. Fakr 39. Tasavvuf 40. Edep 41. Sefer ahkâmı 42. Sohbet 43. Tevhid 44. Ölüm 45. Marifetullah 46. Mahabbet 47. Şevk 48. Şeyhlere hürmet 49. Semâ 50. Kerâmet 51. Rüya

 Sühreverdî (ö. 1234) makamları şöyle sıralamaktadır: 1. Tevbe 2. Vera 3. Zühd 4. Sabır 5. Fakr 6. Şükür 7. Havf 8. Reca 9. Tevekkül 10. Rıza21 Sühreverdî başlıca halleri ise şöyle sıralamaktadır: 1. Muhabbet 2. Şevk 3. Üns 4. Kurb 5. Hayâ 6. Vuslat 7. Kabz-Bast 8. FenaBeka Sühreverdî’nin saydığı diğer haller şunlardır: 1. Cem ve Tefrika (Fark) 2. Tecelli ve İstitâr 3. Tecrid-Tefrid 4. Vecd-Tevacüd-Vücûd 5. Galebe 6. Müsamere 7. Sekr-Sahv 8. Mahv-İspat 9. İlme’l-Yakin-Ayne’l-YakinHakka’l-Yakin 10. Vakt 11. Gaybet-Şühûd 12. ZevkŞurb-Reyy 13. Muhadara-Mükaşefe-Müşahede 14. Tevarik-Bevadih-Levami 15. Temkin ve Telvin 16. Nefes


MAKAMLAR-EBU TALİP MEKKİ,

 Ebu Talip el-Mekki’ye (ö. 996) göre makamlar şunlardır: 1. Tevbe 2. Sabır 3. Şükür 4. Reca 5. Havf 6. Zühd 7. Tevekkül 8. Rıza 9. Mahabbet 

MAKAMLAR-EBU NASR SERRAC

 Önde gelen sûfilerden Ebu Nasr Serrac’a (ö. 988) göre makamlar şunlardır: 1. Tevbe 2. Vera 3. Zühd 4. Fakr 5. Sabır 6. Tevekkül 7. Rıza15 Serrac, halleri şöyle sıralamaktadır: 1. Murakabe 2. Kurb/Yakınlık 3. Muhabbet 4. Havf/Korku 5. Reca/Ümit 6. Şevk/İştiyak 7. Üns 8. İtmi’nan 9. Müşahede 10. Yakin

HİKMET İLMİ

 Sûfîlerin hikmet ilmi, makamlar ve haller adı verilen ruhsal yol haritaları içermektedir. Makamlar ve haller konusunda tasavvuf literatüründe genişçe ele alınan konulardandır.  Makamlar ve haller, manevî gelişimin evrelerini ve bu süreçteki kalbî deneyimleri ifade etmektedir. Ünlü sûfî Kuşeyrî (ö. 1072), makamı “Tasavvuf ıstılahında makam, kulun tekrar ede ede kazandığı ve vasıf haline getirdiği âdab ve ahlâk” olarak tanımlamaktadır.  Makam ile hâl arasında nasıl bir ilişki vardır? Kelâbâzî’nin ifadesiyle “Her makamın bir başlangıç bir de bitiş noktası vardır. Bir makamın başı ile sonu arasında birbirinden farklı birçok haller vardır.” Kuşeyrî’ye göre makam iradeyle elde edilirken “hâl, kulun kazanma isteği olmadan kalbe gelen neşe-hüzün, rahatlık-sıkıntı, şevk-dert, heybet-heyecan gibi mânâlardır.” Buna göre haller makamların türevi olarak görülebilir

SUFİ YOLUNDA MAKAMLAR VE HALLER

 Sûfî Yolunda Makamlar ve Haller Sûfî yolunun amacının insanı yaratılış ayarlarına döndürerek Allah vergisi olan potansiyellerini hareket geçirmek olarak tanımlanabilir. Önde gelen sûfîlerden Kelâbâzî’ye (ö. 995) göre insanın “Önce nefsin afetlerini bilmesi ve tanıması, nefsin nasıl eğitileceğini, huylarının ne şekilde düzeltileceğini, şeytanın kurduğu tuzakların neler olduğunu, dünya fitnesini ve bundan korunma yolunu bellemesi gerekir.”  Kimi sûfîler buna “hikmet ilmi” adı verir.

STANİSLAV GROF

 Stanislav Grof’un insan tezine değineceğiz.Grof’a göre “İnsanlığın en derin doğası hayvanî değil, tanrısaldır.”5 Grof’a göre “Kişinin ilahîlikle özdeş oluşuna dair bu iç görü her ne kadar farklı şekillerde anlatılsa da tüm büyük manevî geleneklerin temelinde yer alan nihaî gerçektir.”6 Grof, bu bağlamda Hz. Peygamber’e atfen “Kendini bilen Rabbini bilir” sözünü de referans gösterir.7 Grof’a göre “Gerçek varlığımız, kozmik yaratıcı ilkeyle bir olduğu için, açlığımızı maddî dünyada peşinde koştuğumuz hiçbir şey gideremez. Tanrısal kaynakla mistik birlik dışındaki hiçbir deneyim en derin arzumuzu tatmin edemez.”8 “Şuur evriminin her düzeyinde psişedeki en derin motive edici güç tanrısallığımızın deneyimine geri dönmektir.”9

İNSANIN YAPISI,

 Kur’an, Allah’ın insana kendi ruhundan üflediğini bildirir.  Sûfîlere göre insanı insan yapan, insanı diğer varlıklardan farklı ve üstün kılan, ruhunun “ilahî bir nefes”oluşudur. Tabi insanın bir de beşerî tarafı vardır, sûfîler bunun için “nefs” kavramını kullanırlar. Sûfîlere göre insanda merkez kalptir. Kalp, nefs ve ruh için bir egemenlik ve savaş alanıdır. Nefsin egemenliğine girdikçe kalp hastalanır, ruhun egemenliğine girdikçe iyileşir, yücelir. Sûfî yolunun yıldızlarından Cüneyd-i Bağdadî’nin (ö. 909) ifadesiyle “Tasavvuf, Allah’ın sendeki seni öldürüp, kendisiyle yaşatmasıdır.” Bu bağlamda tasavvuf “ego merkezli bir kişisel gelişim programı” değil, “kalp merkezli insanî gelişim programı” olarak tanımlanabilir, 

TEVRATTA YAZILI ON EMİR

 10 Emir’i bilir misiniz? Ya da diğer adı ile “Evamir-i aşere” yi!

İbrânîce'de (AseretHaDibrot: Çıkış  ve Tesniye)  “on söz” demek olan Türkçe'ye “on emir” şeklinde geçen bu emirler, İsrailoğullarının Mısır'dan çıkarken Allah (cc) tarafından Hz. Mûsa'ya önce sözlü olarak daha sonra Tur-u Sina’da iki taş levha üzerine yazılıp verilen emirlerdir. Ve içinde bu iki taş levhanın ve diğer mucizevi objeler ve vahiyle ilgili ruloların da bulunduğu emanet sandığı, kıyamete yakın zuhuruna ilişkin Kur’an- Kerim’de belirtilen 3 delilden biridir. Diğer ikisi Dabbet’ül Arz ve Ye’cüc-Me’cüc! 10 Emir Müslüman dünyada şu şekilde tanımlanır:

(1) La İlahe illallah Muhammedün abduhu ve resuluhu. Allah’tan başka ilah yoktur. Hz. Muhammed O’nun kulu ve elçisidir. Burada Hz. Muhammed (sav)’in “ abd” sıfatına atıf yapılması, aynı zamanda Hristiyanların Hz. İsa’yı İlah ve Rab edinmelerine karşı bir atıf vardır.

(2)“Din büyüklerinizi İlah (Hüküm koyucu) ve Rab (Terbiye edici)edinmeme” uyarısı da burada önemlidir. (Onlar size bir şey söyleyince, o şey üzerinde düşünmeden o şeyi meşru edip, söyleneni yapıyorsan, o emir vereni İlah ve Rab edinmiş sayılırsın. Belki de haksızlıklar karşısında susan bir dilsiz şeytana dönüşürsün.) Bu anlamda Biat etme, karşılığında cennetin satın alındığı bir ahidleşmedir. Bir kişinin başka bir kişiye bağlılık sözü değil, herkesin, Allah ve resulüne bağlılıktan sonra, Allah’ın rızasını esas alan bir konuda nassa aykırı olmayan bir işin gerçekleşmesi konusunda kendi aralarında iş bölümü ve ahidleşmedir. Burada kişilerin birbirine itaati değil, o kişilerin o verdikleri söze itaatleri esastır. Bu sözleşme ile onlar mecazi olarak cenneti satın alacakları için, o eyleme Biad denmiştir. Biad “Satınamla” demektir. İkram edenin gönül alması da böyle bir şeydir)  . Biri yasa koyucu ve uygulayıcıya sınır, ötekisi ise inanç ve fikir hürriyetine, onun bir “üst irade” tarafından “eğitim yolu” ile kişilere dayatılmasına karşı bir ikazdır! Ya da din ve devlet büyüklerinin kutsanmaması, mutlaklaştırılmaması konusunda bir uyarıdır. Çünkü tarih boyunca İlahlık ve Rab’lik taslayan din adamları ve Tanrı kral devlet adamları hep olagelmiştir. Aslında Tevrat’taki “Kendine yukarıda, gökte, aşağıda, yerde veya derinlerde, yeraltında yaşayan put(lar) yapmayacaksın. Onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin.” Hükmü de bu anlamda din büyüklerini ve devlet adamları da kapsamaktadır. İkonoklazm Hareketi, Ortodoks dünyasında 8. ve 9. YY’lar boyunca devam eden imparator ve ona bağlı ruhban’larla dindar halk ve mabed’de resim ve heykel konulmasına karşı çıkan halk arasında yaşanan şiddet olaylarını ifade eder. Bu çatışma ancak İmparator taraftarlarının zaferi ile sonuçlanmış ve İznik 2. Konsülünde bu yönde bir karar çıkartılmıştır.

(3) İslam’da “yalan yere, ya da şüpheli konularda kesin bir ifade ile beyan, yalancı şahidlik konusunda Allah’ın adı anılarak / Allah şahid gösterilerek yemin etme yasaklanmıştır”. Bu durum geçmiş, hal ve gelecek için de böyledir.

(4) Allah’a adanmış, zaman ve mekanlar vardır. Namaz saatleri, oruç tutmak gibi, ibadet etmemiz, dua etmemiz, zikretmemiz, tefekkür etmemiş, nefsimizi hesaba çekmemiz ve İlahi rızaya ulaşmak için sorumluluklarımızı gözden geçirmemiz gereken dini günler ve geceler vardır. Aslında mümin bir kişi, her dileği zaman ve temiz olan bir mekanda, kendini duyan, bilen, gören, mutlak iktidar sahibi, rahman ve Rahim olan Rabb’ine yönelme imkanına da sahiptir.  Ve Allah’a adanmış mekanlar vardır. Mekke, Medine ve Kudüs gibi. Yahudilerde, Cumartesi, Hristiyanlarda Pazar günü vardır. Müslüman dünyada Cuma bunlara karşılık değildir. Onlar o gün çalışmazlar ama Müslümanlar, ibadet, öncesi ve sonrası görevler yapıldıktan sonra günlük hayatlarına devam ederler.

(5) Kur’an öyle der: Anne babana ‘üf’ bile demeyeceksin! (İsra 23). Burada Ailenin önemine vurgu yapılır. Biyolojik cinsiyete atıf yapılır. Unutmayalım, biz alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamberin ümmetiyiz. 

(6) Ve; “Öldürmeyeceksin!” Hiçbir canlının canına, Allah’ın izni dışında kasdetmeyeceksin. Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir. Eğer bir canlının hayatına kasdetmen gerekiyorsa, o konuda Allah’ın izni ve bağışlanma kurallarının farkında olduğunu ifade etmezsen o kestiğin hayvanın eti yenmez, murdar olur. Savaşta da, onu cihada ya da vahşete dönüştüren şey, “ilahı riza” kurallarıdır. “Def-i mazarrat” kuralıdır. “Eman” kuralıdır. Savaşın Allah’a adanmasının şartı, zulüm içermemesidir. Nefsi müdafa ya da ifsadın men’i meselesidir. Savaşın meşruiyeti mal, can, namus, akıl-inanç ve neslin muhafazası, bunlara yönelik, açık ve yakın bir tehlikenin varlığı ile ilgilidir.. Bu şartlarda dahi, muharip unsurlar dışındakilerin malları, canları korunmak zorundadır. Bir kavme, topluluğa olan öfkemiz bizi onlar hakkında adaletsizliğe sevketmemesi gerekir.

(7) Zina etmeyeceksin.

(8) Çalmayacaksın.

(9) Komşu(ları)na, akrabalarına, mesai arkadaşlarına çevrene karşı hainlik yapmayacaksın. Daha önce dediğim gibi birilerine öfkeniz, sizi onlar hakkında adaletsizliğe sevketmeyecek.

(10) Dulların, yetimlerin, yurtlarından çıkartılmış ve yolda kalmışların, acizlerin, yanında çalışanların, yakın(lar)ının emeklerine haksız bir şekilde el uzatmayacaksın! Alın terlerinin karşılığını zamanında ödeyecek, ölçüyü-tartıyı doğru tutacak, haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumdan yana, zalime karşı olacaksın, zalim baban da olsa, mazlum düşmanın da olsa, adil şahidler olacaksın, Hakk’ın ve halkın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, haykıran sesi olacaksın. “Kul hakkı” ile Allah’ın huzuruna çıkmayacaksın. O af kapsamı dışındadır. Onların mülklerine tamah etmeyeceksin. Bir kişiye, kavme ya da topluluğa olan düşmanlığın sizi onlar hakkında adaletsizliğe sevketmeyecek. Bu PKK, FETÖ de olsa, siyasi muhalefetiniz de olsa, ya da aleyhinize konuşan biri de olsa. ‘’Onlar sözü dinler doğrusuna tabi olur, yanlışına karşı çıkarlar.’’ Muhaliflerinizi susturmak için kumpas kurmayacak, trollerini saldırtıp, yalan haberlerle itibar suikasti yapmayacaksınız. Onların ekonomik, sosyal, siyasal imkanlarını haksız şekilde engellemeyeceksiniz. Kim bunları yapıyorsa, onların ötekilerinden ne farkı kalır ki? Şeytan sizi iktidar ve servet, mal ihtirası ile aldatmasın.

19 Eylül 2022 Pazartesi

VESİLE,TEVESSÜL

 Bir de dua ederken “Ya Rabbi falan salih kulun yüzü suyu hürmetine”, veya “Falan kişilerin hakkı için”, denilmesi meselesi var. Duasında böyle diyen kişi aslında Allah katında değer ifade eden o salih kulun hatırına duasının kabulünü istemektedir. Hz. Peygamber’in de böyle dua ettiği variddir: “Kim namaz için evinden (camiye) çıkarken: ‘Ya Rabbi ben senden isteyenlerin hakkı için ve benim şu gidişim hakkı için senden istiyorum. Çünkü ben ne şer, ne kibir, ne riya ve ne de süm’a için çıkmış değilim. Senin gazabından sana sığınmak ve rızanı elde etmek için çıktım. Senden beni ateşten korumanı, günahlarımı mağfiret etmeni istiyorum. Çünkü günahları ancak sen affedersin!’ diye dua ederse, Allah yetmiş bin meleği onun için görevlendirir (ve bu yetmiş bin melek) ona istiğfarda bulunur, o kişi namazını bitirinceye kadar Allah onu kendi (mübarek) yüzüyle karşılar.” (İbn Hanbel, Müsned, 3/304, ; İbn Mace, Mesacid, 14). Hadis-i şerîfe göre “hakkı için” ifadesini bizzat Peygamber Efendimiz kullanarak, dua ediyor. İnsanın Allah rızası için işlenmiş salih ve sevabı çok bir ameli, başka bir zaman Allah’a yalvarırken dile getirerek “Ya Rabbi o işi senin rızan için yapmıştım. O amelim hürmetine bu duamı kabul et!” diye dua etmesi amelle tevessüldür. Riyazu’s-Salihin’in, “ihlâs” bahsinde mağarada sıkışan üç kişinin nasıl kurtulduğunu anlatan rivayet amel ile tevessül hakkında güzel bir örnektir. Mukaddes olduğu Kur’an-ı Kerim’de, hadis-i şeriflerde Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere, Kudüs ve çevresi, Mescid-i Aksa, Tur-i Sina ve çevresi, Arafat, Mültezem, Hicr, Makam-ı İbrahim gibi yerler zikredilerek, mukaddes/mübarek oldukları beyan edilmiştir. Oralarda dua etmek ve duanın kabulünü ümit etmek, mekân ile tevessülün örnekleridir. Bazı zamanlar vardır ki diğer zamanlara göre daha kıymetlidir. Mesela “Cuma gününde öyle bir an vardır ki dualar mutlaka kabul edilir.” (Müsned, 2/230, , 5/451; Buhari, Deavât, 61; Müslim, Cuma, 14, 15.) gibi. Cuma günü, seher vakti, farz namazlardan hemen sonra daha yerinden kalkmadan Allah’a dua etmek zamanla tevessül örneğidir.

TEVESSÜL,VESİLE

 Resûlullah (s.a.v.) geceleyin teheccüd kılmak için kalktığında namaza şu dua ile başlıyor: “Ya Rabbi, Ey Cebrail’in, Mikail’in ve İsrafil’in Rabbi… göklerin ve yerin yaratıcısı Rabbim. Ğayb âlemini de, şehadet âlemini de (inceden inceye) bilen Rabbim Sen, kullarından hangi konuda ihtilaf ettilerse, aralarında hükmedensin. Öyle ise, ya Rabbi onların ihtilaf ettikleri, konuda, izninle beni, hakka yönelt. Şüphesiz sen kimi diliyorsan, dosdoğru yola iletensin”. Peygamber (s.a.v.) burada fazilet olarak kendisinden daha aşağıda olmasına rağmen meleklerin adını zikrederek Allah’a duada/tevessülde bulunuyor. Sahabe Hz. Peygamber’in kendisinden başka sakal-ı şerifiyle, hırkasıyla da tevessül etmiştir. Mesela Enes b. Malik saçı ve sakalından bir miktarı ömrü boyunca üzerinde taşımış, vefat ederken de “Bu sakal-ı şerîf’i kefenimin içine koyun.” diye vasiyet etmiştir. Aynı şekilde Halid b. Velid, Peygamberimiz’in mübarek sakalından bir miktarını sarığında taşıyordu. Ve “Ben savaşları bu sakal-ı şerîf hürmetine kazanıyorum.” diyordu. Bu konuda “Peygamber Efendimiz’in eşyasıyla, sakalıyla değil de sünnetiyle yani o sünnetini yaşayarak ya da sünnetini anlamaya çalışarak bu konuda gayret içerisinde olmak varken niye böyle bir şey yapılsın ki!” deniliyor. Sakal-ı şerifi yanında taşı diğerlerini de ihmal etme!

TEVESSÜL,VESİLE

 Tevessül kelime olarak, vesile edinmek, aracı edinmek anlamına gelir. Cenab-ı Hakk’a dua ederken Allah katında değeri, kıymeti olan birini duada anmaya, “Ya Rabbi, Habibin Muhammed hürmetine benim bu duamı kabul et.” şeklindeki duaya tevessül denilir. Böylece Hz. Peygamber vesile edilmiş olur ve duanın kabul edilmesi daha çok ümit edilir. Kur’an-ı Kerim’de “Allah’a (varmaya) vesileler edininiz (vesileler arayınız)” (Maide, 5/35) buyurulmaktadır. Bu vesile, Allah’a yaklaştıran, Allah’a giden yolda insana destek veren, Allah’ın yardımının gelmesine sebep olan her şeydir. Bu abdest olabilir, dil ile Allah zikri olabilir, kelime-i tevhid olabilir, Âyete’l Kürsi olabilir, namaz olabilir, oruç olabilir, bir sadaka olabilir, hac olabilir, umre olabilir, sevap kazandıran yani Allah’ın değer verdiği her şey olabilir. Ayet ve hadislerde görebildiğimiz kadarıyla tevessül, bir şahısla veya melekle; salih bir amelle; mukaddes bir mekânla ve mübarek bir zamanla olabilir.

Sahabeden Osman b. Huneyf naklediyor. Biz Resûlüllah (s.a.v.) ile birlikte oturuyorken, bir adam çıkageldi. O adam âmâ idi ve “Ya Resûlallah, benim için dua et, iyi olayım, gözlerim görsün.” dedi. Resûlullah “İstersen şimdi sana dua edeyim, ama istersen duayı ahirete bırakayım. O senin için daha hayırlı olur.” dedi. Adam dedi ki; “Ya Resûlallah, ben duayı şimdi istiyorum”. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) o adama, eve gitmesini, abdest alıp iki rek’at namaz kılmasını ve namazdan sonra şöyle dua etmesini söyledi: “Ya Rabbi, ben senden istiyorum ve Rahmet Peygamberin Muhammed ile sana yöneliyorum (duada Peygamber (s.a.v.) kendi isminin anılmasını ona emrediyor). Ya Muhammed, ben bu ihtiyacımın giderilmesi için seninle Rabbime yöneliyorum. Ya Rabbi! Hz. Peygamber’i benim ihtiyacım konusunda bana aracı, şefaatçi kıl.” Bu duada Peygamberimiz’i vesile edinme var, onun şefaatçi kılınmasını dileme var. Sadece bu hadis-i şerif, tevessülle ilgili bütün meselelerin çözümünde yeterlidir. O âmâ adam eve gidiyor,  abdest alıyor, iki rekât namaz kılıyor, dua ediyor ve gözleri açılıveriyor. Gözleri açıldıktan sonra tekrar Hz. Peygamber’e geliyor, cemaat daha dağılmamış, hâlâ orada duruyor. Osman b. Huneyf diyor ki; “O adam geldi, gözleri görüyordu. Sanki daha önce hiç kusuru yok gibiydi”. (İbn Mace, Sünen, İkametu’s-Sala, 189; Müslim, Salatu’l-Müsafirin, 200)

ŞEFAAT

  Deniyor ki “Şefaat sadece Allah’tan istenir. Allah müsaade etmeden hiçbir şey olmaz. Resûlüllah (s.a.v.)’den şefaat istemek şirktir.” Şefaat yetkisini istemek ayrı şey, yetki verilmiş birinden şefaat istemek ayrı şeydir. Şefaat yetkisi -istenecekse- sadece Allah’tan istenir. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın dışında hiçbir güçte, hiçbir insanda bu yetki ve imkân yoktur. Resûlüllah (s.a.v.)’den istenen şefaat, şefaat etme yetkisinin verilmesi değil, kendisine Allah’tan verilecek şefaat etme yetkisinin, ümmetten ihtiyacı olanlar lehine Resûlüllah tarafından kullanılması talebidir.

Ahirette Hz. Peygamber’e şefaat yetkisi verilecektir. Peki, bu yetki verildikten sonra, insanlar onun kendileri lehine şefaat etmesini isteyecekler mi? Peygamberimiz başka peygamberlere verilmeyen beş şeyin kendisine verildiğini, bunlardan bir tanesinin de şefaat-i uzmâ (en büyük şefaat) olduğunu bildiriyor. Kıyamette, mahşer yerinde bütün insanlar büyük bir merak ve telaş içinde kendilerine ne olacağını beklemekten bıkarak Âdem, Nuh, İbrahim, Musa ve İsa peygamberlerden kendi hesaplarının bir an önce görülmesi için şefaat etmelerini isteyecekler, onlar çeşitli nedenlerle bunu kabul etmeyip bir diğerine gönderecekler ve nihayet Peygamberimiz’den şefaat isteyeceklerdir. O da hesapların bir an önce görülmesi için şefaat edecek, mümin-kâfir ayırımı olmaksızın tüm insanlar bu şefaatten istifade edeceklerdir. (Buhari, Teyemmüm, 1; Salat, 56; Gusl, 26)

Peygamberimiz (s.a.v.) hayatta iken de vefatından sonra da kendisinden şefaat istenmiştir. İmam Azam’ın kasideleri özellikle Kaside-i Nûniye veya Nu’maniyye de baştan sona Hz. Peygamber’ den şefaat isteği ile doludur. Kıyamet gününde kendisine şefaat etmesini talep eden Enes b. Malik’e Resûlüllah (s.a.v.) şefaat edeceğini söyleyince Enes, kendisini o gün nerede bulacağını sorar. Efendimiz ise sırat köprüsünün, mizanın ya da havz-ı kevserin yanında aramasını söyler. (Tirmizi, Kıyamet: 9). 

18 Eylül 2022 Pazar

RABITA

 Râbıta , feyizli bir ortamı ya da insanı hayalen canlı tutarak o hâl ve kişinin nurundan ya da o yerin feyzinden, nurundan istifade etmektir. Yoksa bir insana, mekâna veya mabuda ibadet etmek değildir. Bir defasında Hz. Ebu Bekir yolda Hanzala’ya rastlar ve ona “Ne var ne yok ya Hanzala?” diye sorar, o da “Sorma, Hanzala münafık oldu.” der. Hz. Ebu Bekir, “O ne biçim söz!” deyince Hanzala cevaben “Resûlullah’ın yanında iken çok güzel hâller hissediyorum, ama ondan ayrılınca bu hâl benden kayboluyor. Bu herhalde münafıklığımın alametidir.” diyor. Hz. Ebu Bekir gidip Resûlullah’a sormayı teklif ediyor. Beraberce Resûlullah’a gidiyorlar. Hanzala durumu anlattıktan sonra, Peygamberimiz (s.a.v.) diyor ki, “Canımı elinde tutan Allaha yemin ederim ki siz benim yanımda bulunduğunuz hâl üzere ve zikretmeye devam ederseniz sizinle melekler döşeklerinizin üzerinde ve yollarınızda musafaha ederler. Lakin Ya Hanzala, bazen böyle, bazen öyle…” Resûlullah (s.a.v.) bunu üç defa tekrarladı. (Müslim, “Tevbe”, 12-13). Bu rivayetten çıkan sonuç şudur: Manevî açıdan donanımlı bir insanın yanında iken manevî hâller hissediyorsunuz. Ayrılınca o hâl kayboluyor. Eğer gıyaben o nurlu ortamı canlı tutarsanız, o nur gelmeye devam eder. İşte râbıta budur, yoksa hâşâ birine tapmak değildir.

KERAMET

 Kerâmet Kur’an bize “vasat/mutedil ümmet” (Bakara, 2/143) dediği halde kerâmete karşı çıkanlar hepsini siliyorlar; kerâmete inananlar da en ufak bir tesadüfü bile kerâmet kabul ediyorlar. Kerâmete tümden karşı çıkmanın temelinde materyalizmin olduğuna inanıyorum. Materyalizm, “gözümün görmediğine inanmam” felsefesine dayanır. Kerâmet, mucize gibi olağanüstü bir hâldir. İsminden de anlaşılacağı üzere Allah’ın ikramıdır. Cenâb-ı Hakk’ın sevdiği kuluna özel ikram ile fizikî şartların ötesinde birtakım nimetler vermesidir. Kerâmet hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de güzel örnekler vardır. Mesela Hz. Meryem, mescidin bir köşesine çekilmiş, hücresinde ibadetle meşgulken onun yanına Allah katından çeşit çeşit yiyeceklerin gelmesi bir kerâmettir. Ashab-ı Kehf’in üç yüz sene uyuması da böyledir. Bir insanın elinde kerâmet zuhur etmişse o kerâmet o insanın mensub olduğu peygamberin, hak peygamber olduğunu ispat eder

ZİKİR NEDİR?NASIL YAPILIR?SAYISI VARMIDIR?

 Zikir nedir? Nasıl yapılır? Sayısı Var mıdır? Zikir, tenhada tek başına ve cemaat halinde sesli bir şekilde olmak üzere iki türlüdür. Tasavvufa karşı çıkanlar, ikisine de karşı çıkarlar. Onlara göre zikir tam bir cümle şeklinde olur. Mesela “Lâ ilâhe illâllah” bir zikirdir, “Elhamdülillah” bir zikirdir ama “Allah, Allah, Allah” demek kendi başına bir şey ifade etmez. Oysa Kur’an-ı Kerim’de zikrin vahiy, ilim gibi diğer anlamları yanında “Açıktan Allah’ın ismi anılmadan kesilmeyen hayvanların etini yeme”nin yasaklığını ifade eden (En’am, 6/119-121 ve Maide, 5/4) ayetler de vardır ki bunlardan, açıktan açığa dil ile ve seslice Allah demenin zikir sayıldığını öğreniyoruz. Yine Âlâ suresi de bu mânâdaki bir ayetle başlar. Allah lafzının zikir oluşu tecrübî olarak sabittir. Kendi kendine yalın olarak Allah lafzının binlerce defa zikredilmesiyle tasavvufta letâif denilen vücudun zikre hassas noktaları zikreder hâle gelebilir. Mesela Allah diye diye bir an gelir ki, insanın kalbi de aynen dil gibi zikretmeye başlar.

Toplu zikre gelince, sahabenin bazen toplanıp topluca zikrettikleri de olmuştur. Peygamberimiz (s.a.v.) de bu konuda şöyle buyuruyor: “Cennet bahçelerine tesadüf ederseniz oralarda yayılınız”. Ya Resûlallah “Cennet bahçeleri nedir?” diye sorulunca da bizzat Peygamberimiz (s.a.v.), “Zikir meclisleridir.” diye cevap vermiştir. “Meclis” denildiğine göre tek kişi ile meclis olmaz. Bir müride belli sayıda zikir verilmesi, ibadet ihdas etmek değil, zikre ve ibadete alıştırmaktır, eğitim amaçlıdır. Okuma/yazmaya alıştırmak için belli sayıda ödev vermek ne ise zikre alıştırma konusunda belli sayıda zikir vazifesi vermek aynı şeydir. Zikir konusunda ibadet olan şey ise zikr-i dâim yani Allah’ı hiç unutmamaktır. Öğrenci tamamen okuma-yazmayı söktüğü an, sayı ile ödev devri de biter. Onun için belli sayıdaki zikir, zamanla değiştirilir, nihayet tümden ödev/vird kaldırılır. Çünkü artık zikir, zikr-i daim hale gelmiştir.

TASAVVUFUN TARİHİ PEYGAMBERLİKLE AYNIDIR

 T asavvufun tarihi peygamberlikle aynıdır. İlk insan ve ilk peygamber yeryüzüne gönderildikten sonra tasavvufî hayat da başlamıştır. Tasavvufî hayat Hz. Peygamber’in sünnetini en ince ayrıntısına varıncaya kadar yaşamaya gayret eden bir anlayışın ve hareketin adı olup bunun failine sûfi denir. Tasavvufun çoğunlukla eski Hind kültürüne biraz da eski Yunan’a, Eflatun’un ideler âlemine vs. dayandığı, özellikle İbn Arabî’nin temsil ettiği vahdet-i vücûd görüşünün Yunan felsefesinden kaynaklandığı iddia edilmektedir. İki şey arasında benzerlik varsa, acaba biri diğerinden alınmıştır, denilebilir mi? Mesela “kurban” gerek ilâhî dinlerde gerek beşerî dinlerde bulunan bir ritüeldir. Buna göre “İslâm’daki kurban ibadeti filan yerden alınmıştır.” denmesi doğru olur mu? Bu iddia şu bilgisizliğe dayanıyor: İnsanlığın ilk dini ne idi? Dinler tarihi kitapları Kur’an-ı Kerîm’den uzak bir değerlendirme yaparak ampirizm, totemizm insanlığın ilk dinidir der. Halbuki insanlığın ilk dini, ilk insan Hz. Adem’in getirdiği din idi ki Hz. Âdem dini hak/ilâhî din idi. İlâhî din zaman içinde insanlar tarafından tahrif edildi. Kurban da hak dinden bâtıl/beşerî dine geçen bir uygulamadır. Bâtıl dinden olup hak dindekine benzeyen uygulamalar, hak dinden o bâtıl dine geçmiş kalıntılardır. Bunu göremeyen bazıları diyor ki “Tasavvufî yaşantı hindulardan gelmiştir”. Hinduların geçmişine bakıldığında onların bir kısım eylem ve ritüellerinin bin sene, üç bin sene önce bir peygamberin ortaya koyduğu ilâhî din kaynaklı olduğu görülecektir. Hind dinleri mistisizm ağırlıklı, ruhu yüceltmeyi, temizlemeyi, iç dünyayı süslemeyi hedef edinen bir yapıdadır. Batı dinlerinde ise özellikle materyalizmin etkisinde kalmış çevrelerde rijit bir hayat hâkimdir, kural ağırlıklıdır. Tasavvuf için “Doğu dinlerinden alıntıdır.” denmesi, Doğu dinlerinin ruh terbiyesi, nefis tezkiyesi ile ilgili konulara yoğunlaşmaları sebebiyledir. Aradaki benzerliklere bakarak İslâmî tasavvuf onlardan alıntıdır, demek peygamberimizin haccı Mekke müşriklerinden aldığını iddia etmek gibidir.

AHMET TAŞGETİREN

 Necip Fazıl’ın sözüydü: “Hohlaya hohlaya buz dağını erittik, şimdi ortalık bataklığa döndü.”

Necip Fazıl’ın “buz dağı” diye bahsettiği dönem, Tek Parti iktidarlarının dönemiydi. Dini alan yoğun baskı altındaydı. Nefes almak zordu. Çok partili hayata geçildikten sonra göreceli de olsa ondan kurtulunmuştu. O mücadele sürecinde Necip Fazıl’ın medya platformunda olsun, yargı alanında olsun sergilediği cesaret, evet “buz dağını eritmek” boyutundaydı.

Üstad, gelen hürriyet ortamında dini alanda ortaya çıkan karmaşadan şikâyet etmekteydi. Ona göre saha “bataklık” halini almıştı.Dini alanın bataklık halini alması çok sert bir tanımlama değil mi?

Bugün bakıldığında ne görünüyor ortalıkta?Tek Parti dönemi baskısından eser kalmadı, evet.O dönemin 28 Şubat versiyonu da gerilerde kaldı.Artık “din adına” herkesin her şeyi yapabildiği bir zemini paylaşıyoruz.Tik Tok’da din, youtubeda din, instagramda din, tv’de din, kürsüde din, minberde din, sokakta din…

Cübbe, sarık, sakal ile medya önünde arzı endam ettiğinizde dünyanın önüne İslam adına bir “Din algısı” koyabiliyorsunuz. Cübbenin, sarığın, sakalın ardında ne saklarsanız artık… İster devre mülk pazarlayın, ister rols roys’lu, özel uçaklı, jet-skili görüntüler içinde bambaşka rollere soyunun…“Cin çıkarma hokkabazlığı” da -haşa- dine dahil, tv’de “Hoca” sıfatı ile dansöz oynatmak da… Soru çalmak da, mülakatlarda rakip elemek de “dava adına” kapsamına girebildi bir zamanlar…

Oryantal kıyafetiyle tasavvuf da anlatılabiliyor bu arada, milyonlarca takipçi de bulabiliyor.Mehdilerimizin, Kur’an üzerinde tasarrufta bulunan Mesihlerimizin sayısını bilen yok.Benim bir tespitim vardır: Bu memlekette sokakta yılan oynatsanız etrafınızda bir kitle bulursunuz.Seyirlik bir şey olsun yeter ki…

Nasıl oluyor ya Rabbim, insanlar nasıl inanıyor, bir bakmışsınız milyonlarca takipçi edinilmiş…Böyle onlarca çarpık rol model oluşmuş durumda.

Nasıl bir din anlayışı çıkıyor ortaya? Yani tamam “Müslüman bir toplum”uz ama hangimiz hangi renkte Müslümanız?

Hoca hocayı tanıyor mu, saygı duyuyor mu, şeyh şeyhi tanıyor mu, Diyanet bu farklı din algılarını tanımlıyor mu, sayısı yüzü aşan İlahiyat Fakültelerinin yüzlerce hocası, din sosyoloğu, psikoloğu, mezhepler tarihçisi, kelamcısı, fıkıhçısı, felsefecisi Türkiye toplumunda din ile ilişkinin nerelere gittiğini tespit ediyor mu?

Ne diyor Allah aşkına bu hocalarımız din adına sergilenen hokkabazlıklara? Ya da kendileri bir tv ekranında karşı karşıya gelseler sulh içinde bir din fotoğrafı sunabilirler mi?Bakıyorum, kimse kimseye bulaşmak istemiyor. “Başıma bela mı alacağım?” kaygısında. Dergiler çıkıyor “islâmî” alanda, var mı Necip Fazıl’ın yarım asır önce işaret ettiği “bataklık” olgusu üzerinde kalem oynatan?

Özgürlük zamanlarını yaşıyoruz. Hatta dindar bir kadronun 20 yıldan bu yana iktidar olduğu, hatta cemaatlerin milyon milyon kişi ile sokaklarda arzı endam ettiği zamanları yaşıyoruz?

Peki ama neden dindar aile çocuklarının gitgide din ile daha mesafeli hale geldiğini gözlemliyoruz? Aklımıza “Bu çocuklara ne oluyor?” sorusu geliyor mu?

Bu kadar İmam Hatip var, Kur’an Kursu var ondan daha çok, emin miyiz çocukların oralarda sağlıklı bir din eğitimi aldıklarından ve dindar bir kişilik edindiklerinden? Mesela o çocukların ruh dünyasına yönelik kapsamlı bir araştırma yaptırdık mı?

Ya memleketin diğer çocukları, “Bataklık haline gelen piyasa”dan nasıl bir din algısı ediniyorlar?

Cemil Çiçek’in ısrarla vurguladığı bir şey var: “Kayıt - dışı din.” İçinizden geliyorsa “Merdiven altı” deyimini de kullanabilirsiniz. En kolay merdiven altı üretim “Din alanı”nda yaşanıyor bu ülkede çünkü…

Garip olan o ki, bu işin denetimi de yok. Diyanet denetleyemiyor, üstelik siyasetle dirsek teması yüzünden tartışılıyor, “Cemaat” bir vakıa ise, cemaatlerin iç denetim yapılanması yok, sosyal medyanın kullanımında hiçbir sınırlama yok, yok, yok…

“Bütün yokluk mu her yer, bir yok der sada yok mu?” diyor ya Akif?Hani varsa görelim, demek geliyor içimden.

Yazıyı cevabı için ciddi alan araştırması gerektiren bir soru ile bitireyim: “İnanç özgürlüğü alanında sorunların aşıldığı son 20 yıl içinde insanların İslam’la ilişkilerinde olumlu bir gelişme mi oldu, yoksa ciddi sarsılmalar mı gerçekleşti? Hangisi oldu, neden?”

17 Eylül 2022 Cumartesi

VELİ,AVAM,HAVAS

 Velî kavramına gelince: “Bilin ki Allah’ın velî kullarına (dostlarına) asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyecekler (rahat ve emin olacaklar). Onlar ki iman etmişlerdir ve takva üzere yaşıyorlardır.” (Yûnûs, 51/62,63) ayetine göre velîler takva üzere yaşayanlardır. Allah’ın velî kullarını bir hadis-i kudsî şöyle izah ediyor: “Kim benim velî bir kuluma (dostuma) düşmanlık yaparsa, bilsin ki ben ona savaş açmış bulunuyorum. Kişi farzlarla bana yaklaştığı kadar başka hiçbir şey ile bana yaklaşamaz. Kişi ondan (farzlardan) sonra nafile ibadete devam eder eder nihayet ben onu severim. Ondan sonra da artık ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. O benimle işitir, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür. Benden ne isterse veririm.” (Buhari, “Rakaik (Rikak)”, 38; İbn Mace, “Fiten”, 16). Allah’ın velî kulları, imandan sonra takva üzere yaşayanlar, farzları eksiksiz yapanlar, haramlardan kâmil anlamda uzak duranlar, bu arada nafile ibadete ve zikre önem verip Allah’ın sevgisini kazanan insanlardır. İşte bu insanlarda ferâset, basîret denen şey meydana gelir. Feraset, sezgi gücü dediğimiz şeydir ki kalb gözü diye de ifade ediliyor. Kalp gözü fizikî şartları aşarak gören gözdür. İbn Kayyim el-Cevziyye diyor ki: “Allah ile gören göz haramı görmez olur.” Yani gözünün önüne haramı koysanız bile onun gözü o haramı görmez. Mevlânâ da Mesnevî’de der ki: “Ya Rabbi! Senin gözün benim gönlüme göz olur olmaz bu basîretsiz gönül tümden basîret oluverdi.” (4087. beyit). Yani basîret, nafilelerde ilerlemiş olan insanlara Cenâb-ı Hakk’ın verdiği özel bir ikramdır, bir hediyedir. İşte bu ikrama nail olanlara velî denilir.

VELİ,AVAM,HAVAS

 Velî, Avam ve Havâss, Basîret /Ferâset Müzzemmil suresi 20. ayette, sahabenin dahi avam ve havâssının olduğuna işaret vardır. “Şüphesiz Rabbin biliyor ki sen gecenin üçte ikisinden biraz az, yarısında ve üçte birinde kalkıp namaz kılıyorsun. Seninle birlikte olanlardan bir grup da (kalkıp namaz kılıyor)”. Sahabenin demek ki hepsi gece ibadetine devam eden kişiler değildi. Yine mesela sahabenin en faziletlisinin Hz. Ebu Bekir olduğunda icmâ vardır. Dört halife, aşere-i mübeşşere dediğimiz cennetle müjdelenen on kişi, en önde olanlardandı. Hz. Hamza’yı şehid eden Vahşi de sahabî idi. Hz. Ebu Bekir gibi olanlar havâss, Vahşi gibi olanlar avamdan kabul edilebilir. Öyleyse insanların bir kısmının salihlerden olması, evliyâullahdan olması, diğer büyük bir kesimin de avamdan olması normaldir. Hepsini aynı kefede tutmak doğru değildir. 


NAFİLE İBADETİN ÖNEMİ

 Nafile İbadetin Önemi “Nafile ibadet cahillerin, işi gücü olmayanların işidir.” söylemi şeytanî bir mantıkla ilmi amaç haline getirmenin bir sonucudur. Allah’a hizmet etmeyip putlaştırılan kazanç ne ise putlaştırılmış ilim de aynı şeydir. İbadet, ruhun gıdası olduğu için insan ibadet eder. Nafile ibadetler madem cahillerin işi idi Peygamberimiz nafile ibadete niçin bu kadar düşkün idi? İbadet cahillerin işi değildir, bizzat peygamber işidir, ruhun muhtaç olduğu gıdadır. İlim, insanı amele götürmüyorsa, o ilim faydasız ilimdir, mâlâyânîdir. Müslüman farzları yerine getirdiği gibi nafile ibadetleri de hayat programına dahil hale getirmelidir. Müzzemmil suresinin ilk ayetlerinde Hz. Peygamber’e, kendisine yüklenecek ağır sözü (Kur’an’ı) hakkıyla taşıyabilmesi için gece ibadetiyle hazırlanması gerektiği işaret edilir. Demek ki nafile ibadetler cahillerin değil maneviyatı güçlü olan insanların, başta peygamberlerin ameli ve yoludu

TASAVVUF DÜŞMANLIĞININ ARKA PLANI

  İslâm’ı Tahrif Etmek Kur’an-ı Kerim’den önceki ilâhî kitapların tahrif edilmiş olduğu, Tevrat’tan önce çeşitli peygamberlere verilen sahifelerin zamanla yok olduğu tarihî bir hakikattir. Bu üç kitabı ve sahifeleri tahrif eden insanoğlu Kur’an-ı Kerim’i de bu hale getirmek için elinden gelen gayreti gösterdi. Hatta Mülk ve Sâffât surelerinin ilk ayetlerinde, peygamberimize inzali sürecinde vahyi çalma gayretinde olan cin şeytanlarının çabalarından ve meleklerin müdahalesinden bahsedilir. Vahiy Peygamberimiz’e gelirken ilâhî söze başka söz karışmasın diye meleklerin gözetiminde gelmiştir (Cin, 72/26-28). Resûlüllah (s.a.v.) da bu vahyi alır almaz kayda geçirtir, ilave olarak Kur’an’ın ezberlenmesini teşvik ederdi. Bu iki yolla koruma altına alınan Kur’an-ı Kerim hakkında şeytan(laşmış insan)lar lafzen tahriften ümitlerini kesmişlerse de ona yüklenilecek mânâlar üzerinde cesurca oynanması konusunda ümitli ve gayretlidirler. Bu manevî tahrifi engelleyen şey, Resûlüllah’ın sünnetidir. Ayetler hakkında gelişi güzel yorumları engelleyen hadisler ve sünnete karşı çıkış aslında Kur’an’ı mânen tahrife uğratmayı amaçlamaktadır. Bu taarruzdan fıkıh ve kelâm ilmi kadar tasavvuf da nasibini almıştır. Fıkıh, kelâm ve tasavvuf, aslında kalelerdeki dış surlar gibidir, bunlara yapılan saldırılar iç güvenliği de tehdit eder.


HAY'DAN HABER VERENLER

 “Harem-i Şerif’in yirmi yedi hatibinden biri olan Sâkıb Efendi’nin Cuma hutbelerinde Hadîs-i şerîf okumadan önce ‘lekad verade fi’l-haber, ani’n-Nebiyyi’s-sâdıkı’liber’ dedikten sonra, parmağı ile Ravza-i Mutahhare’yi işâret ederek: ‘sâhibu hâze’l-kabri’l-ahdar, sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem ve hüve fî kabrihî hayyün ennehû kāle:’ dediği an, iğne atılsa yere düşmeyecek derecede kalabalık olan mescidde çığlıklarla kendinden geçenlerin husûle getirdiği heyecan, ayrı bir zevk-i mânevî idi…

ŞAFİİ VAKTİ

 “Bazı mücâvirler sabah namazının yaklaştığını bildirmek için Şâfii vaktinde Medine sokaklarında ‘Ente’l-Hâdî ente’l-Hak! Yâ Hak / Doğruyu gösteren sensin, Hak sensin, Ey Allahım!’ diyerek yüksek sesle zikredip dolaşırlardı…”

İslâm fıkhında namaz vakitleri, vakt-i evvel ve vakt-i sâni/âhir kavramlarına göre belirlendiğinden mezhepler arasında farklılıklar doğmuştur. Bilhassa sabah namazının vakti, Şafiîlere göre, imsaktan sonraki karanlık açılmaya başlamadan evvel girdiğinden namazı bu erken vakitte kılmak daha uygun görülmüş ve halk arasında bu vakte “Şafii vakti” denilmiştir. Ayrıca yakın zamanlara kadar Haremeyn’de dört mezhebin imamları namazı kendi mezheplerinin vakit ve âdaplarına uyarak kıldırdıklarından farklı mezhepten olanlar, namazlarını ayrı cemaatler halinde kılardı

FFIKIH.KELAM,TASAVVUF

 Cibrîl hadisine göre, bütün dinlerin ortak esaslarından olan ibadet ve muamelât alanı İslâm dininde “islâm” kavramıyla ifade edilmiş, daha sonra bu alanı inceleyen ilim dalına “fıkıh” ve bu alanda oluşan ekollere de “mezhep” adı verilmiştir. Hanefîlik,Şâfiîlik, Mâlikîlik ve Hanbelîlik bu gruba girer.

İnanç esaslarının Hz. Peygamber’in lisanındaki tanımı ise “iman” olmuştur. Bu alanı inceleyen ilim dalına kelâm ve bu alanda oluşan ekollere de fıkıhta olduğu gibi “mezhep” adı verilmiştir. Mâtürîdîlik ve Eş’ârîlik bu mezheplerdendir. 

Her inanç sisteminde mutlaka bulunan, dinlerin derûnî ve rûhanî boyutu ise İslâm dininde “ihsan” kavramıyla tarifini bulmuş, bu alanın konularını inceleyen ilim dalına İslâm tarih ve kültüründe “tasavvuf” adı verilmiş ve tasavvuftaki ekollere de “tarîkat” denmiştir.

Mezhepler ile tarîkatların ortaya çıkış şekil ve süreçleri ile bunların kendi alanlarında icra ettiği görevler arasında hemen hemen fark yoktur. Mezheplerin de tarîkatların da “hak” (doğru) olanları ve “bâtıl” (yanlış/sapık) olanları vardır

TASAVVUF VE FIKIH

 

Tasavvuf ve Fıkıh Tasavvufun fıkhî konularla irtibatında kuru bir sûrîlik ve şekilcilikten çok, öze yönelik hikmet-i teşrîi, makâsidu’ş-şerî’a ve sır arayışı söz konusudur. Bu yüzden tasavvuf klasiklerinde ibadet konuları işlenirken ibadetlerin nasıl yapılacağından çok niçin ve hangi duygularla yapılacağına vurgu yapılmaktadır. Kur’an’da geçtiği için ilk dönemde fıkıh ve fakih bütün müslümanlar tarafından sevilmekte ve övülmekte idi. Ancak zâhid ve sûfiler fıkıh ve fakih terimlerinin zâhirî ilim ve zâhir uleması anlamına geldiğini kabul etmekle beraber daha çok fıkhın bâtın ilmi, fakihin de bâtın âlimi anlamına geldiği kanaatinde idiler. Hasan-ı Basrî “Hakiki fakih dünyaya sırtını dönen, ahrete gönül veren, dini konusunda basiretli olan kişidir.” demektedir. Yani gerçek fakih, gerçek zâhid ve sûfidir. Buna göre fıkıh ikiye ayrılır: Biri zâhirî fıkıh, diğeri bâtınî fıkıh. Bâtın fıkhına kalp fıkhı ve vicdanî fıkıh (fıkhu’l-kalb, fıkhu’l-vicdanî) gibi isimler verilmektedir. Sûfilere göre fıkıh kalbin sıfatıdır. Kalp fakih ve müftüdür. Fehm/akletme de fıkıh anlamına gelir. Bir hadiste: “Fetvayı kalbinden iste.”  buyrulmuştur. Fıkıhçı müftülerin yanında bir de kalp müftüsü mevcuttur. Diğer müftüler fıkıh hâmili/taşıyıcısı iken bu müftü onu yaşamaktadır. Kur’an’da kalp takvâsından bahsedilir.9 Zâhid ve sûfiler takvâ medresesi mensuplarıdır.10 Kalp fıkhı ve sûfîlik, iki temel noktada zâhirî fıkıhtan ayrılır. Ulemadaki rey ve içtihada tekabül eden marifet ve hakikat (zevk, keşf, ilham, ilm-i ledün, sır) zihinsel bir çabanın değil, amel ve ibadetin, bunun neticesinde hâsıl olan kalp tasfiyesinin eseri ve ürünüdür. Daha açıkçası marifet ve hakikat belli birtakım pratiklerin mahsulü olan tecrübî ve pratik, onun içinde kişisel ve derûnî/içsel bir bilgidir. Akla, mantığa ve mantıkî kıyaslara dayanmaz. Tasavvufu anlamak için “Tadan bilir (marifet sahibi olur), tatmayan bilmez.” denilmiştir. Tatmak amel, ibadet, tecrübe etmek ve yaşamak demektir. Amel ve ibadet yoluyla hâsıl olan pratik bilgiler üzerinde elbette ki düşünebilir, akıl ve fikirle yorumlar yapılabilir ama bu konuda aslolan akıl ve mantık değil amel ve ibadettir. Uygulama, yaşam ve tecrübeye dayanmayan bilgilerin tasavvufta fazla bir değeri yoktur. Bu bakımdan tasavvuf bakarak, görerek, deneyerek ve tekrar edilerek öğrenilen sanatlara benzer.11 Buna göre “fıkh-ı ekber” tabiri akaid ve tevhid ilminin; “fıkh-ı vicdanî” ve “fıkh-ı bâtın” tasavvuf ilminin; “fıkh-ı zâhir” ise ibadet, muâmelât ve cezalara ait şer’î hükümlerin ve amellerin zâhirî kısmını inceleyen ilim dalına ad olmuştur. Zamanla “fıkıh” kelimesi, fıkh-ı zâhire hasredilmiştir. Fıkıh ve tasavvuf, bir bütünün farklı iki yapısını kendisine konu edinmiştir. Bunlar, zâhir ve bâtındır. Fıkıh; namaz, oruç ve hac gibi ibadetlerle nikâh, talâk ve ticaret gibi muamelatı inceleyip hükümlerini tetkik ederken, tasavvuf; zühd, takva ve ihlas gibi ibadet ve muamelatın mânevî ve bâtınî ahkâmını ele almıştır. Nasıl ibadetlerin zâhirî bir şekli varsa ve bunlarla ilgili hükümler fıkıh ilminin konusunu teşkil ediyorsa, huzûr-ı kalb, huzû ve huşûun da öyle bir bâtınî şartı vardır ve bu da tasavvufun ilgi alanına girmektedir. Görüldüğü üzere fıkıh ve tasavvuf, inceledikleri konular itibariyle aynı olmakla birlikte vasıta ve vesileleri farklıdır. Her ikisinin kaynağı Kur’an ve sünnettir. Ancak fıkıh ilmi, akıl ile istinbat ve burhan yolunu, tasavvuf ise manevî tecrübe ve mükâşefe yolunu izlemektedir.

TASAVVUF VE KELAM İLMİ

 Tasavvuf felsefesinin gelişiminde hiç kuşkusuz İslâmî ilimler tarihinde teşekkül sırasıyla ilklerden olan ilm-i kelâmın katkısı göz ardı edilemez. Kelâm ilminin uğraştığı pek çok sistematik problem sonraları birtakım kelâmcı sûfîler eliyle tasavvufî kalıplara dökülerek işlenmiştir. Bunun en çarpıcı örneklerini ilk dönem tasavvuf kaynaklarında görmemiz mümkündür. Bu kaynaklarda sistematik kelâmın can alıcı bazı problemlerine açıkça değinilmiş ve hatta sûfî akaidi diyebileceğimiz bölümler eklenmiştir. Allah, insan ve kâinat meseleleri, ilm-i kelâm gibi tasavvufun da konusudur. Ancak kelâm ilmi, bu konuları incelerken Kitap ve sünneti esas alarak akıl aracılığıyla çözüm aramaya çalışmaktadır. Tasavvuf ise aynı konuları yine Kitap ve sünnet çizgisinde fakat keşif ve ilham yoluyla, manevî tecrübelerle çözümlemeye çalışmaktadır. Aynı konuları işleyen kelâm ve tasavvuf âlimleri arasında, yöntem farklılığı sebebiyle zaman zaman tartışmalar yaşanmış olsa da Muhâsibî, Kelâbâzî, Gazzâlî gibi her iki ilim dalıyla irtibatı bulunan âlimler de bulunmaktadır. İlk dönem tasavvuf kaynaklarından olan Kelâbâzî (ö. 380/990), et-Ta’arruf adlı eserinde “Tasavvuf akaidi” olarak açtığı bölümde hemen hemen kelâmın birçok konusuna yer vermiştir. (Kelabâzî, (1992), et-Ta’arruf, s. 61-121) Diğer taraftan Kuşeyrî (ö. 465/1072) erRisâle’sinde ve Hucvirî (ö. 470/1077) Keşfu’l-Mahcûb’unda tevhid, iman ve Allah’ın sıfatları gibi pek çok konuya değinmiştir. Bilindiği gibi, kelâm ve tasavvuf disiplinlerinin müştereken ele aldığı konulardan birisi de iman konusudur. Genel bir görüş itibariyle ehl-i sünnet kelâmında imanın temel rüknü, kalbî tasdiktir. Tasdik bir haberi veya bir hükmü mücerret olarak bilgiye, iknaya ve hür seçime bağlı olmadan kuru bir teslimiyet anlamına gelen kabullenme değildir. Asıl tasdik, bir haberi veya bir hükmü biliş sel (kognitif) bir temele dayandırmaktadır. Tasavvufta ise duygu yoğunluklu bir yaklaşım benimsendiği, derunî tecrübelerle bireysel deneyim gerçekleştiği için birtakım yorum ve yaklaşımlara açık bir yapı bulunmaktadır. 

TASAVVUF VE HADİS

  Hadis, Hz. Peygamber’in söz, fiil, takrir, yaratılış veya huyla ilgili özelliklerini inceleyen ilimdir. Hz. Peygamber’in ruhî ve zühdî hayatı ile bu konudaki sözleri, tasavvufî hayatın temelini oluşturmaktadır. Mutasavvıfların başlangıçtan beri hadis ilmiyle meşgul olduğu bilinmektedir. İlk zâhid sûfilerin ekserisi de muhaddistir. Ancak sûfîlerin hadis rivayeti konusunda, muhaddislerle aynı titizliği gösterdiklerini söylemek zordur. Çünkü muhaddisler, hadisleri hıfz ve rivayet için belli kıstaslarla öğrenip naklederken mutasavvıflar, hadislerin mânâ yönüne önem vermişler, irşat vesilesi ve ahlâkî öğüt şeklinde değerlendirmişlerdir. Bu sebeple senet konusu üzerinde de pek durmamışlardır. Mutasavvıfların eserlerinde görülebilen zayıf ya da mevzû hadislerin varlığının sebebi budur. Sehl-et-Tüsterî, “Ne zamana kadar hadis yazmalıyım?” diye soran birine, “Ölünceye kadar!” şeklinde cevap vermiştir. Bir başka sözlerinde de et-Tüsterî, “Dünya ve ahireti isteyen hadis yazsın; çünkü dünya ve ahiret menfaati ondadır.” demiştir. 2 Sûfîlerin hadis konusunda zâhir ulemasından ayrılan temel iki özelliklerini şu şekilde betimleyebiliriz: Hadislere birtakım tasavvufî mânâlar yükleyip bunları hadisin derunî ve bâtınî mânâsı olarak iddia etmeleri, keşfen sahih olan hadislerden bahsetmeleri. Mutasavvıflar hadis kitapları arasında senedi bulunmadığı için mevzû sayılan bazı hadisleri, eğer bu hadisler onların temel tasavvufî kanaatlerini yansıtıyorsa “keşfen sahih hadisler” olarak görürler. Bu konuda İbn Arabî, “Bir hadisi sahih saymanın iki yolu vardır: Biri, hadis âlimlerinin yolu ve hadis usulü, diğeri mutasavvıfların yolu ve usûlü” der. Ona göre, usûlüne göre mevzû olan bazı hadislerin keşif yoluyla sahih olduklarına hükmedilmeleri mümkündür. Hadis âlimlerinin sahih saydıkları nice hadisler vardır ki, bunların Hz. Peygamber’e aidiyeti, sıhhati ve mevsûkiyeti sabit değildir.  Mutasavvıflar, ayetler gibi hadisleri de işârî üslupla şerh etmişler, bu çerçevede kırk hadis mecmuaları meydana getirmişlerdir. Hakîm et-Tirmizî (ö. 320/932)’nin Nevâdirü’l-Usûl’ü, ilk tasavvufî hadis şerhi sayılmaktadır. Mutasavvıflarca telif edilmiş diğer hadis çalışmalarından bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz: • Ebu Bekir el-Kelâbâzî (ö. 380/990), Bahru’l-Fevâid • Ahmed er-Rifâî (ö. 578/1183), Hâletü Ehli-l-Hakîka Ma’allah • Sadreddin Konevî (ö. 673/1274), Şerhu Hadis-i Erba‘în • İbn Ebî Cemre (ö. 699/1300), Behcetü’n-Nüfûs.

BUGÜNÜN MÜSLÜMANLARININ SORUNU

 Bugünün müslümanlarının sorunu, klasik metinlere yaslanmamaları, kurucu isimlerden dil edinmemeleridir. Dolayısıyla ekonomide, siyasette, kültürde, mimarîde, sanatta ortalamanın altına düşüyorlar. Süleymaniye’nin gölgesinde gecekondu diyebileceğimiz bir mimarî çıkıyor; Dede Efendi’nin Ferahfeza âyin-i şerifine arabesk melodiler eklenmeye çalışılıyor. İslâm tasavvuru ve tasavvufun derinliği, sarayın bahçesine gecekondu dikmeyi hak etmiyor. Kendi kaynaklarımızı, kurucu isimlerimizi yeniden hayata çağırmak durumundayız. Mimar Sinan’ın mimarisine, Dede Efendi’nin musikîsine sinen İslâm’ın derinliği yeni formlar üzerinden hayata taşınabilir. Kendi ruhumuzu, eğitim yuvalarında karşılığı alınacak halde verebiliriz. Osmanlı’nın ekonomik, sosyal ve kültür hayatında etkisi görülen vahdet-i vücud tasavvuru bizim için örnek olabilir. Tasavvufî İslâm, tecrübe edilmiş, karşılığı görülmüştür. Bunun tekrarı niçin sağlanmasın? Azınlıklar meselesi başta olmak üzere pek çok meselenin çözümünde bu kullanılabilir. Bu konudaki çözüm maneviyat ocaklarıyla mümkündür. Kürt’ün de Türk’ün de müntesip olduğu tarîkler vardır; orada Türk ve Kürt olmaktan çok, insan-ı kâmil olmak esastır. Modern zamanlarda yaşıyoruz ve yaşadığımız çağa ananevî İslâm’ı çağırıyoruz. Fıkıhta, “Zamanın değişimiyle birlikte ahkâm da değişir.” diye bir kural vardır. Bu ifade, zamanı ve şartlarını merkezîleştirip doktrini reforme etmek anlamına gelmez. Doktrinin aslı esastır; onu pratiğe taşıyan formlar ise değişebilir. Hayattan kaçıp dağ başına gitmek suretiyle derviş olmak ancak kırsalın, tarımın hayat tarzı olduğu yerde mümkün olabilir. Bugün kentte, yoğun ve hızlı bir hayatımız var. Hayatın dışına çekilmiş bir derviş olamayız. Trafiğin merkezinde, işin başında Rabbimiz ile irtibat kurmak zorundayız. “Halvet der encümen” yani; halk içinde Hak ile beraber olmak zorundayız. Modern olanın zihin ve içimize saldığı dağınıklığı, parçalanmışlığı Allah’a teveccüh ve teslimiyetle giderebiliriz. Böylelikle modern şizofreniden kaçarak “bir”liğe, tevhide ulaşabiliriz. Tasavvuf, tam da modern zamanların ilacıdır. Modern algının çarptığı, yaraladığı, yorgun bıraktığı ruhlar tasavvufî tasavvur içinde tedavi olur; kalp ve akıl, Allah’a teveccühte itminan bulur

OLMASI GEREKEN ORTAK DİLİMİZ

 Anadolu’yu mayalayan ârifler şu ortak duada buluşur: “Ya Rabbi! Bedenimi o kadar büyüt ki, cehennemin hepsini ben doldurayım, başkasına yer kalmasın.” Başkasını cehenneme yazdırmaktan çok onları cehennemden uzak tutan bir dil kullanırlar. Âriflerin Anadolu’ya emdirdiği süt budur. Anadolu Müslümanlığı, derviş, eren, alperen gibi kavramlar üzerinden yaşanmıştır. “Cümle varlığın birliği ve kardeşliği” olarak formülleştirilen tevhidî anlayışın nişanesi bir toplum tecrübesidir. Bu tam da tasavvufun merkezinde duran “vahdet-i vücud”un açılımıdır. Sadece tasavvufî ve ontolojik bir temellendirme değil, aynı zamanda içtimaî tarafı da olan bir tasavvurdur. Osmanlı’da bu, esas alınmıştır. Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Bektaşî, Alevî, Nakşî, Türk, Kürt, Çerkez gibi farklılıklara saygı duyulmuş, bunların birlikte bir bütün inşa etmeleri sağlanmıştır. Bu dil ve tasavvur bugün için de bir çözüm kaynağıdır. Batıda sorunlar hâlâ Aristoteles’e kadar gidilerek çözüme kavuşturuluyor, biz niye İbn-i Arabî ve Mevlânâ gibi kurucu isimlere başvurmayalım?

TASAVVUF,DİNİN ŞEKLE İNDİRGENMESİNDEN RAHATSIZ OLUR

 Tasavvufta, marifet ve aşk merkezîleşir ancak bu İslâm’ın temel kaynaklarını kenara itiyor anlamına gelmez. İslâm’ın muamelatını belirleyen hukuk/fıkhın dikkate alınmadığını söylemek mümkün değildir. Tasavvufun tarihine bakılsa, bunun dışında bir şey görülmez. İrfan kültürümüzün önemli figürlerinden Nasreddin Hoca’nın fıkralarında bile dini salt hukukî yaptırımlar olarak anlayan kişilerle dalga geçilir. Tasavvufun itirazı, dinin hukuka/şekle indirgenmesinedir; ruhun, mânânın ve estetiğin gerekliliğine vurgu yapar. İrfanî gelenek dinin hikmet tarafına da açılır. Dinin felsefesi, irfanı, sanatı ve edebiyatından geçerek başka bir fotoğraf gösterir. Selçuklu-Osmanlı İslâm pratiğinde bu vardı. Hz. Mevlânâ bir medrese hocasıdır ama aynı zamanda aşkın piridir. Varlığın, hayatın ve insanın bütünlüğünü esas alan İslâm, İslâm’ın kalbinden fışkıran irfan, İslâm’a ve irfanına sırtını vererek yaşanmış bir medeniyet, rehberimizdir. Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber’in mübarek hayatları, İslâm irfanının muhteşem mektepleri; İbn-i Arabî, Hz. Mevlânâ, Yunus Emre, Niyazi-i Mısrî… Bunlar sırtımızı vereceğimiz dağlardır, bizi kuran ve bize “değer” katan kaynaklardır.

İSLAMİ İLİMLERDE İİRFAN,

  İslâmî ilimlerde esas olan irfan ve hikmettir. Günümüz dünyasında İslâm düşüncesi sadece fıkıh olarak algılanmaktadır. Sünnîliğin, irfansız ve hikmetsiz salt bir fıkıh ekolü haline indirgenmesine şiddetle karşı çıkmak gerekir. Eriyen ve bir taraftan gizlice Vahhabîleşirken diğer taraftan mealcileşen bir yeni Sünnîlik anlayışının sahayı kaplamaya başladığı bir gerçektir. Halbuki tasavvuf, İslâm tarihi ve düşüncesinin merkezinde durur, ruhunda dolaşır. Hindistan’da Kuzey Afrika’da Endülüs’te, İran’da tasavvufun izleri görülür. Bir geleneği vardır tasavvufun; İslâm düşüncesinin en otantik yorumlarındandır. Özellikle tasavvuf terbiyesi almış müderrisler, şeyhülislâmlar olmuştur.

Osmanlı medreselerinin kurucusu Davud el-Kayserî, Fusûsu’l-Hikem şerhini, Molla Fenarî de Sadreddin Konevi Hazretleri’nin Miftâhu’l-Gayb eserini şerh etmiştir. Ne zaman ki bu dikkat eksilmiş, şeyhülislâmlık da güç kaybetmiştir. Bugün de bu hassasiyet hayatîdir; hukuka indirgenmiş bir dinî dikkat, dindarlığı yaralıyor. Hukuk, asr-ı saadette bugünün İslâm ülkelerinde olduğu kadar öne çıkmamıştır. Yine Selçuklu, Osmanlı pratiğinde hukuk, o kadar da merkezî değildi. Bugün bazı İslâm ülkelerinde İslâm ruhen yoktur, hukuk olarak var kılınması isteniyor sadece. Dini sadece hukuka indirgerseniz Hz. İsa (s.a.)’ya ihtiyacınız var demektir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “kardeşim” dediği Hz. İsa bir Yahudi idi. Musevîlik zaman içinde büsbütün hukuka, bir “dünya krallığı”na indirgenir, ruhsuz kalır, hukukî bir anlatı kesilir. Durum böyle olunca, Hz. İsa, bir sevgi/ muhabbet peygamberi olarak karşılık görür. Hıristiyanlık, hukukî bir anlatıya dönüşen Musevîliğin boşluğunu dolduran bir şey olur. Musevîlik dünya krallığı iken, Hıristiyanlık göklerin krallığını oluşturur. İslâm ise, dünyayı bu ikilik ve karşıtlık içinde görmez ya dünya  ya da sevgi demez; hem dünya hem sevgi der. Bu anlamda tasavvuf, İslâm’ın Musevîleşmesine imkân vermeyen önemli bir yorumdur.

EĞİTİM

 Bugün hayatı bütün haliyle değil parçalayarak karşılayan modern tasavvurun sonucu olarak formel bir zincirden ibaret eğitime dikkat çekmek gerekir. Disiplinlerin ve uzmanlığın aldığı renk, hayata parçacı bir bakışla gitmeyi imliyor. Dikey bir derinlik ama yatay bir körlükten bahsediliyor. Mesela iyi bir doktor ama hayatın diğer bölümlerinde kör, topal… İnsanın eğitiminden çok, insana meslek kazandırmak öngörülüyor. Bunca zahmet ve yarış üniversiteye girip orada bir mesleğin formatını öğrenmek için… Modern eğitim formu, hayata doğan insana hayatı ve kendisini bildirmek, tanıtmak, keşfettirmek için kurgulanmamış. İnsan bu eğitim formuyla hayatın bütünlüğünü, insan denen “meçhul”u öğrenemiyor. Bugünkü eğitim, insanı araçsallaştıran, mesleklere, fabrikalara eleman yetiştiren bir süreç. 

Bizim ananevî eğitim tasavvurumuz ise eğitimi hayatın bir bölümüyle sınırlamayıp hayatın bütününe yayar; beşikten mezara kadar devam eden eğitimi öngörür. Hayatın bütünü eğitim konusu yapılır. Bu anlayışa göre insan bilmek ve keşfetmek üzere yaratılmıştır. Kendini bilecek, varlığı tanıyacak, böylelikle insan olup hakikate uyanacak ve bu suretle cehalet zincirinden kurtulacaktır. Ananevî olanın inşa ettiği toplumda eğitim, bütün fikriyle görülürdü. Medrese, tekke vardı ama başka türlü bir eğitimi de mahalle ve sokakta almak mümkündü. Sokağın kendisi ve sokağın vazgeçilmezleri okullarda verilmeyeni verirdi. Anne ve babasından, evinden, gittiği okullardan alamadığını bu adreslerden ediniyordu. Karşısına cami, kıraathane, tekke, dergâh, çıkıyordu. Sokağın, mahallenin ve şehrin tümü okul oluyordu insana. İnsana bütüncül olan ve hayatın tamamını eğitim alanı gören böylesi bir model rehberlik etmelidir. İnsanın sadece aklî zekâsına değil, duygusal zekâsına da dikkat eden bir yaklaşım… Selçuklu-Osmanlı deneyimini mümkün kılmış unsurları keşfetmek lazım. Bu pratiklerde hayatın bir kısmı değil, acı ve mutluluğun iç içe geçtiği bir bütünlük vardı. Ananevî kültürümüzün ana damarını oluşturan irfana bakıldığında derdin önemsendiği görülür. “Derdim bana derman imiş” denir. Modern eğitim, acılardan soyutlanmış bir hayat öngörür. Varlığın, dolayısıyla hayatın bütünlüğüyle barışık değil, onunla kavgalıdır. Hayatın acı, ağrı, hastalık, yaşlılık tarafı bir günah gibi karşılanır. Modern eğitime dahil olanlar da bu şekilde görme ve yaşamaya alışır. Hayatın bu tarafının eğitimini alamayan “nahoş” bir şeyle karşılaştığında öylece kalır, hayat kendisine zehir olur. Modern algının tersine irfanî bakış başka bir yerden bakar: Kahrı ve lütfu bir görür. Yunus, Niyazi Mısrî, “Kahrın da lütfun da hoş!” der. Kahrı ve lütfu bir görmeyenin mutlu olma şansı olmaz. Fatih’in türbedarı Amiş Efendi, “Bir şeyin olup olmaması senin nezdinde müsavi (eşit) değilse nâkıssın evladım!” der. Peşinde koşulan mutluluk insanı kendinden dışarıya çıkarırken, bir anlamda insana kendini unuttururken, acı ve ağrı insanın yüzünü kendisine çevirmesini, üzerinde düşünmesini mümkün kılar. Felaketlerden geçerek hayatî dersler çıkarılır

ABDURRAHMAN DİLİPAK

 Bakın, eğer bir yerde siyasetçi, bürokrat ve iş adamı meşru olmayan bir iş için bir araya gelmişlerse, şeytan orada bir üçgen kurar. İşte asıl Şeytan Üçgeni budur. Yapı zamanla derinlik kazanır, yeraltına doğru iner, o zaman 2. Bir üçgen oluşur orada Yargı, Stk ve Media bu üçgenin uçlarında yer alır. Artık bu yapıya kim yakalanır ya da girer ise sistemin bir parçası olur. O artık kendisi de değildir. Farklı bir boyuta geçer. Bu yapılara yaklaşmayın! Onlardan uzak durun, sonra onları yakacak olan ateş sizi de yakar. 

Zenginin sofrasındaki alime lanet edilmiş, fakirin sofrasındaki makam sahibi de medhedilmiştir.

16 Eylül 2022 Cuma

BÜYÜKLERİN ÇİLESİ-NECİB SULTAN,

 .Aklıma  geldi hasan dedemlere gittiğimde dedemle aramızda şöyle bir konuşma geçti.Abdest almak için kollarını sıvadı birazda gergindi sordum dede hayırdır diye Necip efendiyle görüştüm dedi bende nezaman dedim duymadım oda maneviyattan dedi ne dedin dedim oğlanı dağ başında bırakmayalım kurtaralım dedim kurtar dedim kabul etmedi nolacak gördü şehitlik makamını kabul etmedi kızdım dedi.O öyle güzel bir babaki 4 evladı asker komutan hakka adanmış halka adanmış.tıpkı hz Ali efendimiz gibi bir baba rabbim benide bizleri de yoldaş eylesin

 Sordum dedeme nasıl kurtaracaktı pkk nin elinden dedim onun için çok basit birşey  gözlerine uyku verir onlar dağdan inene kadar uyanamazlar dedi(nakleden hasan Hüda hazretlerinin torunu Şerife sultan)

Not:Necib sultanımın Yusuf isimli oğlu Uzman jandarma iken 1993 yılında Van Çatak ilçesinde görevde iken PKK tarafından kaçırıldı ve 6 ay PKK elinde esir kaldı.Irak'a yapılan bir askeri operasyonda bir mağra içinde silahla infaz edilmiş bir vaziyette bulundu.


İİNSANIN İKİ TARİHİ VARDIR

 Madde ile mânâ arasındaki makası açan modernizm, insanı tek kanatlı bir varlık kılmıştır. Modern insan, kalp gözü olmayan kalbinden sürgün insandır, vicdanın, müteâl duyguların kendisine oturmadığı bir makinedir. Tabiata daha çok hükmetmeye kilitlenen, çıkarı, başarıyı tek hedef bilen, ölüm dahi olsa hedefe giden her yolu mübah gören… Günümüzün manşetlerinden düşmeyen ekolojik facialar; kimyasal silahlar gerçeği; savaşın içinde kırılan ülke ve insanlar… Şiddet ve öldürme Kabil’den beri var ama bugün böylesi bir öldürücülüğün, modernizmin “değer”sizliği ile ilgili olduğu da bir gerçektir. İnsanın ruhî ve maddî olmak üzere iki tarihi vardır. Ruhî gelişimine dikey, maddî gelişimine ise yatay tarih denir. Dikey tarih diğer bir ifade ile enfüsî tarih, insanın manevî olarak tekâmülüne işaret eder. Yatay tarih yahut âfâkî tarih ise onun bu tecrübeyi yaşayacağı doğum ve ölüm arasında verdiği vesikalık fotoğrafı gösterir. Geleneğin inşa etmiş olduğu toplum ve tarihlerde insanın manevîliği merkeze alınmış, maddîliği buna bağlı olarak belirlenmiştir. Üstelik insanın dikey tarihi, hamlıktan olgunluğa doğru seyretmekle salt kendisinde sınırlı bir eylem olarak kalmamıştır. İnsanın içinde gerçekleşen dönüşüm ve olgunlaşma, doğal olarak davranışlarına ve ortaya çıkardığı şeylere akseder. Fiillerin iyi olması faillerin olmasına bağlıdır. Bu sebeple ananevî anlayış, kişinin dikey tarihinin olmasını merkeze almış ve buna göre insanın “iç”ten eğitilmesini esas almıştır.

TASAVVUFUN DÖNEMLERİ

 “Sûfîlerin Efendisi” diye anılan Cüneyd-i Bağdâdî, tasavvufun Kur’an ve sünnetle sınırlı bir dinî ilim olduğunu ortaya koyarak, sünnî tasavvuf döneminin en önemli cümlesine ulaşmıştı. Cüneyd’e göre tasavvuf, bütün bir insan yaşamını Hakk’ın tevhidini idrak etme ve bu idrakin getirdiği yüksek ahlâk ile donanma maksadına eriştiren bir disiplindi. Hicri dördüncü ve beşinci yüzyıllarda ise Serrâc, Kelâbâzî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Sülemî, Kuşeyrî ve Hucvîrî gibi müellifler, Cüneyd’in ortaya koyduğu bakış açısından hareket ederek tasavvufu insanın ahlâkî dönüşümünü manevî haller ve makamlar etrafında inceleyen bir dinî ilim olarak vazettiler.4 Hicrî altıncı asra gelindiğinde ise kelâm ve felsefe disiplinlerinin bilgi ve ahlâktaki imkân ve sınırlılıklarını  tespit eden Gazzâlî, yukarıdaki müellif sûfîlerin kitaplarından istifade ederek tasavvufun hakikate ulaştıran yegâne yöntem olduğunu ifade etti. Böylece Ehl-i Sünnet’in inanç ve amel ilkeleriyle sınırlı bir dinî ilim olarak ortaya konulmasını kapsayan tasavvufun bu ilk dönemi amacını gerçekleştirmiş oldu.

Tasavvuf tarihindeki ikinci temel dönem ise, Muhyiddin İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240) ve Sadreddin Konevî’nin (ö. 673/1274) öncülüğünde gerçekleşen değişimleri ifade eder. Bu değişimlerin en önemli özelliği, Sünnî tasavvuf döneminde ortaya konulan “Ehl-i Sünnet’in fıkıhkelam kanadına bağımlı tasavvuf” anlayışını bir adım daha ileriye taşıyarak tasavvufu evrensel bir varlık, bilgi ve yöntem görüşüne çevirmiş olmasıdır. İbnü’l-Arabî ve Konevî’nin gözünde tasavvuf, İslâm’ın Doğu Akdeniz havzasına yerleşmesinin bir sonucu olarak, buradaki bütün kadim felsefî geleneklerle hesaplaşabilen bir bakış açısı sunmaktadır. Bu dönemde başından beri tasavvufun ana yöntemi olan riyâzet ve mücâhede yoluyla nefsi terbiye etme usulleri ve ilâhi ahlâkla ahlâklanma ilkesi muhafaza edilmiştir. Ancak tasavvufun meselesi olan ahlâkî haller ve makamlar, artık sadece bir bireyin ahlâkî halleri olmaktan çıkarak bir varlık yorumuna ve dünya görüşüne kaynaklık etti. Başka bir deyişle tasavvuf bu yeni dönemde, fıkıh-kelâm ilimlerini değil, daha çok kelâm ve felsefe disiplinlerini muhatap kabul etti ve bu sayede metafiziğe dönüştü. Binaenaleyh bu yeni dönemi “Tasavvuf metafiziği dönemi” olarak isimlendirmek mümkündür. İbnü’l-Arabî, dinî literatür geleneğinin en çok şerh edilen eserlerinden biri olan Fusûsu’l-Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye; talebesi Sadreddin Konevî ise Miftâhu’l-Gayb’ında vahdet-i vücûd düşüncesinin temel ilkelerini ortaya koymuşlardır. Bu ilkeleri temelde iki başlık altında toplamak mümkündür. Birincisi, “Varlık olmak bakımından varlık Hakk’tır.” cümlesidir. İkincisi ise bütün mevcutların hakikatlerini oluşturan a‘yân-ı sabitenin ezelîliği görüşüdür. Bunlardan birinci görüş, filozofların zorunlu varlık düşüncesinin yeniden yorumlanması anlamı taşırken; a‘yân-ı sâbite düşüncesi ise yaratılış konusuna dair hem Antik Yunan’da hem de İslâm düşüncesi içerisinde ortaya konulan birtakım görüşlerin bir ikmâli ve devamı mesabesindedir.

İŞARİ TEFSİRDEN AYET ÖRNEKLERİ

 “Her şeyi sarıp kaplayan o şeyin (gâşiye: kıyamet) haberi sana geldi mi? O gün kimi yüzler zillet içindedir; bitkin ve yorgun! Kızgın bir ateşe girerler. (Onlara) kaynar su pınarından içirilir. Kendileri için darî‘’den (dikenli bir bitki) başka bir yiyecek yoktur. O da ne besler ne de açlığı giderir!” (Gaşiye  88/1-79 Bu ayetlerde şöyle bir işaret vardır: “Gâşiye” dünyadır. Kalpleri, ona duyulan muhabbetin karanlıkları sarıp kaplamıştır. Nitekim ona, onun fani hazları ve şehvetleri ile sevgi duyulur. O gün bazı yüzler, dünyayı talep ettikleri için zillet içindedir. Bunlar gece gündüz onu kazanmak için çalışmış, onun işlerini düzenleme peşinde koşarken yorulmuştur. Oysaki dünyayı talep edip isteyen kimse için ebediyyen rahat etmek yoktur. Nihayet ölüm gelip onun boynundan yakalar. Derken Hak’tan kopuş ve uzaklaşma ateşine girer. Ona, dünyayı tedarik ve tercih edişin kaynar suyundan içirilir. Dünyayı isteyenlerin kalpleri ve ruhları için, onun şüphe ve haramlarının dikenlerinden başka yiyecek de yoktur. Onlar ise dünya talebiyle zayıf düşen kalbi beslemez. Tam aksine, ne kadar fazla yerse ona olan açlığı o kadar çoğalır. Aynı şekilde bu dikenli yiyecek, ruhun ona olan açlığını da gidermeyecektir.İş'ari tefsir metodu suistimal edilmeye müsait olduğundan hem tasavvuf yolunu hem de bu latîf ve nezîh te’vîl metodunu istismar etmeye yeltenen ehliyetsizlere ve kötü niyetlilere karşı da tedbirli olmak her şuurlu müminin boynuna borçtur.

İŞARİ TEFSİRDEN AYET ÖRNEKLERİ

 “O, birbirine kavuşmak üzere iki denizi salıvermiştir ancak aralarında bir perde vardır, karışmazlar.”7 Bu ayetlerde şöyle bir işaret vardır: Kalplerde iki deniz yaratılmıştır. Havf ve recâ denizi. Buna kabz ve bast hali; heybet ve ünsiyet halleri de denilmiştir. Ondan inci ve mücevherler çıkarılır ki bunlar sâfî, tertemiz haller ve devamlı güzellikler, inceliklerdir. Yine bu iki denizin nefis ve kalbe işaret ettiği söylenmiştir. Buna göre kalp tatlı, nefis ise tuzlu birer deniz gibidir. Kalp denizinden çıkan bütün cevherler değerli, bütün haller güzel ve hoştur. Nefis denizinden çıkan şeyler ise kerih ve nâhoştur.

EŞREFOĞLU RUMİ, ŞEYHLERDEN ŞİKAYET,

  Eşrefoğlu Rûmî 15. yüzyılda yaşamış. Bize göre 15. yüzyıl Osmanlı’nın altın devri. Öyle anlatılıyor. Eşrefoğlu Rûmî’nin Müzekki’n-Nüfus adlı eserini açtığınız zaman orada da aynı şeyi görüyorsunuz: “Zira zaman azdı ve karındaşların dahi halleri döndü. Tuğyan ve münafık çoğaldı ve meşâyih kalmadı. Meşâyihe ve meşâyih sözüne itibar kalmadı. Beyler zalim oldular ve kadılar rüşvet-hâr oldular, ilme uymaz oldular ve ilmi kendi hevalarına çeker oldular. Ve müderrisler fâsık oldular: Tefsir ve hadis medreselerde okunmaz oldu. Fakihler ve din ilmin bilir kişiler az kaldı. Vaizler dünya için mescitlerde va’z edip akçe cem’ederler… İlimle, beyler ve zabitler ve avam kapısında rağbet bulamayan danişmentler şeyhlik tarîkin tutup müdara ile halkın dünyalıklarını ellerinden sühûletle alır oldular. Ve meşâyıhların hallerine münasip meşâyıh ağzından sözlerin ezberleyip meclislerde söyleyip kendilerini halka bir ehl-i hâl olarak bildirip halkı kendilerine bir mürid ve muhip edenler ve başlarına talip cem edenler, ârifler libasın giyip, zikir meclislerinde hâmuş olup, riya ile baş salıp, halkın levsin gözetirler. Dilerler kendileri halk arasından söylene. Diyeler: Filan şeyh asrımızın bî nazîr ferdidir. Ehl-i tasavvuf zannederler. Muratları celb-i dünya, etraftan libaslar ve nefâis armağanlar gele.” Bu da 15. yüzyıldan bir fotoğraf. Dolayısıyla biz bugünle ilgili çok menfî şeyler söylesek de bunları aşamayız. Bunlardan daha ileri bir şey söyleyecek halimiz yok. Artısıyla eksisiyle bugüne bakmak gerekiyor.

TARİKAT

 Her şeye rağmen  rağmen tarîkat Anadolu’da yaşıyor. Bunu yaşatmamak için tedbirler alındı Cumhuriyet döneminde 1925 de tekkeler kapatılıp tarîkatlar yasaklandı. Fakat o dönemden çok daha yaygın daha faal tarîkat var, yani kökünü kazıdıklarını düşündüler ama gizli gizli yaşadı. Buna mâni olmak da imkân dâhilinde değil. Tarîkat bir toplumun geleneğinde varsa kolay kolay atılamaz. Aslına uygun olarak yaşamaya çalışan tarîkatların mevcut olduğuna ben şahsen inanıyorum. Bu tarîkatlar Türkiye’nin fikir, kültür, sanat, şiir, musikî hayatında, siyasî, ekonomik hayatında çok önemli rol oynamaktadır.  İskenderpaşa Camii imamı Mehmet Zahit Koktu 1960’larda bir şeyh olarak etrafındakileri irşad ediyor. Anlatmaya yaşatmaya çalışıyor, o dönemdeki üniversite talebelerini irşad ediyor. Medrese, ilahiyat kökenli değil bu talebeler, Teknik Üniversite’de okuyorlar ama dindar bir çevreden geliyorlar, din bilgisine ihtiyaçları var. Dünyayı biliyorlar, dinlerini de ondan öğreniyorlar. Şimdi pozitivist, tarihselci deniliyor ya ilahiyatlarda bunların çoğunlukta olduğunu biliyorum, 50-60 senedir içlerindeyim. Tarîkatlara iyi gözle bakmazlar, bunun ilmî bir bakış olmadığını, İslâm’ı güçlü bir şekilde ortaya çıkarabilmek için, hurafelere, bâtıl şeylere önem vermemek gerektiğini söylerler. Bana göre ortadan kaldıramayacağımız, gerek de olmayan bir hareketle karşı karşıyayız, onlarla iyi geçinmek zorundayız. Yanlışları varsa uygun bir lisanla uyarmalıyız. Ama az önce zikrettiğim ilahiyatçılar öyle yapmıyor; İslâm’ın dışına atarak konuşuyor, zararlı unsurlar olarak görüyor, öyle tenkit ediyorlar. Bu görüşe katılmıyorum. Bu tavrın müslümanlar arasındaki birlik ve beraberliği, huzur ve güveni sarstığını düşünüyorum. Tarîkat ehlinin de hataları varsa uygun bir şekilde uyarmak lazım, biz zaten tenkit ediyoruz; Tasavvuf ve Tenkit diye kitabım var. Tasavvufu orada tasavvufçulara tenkit ettirdim, biz bir şey söylemiyoruz sûfîlerin söylediğini aktarıyoruz dedim. Tasavvuf şekilcilikten öte mânâ ağırlıklı, ruh ağırlıklı, müsamaha ağırlıklı bir disiplin ve harekettir. Şekilcilik daha çok zâhir ulemasında, fıkıhçılarda aranır. Ama öyle bir hale geldi ki tasavvuf, âdâb ve erkân adı altında şekilcilik, fıkıhçıların şekilciliğine rahmet okutacak kadar katı bir şekil aldı. Husûmet halinde, münâferet halinde olmak, ayrılıkçılık yapmak, birbirimizi suçlamanın çok zararlı bir şey olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu ihtilaflar burada kalmıyor, büyüyor ve bir ucu da başka yerlere, Amerika’ya, Avrupa’ya gidiyor. Onlar tarafından da istismar ediliyor. İşte Suriye’deki hareketleri görüyorsunuz. Birisini Rusya, birisini Amerika, birisini Suud destekliyor ve birbirine kırdırıyorlar. Fitne dediğimiz hadise böyle bir şeydir. Hani derler üç şeyi küçüksememek lazımdır: Biri düşman, biri fitne, biri de ateştir. Hatta “El fitnetü eşeddü mine’l katl/Fitne adam öldürmekten daha tehlikelidir.” buyruluyor. Katılmak zorunda değiliz ama din adına geçinmek zorundayız. Tarîkat yapılarını böyle görmek lazım..

AHMET YESEVİ,TÜRKÇE

 Sabahattin Ali’yi eşele altından Yunus çıkar. Nazım’ın dedesi Nazım Paşa mevlevîdir, babannesinin Gümüşhanevî dergâhıyla bağlantısı var. Şundan dolayı ben umutluyum Türkçe’nin hakikat diline dönüşmesini temin eden, Türkçe’ye o ruhu üfleyen, dili müslümanlaştıran kişi Hoca Ahmed Yesevî’dir. Pîr-i Türkistan deniliyor ama ben Pîr-i Türkçe diyorum ona. Dili müslümanlaştırmak ne demek? Hakikati o dilde terennüm edebilmek demek. Diyor ki: “Ben Farsça bilirim, Farsça zebân eylerim ama Türkçe söylemek gerek.” Türkçeyi mayalayan, Türkçeye ruh üfleyen Ahmet Yesevî’yi buraya taşıyan Hacı Bektaş, Yunus gibi dervişler aracılığıyla, büyük nehir oluştu. İrfan/şiir nehri diyoruz buna. Bu nehir ortada yokmuş gibi görünse de yerin altına girmiş gibi görünse de Türkçe’nin damarlarında vardır. Mesela Abdülbaki Gölpınarlı’nın Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Terimler Sözlüğü var. Atasözlerimize, deyimlerimize, manilerimize, türkülerimize geçmiş. Yani sûfî olmasa bile örneğin Âşık Veysel, Neşet Ertaş gibi isimler çağın Yunus’udur. Yani Yunus mektebi varlığını bir şekilde koruyor

AŞIKLARIN ŞİİRLERİ

  Sûfî şairin de âşığın da derdi vardır. Âşığın derdi belki gördüğü bir Leyla, belki muhayyel bir Leyla’dır. Veysel, Emrah, Âşık Ömer böyledir. Sûfî şairin derdi bundan farklıdır. Yunus’un derdi, onun davası seyr ü sülûkde ulaşacağı marifetullahtır. Varlığın hayatın anlamını sorgularken, varlığa, bilgiye yüklediği anlam içerisinde kemâle eren, mutlak hüsnün tezahürü içerisinde o güzellikleri temaşa etmek niyetinde, onları idrak etmek niyetinde. Müşâhede, murâkabe, riyâzetle, nefsi tezkiye ile ulaştığı tecrübeleri dile getirmek istiyor sûfî şair. Neden bunu söylemek istiyor? Hani bu sübjektif bir bilgiydi, kendine mahsus bilgiyi neden dile getirmek istiyor. Çünkü dertleşmek istiyor. Sûfî şairin derdi varlığın mahiyetini kavramak anlamak, onu analiz etmektir ama bunu yaparken bir de dert yüklenir. Onu biriyle paylaşması lazım. Yunus ne diyor “Sevdiğimi söylemezsem, sevmek derdi beni boğar”. Hem-dert olacağı hemhâl olacağı insanı bulur. Sûfî şair hâlinin tercümanıdır. Âşık da kendi hâlinin tercümanıdır. Onlar tasannu yapmaz. Biri Leyla’nın peşindedir, diğeri mutlak güzellik peşindedir. Değişmeyecek olan mutlak hakikate ilişkin güzelliği terennüm etmek ister sûfî şair. Oğlanlar şeyhi İbrahim Efendi Müfid-i Muhtasar’da Mevlânâ’dan nakille anlatır. Mevlânâ’ya gelmiş usta bir erbâb-ı sühan. “Şiir yazıyorum diyorsun, yazdığın şiir de şiir değil ki, bir sürü aruz hataları var, imâle var zihaf var, kafiyeyi de oturtamıyorsun, kulak kafiyesi var göz kafiyesi var, sen şair falan değilsin.” Mevlânâ: “Hakkınız var.” demiş, “Ben şiir yazmak için yazmıyorum, cemâl-i yâri temaşa ediyorum, onu terennüm ediyorum.” Hâli dile getiriyor, o hâli yaşayanın hâline tercüman oluyorlar. 

SANATLARIN KAYNAĞI DİN DİR.

 Fuad Köprülü’, bütün sanatların menşei (süsleme, mimarî, musikî vs.) dindir" der.. Raks bile dinî ayinlerden neşet ediyor. Zaman içinde sekülerleşiyor. Güzel sanatlar dinden neşet eder zaman içinde toplumların değişimine uygun bir çerçevede sanat da değişim arzeder.

HASSAS BİR KONU ; HAKİKATI BEN TEMSİL EDİYORUM SÖYLEMİ

  “Hakikati ben temsil ediyorum!” meselesi. Belki derviş bunu böyle görebilir. Nihayet girdiği yolda seyr ü sülûkünü yapan birisidir derviş, yegâne yolun kendisininki olduğunu düşünebilir. Ama kemâle ermiş birisi “Ben hakikate ulaştım, hakikat benim ulaştığım yerdir, herkes benim bulunduğum noktaya gelsin.” dediği zaman problem çıkar. Bu eskiden de problemdi günümüzde daha çok problem. Hepimiz bir şekilde hakikate ulaşabilecek formda yaratıldık. Bugün Türkiye toplumunda özellikle müslüman mahallesinde bir ayrıştırma gayreti var. Gönül parçalanıyor, dil parçalanıyor. Bir kimse hakikate ulaşmış olabilir. O onun hakikatidir. Bir kimse kendisi gibi düşünmeyenleri ceffe’l-kalem silip atarsa yegâne hakikat temsilcisi olarak kendisini görürse orada problem başlar. İbn-i Arabi’ye atfedilen bir söz vardır: “Hakikat tek, mazhar müteaddittir.” Güneş tektir. Fakat düz bir ovaya yüz kova koyulduğunda her bir kovaya güneşin ışığı yansır, her kova güneş benim içimde diyebilir, yandaki kovayı bilmeyince. Oysa her kovada güneşin bir yansıması vardır. Bizim bilgimiz de bunun gibidir. Kemâle ulaşan kişinin melâmet neşvesi içerisinde bütün pınarlardan su içmeyi teşvik etmesi gerekir.

TASAVVUFUN KAYNAKLARI

 “Nübüvvet bitti fakat velâyet devam ediyor” söylemine açıklık getirir misiniz? Efendimiz’den önce gelen bir damardan bahsediliyor, nûr-i Muhammedî de deniyor, velâyet yoluyla diğer büyüklere geçiyor. Buna ne dersiniz diye bir sual sorulsa denilebirki; İlk sûfilerde “nûr-i Muhammedî” veya “hakîkat-i Muhammediye” dedikleri şey yoktur. Sonrakilerde var. Sûfîliğin bilgi üretme kapasitesi vardır. Mücâhede yoluyla, nefsi tezkiye yoluyla, gönül gözünün açılması yoluyla, manevî tecrübe ile yeni bilgilere ulaşıyorlar. Bu bilgileri çevrelerine aktarıyorlar veya yazıyorlar. Böyle bir bilgi birikimi meydana geliyor aynen fıkıh alanında olduğu gibi. Kur’an’da fıkıh konularını toplasanız 15-20 sayfadır, fıkıh kitapları ciltler dolusudur. Bu demektir ki bunların yarısından çoğu ayet hadis değil, ulemanın içtihatlarıdır. Fıkıhçılar nasıl içtihad ve kıyas yoluyla bilgi üretmişlerse sûfîler de irfan yoluyla keşf yoluyla benzer şekilde -ama fıkha benzemeyen bir tarzda- bilgi üretmişlerdir. Genellikle bu bilgilere de marifet, irfan ve hikmet gibi isimler vermişlerdir. Sonraki sûfîler kalp gözüyle gördükleri veya manevî tecrübeyle ulaştıkları bilgileri ayet ve hadislerde de görmeye çalışıyorlar, öyle olmasa bile. Şu ayette, şu hadiste buna işaret var vs. diye yine de o asıla bağlamak istiyorlar. Fakat nihayet bu bir yorumdur.

13 Eylül 2022 Salı

MEZHEP,MEŞREP ,TARİKAT HZ.ADEMLE BAŞLAR

 Mezhep, meşrep, tarîkat meselesi Hz. Adem’le başlayan bir meseledir. İnsan, yani peygamber, peygamberle birlikte Kitap ve bu Kitap’ın yorumuyla başlıyor herşey. Bütün dinlerde bu böyle: Peygamber, kitap ve yorum. Her din mensubunun kendi mukaddes kabul ettiği kitaba getirdiği yorumlarla başlıyor bu iş. Hıristiyan tarîkatlar tarihinin temelinde ne var? İncil, Hz. İsa ve hıristiyanların yorumu var. Yahudi mistisizminin temelinde ne var? Tevrat, Hz. Musa ve yahudilerin yorumları var. Dolayısıyla tasavvuf da oradan başlıyor ve yürüyor. Cüneyd-i Bağdâdî ne diyor? “Bizim ilmimiz Kitap ve sünnetle kayıtlıdır.” Nokta! Nokta ama o noktayla iş bitmiyor. Bu sefer müslümanların Kitap ve sünnete getirdiği yorumlar başlıyor ki, önümüze âlem kadar geniş bir saha açılıyor. Fıkıhçılar geniş bir dünya açıyor… Kelâmcılar başka bir cenahta bambaşka bir âleme doğru yürüyorlar. Bin küsür yıllık bir yürüyüş. Bir yerde de tarîkatler. Daha da renklendirmek mümkün ama, hocamın da kitabında malum bu üç saha öne çıkarılıyor, selefiye, kelâmiye, sûfîye. Dolayısıyla insan olarak bu renklilik bizim kaderimiz, bir defa bunu söylemek lazım. Mezhebi ve tarîkati olmayan din yoktur! İnsanın fıtratı bu, kendi mukaddes ve mübarek kabul ettiği metne bakacak ve fakat o metinden bambaşka şeyler üretecek. Bizim sûfîler kelâmın ve fıkhın ürettiklerinden başka şeyler üretiyor, bu dinin ana damarlarından birini meydana getiriyorlar. Kelâm ya da fıkıh damarı tıkalı olsaydı İslâm medeniyeti oluşmazdı. Bazılarına göre tasavvuf damarı tıkalı olsaydı bir şey olmazdı! Ama bu yanlış bir düşüncedir. İnsanlık tarihine bakamamakla ilgili bir problemdir. Çünkü tasavvuf da bir insanî yorumdur. Er geç ortaya çıkacak o insanî yorum. Aynı ayete bakacak ama o ayetten başka bir şey üretecek

 Muhabbet de o Kitab’ın içinde. Ama onu açmak, netleştirmek, mahabbet meselesine yoğunlaşmak zaman istiyor. Hocamın “süreci anlamak” dediği husus bu. Yoksa, “Vellezîne âmenû eşeddu hubben  lillah” ayeti var. Evet zühd ve takvâyla alâkalı da ayetler var. Tabii ki cennet-cehennem ayetleri var. Bir de “eşeddu hubben lillah” var. Bunu da birileri işleyecek elbette. Muhabbetin en üst noktası, “şedîd” kelimesini kullanıyor. Veyahut “Allah’ı sevmek istiyorsanız Peygamber’e tabi olun ki Allah da size sevsin.” Burada da muhabbet kelimesi vardır. Allah sizi sevince ne olacak? Karşılıklı bir muhabbet oluşacak. Dolayısıyla tasavvufî âlemde zaman içinde ortaya çıkan bu yollar ki biz bunlara tarîkat diyoruz, tasavvufî zevki, neşeyi, anlayışı, zihniyeti insanlara aktarıyor, insanların da ilgi duyanları o yola geliyor, kulak kabartıyor. Daha doğrusu herkes meşrebine uygun bir yer buluyor. Herkes sesleniyor, mesela kelâmcılar üst perdeden vâcibu’l-vücûdu tartışıyor, ona ilgi duyan oraya gidiyor. Dolayısıyla müslümanların da bir kısmı haliyle “Râdiyyeten merdıyye”nin altında ne yatıyor?, “Radıyallahu anhum ve radû anh” ile ne demek isteniyor?, Rıza nedir?, Onun benden razı olması, benim ondan razı olmam ne demek? “Yuhibbuhum ve yuhibbûnehu” nedir? bunu merak ediyor. Buradan bir aşk felsefesi doğuyor. İsteyen bunun izinde yürümeye çalışıyor.

TASAVVUFUN BASAMAKLARI,

 Tevbe, takvâ, vera’, zikir, murakabe, sıdk, ihlâs, sabır, şükür, tevekkül, kanaat, istikâmet, fakr, rıza ..

“tevbe”. Zira tevbe, Kur’an tarafından kurtuluşun temel şartı olarak belirlenmiştir: “Ey mü’minler, hep birlikte tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz!” (Nûr, 24/31).

 “zühd” Az ya da çok, dünya malından, hoşa giden şeylerden, makam ve mansıptan kalben uzak olmayı ifade eden bu tabir yalnızca sûfîlerin değil insanlık tarihi boyunca erdemli bir hayat yaşamayı ilke edinen büyük şahsiyetlerin hayata bakışlarının özünü teşkil etmektedir. Sûfî terbiyede gönül hânesini ağyârdan temizlemenin vasıtası olarak görülen zühde dair Kur’an’dan sayısız örnek zikredilebilir: “Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metâından başka bir şey değildir.” (Hadîd, 57/20); “De ki: Dünyanın faydası pek azdır. Ahiret, Allah’a karşı gelmekten sakınan kimse için daha hayırlıdır.” (Nisâ, 4/77).

tevekkül”. Tevekkül her hususta Allah’ın takdirine tereddütsüz bir şekilde rıza göstermek ve bu doğrultuda hareket etmek demektir. “Kim Allah’a tevekkül ederse O kendisine yeter!” (Talâk, 65/3); “Müminler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.” (İbrahim, 14/11); “Ey Rabbimiz! Yalnızca Sana tevekkül ettik, içtenlikle yalnızca Sana yöneldik, dönüş de ancak Sana’dır.” (Mümtehine, 60/4) mealindeki ayetler tevekkülü kâmil müminin aslî niteliklerinden biri olarak belirlediğinden tasavvufî terbiye sürecinde mürîdin bu yöndeki dönüşümüne ciddi önem atfedilmiştir.

“Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28), “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin.” (Ahzâb, 33/41), “Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.” (Cuma, 62/10), “Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar.” (Âl-i İmrân 3/191) gibi ayetlerde sözü edilerek müminlerin özellikleri arasında sayılan, kalbî huzurun ve ebedî kurtuluşun şartı olarak belirlenen zikir ise sûfî terbiyenin ve tasavvufî hayat tarzının merkezinde yer almaktadır. Tasavvuf erbabı zikrin tatbikine dair farklı yöntemler geliştirmiş olsalar da kendilerine asıl motivasyonu sağlayan husus Kur’an’ın beyanları ve HzPeygamber’in yoğun ibadet hayatında somutlaşan bu doğrultudaki tatbikatı olmuştur.

rıza”. Rıza en genel anlamıyla, her konuda ilâhî takdire teslim olmak, her hali ve durumu güzel ve hoş karşılayıp şikâyetten vazgeçmek demektir. Bu ifade Kur’an’da “sadıklar”ın niteliğini beyan için kullanılmaktadır: “Allah şöyle diyecek: Bugün, doğrulara, doğruluklarının yarar sağlayacağı gündür. Onlara içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte bu büyük başarıdır.” (Mâide, 5/119). Nefis terbiyesi ve kalp tasfiyesi odaklı bir eğitim sürecinin neticesinde müminin nâil olacağı “kendisinden razı olunmuşluk” durumu hakkında ise Kur’an’ın hitabı şu şekildedir: “Ey mutmain nefs! Sen O’ndan razı O da senden razı olarak (iyi)kullarımın arasına gir, cennetime gir.” (Fecr, 89/27-30).

SÜNNET GEREKLİDİR

 a. Sünnet; Aziz Kur’an’ın tefsirinde ihtiyaç duyulan (dinin anlaşılmasında) ve Cenab-ı Hakkın bize bahşetmiş olduğu bir nimettir.

 b. Konu ile ilgili ayetler zikredilerek, Hz. Peygamber’den sahih olarak gelen hadislerin kabul edilmesi vacip; Hz. Peygamber’e itaat farzdır. 

 c. Bid’at’ten kesinlikle kaçınılacaktır. d. Hz. Peygamber’i sevmenin alâmeti; Onun sünnetini rey ve akla tercih etmektir. Onun sünnetine her halükârda ittibâ etmektir. 

 e. Sünnet bağlayıcıdır. Tahsis edici başka bir delil olmadığı müddetçe gelen haber genele şamildir

12 Eylül 2022 Pazartesi

DERGAHLARI KİM DENETLEYECEK

 Tanzimat sonrası Osmanlı idâresi tasavvufî kurumların, tekke, zâviye ve tarîkatlerin işleyişini idârî ve mâlî açıdan denetlemek ve yönetmek üzere “Meclis-i Meşâyıh” adıyla bir kurul oluşturmuştur. Bu meclis şeyh atama ve azillerinden vakıf mallarının kullanımına kadar bütün iş ve işlemleri meşîhat adına yürütmüştür. Meşîhat kaldırıldığında bu görev, 3 Mart 1924’ten 30 Kasım 1925’e kadar yaklaşık iki yıl Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yürütülmüştür.Sonrasında bu konu hiç gündemde olmamıştır.Diyanet ve tekkeler hiç birlikte olmamıştır.Birlikte olsa bile diyanet konuşmuştur, tekkeler susmuştur.

ZİKRİN ÖNEMİ

  Kalbin tasfiye ile safvet kazanması ve itmînâna ermesi Kur’an’ın beyanına göre zikirle olur: “Dikkat edin, gözünüzü açın; kalpler ancak Allâh’ın zikri ile itmînâna erer.” (Ra’d, 13/28). Kur’an’da 250 küsûr yerde geçen zikir kelimesi, bu işin önemini göstermekte ve inanan kimsenin zikirsiz olamayacağını belirtmektedir. Kur’an göz ve kulak gibi kalbin de yaptığı işlerden sorumlu olduğunu haber vermektedir (İsrâ, 17/37).