ABDURRAHMAN DİLİPAK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABDURRAHMAN DİLİPAK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2026 Cumartesi

ÖNCE TOPLUM DEĞİŞMELİ

 Bakın o gün mükemmel bir Müslüman halife ilan edilseydi, ya rejim ya da Müslümanlar ona o makamı dar ederdi. Tencere yuvarlanıp kapağını buluyor. Sonuçta her topluluk layık olduğu gibi idare olunuyor. O günkü Halife, o günkü rejimin ve Müslümanların liyakati ile ilgili bir husus. Önce değişmesi gereken toplumun kendisidir. Baştaki ona göre değişir. Yoksa biri geldi ya da gitti diye toplum bir anda değişmez. Şeytanın ve onun dostlarının varlığı bizim günah işlememizin bahanesi değildir. Bir çok peygamber gelip-geçti, onların hayatına bakın. Mezhep imamlarının hayatını okuyun, 4 Halife dönemini okuyun, ama gereksiz övgü ve sövgüye sapmadan, sevdiklerinizi eleştirenlere kızmadan, kızdıklarınızın iyilikleri söylendiğinde öfkelenmeden, adil şahitler olalım. İşte o zaman Allah’ın yardımı bize ulaşacaktır. İsrailoğullarının başında Hz. Musa, Hz. Harun, Hz. Yuşa vardı. Ne oldu, deniz yarıldı ve Firavun, askerleri ile birlikte denizde boğuldu. İsrailoğullarına çölde kudret helvası ve bıldırcın kebabı ikram edildi. Susuz kaldılar, kayadan su fışkırdı. Sonra ne oldu? Hz. Musa, Hz. Harun’u halkının başına gözetleyici koydu, kendi Sina’ya gitti. 40 gün sonra döndüğünde kavmi puta tapmaya başlamıştı. Bu kez lanetlendiler. Kudüs’e giden 10 günlük yolu, 40 yılda zor tamamladılar. Başınızda 3 peygamber de olsa durum bu. Onun için övünmeyi-dövünmeyi bırakalım da nefs muhasebesi yapalım “inni küntü minezzalimin” diyelim. Zalimlerden ve cahillerden olduğumuzu itiraf edelim. Tevbe istiğfar edelim. Umulur ki Allah’ın (cc) yardımı ancak o zaman bize ulaşır. Allah’ın yardımı için krallar soyundan, savaşlar kazanmış kurmaylardan ve keramet sahibi peygamberler soyundan gelen birinin ille de başımızda olması yetmeyebilir. Şunu unutmayalım ki, Allah’ın (cc) kolaylaştırdığından daha kolay, zorlaştırdığından daha zor bir iş yoktur. Bazan, Tanrı kral (nam-ı diğer Goliath’ı), Calud’u devirmek için çocuk Davud’un sapanı ve bir küçük taş parçası yeter. Ama elbette bizim aklın muktezası için hazırlıklarımızın tam olması gerekir.


 

Allah’ın bizden istediğini, “sen yap” diye dua olarak geri göndermek doğru değil. O Ben-i İsrail’in sapkınlıklarından bir sapkınlıktır. Zaten, ben yaparken de yine Allah (cc) yapacak. O benim ellerimle zalimleri cezalandırmak ve mazlumlara yardım etmek istiyor. Böylece beni mükafatlandırmak istiyor. Zafer için bizim sorumluluğumuz Halid b. Velid’i oraya getirmekti. Onun kılıcının keskinliği idi. Ama bu mutlak şart değil. O günkü sahabeler bile “başımızda Halid gibi bir komutan varken bizi kim yenebilir ki!” gibi sloganlar atabiliyordu. Bundan haberdar olan Hz. Ömer, Halid b. Velid’i azletti. “Hiçbir savaşı kaybetmemiş bir komutanı niçin azledersin” dediklerinde ise, “Müslümanlar nerdeyse zaferi Allahtan değil, Halid b. Velid’den bekliyor olacaklardı. Zaferin Allah’tan olduğunu öğrensinler diye Halid’i azlettim” dedi. “Yerine kimi atayacaksın” dediklerinde de, “onun kölesini” dedi. “Neden o” dediler, “çünkü o Halid’in savaş sanatını en iyi bilen biri. Hep onun yanındaydı” dedi. Allah (cc) herhangi bir kişi, topluluk ya da ülkeye muhtaç değil. Ne diyordu Akif “Küfr olur başka değil, kavmini sürmek ileri!” Derdimi anlatabildim mi!

Selam ve dua ile.

Abdurrahman Dilipak

29 Aralık 2022 Perşembe

LAİKLİK

 Ülkemizdeki  laikçilere göre Laiklik dine karşı bir dindir. Batıda laiklik, egemenliğin paylaşımı, çatışmama ve yardımlaşmayı ifade eder. Bu ruhla bedenin uyumunu ifade eder. Bizim Laikçilere bunu anlatamazsınız. Protestanlarda Tanrıyı temsil eden bir Papa olmadığı için onlar, Laiklik kelimesini kullanmazlar Sekülerizm şeklinde bir tanımla ifade ederler kendilerini. Ortodkslar ise bu konuda Bizantinist bir bakış açısına sahiptir. Ruhbanı olmayan bir dini toplulukta Laiklikten söz edemezsiniz.

Laiklik sadece Katolikleri ilgilendirir. Ben niye Laikliğe karşı olayım ki. Yeter ki bana, topluma dayatmasınlar. Onun dini ona, benim dinim bana. Kimse kendi din, mezhep, tarikat ve ideolojisini topluma dayatmasın. Bu İlahlık ve Rablik iddiasıdır. Adalet olsun, barış olsun, özgürlük olsun. Mahalleler arasındaki düşmanlıkları bitirmek için çözüm çok açık, aynı ülkede yaşayan herkesin, malı, canı, namusu, aklı, inancı, nesli korunsun. İnsanlar dinde kardeş olabilirler, İttihad ederler, erdemli bir şekilde ittifak ettikleri konularda Müttefik olurlar, nimet ve külfet dengesine dayalı İtilaflar gerçekleştirebilirler. Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun mazlumdan yana zalime karşı dururlar, işi ehline verirler. Bilirler ki adalet yoksa barış da yok. Adalet yoksa ve barış var gibi gözüküyorsa bu bir teslimiyettir... Adalet ve barış yoksa hiçbir özgürlük güvende değildir.

Her sistemin inkarcıları, münafıkları, meddahları vardır. Aslında onları kıbleleri, para, makam ve işret üçlemesine yöneliktir. Her yerde bunlar kraldan fazla kralcıdırlar. Gerçekte hepsi birbirine çok benzer ama hep maskeli gördüğümüz için onları, 1001 surattırlar.

Her mahallenin adamları önce kendi mahallesindekilere çeki düzen verse. Yoksa bu “karşı mahalle” hikayesi bir soğuk savaş bahanesi olarak, aynı ülkenin çocuklarının kanları ve gözyaşları üzerine birilerinin iktidar ve servet pazarlığının yapıldığı masada meze olacak. İdeolojik, politik, felsefi ve vicdani kanaat farklılıkları ve sağ-sol, alevi-sünni, Türk-Kürt tartışmalarının temelinde bu gerçek vardı.(Abdurrahman Dilipak)

20 Ekim 2022 Perşembe

CESURLAR VE KORKAKLAR ABDURRAHMAN DİLİPAK

 Düşünüyorum da, siyasiler mi iş adamlarını azdırıyor, iş adamları mı siyasileri? Hele o din büyükleri ve ilim adamları yok mu, ya da o medya ve STK temsilcileri. Çok korkaklar, efendilerinden çok korkuyorlar. Çok cesurlar, Allah'tan bile korkmuyorlar! Bir de alim olup da, ilmini para, makam ve menfaat için satanlar yok mu. Bel’am Bahura bunlara örnektir” ifadelerini kullandı.

Siyaset dünyasından o kadar çok örnek var ki, al sana Firavun, al sana Nemrut. Servetine mağrur olanlara örnek Karun’dur, ilmine mağrur olanlara örnek Haman. Tağut, haddi aşmak anlamında cebbar, inatçı ve kibirli kişiyi ifade eder. Putlaştırılan kişi, her dediği doğru kabul edilerek mutlaklaştırılan kişi de TÂGŪT olarak tanımlanır. Tağut, Hak yoldan saptıran, bazılarınca yaratılmışlık üstü konumunda tutulan, İlah'lık ve Rab'lik taslayan anlamında bir Kur'an terimidir. “Allah’ın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyip onu az bir bedel ile değişenler, dünya hayatını ahirete tercih edenler!” 

17 Eylül 2022 Cumartesi

ABDURRAHMAN DİLİPAK

 Bakın, eğer bir yerde siyasetçi, bürokrat ve iş adamı meşru olmayan bir iş için bir araya gelmişlerse, şeytan orada bir üçgen kurar. İşte asıl Şeytan Üçgeni budur. Yapı zamanla derinlik kazanır, yeraltına doğru iner, o zaman 2. Bir üçgen oluşur orada Yargı, Stk ve Media bu üçgenin uçlarında yer alır. Artık bu yapıya kim yakalanır ya da girer ise sistemin bir parçası olur. O artık kendisi de değildir. Farklı bir boyuta geçer. Bu yapılara yaklaşmayın! Onlardan uzak durun, sonra onları yakacak olan ateş sizi de yakar. 

Zenginin sofrasındaki alime lanet edilmiş, fakirin sofrasındaki makam sahibi de medhedilmiştir.

12 Ağustos 2020 Çarşamba

DİLİPAK'I BEKLEYEN AKİBET


  • Abdurrahman Dilipak'ın İstanbul sözleşmesi ile alakalı haklı beyanları eleştiriden öte, Erdoğan ailesine söz getirdiği için 81 vilayetteki AKP kadın kolları şikayet dilekçesi verdiler. Kamuoyuna mal olan bu toplu hadiselerde cesur olan savcılar  önce şüphelinin ifadesine başvuracaklar. Akabinde cesur olanları "Fikir hürriyeti kapsamındadır" diyerek kovuşturma açmayacaklar. Ancak müracaat sahibinin hepsinin siyasi iktidardaki konumu nedeniyle bazıları iş benden çıksın diye İddianame tanzim edecekler, uyanık olanlar ise evrakı sümen altı edip rüzgarın durumuna göre konum belirlemek için bekletecekler ve bu dosyalar, ifade vermeler Dilipak'ı ziyadesiyle rahatsız edip psikolojisini bozacak. Belki de yazılarının sonuna eklediği "Selam ve dua ile" sözüne "KAHR ve dua ile" deyip bitirecek...

11 Aralık 2019 Çarşamba

ABDURRAHMAN DİLİPAK

Size bir fıkra anlatayım: Papaz bakmış kilisenin mahzeninden pahalı yıllanmış şaraplar her hafta bir-iki eksiliyor. Papaz zangoçtan şüphelenir. Çağırır zangocu durumu anlatır. Zangoç, “Söylediklerinizin hiç birini duyamadım efendim. Buraya gelmiyor sesiniz” der. Papaz kızar; “ne demek sesin gelmiyor” diye çıkışır. “Gelin efendim burada durun, ben sizin yerinize geçeyim göreceksiniz” der. Yer değiştirirler. Papaz zangoça “konuş bakalım” der. Zangoç, “Efendim kilise girişindeki yardım sandığındaki paraların çalındığı söyleniyor, bu konuda ne dersiniz” der. Papaz, “Hayret gerçekten buradan ses duyulmuyor” der.
Sarımsak yerseniz sarımsak yiyenin ağız kokusunu duymazsınız.
Laf ile aleme binlerce nizamat verip, kendi hanemizde olup bitenlerden habersiz olursak, inandırıcılığı kalmaz söylediklerimizin. Zira “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz”..
Kendi gözündeki merteği çıkarmadan başkasının gözünde çöp arayanların insafına kalmamalı insanlık. Bir kişiyi eleştirmeden önce kendi nefsimizi arındırmamız gerek.
Kendimizi aklamanın yolu, başkalarının pisliklerini ortaya dökmek değildir. Kendini arıtmadan başkalarının günahlarının arkasına saklananların üstüne pislik yağar. Dünya çamur deryasına dönüşür. Batılın tasviri zaman içinde saf zihinleri idlal eder.
“Dehşet dengesi” diye bir şey var. “Kim daha kötü” tartışılmaya başlandığında seçim kötüler arasında olacak demektir. O zaman sormak gerek kim daha iyi? Ama eğer at izi it izine karışmışsa fark fark edilemez hale gelmişse o zaman o toplumun vay haline.
Her devrin adamları, her zaman bir yolunu bulur ve gemilerini yürütürler. Bunlar, kendilerini gizlemek için toplumun itibar ettiği her şeyi kullanırlar. Cesur göründüklerine bakmayın, korkaktırlar. Cesaret gösterisi yapıyorlar. Tavus kuşu gibi tüylerini kabartıyorlar.
Siyaset Brütüs’lerle doludur. Siz ayaktayken elinizi öpenler, oturursanız saldırırlar, düşerseniz vururlar. Onlar kaz gelecek yerden tavuk esirgemedikleri için cömert zannedilirler.
Bize hep put diye Lat, Menat, Uzza öğretildi. Tamam da, onun bizim hayatımızdaki karşılığı neymiş? Para, koltuk, kadın da put olabiliyormuş meğerse. Biz onları değiştirmek isterken, onlar çevremizi kuşatıp, algımızı değiştiriyorlar. Kendileri değişmiyor, bizi dönüştürüyorlar. Başımızda başörtüsü, suratımızda sakal, 5 yıldızlı Hac ve Umreler, şekil olarak her şey fazlası ile var! Her büyük vurgun ve büyük günahından sonra umre ziyareti yapan birinden söz etti bir işadamı geçen gün. Çaldıklarının bir kısmını da “Hayır” yapıyormuş. Vay o Hacca, Umreye giden, namaz kılan ve hayır yapanın haline. Vay o Hakkı batıla karıştırıp halkı ve Hakk’ı kandırmaya çalışan adamın haline! Evindeki çerçeveletip duvara astığı Kâbe örtüsü ya da manasını öğrenme zahmetine bile katlanmadığı pahalı hat levhası onu kurtaramayacak! Onlar sadece bu dünyanın bir süsüdür. O kadar!
Hani “el emin” olacaktık, “Urvetül vuska” olacaktık, “Veresetül enbiya” olacaktık, “Yaşayan Kur’an” olacaktık!?. Güzel değil kötü örnek oluyoruz artık. İnsanlar bize bakıp dinden soğuyor. Birileri artık başlarını açsalar, yamyam birtakım insanlar dinden söz etmeseler, aslında daha iyi ederler sanki. Zaten bazıları başlarını açmaya başladı.
Kızılı moru yeşile boyayınca bizim olmuyor. Şarabı üç yudumda, besmele çekerek içerseniz helal olmaz. Hakkı ile elde edilmeyen makam da, servet de saadet sağlamaz.
Adamın biri birine namaz kıl diyormuş öteki de ona sen de zekat ver diyormuş. Yoldan geçen dönmüş bakmış, “Namaz oruç sende yok, hac zekat da ötekinde yok. Bir kelime-i şehadet kaldı onun da manasını bilmezsiniz tartışmayın varın gidin işinize” demiş.
İş geldi, Amentüden ibaret bir dine. O da %55’de kalıyor. İnandık diyen de neye inandığının farkında değil. Temel kitabından habersiz, Resulünün hayatından ve sözünden habersiz bir topluluk var. Bilmiyorlar. Bilmediklerini de bilmiyorlar. Çalıkuşu romanı kadar bile hayatlarında Kutsal kitabın etkisi yok. Okumamış çünkü. Kendisine din diye anlatılan hikayelerden ve ezberlenen ibarelerden ibaret bir din söz konusu. Onun için FETÖ, Kalkancılar başarılı oluyorlar. Hani bilmediğimiz şeyin peşine düşmeyecektik!.
Ya hu, sıradan insanlardan söz etmiyorum. Üniversite talebeleri, mezunları, yüksek lisans ve doktora yapan, siyaset, bürokrasi ve iş dünyasındaki, Media’daki STK’lardaki makam sahibi kişilerden söz ediyorum.
Mektepte okutulan din büyük ölçüde basmakalıp ibarelerden ibaret, ya da alameti farikaları yok edilmiş, birçok inanç sisteminde varolan ahlaki değerleri yüzeysel olarak anlatan bir din.
Bakın dini kaybederseniz, devlet filan kalmaz. Zaten aileyi kaybetmek üzereyiz. Yönetim kendini yenilememekte kararlı. Biz kendimizi değiştirmeden Allah bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirmeyecek.
Fıkra ile başladık, fıkra ile noktalayalım. Sapık bir mezhebin mensupları, hocalarının önderliğinde sırat köprüsüne gelmişler. Hocaları “işte şimdi bize vaad edilen cennetin kapısındayız. Hep beraber dünyadaki gibi birlikte gözümüzü kapayacak ve yolumuza devam edeceğiz. Kıldan ince kılıçtan keskin bu yol bugün size otoyol kadar genişletildi. Koşun.” Herkes gözünü kapamış koşmaya başlamış. Ve tabii cehenneme yuvarlanmışlar. Ağlayanlar bağıranlar. Bakmışlar, hocaları aralarında. Bizi aldattın demişler. Evet ama, sizden galu bela’daki intikamımı aldım. Ama peki dünyada bize anlattıkların, gösterdiklerin neydi?. Şeytan cevap vermiş: O reklamlardı!
Akıl sahipleri Şeytanın hilelerine karşı uyarılmadılar mı? Onun yeryüzünde bir cennet ve ebedi bir saadet hayatı yalanlarına ne çabuk kandılar. Allah onlara akıl ve kitap vermedi mi. Peygamber göndermedi mi ve “Din büyüklerinizi İlah ve Rab edinmeyin” demedi mi? “Şeytan sizi Allah’la aldatmasın” demedi mi! Ne oldu! Vakit geç olmadan aklımızı başımıza alalım. Bu gidiş iyi değil. Selâm ve dua ile.

10 Ekim 2019 Perşembe

ŞEYTAN'IN ALLAH'LA KİŞİYİ ALDATMASI

Müslümanım diyenleri bekleyen tehlikeler(İmanı taklit seviyesinde olanlar için)
Abdurrahman Dilipak 'IN SÜREKLİ İŞLEDİĞİ KONU:
"Ayet öyle diyor: Şeytan sizi Allah’la kandırmasın.
Şeytan size sağınızdan, solunuzdan, önünüzden arkanızdan, aşağıdan ve yukarıdan gelir. Açık bir kapı bulursa içinize girer ve damarlarınızda dolaşır. Kanın gittiği her yere gider.
Unutmayın, Şeytanın varlığı günah işlemenizin bahanesi, gerekçesi olamaz.
Derler ki, “Kedi aç kalır ve yavrusunu yemeye karar verirse, onu fareye benzetirmiş.
Dindar biri yalan söylememeli, haram yememeli, zina etmemeli, içki içmemeli, adam öldürmemeli. Evet bu doğru. Ama Müslüman adam bunları yapmaz diye bir şey yok. Yaptı diye de dinden çıkmaz. Bunları yapmasa da, bunları meşru görürse, dinden çıkar.
Şeytan (lanet olası) benim nefsimin yoldaşı! Hep kulağıma bir şeyler fısıldar durur. Yorulmaz da.  Ah o “Hannas” yok mu o “Hannas”. Hani o “vesvese veren” Ve onların cin ve insan taifesinden yardımcıları! Benden ya da bir başkasından hiç vazgeçmezler. Dostlarım bana kızıp, benden uzaklaşabilir ama Şeytanım beni hiç bırakmaz!.
Şeytandan kaçamazsınız. . Tek kurtuluşunuz var, taşlanmış ve lanetlenmiş Şeytandan kurtulmak için, onun dediğinin tersini yapın. “LA” deyin.
Bizim o “işini bilen” memurumuz şöyle düşünür: Ötekiler 80 yıldır bizi sömürdüler. Biz bu devlet için, millet için gecemizi gündüzümüze katıp çalıştık. Ben hâlâ kiradayım ve borçlanıyorum. Ve hâlâ en çok ben çalışıyorum. Ben imza atıyorum, birileri malı götürüyor. Birileri adamını buluyor, malı götürüyor. Ben niye yapmayayım. Ben çalışıyorum, o yiyor, bunda adalet var mı? Aslında ben daha fazlasını hakkediyorum, o zaman ben de “aklımı kullanayım” ve..
Şartnameyi biz hazırlıyoruz, denetimi biz yapıyoruz, imzayı biz atıyoruz, işadamı işi alıp taşeron’a veriyor %20+ alıyor. Biz maaşa talim. Adalet mi bu!
İşadamı şöyle düşünüyor. Ötekiler de götürüyor. Onlar başka yerlere harcıyorlar. Biz vakıf, cami, cemaat gibi yerlere harcıyoruz. Eee, bal tutan parmağını yalar. Yarın partimiz için harcamak gerekecek. Dernek, vakıf, memlekette yardım bekleyen insanlar var. Devlet onlara 80 yıldır yardım etmedi. Bu işleri de bugün biz yapıyoruz. Bu işler peşinde koşarken bizim de evimizde çoluk çocuk var. Kirada oturarak, dolmuşla bu işlere yetişemeyiz..
Cemaati, vakfı da, “devlet bizim değerimizi anlamıyor, devletin yapması gereken birçok iş bizim sırtımızda, bu işleri finansmanı için bu kardeşlerimiz bize yardımcı oluyorsa ne var bunda..
Kimi zekat toplayanların giderlerinin karşılanmasını hesab ediyor, kimi geçmiş dönemlerin hesabını yapıyor. Kimi hoca efendilerin şefaatinden meded umuyor, kimi benim kalbim temiz diyor, kimi tevbe etmekten söz ediyor, kimi hacca gidip defteri sildirmekten. Kimi ihtiyacını karşılayıp, ele güne muhtaç olmayacak kadar bir düzen kurduktan sonra, bugün aldıklarının karşılığını fazlası ile vakıflar üzerinden ödemeyi hayal eder, vakıf kurarım diye düşünür ama, tabi bu şeytanın kandırmak için onların kulaklarına fısıldadığı bir söz olarak kalır. Şeytan yaklaştığı insanın kulağına, onun nefsine hoş gelen daha önce düşünüp meylettiği şeyleri söyler.
Şeytan peşine düştü mü bir insanın ve o da ona kapıyı bir açtı mı, artık onun işi zor. Fuhuşa da sürükler, alkole de, kumara da. Her gün geri dönüş daha da zorlaşır. Bir süre sonra insanları hak ve hayır yolunda dönüştürmek için çıktığı yolda, bir noktadan sonra kendi dönüşmüş olur ve Şeytanın peşinden yürümeye devam eder.
Kim bunlar derseniz, onları görmek için çevrenize bakın bakalım, yok oldular değil mi? Onların gittikleri mekanlara bakın bakalım, eğer yolunuz düşerse tabii, kimlerle dost olmuşlar, kimlerle beraberler, kibir var mı? Eski dostları ile ilişkisi nasıl. Aile, çocuk, eş-dost ilişkileri ne durumda. Bunlar inandıkları gibi yaşamaktan uzaklaşınca yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar.. İlginçtir, eskiden radikalken, bugün, karı-kız peşinde koşanlarımız, kumar oynayan, futbol maçlarını kaçırmayan, malayani işler ve dostlar edinen, sık sık yemin eden, argo konuşan, küfreden, lüks mahallerde, yeni dostları ile sohbet ederken kahkahalar atan tiplere dönüşenler var.. 
Para, makam, güç konusunda hazırlıksız yakalandık. Aklımız ve imanımız, servetimiz ve gücümüze yön versin derken, tersi oldu, servetimiz ve gücümüz aklımız ve imanımıza yön verdi.. Bu helak sebebidir. İnandığımız gibi yaşamayınca, yaşadığımız gibi inanmaya başladık. Olduğumuz gibi görünmeyince, göründüğümüz gibi olmaya başladık. 
Kimimiz ilmimizle kibirlendik, kimimiz makamımızla, kimimin paramızla, kimimiz şöhretimizle. Kimimiz bunlara ulaşmak için Şeytanın yalan vaadlerine kandı, kimimiz bunları elde ettikten sonra sapıttı.
Bizim açlığını çektiğimiz birçok şey vardı: Para, makam, kadın.. Kimimiz bunlara ulaşamayınca bunlara sahip olanları itham ediyordu, demek ki, kimimiz bunlara karşı çıkarken, onları kıskanıyormuş. Bunlara sahip olunca bir anda sapıttılar.
İnsanoğlu neyi ihtirasla ister ya da neye sahip olur ve onunla kibirlenirse, Allah onları o şeylerle imtihan eder. O şeyler, “dua ile istenen bela”ya dönüşür.
Ya hu, öyle şeyler oldu ki, başlangıçta, partizanlık, cemaat, tarikat, hemşehricilik ile yola çıkanlar, gün geldi, ya sahip oldukları haram mal ve makamı muhafaza için ya da daha fazlasına sahip olmak için tam zıt bir dünya görüşüne sahip olanlarla kol kola girdiler ve haram mallarını korumak ve kendilerine birileri musallat olmasın diye Mafya ile kol kola girerek Mafyalaşmaya başladılar. Sermaye, siyaset, bürokrasi arasında Mafyöz çeteleşmeler başladı.
Birinin çıkıp bunlara; “durun kalabalıklar, yolunuz çıkmaz sokak” diye bağırması gerek.
O noktaya geldi ki işler, bunlar artık kendilerini savunmuyorlar, saldırıyorlar, tehdit ediyorlar.. Utanmıyorlar, görünmez, bilinmez de değiller artık. Birçok şey bilindiği halde arsızca yollarına devam ediyorlar. Kendilerinden kimsenin hesap soramayacağını zannediyorlar. Her kesimden “dostlarının” olmasına, sahip oldukları dosyalarla dehşet dengesi oluşturarak, itiraz edenleri susturacaklarını sanıyorlar.
Şeytanın hilelerinden kurtulmak istiyorsak, yüzümüzü HAK’ka dönelim. Ama dikkat, Şeytan sizi Allah’la aldatmasın. Cahillik edip de din ve devlet büyüklerinizi İlah ve Rab edinmeyin. Haksıza karşı, haklıdan yana olalım o her kimse ve işi ehline verelim. Aksi zulümdür ve Allah, cahil, zalim, fasık ve müfsit kişi ve topluluklara yardım etmez. Onların işlerini sarp dağlara sardırır. Kazandıkları, para makam ve şöhret, dua ile istenen bela olur onlar için.
Keşke insanlar yanlışta ısrar etmeseler de akıllarını başlarına toplasalar. Gelecek günler onlar için geçen günleri aratabilir. O gün geldiğinde bir dost ve yardımcı da bulamazlar.
Ve bir de, o unutmamamız gerekirken unuttuğumuz(!) bir din günü var, o her şeyin hesabının sorulacağı bir gün!! Ölüm en büyük ibret dersi olmalı bizim için! Heey! ölüm var ölüm! Selâm ve dua ile.(Abdurrahman Dilipak

20 Ağustos 2019 Salı

DİLİPAK'IN YORUMU

Yunus’un dediği gibi “Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim.” Halk değişim istiyor, ben de bu talebin “haklı sebepler”e dayandığını düşünüyorum. Vekalet veren siyasilerin veli-i nimetidir. Siyasilerin bu sese kulak vermesi gerekir. Bu yerine göre kul hakkına da girer. Öte yandan; esasen ben halkla yönetim arasında “U borusu” gibi bir ilişki olduğunu düşünürüm. Biz kendimizi değiştirmeden, Allah bizim hakkımızdaki hükmünü değiştirmeyecektir. Herkes baştakilerin değişmesini istiyor ama asıl değişmesi gereken biziz biz! Öte yandan; kötü olanların iyi olmayacağı, iyi olanların kötü olmayacağının garantisi var mı? Veya gelen gideni aratırsa! O da var. Ben doğru bulduğum şeyleri, Allah rızası için tekrarlayıp duracağım. Birileri de belki de ve inşallah onlar da Allah’ın rızasını gözeterek bunu yapmamakta direnecek. Ve sonuçta tartışıp durduğumuz şeylerin hakikati bir gün önümüze koyacak. İnşallah o gün, niyetlerimiz ve akli deliller, usuli hassasiyetlerimiz sebebi ile affedilenlerden oluruz. Değilse vay halimize! Allah inat edenler ve kibirlenenleri affetmez! O zaman “herkes kendi yoluna”.. Bizi gören, duyan, bilen, hüküm sahibi bir Allah var. Tek gerçek şu: İmtihan oluyoruz. Bu hercümerç içinde, yapıp yapmadıklarımız, ya da söyleyip söylemediklerimizle, ya kendi cennetimize sırtımızda tuğla taşıyor ya da kendi cehennemimize sırtımızda odun taşıyoruz. Yüzümü O’na döndüm. O’nun rızasının tecellisinin vesilesi olmaktır niyazım. Hakkı Hak, batılı batıl göstermesi ve Hakta toplanmayı nasib etmesidir duam. O, bizi “sabredenlerden, şükredenlerde, direnenlerden bulsun diye” selâm ve dua ile.(Abdurrahman Dilipak)
Hakikatları ifade ediyor.Ancak,tasavvuf ve tarikatı reddettiği için elinde mum bekliyor.yol yürümüyor.Şeriattan hakikata yürüyüş tarikat yoludur.Bu yol yürünmezse olduğun yere mıhlanır kalırsın.Bugünün muktedirleri yola çıktıklarında Dilipak'da onlarla birlikte idi.Ancak nefisleri cezbeden şeye ulaşanlar,ulaşamayanlardan ayrıldı.Onların arkasından vah etmede.Eğer o nimetlere ulaşıp imtihana tabi olsa idi kimbilir nerede olacaktı.Bu tehlike herkes için geçerlidir.Hak Teala'nın korudukları müstesna.

1 Mart 2019 Cuma

DİLİPAK KİMİ KASTEDİYOR


1 mART 2019 tarihli Yeni Akit gazetesindeki köşesinde Abdurrahman Dilipak kimleri kastediyor?Yazıdan açık bir şekilde "Ak Parti iktidarını demek" mümkün olmuyor.Lafı ortada bırakmak sağ mahalledeki " cesur"  gazetecilerin ortak davranışıdır.Halbuki sol mahalleninkiler çok daha cesur.Belki bu "ne yerse yesin"halinden olsa gerek. O yazının aktarımı;
  
Endişelenecekler tabi, çünkü ucu kendilerine dokunuyor
1 Mart 2019 Cuma 
 
Eşref Bitlis’i araştıramazsınız, Uğur Mumcu’yu da, Hablemitoğlu’nu da, Cem Ersever’i de, Hrant Dink’i de, Muhsin Yazıcıoğlu’nu da, Bahriye Üçok’u da, Sabancı’yı da. Çünkü 3 adım sonra ucu “kendilerine” dokunur.
 
Müslüman, ateist, laik, sağcı-solcu farketmiyor. Aynı delikteki yılan tarafından ısırılıyoruz. “Fail” 40. odada gizlidir. Eğer kararlılık ve cesaretle işin üzerine gidecek olursanız, oraya varana kadar “dokunulmaz”, “korunan”, “kozmik ve derin” birçok ve kurumun kapısından geçerek ilerlemeniz gerek. Ve her adımda, faili işaretleyen yanıltıcı tabelalar göreceksiniz. Muhbirler, analizistler, muteber adamlar, belge sunan gazeteci kılıklı ajanlar sizi karşılayacaklar. Her şeye rağmen doğru yönde ilerleyecek olursanız, tehdit alır, saldırıya uğrarsınız. Yetkiniz elinizden alınır.
Darbeler, darbeciler, siyasi cinayetlerin failleri onun için bulunamaz. Herkesin bildiği gerçek “sır” olur. Çok ısrarcı olursanız, gemileri yakmışsanız, geri dönülmez bir noktaya gelmişsiniz, “artırılmış bir gerçeklik”, “somutlaştırılmış” fabrikasyon bilgi, belge, bilirkişi, itirafçı, muhbirlerle hedef seçilen bir kurban önünüze çıkarılır ve infaz edilir. “Tanrılara kurban sunulur” ve asıl cinayet, kurgulanmış yeni bir cinayetle perdelenir.
Özal suikastinin faili yakalandı da ne oldu! Papazı yakaladınız da ne oldu!. 15 Temmuz gecesi İncirlik’te neler yaşandı soruşturabiliyor musunuz? Fehriye Erdal nasıl oluyor da AB ve NATO’nun merkezlerinin bulunduğu bir ülkede barınabiliyor. Apo’nun ve PKK derin sırrını çözebilir misiniz? Sahi, Sivas ve Başbağlar’da ne oldu? Kanlı 1 Mayıs neyin nesi idi!. “Arınç suikasti”nin (!?) arkasında ne vardı! İçişleri Bakanları emniyet genel müdürleri, istihbarat şefleri “devlet terbiyesi” gereği konuşmazlar. Onların kafalarına çakılan hiyerarşide Allah’ın emri, amirlerinin emrinden sonra gelir. Kadro ve bordroları din günü makamlarından önce gelir çünkü. İdari sicilleri, “Kiramen Kâtibin sicilleri”nden öncedir. Onun için “gerçeğin üzerini örter”ler. “Hakızlıklar karşısında susar”lar, “Adil şahidler” olmazlar. “Yalancı şahid”lik yaparlar. Dünya nimet, makam ve korkuları karşılığında dinlerini satarlar! “İman ettik” demekle yakalarının bırakılıvereceğini zannederler.
Hani “bir topluluğa olan öfkemiz bile bizi onlar hakkında adaletsizliğe sevketmeyecek” idi! “İşi ehline” verecektik, ehliyet ve liyakat ne oldu. Satınalmacılar, ihale komisyonu üyeleri, insan kaynakları müdürleri, “hamili kart yakinimdir” benzeri şeyler yazannlerini satarlar! “İman ettik” demekle yakalarının bırakılıvereceğini zannederler.

13 Ekim 2018 Cumartesi

HİNT KENEVİRİ ÜZERİNE

Yazar Abdurrahman Dilipak'ın  dişi Hint Keneviri (esrar) üzerine başka açıdan baktığı yazıları ilginçti.Şöyle ki:
 
"Esrar! Sırlar demek. Bana kalırsa esrar uyuşturucu kataloğunda yer almalı, tıpkı GAT gibi.. Bakın GAT esrardan daha hafif bir uyuşturucu. GAT kullanan biri bisiklete biner gider.. Ama GAT kontrolden çıkınca Yemen’i bitirdi. Uyuşturucu kullanımı bugün % 80’ler seviyesinde. İmam bile GAT kullanmaya başladı. GAT’tan esrara, esrardan eroine geçmek mümkün. Bu arada bunun tersi de mümkün. Bana kalırsa sigara/tütün, “ot” dedikleri enfiye, tütünün başka kullanım türevi olan nargile de aynı kategoride değerlendirilmeli.
Aslında şeker de zehir! En tatlı zehir şeker olmalı. Şeker sigaradan daha az zararlı değil!
Bu işin suyu çıktı. Tiner de uyuşturucu, bir takım solventler de. Bali denen yapıştırıcı buna basit bir örnek.
Endüstride hemen her sektörde solvent kullanılır. Solventler, içerdikleri kimyasal maddelerin özelliklerine göre “tehlikeli madde” ve kullanım sonucunda da “tehlikeli atık” olma özelliği gösterirler. Artık, kullanım şekline dayalı olarak ayrıca “Uyuşturucu madde” olarak da tanımlanması gerekir. Etkilenmesi açısından boya, vernik, cila imalatı, metal parlatma, mürekkep üretiminde bir tür çözücü, kimyasal maddeleri, tekstil, kırtasiye, printer boyaları, yapıştırıcıları, uhuları, balileri, veya pantolondaki çamuru, tavadaki yağı çözen; yani bunları oluşturan moleküller arasındaki bağları koparıp kendi moleküllerine tutturan sıvılar için kullanılan solvent dediğimiz şey de tahriş yapan, yanan, yakan bir madde olması yanında uyuşturucu etkisi gösteren bir kimyasal. Peki solventi yasaklamayı düşünüyor muyuz?
Yani, demem o ki, madem solventi yasaklamıyorsunuz, o zaman keneviri niye yasaklıyorsunuz.. Bıçağın da kötü kullanımı tehlikelidir. Ama bıçağı yasaklamıyoruz. Hint kenevirini niye yasaklıyoruz o zaman.
“Hint keneviri”ni de tıpkı afyon ekimi gibi kontrollü bir şekilde yapamaz mıyız?..
Kontrol dışı ekim ve kullanım mutlaka olacaktır. Ama hukuki yaptırım ve maliyet, kimyasal/sentetik uyuşturuculardan daha az ceza ve maliyetle bulunabilirse, en azından çocuklarımız için ölümcül, geri dönüşü ve telafisi çok daha zor bir beladan daha az bir riskle kurtulabiliriz.
TBMM’deki, İKTİDAR’daki kardeşlerimiz, NARKOTİK’çi kardeşlerimizin bu konuyu bu çerçevede yeniden düşünmesi gerekir.
Bu arada; esrarın biyolojik bağımlılıktan daha çok psikolojik bir bağımlılık yaptığını, bağımlılıktan kurtulmak konusunda, diğer eroin ve sentetik uyuşturuculara göre daha kolay olduğunu da hatırlatalım. Esrar kullanıcılarının çevresine karşı kriminal riski daha düşük olup, bütün zararı, daha çok kendisinedir.
Peki, bu Hint keneviri nedir? Bakın Hint keneviri, şeker hastalığının tedavisi için ilaçtır aynı zamanda. Göz tansiyonu, artrit, romatizma, kalp, epilepsi, astım, mide, uyku bozukluğu, psikolojik rahatsızlıklar, omurga rahatsızlıkları, şeker, kanser gibi 250 kadar hastalıkta Hint kenevirinin etken maddesi THC kullanılıyor. Kemoterapinin yan etkilerinden kurtulmak için de kenevir bir imkân sunuyor.
 İşin içinde ilaç firmaları, gıda firmaları, enerji firmaları da var, yasak lobisi olarak. Rothschildler de var, Dupont da, Rockefeller de..
Tütün, Hint kenevirinden biyolojik anlamda daha fazla bağımlılık yapıyor ve daha zararlı biliyor musunuz?.. Alkol de öyle..
1 dönümlük kenevir tarlası, 25 dönümlük orman kadar oksijen üretir. Bir dönüm kenevirden, dört dönüm ağaca eş kâğıt çıkar. Düşünün, bir ağaç 20-50 yılda yetişirken kenevir dört ayda yetişir. Yılda 3 mahsul alabilirsiniz. Ağaç 3 kez kâğıda dönüştürülebilirken, kenevir 8 kez dönüştürülebiliyor.
Tohumunun besin değeri, insan ve büyükbaş, küçükbaş, kümes ve kanatlı hayvanlar için idealdir ve protein değeri ise çok yüksektir. İçindeki iki yağ asidi doğada başka hiçbir yerde yoktur ve kolesterol dostudur. Omega 3-6-9 yağlarını taşır.
Bakın, plastikten elde edilen ürünlerin tümü, daha sağlıkla ve kolaylıkla kenevirden üretilebilirler. Petrol türevlerin çevre ve sağlığa zararından da korunmuş oluruz.Kenevir plastiği çok kolayca doğaya dönüşebiliyor. Petro-kimya ürünü plastik ise doğada uzun süre kalıyor. Keneviri yapı izolasyonunda da kullanabilirsiniz, kompozit ürün olarak da, kenevir bazlı asfaltlar asırlarca bozulmadan kalabilirler. Binaların yalıtımında kullanıldığında son derece dayanıklı, ucuz, esnek ve zararsızdır. Boya ve vernik üretiminde olağanüstü ucuz ve verimlidir, dayanıklılık etkileri vardır.
Kenevirle sabun da üretebilirsiniz, şampuan da, deterjan da. Kenevirden üretilen bu ürünler ve kozmetikler tabiata zarar vermez ve suları kirletmezler.
Keneviri biyoyakıt olarak da kullanabilirsiniz.
Keneviri uyuşturucuya geçiş için kullananlarda olduğu gibi, eroin ve kokainden geri dönüş içi kullanmak da mümkün. Kimyasal uyuşturucu bağımlılarının geri dönüşü için de kenevir bir ara çözüm olabilir. Kenevirin AIDS ve kanser tedavisinde kemoterapi ve radyoterapi etkilerini azalttığı ve radyasyon temizlemede faydalı olduğu artık biliniyor.
Bakın, 250 endüstriyel ana maddeden üretilen 2500’e yakın nihai üründe, doğrudan ya da dolaylı olarak kenevir ürünlerinin kullanılması mümkün. Tekstilden gıdaya, ilaçtan kozmetiğe, petrokimya ürünlerinden inşaat sektörüne kadar, zırh üretiminden kompozit ürünlere kadar her yerde ve her alanda kenevir kullanmak mümkün.
ABD’ye karşı alkoloid zaferini Erbakan kazandı. Kenevir savaşını da Erdoğan kazanabilir. Bugün Afyon Bolvadin Alkoloid Fabrikası Türkiye’nin ilk en büyük 1000 firması içinde bulunuyor ve her yıl ülkemize, tarım sektörü üzerinden ve ilaç sektörü üzerinden yüz milyonlarca dolar kazandırıyor.

5 Ekim 2018 Cuma

ABDURRAHMAN DİLİPAK/ŞİKAYETNAME

Bu benim için zor bir yazı oldu. Kaç kez sildim, yeniden yazdım, yumuşattım. Dudaklarımı ısırdım, elim titredi, utandım. Öfkelendim. Sonunda kuşa çevirdim. Buyurun sonuç bu:
Eba Müslim Horasani’nin o malum sözlerini tekrar hatırlatmak isterim: Onlar dostlarını uzaklaştırıp, düşmanlarını dost edindiler. Düşmanları dost olmadı, ama dostlarını geri kazanamadılar ve yıkılmaları mukadder oldu! 
Beni ya da benim gibi düşünenleri dışlayıp, Rothchild’leri McKinsey’gilleri dost edinenler, bir gün bazı gerçeklerin farkına vardıklarında çok geç olabilir. 
Hiç kimse la yüs’el değildir. Peygamberler dışında kimse masum da değildir. İstişare ayeti savaş şartlarında nazil oldu. Hem de Resulullah’ın ilk görüşü dışında bir görüş üzere karar verildiği halde. Kur’an-ı Kerim yapılan işi doğruladı.
Sahi ne oldu bize!. Siyasete soyunan kardeşler (Allah onları ve beni affetsin) siyasetin en temel “edeb”i olan, “düşman”a karşı “celadet” ve “cesaret”, “mazlum” ve “dost”lara, sıradan insanlara karşı “hilm” ve “tevazu” elbisesini giyinmeliler. Ne demişti Edeb-Alî, Osman Gazi’ye: “Ey Oğul! Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana. Güceniklik bize; gönül almak sana. Suçlamak bize; katlanmak sana. Acizlik bize, yanılgı bize; hüsnüzan sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana. Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.” “Milli” ve “Yerli” olmak için önce bu “alîedeb” şart. 
Bu ahlakla ahlaklanmayanların oralarda işi ne o zaman!
Kuraldır: “Basın mensupları, kanaat önderleri, sivil sözcülerin genişletilmiş eleştiri hakkı, siyasilerin ve bürokratların artırılmış tahammül yükümlülükleri vardır.”
Ben darbe dönemlerinde darbecilere karşı bu sözlerle kendimi ve toplumu savundum. Kadere bakar mısınız, bugün bu sözleri kime söylemek durumunda kalıyorum. Birileri bazı gerçekleri unutmuş olabilir mi? Beni bilen bilir, birilerine olan, bırakın eleştirimi, düşmanlığım bile beni onlar için inşallah adaletsizliğe sevketmez! Kızsam da doğru söz ve işlerini desteklerim. Hele hele öyle, kişiler üzerinden kurum ve topluluklara karşı adaletsizlikten Allah’a sığınırım.

Bazı AK Partili belediyelerde, bazı bakanlıklarda, kamu kuruluşlarında birilerinin adamı olmadığı, olanlara göz yummadığı için baskıya uğrayan, tehdit edilen, taciz edilen bir sürü eleman var. İftira ediyorlar. Tecrit uyguluyorlar. Hiçbir iş verilmeden bankamatik memura dönüştürülen personeller var. Kimi bakanla, kimi başkanla tanış diye kendini konumlandırıyor. Kiminin arkasında milletvekilleri var. Sırtını dayadıkları biri var işte. Birini orada istemiyorlarsa, ya da kendi cemaatlerinden birini getireceklerse, tıpkı FETÖ’cüler gibi sürekli soruşturma açarak caydırmaya, yıldırmaya çalışıyorlar. Sorumlusu olmadığı işlerden dolayı suçlanıyorlar, zimmet çıkartılıyor.Yargıya da gidemiyorlar. Niye, partiye zarar verirmiş.. Sendika da çaresiz, onlar da sorun çıkartmak istemiyor. Avukat kendi partisine karşı dava açmak istemiyor. CHP’li avukat mı tutsunlar. Bu tür haksızlıklara uğrayanlar artık MHP’li sendikalara gidiyorlar. 
Mesai dışında TÜGVA’da çalışanı da var, annesi AK Parti Kadın Kollarında çalışanı da bunlardan. Ben de her şeye rağmen mücadele, sabır diyorum. “Urvetül Hasene / Güzel bir örnek” olmak zorundayız. Ankara’da bir yerlere haber veriyoruz, bir ilerleme olmuyor. Merkezdekiler de hayali, gerçek dışı suçlamalarla işi savsaklıyorlar. 
Bunlar oluyor da, insanlar davasından vazgeçiyor mu? Bazıları dökülse de, genelde hayır. Üzülüyorlar ama hep bir umutla bekliyorlar. Sabırla direniyorlar. Bu gençler artık daha fazla kurda kuşa yem edilmese. 

Değil mi ki, sonunda Allah’ın dediği olacak, ne gam!. O bizi sabredenlerden, şükredenlerden ve direnenlerden bulacak. Herkes yaptıklarının hesabını verecek elbette bir gün! Kimse rızkından az ya da çok yiyemez. Ecelinden sonra ve önce de ölmez. Bu insanlar için olduğu gibi örgütler için de böyle.
Bizim Akit TV’de Tıbbı Nebevi programı yapan Dr. Muammer Yıldız bir-iki olay anlattı, utancımdan yerin dibine girdim. Bu birileri var ya, o birileri, “ısırıcı melikler”in torunları, Belam’ın, Şeddat’ın, Karun’un mirasçıları bunlar. Bunların itibar görüp, başkalarını ezip geçtikleri mekânlardan “rahmet melekleri” uzaklaşır ve “azab melekleri” gelir.
Reis be, biliyorum “yalnız” adamsınız, kalabalıklar içinde yapayalnız. Sizin güvendiklerinizden bazıları güveninizi kötüye kullandı ve sizin adınızı kullanarak çirkin işler yaptılar. Sizin için dua ediyorum ki, Allah sizi bunların şerrinden emin eylesin.. Bunların bazıları tam da, “Vay o namaz kılanların haline” diye başlayan ayetin muhatabı olan bir ahlak zafiyeti içinde. Bazıları tarikat iltisaklı görüntüde. Rivayet olunur ki; KarunHz. Musa ve Hz. Harun’dan sonra Tevrat’ı en iyi bilen kişi idi. 
Derdim şu: Bir kişiye yapılan haksızlık, bütün bir topluma yöneltilmiş bir tehdittir. Benim katlanmak zorunda olduğum güçlükler bir başkası için baht kaynağı olsun, emsal ve örnek teşkil etsin diye bunları yazıyorum. AK Parti, içindeki AKP’lilerin sırtına yüklediği bu kamburdan kurtulmadan rahata kavuşmayacak. Bu etrafınızdaki menfaatperest, laf dinlemez siyaset ve bürokrasi bezirgânlarından yakanızı kurtarmazsanız, Allah’ın yardımı bize ulaşmaz. “İçimizdeki beyinsizler” yüzün bir helak gerçekleşebilir. “Allah o zaman işlerimizi sarp dağlara sardırır”.
Talut – Calud’u hatırlayın. İçimizden çoğu o “içme” denilen “zehirli su”dan kana kana içtiler. Şimdi tevbe zamanıdır. Şimdi Davud’un sapanını ele alma zamanı. Geç kalmadan.
Şikâyet değil, ama siyasette olması gerekenler üzerine yarın da yazmaya devam edeceğim. Daha yazacak çok şey var zira. (yENİ aKİT GAZETESİ 5 EKİM 2018)