Tasavvuf nazarında akıl ruh beden ve nefis irtibatı
nasıl kurulur? Bu dört kavramı tasavvuf nasıl açıklar?
İslâm genel ontoloji anlayışı, öncelikle Allah (c.c.) merkezli bir varlık bütünlüğü inşa eder ve insanı o bütünlük içinde transandantal bir şekilde Allah’a (c.c.) bağlayan yapıya işaret eder. Tevhidî bir yapıdır bu. “Hepimiz
Allah’a (c.c.) aidiz ve O’na döneceğiz.” (Bakara, 2/ 156)
“Yerin göğün mirası (yani tüm varlık) Allah’ındır.” (Âl-i
İmrân, 3/180) “Bugün mülk(ün tamamı) kimindir? Vahid
ve Kahhar olan Allah’ındır.” (Ğafir, 40/16) ayetlerinde
tüm kâinatın Bir’e ait olduğu vurgulanır.
Ruh ve beden, vahdet ve kesrette birbirine zıt iki yapıdır. Ruh zamansız, mekânsızdır, mahiyeti “illâ kalîlen”
(İsrâ, 17/85) yani çok az olarak bilinir. Yaratılmıştır ama
ölümsüzdür “emr” âlemine aittir. Bir anda yaratılmıştır.
Beden ise zamanlı, mekânlı, mahiyeti tefekkür, ilim, akletme ile bilinebilen geçici (corperelle), ölümlü ve halk
alemine ait bir varlıktır. Ruh bedene hâkimdir, sultandır. İşte bu iki zıt varlığın birbiriyle buluşması, ancak bir
ara varlıkla yani nefsle mümkün olmaktadır.
Nefs mahlûk, zamanlı ve ölücüdür. Azrail (a.s.) vefat anında nefsi öldürür. Nefs ölünce, ölümsüz olan ruh
bedeni terk eder. Öncelikle nefsin ölümü ve onun ölümüyle bedenla ilişkisini kaybeden ruhun terki nedeniyle
beden ölür ve unsurlar âlemine, “toprağa” karışır gider.
Kur’anî bir vakıa olarak basite irca ederek anlattığımız
bu terimlerin tasavvuf kaynaklarında izahı da şöyledir:
Ruh, idrak eden ve diri olan bir latifedir. Ana karnında
tesviyenin (şekillenmenin) tamamlandığı 4. ay sonunda
bedene üfürülür. Bedendeki ruh, sütte gizlenmiş yağa benzetilir. Buna latîfî sirayet veya bir tür nüfuz da denebilir. Akletme, idrak etme özelliği, ruhun kabiliyetlerinden
biridir. Bu nedenle ruh, ilahî hitaba yani emir ve nehiylere birinci dereceden muhataptır ve sorumluluk sahibidir, mükelleftir. Anne karnında ilahî/insanî ruh üfürülmeden önce insan varlığı, bildiğimiz et ve kemikten, bir
de ona izafet halinde bulunan cemadî, nebatî ve hayvanî
ruh ile diri bir organizmadan ibarettir. Beden, aslında
ruha giydirilmiş geçici bir elbise olarak da görülebilir.
Nefs; ruh üfürülmeden önce rahimdeki ilk döllenmeden (zigot) itibaren vardır. Maddî organizma; nebatî
ruh özelliği ile hücresel çoğalma ve büyüme, hayvanî
ruh özelliği ile diriliğini sürdürme, cemadî ruh ile de
cismaniyetini koruma durumundadır. Hayvanî, nebatî
ve cemadî ruh şeklinde anlatılan bu kavramlar, orijini
itibariyle Mısır’da Hz. İdris’e (a.s) kadar dayanır. Tasavvuf, İslam Felsefesi, Eski Yunan, Mısır ve zincirin son
halkası Hz. İdris (a.s) dir.
İşte bu üç özelliğe sahip nefs; ilahî ruhun üflenmesi
ile şehvetler ve arzuların idrak merkezli olarak kinetize
olmasının önünü açar. İlahî ruh yok iken nefse ait arzu,
istek, şehvetler, potansiyel halde işlevsizdir. Ruh ile nefs
arasındaki ilişki, temeli itibariyle bu minval üzeredir. Bedene bağlı olarak başlangıçtan beri var olan bu nefs olmasa, ilâhî ruh bedenle irtibata geçemez.
Zümer sûresi 42. ayete göre ruh, uykudayken, ölen kişideki gibi bedeni terk eder. Akıl/idrak özelliğine sahip
ruh uyku sırasında bedende bulunmadığı için uyuyan
insanda nefsin şehvet ve arzuları durağanlaşır. Görme,
duyma, tatma, dokunma gibi duyuları çalışsa da ruh olmayınca pasiftir ve bu yüzden beyinde bu duyular idrake
dönüşmez. Bu idrakin olmayışı sebebiyle kulak canlıdır
ama duymaz, göz canlıdır ama görmez, dil canlıdır ama
tatmaz, el canlıdır ama hissetmez durumdadır. Ruh ise
ait olduğu âlemde kendine özgü idrak bazında duyma
ve görmesiyle rüyaları ru’yet etmektedir.
Beden, nefsin istek, arzu ve şehvetlerinin kullanılması suretiyle ruhun yönetimi altında olarak dünyadaki hayatını/varlığını sürdürme durumundadır. Nefs,
ruhla metafiziğin de ötesinde bir irtibat halinde olduğu
gibi bedenle de aynı şekilde belli bir irtibat halindedir.
Nefsin ruhla irtibat halinde olduğu yer, metafizik kalp
(gönül) iken nefsin bedenle irtibatta bulunduğu yer, fizik olarak beyindir. Bir örnekle basite indirgeyerek bu
keyfiyeti şu şekilde açmak istiyorum. Eğer mesela diyelim, mercimek çorbası içiyorsam, bu bedenimin hayatını
devam ettirmeye yönelik faaliyetidir, derim. Yemeği nasıl
yiyeceğimi ise beynimin direktifleri tayin eder. Beynin
direktiflerini nefsin arzu ve iştahı şekillendirir. Nefsin
arzularını, idrak, akıl ve bilinçli irade olarak ruh yönlendirir. İşte bu basitçe çizmeye çalıştığımız tablo, insanın beden-nefs-ruh bütünlüğü içindeki fonksiyonelliğini
gösterir. İnsan, özetle bu üçünün determine edilmiş, rast
gele değil planlı olarak belli bir armoni halinde toplamıdır. Nefs ruhla da interaktif ilişki halindedir. Bu ilişki ve
irtibat ağı içerisinde akıl/beyin yemeği yedirir. Çorba içmeyi, ruha ait iradenin istemesi gerekir. Bu istek, nefsin
iştahı etkisiyle olabildiği gibi, irade de nefse ait bu iştahı
şekillendirebilir/yönlendirilebilir.
Geleneksel insiyatik eğitim, insanı bu bütünlüğü
içinde ele alıp parçalara bölmeden terbiye eder, eğitir ve
ortaya kâmil insan portresi çıkarır. Tarîkatlar da bu eğitimi veren okullardır.