KABETÜ'L-UŞŞAK BAŞED İN MEKAM
HER Kİ,NA-KES AMED İNCA ŞOD TEMAM.........
Bu makam Aşıkların Kabe'si oldu. Noksan gelen tamamlanır.
ALLAH İÇÜN ALLAH İLE ALLAH'A GİDERSİN
ALLAH'TAN ALLAH İLE ALLAH'A GELİRSİN
13 Nisan 2021 Salı
SÜLUK YOLUNDA MANEVİ İMTİHANLAR
Süluk yolunda salikin uğrayacağı imtihanlardan birisi de bedensiz varlıkların(cin-peri) alemine kolaylıkla intikal edip cinler alemine girme, eşyada tasarrufda bulunma, zaman ve mekanı aşma gibi olağanüstü halleri gerçekleştirebilir.Süluk esnasında ortaya çıkabilecek bu ilahi çeldiricilerdir.Bu noktada saliklere teklif edilecek olan cin(mana,ruhban,huddem,istidraç) ilmi veya maddenin özelliklerini değiştirmeye yarayan simya ilmi saliklerin ayağının kaymasına (mezleke-i akdama)sebeb olur.Yolda ikram gibi görünen bu tuzaklar Hak ehlinin yetiştirilmesi içindir.Aldanan yolda kalır, aldanmayan hakikate yol alır.
Seyrü süluk esnasında düşülecek en önemli tuzaklardan birisi de insanda çeşitli ilim ve irfanın tecelli etmesidir.İlim ve irfan insanın Hak ve hakikatı "biliyorum" zannına kapılmasına sebep olabilir. Hulasa ilim ve marifet , fena yolunda "gör-geç" makamından ibarettir.
Gerek kesbi ve gerekse zevki hiçbir bilgi insana Hakk'ın hakikatını öğretemez.Hak ve hakikat yokluğa talip olanlarda tecelli eder.Varlığa , bir kar ve kazanca talib olan kişiler yolda kalmaya mahkum ve mecburlardır. Hak ve hakikat, aşk ve irfan yolundan öte yoklukta, zillette, melamette tecelli edecektir.
EFENDİMİZİN İNCİL VE TEVRATTAKİ İSMİ
Efendimiz SAV.'in ismi Tevrat ve İncil'de anılır ise de Muhammed tabiriyle olmayıp "Ye'ti min ba'di ismühu Ahmedü"(Benden sonra gelecek olanın ismi Ahmed'dir)Saf 61/6 ilahi beyan üzere İncil'de Ahmed"Münhamenna" ismiyle belirtilmiştir.Efendimiz "Benim ismim Tevrat'da da anılmıştır" buyurduğundan Yehud taifesinin bilginleri iman etmemek ve kendilerinin de şöhret ve vazifeleri yok olmamak için Tevrad da bulunan ismi şeriflerini bozdular. Ashabdan Abdullah bin Selam, Yahudilerin alimlerinden olmakla iman ettikten sonra "Tevrat da ismi şerifiniz vardır, Ya Resulallah" dedi."Münhamenna" yazılı olduğu bulundu.
KİMİN İMANI KUVVETLİ VE DAHA SAĞLAMDIR?
Bu sual Efendimiz (sav)'e sorulmuştu.Buyurdular ki:"Vaktimde olup beni görmeyen ve benden sonra gelip beni görmeyerek iman edenlerdir" Zira bunların imanları şevkime ve bağlılıkları muhabbetimedir.Alametleri şudur ki variyetleri dünya dolusu altın olsa bu altınları muhabbetime sarfeder ve harcarlar.Meveddetimde/derin sevgimde hakkan ve muhabbetimde sıdkan mümin bunlardır.
İİMANIN KUVVET VE KEMALATI
İnsanlar arasında iman farklılıkları, muhabbette farklı oluşları miktarıncadır. Herkesin imanı vukubulan muhabbetin çokluğuna göre kuvvet ve kemalat bulur.Kafirlerin küfürlerinde dahi birinin diğerinden farklılığı vardır.Efendimiz (sav)'e olan buğzları arttıkça küfürleri de o kadar artar. Efendimiz (sav) üç kerre tekrar ederek muhabbeti olmayanın, imanı da olmadığını uyararak " Ela la imane limen la mahabbete lehu"(Dikkat edin, muhabbeti olmayanın imanı da yoktur) buyurmuştur.
Efendimiz (sav)'den sual olundu ki:"Bazı müminleri huşuda olduklarını, bazılarının huşuda olmadıklarını görürüz.Bunun sebebi nedir?"
-"İmanda tad bulan daima huşu içinde olur, bulamayanlar huşu bulamazlar" buyurdu.
İmanda tad ne ile bulunur? Ve neile kazanılır ve nail olunur?" sual olundukta:"Sıdk ile Allah'ı sevmekte bulunur" buyurdu."Allah sevgisinin bulunması ne ile olur?" diye sorulduğunda;"RESULÜNE MUHABBET ETMEKLE OLUR" buyurdu.
12 Nisan 2021 Pazartesi
CELAL TECELLİSİ ÇABUK YETİŞTİRİR
Mürşidler, müridleri Celal yahut Cemal üzre terbiye ederler.Celal ile terbiye ettikleri salikler, Cemal ile terbiye edilen saliklere göre menzile ve maksada daha çabuk ulaşırlar imiş.
MÜCAHEDE YOLLARI
Ankebut suresi 69 ayetinde buyrulur:"Uğrumuzda cihad edenlere, bize ulaştıracak yolları gösteririz" Mücahedenin asgari şartı süluk sırasında terbiye tamamlanıp kemal buluncaya kadar az yemek, az uyumak, az konuşmak, şehveti terk etmektir.Kemale ulaştıktan sonra beden ile mücahadeye lüzum kalmaz.
İbrahim Ethem hazretleri buyurmuştur: Bir kulun salihler seviyesine ulaşması için altı kapıyı kapatıp altı kapıyı açması ve bu engelleri aşması gerekir;
1-Nimet kapısı kapanır, şiddet(sıkıntı) kapısı açılır.
2-İzzet kapısı kapanır, zillet kapısı açılır.
3-Rahat kapısı kapanır cehd yani gayret kapısı açılır.
4-Uyku kapısı kapanır, uyanıklık kapısı açılır.
5-Zenginlik kapısı kapanır, fakirlik kapısı açılır.
6-Dünya arzusunun kapısı kapanır, ölüm arzusunun kapısı açılır.
SÜLUK NEDİR?
Süluk bir yoldan gitmek, bir şeyin içine girmek demektir.Bir tasavvuf ıstılahı olarak süluk,"Allah'a vasıl olmak için kabiliyeti artırmak, nefisten arınmak, Allah'ın ahlakı ile ahlaklanmak şeklinde açıklanabilir. Süluktan gaye Muhammedi ahlak üzerine olmaktır. Allah'a vuslat ancak süluk ile mümkündür. Süluk ehline "salik", salikin takip ettiği yol ve yönteme "meslek", menzile ulaşan salike ise "vasıl"(kavuşan) ismi verilir.Süluk sırasında bazı makamlar geçilir,haller yaşanır.Bunlar gönül gözüyle seyredilip algılandığı için seyr kavramı ile birlikte kullanılır. Seyr-i Süluk denir
Süluk bir kamilin murakabesinde gerçekleşir.Kılavuzsuz kuş uçmaz, karanlık yollara ışıksız gidilmez.
TARİKAT-I ALİYYENİN ÜÇ TEMEL ŞARTI
Tarikatı Aliyyenin üç temel şartı vardır:
ZİKRİ DAİMİ;SIDDIKİYET(DOĞRULUK);TESLİMİYET. Bunlar içinde zikir ve sıddıkiyet kolay, teslimiyet zordur.Teslim olan salik, gassal elindeki mevta gibidir.Teslimiyetin sonu selamettir. Salik her şeyin Hak'dan olduğunu bilmeli mana yolunda ilerlerken dışa yansıtılan ve fiile dökülen en küçük bir eleştiri mülkün sahibini incitir. Hakk'ın zatında kusur olamayacağına göre kusur güzel görmeyen, güzel işitmeyen nefsimizdedir. Şu halde gözü ve gönlü eğitmek güzel bakmak, güzel düşünmek gerekir.
İNSAN NEFSİNİN YEDİ İSMİ
İnsan nefsi yedi isimle müsemma olmuştur:
NEFS/RUH/KALB/AKIL/SIR/HAFİ ve AHFA
Esasen nefsin bu isimleri ,şey-i vahide yani tek bir şeye delalet eder.İnsanın terbiyesi sonucunda bilinci ve hali değiştikçe nefsinin de sıfatı ve adı değişir.
Nefs, ruh olur,kalb olur,akıl veya sır olur. Hülasa "nefs" her makamda bir isimle anılır. Bir tek "nefs" gösterdiği özelliğe göre yedi sıfatla sıfatlanır.Bunlar da EMMARE/LEVVAME/MÖLHİME/MUTMAİNNE/RAZİYYE/MARZİYYE/SAFİYYE şeklinde adlandırılmıştır. Bu yedi sıfat ile vasıflanıp sonra bu sıfatlardan geçip safiye makamına ulaşmadıkça o kişi nefsini bilip kamil olamaz. Bu yolculuk sırasında hal,makam ve idrak değişecektir ve Hakkel yakine ulaşılacaktır.
Salik kalb makamına gelinceye kadar nefsin faaliyetlerine mağlup olur.Ne zamanki nefs kalbin ve daha ileri makam olan ruhun emrine girerse mana yolculuğu o zaman kolaylaşır, dava zevkli hale gelir.Zikir, tefekkür, mücahede ve mücadeleyle soyut kuvvetler dost sevgisinde, birlik düşüncesinde karar kılar kemal ve sükun bulur,aşkı yoğunlaşır.
İNSANIN ALLAH'I İDRAKİ
Ayetül Kürside ifade edilen (Bakara 255) Hak Teala'nın bizatihi saydığı özellikleri insan ne zaman idrak edebilir?Böyle bir yaratıcının ne zaman farkına varır? diye sorulursa şu cevap verilebilir:"İnsan ne zaman seyr ü süluk eder, emmare nefs ne zaman mutmainne, raziyye, marziyye olursa , kelime-i tevhidle başlayan esma ne zaman gönül çocuğunu diriltip ilahi hayat ve kayyumiyet yani kendi kendine yetme kabiliyeti verilirse işte o zaman Hakk'ın farkına varacaktır.
Ariflerin söylemlerinde geçen "yol" kavramı mana yolu yani seyr ü süluktur.
AYASOFYA BAŞ İMAM ÖRNEĞİ
Güç ve başarıyla ilgili alanlar, özellikle de siyaset alanı, haddi aşmaya, hukuktan ayrılmaya ve yozlaşmaya müsait; dolayısıyla da “Ola ki uyarılmanız gerekir” hükmünün tatbikine ihtiyaç duyulan alanlardır.
Metin Karabaşoğlu: Kur’ân’ın yirmiüç yıllık nüzul sürecinde en son indirilen sûrelerden biri Tevbe sûresidir. Bu sûrenin son âyetlerinden birinde (âyet 122), mü’minlerin hepsinin birden cihad için yola çıkmalarının uygun olmadığı belirtilir. Bilakis, mü’min toplulukları içinden bir kısım insanlar cihada katılırken, her bir topluluktan bir grup insanın da geride kalıp ‘dinde tefakkuh etmesi,’ yani dinde derin kavrayış sahibi olması, din ilimlerinde derinleşmesi gerekir. Âyet, bu ilâhî emri, “Ola ki uyarılmanız gerekir” diye gerekçelendirmektedir.
Bu âyet, açıkça, İslâm toplumu içinde bir işbölümü emreder. Bazıları cihad gibi daha dışa dönük görevleri üstlenirken, bazıları da ‘dinde derin kavrayış’ için daha içe dönük bir sorumluluğu yüklenecektir. Çünkü cihad gibi dışa dönük görevler, savaş şartlarında duyguların akla galip gelmesi, savaşlar güç kullanımına dayandığı için gücün kullanımında haddi aşma gibi sorunların yaşanması, yenilgi veya başarı durumunda farklı olumsuz duygu durumlarının oluşması gibi riskler içerir. İşte bütün bu durumlar karşısında, geride kalıp dinde derinlikli bilgi ve kavrayış sahibi olanlar, yani âlimler ‘norm’u hatırlatıp onları uyararak, istikametin yeniden doğrultulmasını sağlayacaklardır.
Cihadın yanında güç kullanımı içeren başkaca işlerin, bu arada siyasetin de kapsama alanı içine alınabileceği bu dışa dönük işlerle ilgili uyarı görevini geride kalan ve dinde derinlikli kavrayış sahibi olan âlimlerin gerçekten ve gerektiği şekilde yapabilmesi için ise, onların diğerleriyle olan ilişkilerini böyle bir uyarı imkânını zayi etmeyecek bir mesafede tutmaları gerekir. Her türden gücün, ama özellikle de siyasî kudretin doğru kullanılmadığında haksızlığa zemin aralayıcı bir tarafı da vardır. Keza, başarı şartları da yozlaşmaya açık bir taraf içerir. İşte gücün ve başarının yozlaştırıcılığı karşısında, ‘dinde tefakkuh eden’ler uyarı görevini ifa edebilsin, uyarıları da yerini ve adresini bulabilsin diye, İslâm tarihinin ilk asrından itibaren âlimler genel tercih olarak siyasetin emrinde ve hizmetinde olmaktan uzak durmayı tercih etmişlerdir.
“Zâlim sultanın yanında gerçeği söylemek, en büyük cihaddandır” (Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî 13; İbn Mâce, Fiten 20) ve “Sultanın kapısına gelen fitneye düşer. Kişi sultana yakınlığını arttırdığı nisbette Allah’tan uzaklaşır” (Ebû Dâvud, Sayd 4; Tirmizî, Fiten 69; Nesâî, Sayd 24) gibi hadisler de, Tevbe sûresindeki ilgili âyetin belirlediği bu görevi ve bu mesafeyi teyid eder niteliktedir zaten.
Bu sebeple, ‘en büyük imam’ (İmam-ı Âzam) olarak anılan Ebû Hanîfe başta olmak üzere mezhep imamlarının tamamı resmî bir görev üstlenmekten uzak durmuşlardır. Hatta İmam-ı Âzam başkadılığı kabul etmediği için işkenceye maruz kalmıştır. Ahmed b. Hanbel’in ise ömrünün son döneminde Abbasî sultanı tarafından kendisine bağlanan maaşı kabul etmediği gibi, maaşı kabul eden çocuklarının evinde artık asla yemek yemediği de kaydedilir.
Sonraki asırlar için de böyle pek çok örnek vardır. Meselâ İmam Nevevî ile Sultan Baybars arasındaki ilişki buna örnektir. Nevevî’nin verdiği bir fetvadan hoşlanmayan Baybars vezirine ‘ona verilen maaşın kesilmesini’ emretmiş; veziri ise bunun mümkün olmadığını ‘Nevevî’nin hazineden maaş almadığını’ açıklayarak ifade etmiştir. İmam Nevevî’nin sultanın hoşlanmadığı ama dinin doğrusu olan bir fetvayı cesaretle vermesini mümkün kılan, geçim meselesi başta olmak üzere siyasî iktidar karşısında koruduğu bu mesafedir.
Buna karşılık, yine İslâm tarihinde, sultanlara ve saraylara yakınlığıyla tanınan yahut şu veya bu sebeple güç sahiplerinin hoşuna giden fetvalarıyla bilinen âlimler de vardır. Zaman içinde ‘ulemâ-i rüsum’ (resmî ulemâ) veya ‘ulemâi’s-sû’ (ilmini kötüye kullanan âlimler) gibi tanımların zuhuru, uyarı görevi için gerekli olan ama korunamayan mesafe dolayısıyla oluşan yozlaşma manzaraları sebebiyledir. Elbette resmî görev alan her âlimi bu kategori içinde değerlendiremeyiz, ayrıca âlimlerin uyarı kadar doğru gördükleri uygulamalarda yöneticileri takdir etmeye hakları da vardır; ama böylesi olumsuz örneklerin uzağında kalabilmek için buradaki mesafe doğru belirlenme durumundadır.
Velhasıl, güç ve başarıyla ilgili alanlar, özellikle de siyaset alanı, haddi aşmaya, hukuktan ayrılmaya ve yozlaşmaya müsait; dolayısıyla da “Ola ki uyarılmanız gerekir” hükmünün tatbikine ihtiyaç duyulan alanlardır. “Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım” şeklindeki duasıyla da bilinen Bediüzzaman Said Nursî, Râşid Halifeler gibi az sayıda örnek müstesna, genel durum olarak “Siyasetçi, ekserce tam müttaki dindar olamaz. Tam ve hakikî dindar, müttaki olanlar siyasetçi olmazlar” diye özetlemektedir. Nitekim kendisi, reddettiği için hapse atılma pahasına Sultan Abdülhamid’in kendisine bağladığı maaşı kabul etmemiş, 1922’de davet edildiği Ankara’da Mustafa Kemal’in resmî görev teklifini de reddetmiştir. Onun ifade ettiği üzere, din ve iman dersinin, “siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkinde ve onların garazkârâne telâkkiyatlarından müberrâ ve sâfi olan bir makamda” verilmesi gerekir. Din ve iman dersinin üzerine siyaset gölgesi düştüğünde, söylenen sözün tesirinde, elmasın cam parçasına dönüşmesi derecesinde bir düşüş gerçekleşir.
Dahası, isterse dinî kimliğiyle öne çıkıyor olsun, siyasetçi son tahlilde sonuca odaklıdır. Yüzde 50 artı 1 ona yetiyorsa, yüzde 50 eksi 1’i karşı kampta konuşlanmasını umursamayıp, ‘kanırta kanırta’ sonuca ulaşmayı pekâlâ göze alabilir. Ama dinî kapsama alanı toplumun yüzde yüzüdür; hangi siyasî tercihte olursa olsun, bütün insanlar ve toplumun bütün fertleri dinî davetin ayrımsız muhataplarıdır. O yüzden de âlimlerin siyasetle eklemlenmekten uzak durmaları, hele ki adı üstünde bütün inananları cem’eden, ibadet için biraraya toplayan ‘câmi’lerin imamlarının, adı üstünde toplumun sadece bir kısmını temsil eden ‘parti’lerin siyasetlerinin sözcüsü konumuna kendilerini düşürmemeleri gerekiyor.
Olmazsa ne mi olur?
Şekil 1-A’da görüldüğü gibi olur.
Bundan
herkes zarar görür; en çok da din zarar görür…
İNSAN CENNETEKİ YERİNİ DÜNYADA İKEN İMAR EDER
Nasıl ki bu dünyada insan çalışarak boş bir araziyi ağaçlandırır ve içerisine barınmak için mesken yaparsa Ahiret aleminde de cennetteki yerini kendisi imar eder. Ancak bu imar keyfiyeti dünyada iken mümkün olur.yaptığı iyilik ve hasenat orada karşısına bir nimet olarak çıkar.Efendimiz (sav) miraç esnasında Hazreti İbrahim peygamberle görüştü.Ayrılırken Hz. İbrahim buyurdu:"Ya Muhammed, benden ümmetine selam götür ve onlara söyle.Cennet mahalli boştur.Orada dikilmiş ağaç ve sair nimetler yoktur.Onun ziyneti "ve Elhamdülilla ve La ilahe illallah ve Allahu Ekber'dir.(Allah'ı tesbih ederim ve hamd, Allah'a mahsustur ve Allah uludur) Buna çokça devam etsinler buyurduğunu sahabeye haber vermiştir AMELİ SALİHİN HER BİRİ bir sureti hasene olup, cennette ziynet ve nimet olduğu gibi salavatı şerife de mümine eş,huri ve köşk olur.
İHTİYAÇLARIMIZI ALLAH'A ARZ EDERKEN
Süleyman ed-Darani hazretleri buyurur:"-Teala hazretlerinden hacet arz ve iltimas etmeye murad eden Resulullah (sav)'e salavatı şerifeyi ziyade getirsin.Ondan sonra haceti ne ise olmasını niyaz ederek salavat getirip bitirsin.Duası müstecab/kabul olur.Hacetin başında ve sonunda olan iki salavatı Hak Teala kabul ettiği gibi aralarında olan haceti dahi kabul eder".
ŞEFEAT VACİB OLAN KİMSE
Efendimiz buyurmuştur ki Ezanı şerifi ve namaz kametini işiten kimse (Allahümme Rabbe hazihi'd-daveti et-tammeti ve's-salati'l-kaimeti ati Muhammeden el-vesilete ve'l-fadilete veb'ashü maakamen mahmuden ellezi va'adtehü,)" Ey bu daveti tamme ve salatı kaime sahibi Rabbimiz Teala hazretleri, Muhammed (a.s)'a vesile ve fazileti ver ve vadettiğin Makamı Mahmuda yükselt" der ise kıyamet gününde ol kişiye şefaatim vacib olur, ona şefaat ederim.
Vesile; en yüce ve geniş olan cennetin adıdır.Bu cennetin yanında diğer cennetler kağıt üzerinde nokta gibi kalır.Müminlerin rüyetüllah ile müşerref olmaları,Cuma günü o cennete yükselir ve Resulullah'a (sav) misafir olurlar.Cemalini görmekle şereflenirler. Ondan sonra herkes makamına iner
11 Nisan 2021 Pazar
EN KÖTÜ CİMRİ
En kötü cimri Cenab-ı Peygamberin ismi yanında anıldığı zaman Efendimize salavat getirmeyen kişidir.
KİME ZARAR VERMEKTEYİZ?DÖVDÜĞÜMÜZ KİM?
Çiftçilik yapan bir derviş ekim zamanı öküzlerini alıp tarlaya gider.Öküzlerden birisi kara sabanı bir türlü çekmez.Derviş de kendisini kaybedip öküzü elindeki sopa ile dövüp hırpalar.Çiftçi zor zahmet tarlayı sürmeyi bitirir.Akşam olunca da çok zamandan beri görmediği mürşidinin ziyaretine gider.Arada hiç konuşma geçmeden mürşid gömleğini açıp dervişe omuzunu gösterir.Mürşidin vücudu kanlar içindedir.Dervişin yüzüne bakar , bir tek cümle söyler:"Akşama kadar o kadar dövdün, o kadar dövdün ki kanamayan bir yerim kalmadı!
Derviş mesajı almış, çoktan pişman olmuştur.
NÜKTE
Erenler sokakta bir başıboş öküz bulmuşlar.Ne kadar arayıp sormuşlarsa da öküzün sahibi ortaya çıkmamış. Baba erenlere gelip durumu arz etmişler."Öküzü ne yapalım?" diye. Baba erenler:"Atın tekkenin kazanına.Bu yolun kazanı, o öküzü de pişirir." demiş
YUNUS EMRE'DE YETMİŞ İKİ MİLLET
"Yetmiş iki millet" deyimi, islami bir telakkinin ifadesidir.Bizim inancımıza göre yetmiş üç fırka vardır bunlardan sadece birisi "Fırka-i Naciye" yani kurtuluşa erecek fırkadır.Bütün muvahhidler(tevhide, ilahi birliğe ulaşanlar) kendilerinin kurtuluş fırkasına ait olduklarına inanırlar.Yunus bu deyimi yetmiş iki düşünceye sahip insan topluluklarının hak ve hakikat olduğunu, tevhidi anlamak için bütün bu düşünce ve inançlara saygılı olunması gerektiğini söyler.Deyişlerinde geçen "Yetmiş iki millet" örnekleri:
"Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil/ Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil" "Yetmiş iki milletin hem maşuku ol durur/Aşıkı maşukundan ayırmak fal değil" "Yetmiş iki milletin ayağın öpmek gerek/Yaramağ çün maşuka cümle millete bile" "Yetmiş iki milletin sözünü arif bilir/ Yunus Emre sözleri daim usul değil mi?" "Yetmiş iki millete suçum budur Hak dedim/ Korku hıyanetedirya ben niçin kızarım" "Değilim kal ü kilde bu yetmiş iki dilde/ Halim ahvalim nedir bu mülke sorağeldim" "Bu din ü diyanette dünya vü ahirette/ Yetmiş iki millet de ayrıdır ayatımız
DÜŞMANCA TAVIRLARA KARŞI YUNUS DAVRANIŞI
Yunus Emre hazretleri kendisine düşmanca tavır gösteren kişilere karşı gönül genişliğiyle hayır duada bulunur:
"Her kim bana ağyar ise Hak Tanrı yar olsun ana/ Her kancaru varır ise bağ u bahar olsunana "Bana ağu sunan kişi şehd ü şeker olsun aşı/Gelsin kolay cümle işi eli erer olsun ana Önümce kuyu kazanı Hak tahtın ağdırsın anı/ Ardımca taşlar atanı güller nisar olsun ana Acı dirliğim isteyen tatlı dirilsin dünyada/ Kim ölümüm ister ise bin yıl ömür versin ana Her kim diler ben har olam düşman elinde zar olam/ Dostları şad u düşmanı dost u ağyar olsun ana Her kim diler ise benim o dostumdan ayrıldığım/gözlerinden hicab gitsin didar ayan olsun ana Miskin Yunus7un dünyada güldüğünü işitmeyin/Ağladığım isteyene gözüm pınar olsun ana"
BEN DİYENLER-BİZ DİYENLER
Mezarlıklar Ben diyenlerle doludur.Nemrudlar,Şeddatlar,Firavunlar,Ebucehiller mezarlıkların lanetlileridir.Ancak "Biz" diyebilenler gönüllerde hala yaşamaktadır.Çünkü "Biz" liğe ulaşanlar VAhdet'e=Birliğe ulaşmışlar yaratılan her şeyle kardeş olmuşlardır."Kendisi için sevip istediği bir şeyi başkaları için de istemedikçe hiç kimse gerçek mümin olamaz"hadisi şerifinde belirlenen hakikatı şiar edinip Hakk'ın rızasını gözeten,"Biz" diyerek kendilerini insanlığa vakfeden kişiler ise hala dipdiri yaşamaktadır ve onların isimleri insanlığın dilinde vird halinde her gün tekrar edilmektedir.
MALIN PARAYA ÇEVRİLEMEYECEĞİ VAKİTLER.
Necib Sultanım anlatmıştı.Elinde mal olup da bunun paraya çevrilemeyeceği vakitlerle alakalı. Böyle bir devrin gelmekte olduğunu ima etti. Bloğun daha önceki anlatımlarında detayları olan bir hadiseyi kısaca tekrar etti."Adana'da annem ile kalmaktayız.Babamın tayini Antalya askeri hastahanesine çıkmıştı.Alman harbi zamanı.Ben ortaokula gidiyorum.Bir Alman yük gemisi(Hayvan ve yolcu taşımaya mahsus) Antalya'ya sığınmasına rağmen Türk karasuları içinde İngiliz denizaltılarınca torpillenmişti. Bu nedenle Antalya'ya babamın yanına gidemiyoruz.Trenle Burdur'a gidip oradan karayolu ile Antalya'ya gitme düşüncemiz var ancak Babam istemedi.Paramız bitti.Sadece yiyecek olarak pekmez yemekteyiz.Annemin beşibirlik altınlarından bir tanesini Adana kuyumcularına satmak istedik.Beşi birliğin fiyatı 500 TL.ancak hiçbir kuyumcu almak istemedi Para yok diye.en sonunda çarşıda birisi bizi çağırdı ve anneme hitaben"Şu yanındaki çocuktan dolayı bu beşibirliği alacağım ancak size vereceğim para 400 TL. Kimseye de söylemeyeceksiniz".Biz beşibirliği 400 TL karşılığında verdik ve pekmez yemeğe devam ettik.O günler gelmekte.Altın para etmezse bilmiyorum ki döviz para edecek mi?Çünkü bu hükumet karşılıksız çok para bastı".devamla Alman harbi bitti beşibirlik altı yüz lira oldu.
SİYASET ÜZERİNE RÜYALAR
Çile çeken insanlar değişik rüya görürler.Hapiste 14 ay kalıp ilk celse beraat eden biri bir rüya görür:Birisi Tayyip Erdoğan'ı arkasından bıçaklıyor.Darbe karın bölgesine geliyor"..
ERENLERİN RÜYALARINDAN
Necib sultanım anlatmıştı.Erenlerden birisi bir rüya görmüş.Rüyasında Tayyip Erdoğan bir bisiklete binip hızla gitmekte imiş.Eren ona demişki "Bekle pantolonunu ütüleyeyim " Ancak beklememiş "işim var gitmem gerek " anlamında bir söz söylemiş.
DEVLET REİSİNİN FAAL BİR POLİTİKACI OLMASI
Ali Fuat Başgil ise 1959’da yazdığı ders kitabında şunları yazacaktır:
"Parlamenter rejim... devlet reisinin faal bir politikacı olmasını hiç istemez. Çünkü böyle bir şahsiyet bu rejimin devlet reisinden beklediği birleştirici ve ihtirasları yatıştırıcı rolü yerine bilakis efkârı parçalayıcı ve parlamentoyu hırçınlaştırıcı bir rol oy nar. Aktif politika devlet reisinin değil, başbakanın ve bakanların rolüdür. Devlet reisine düşen, politika dışında, çarpışan siyasi fikir gruplarının üstünde kalmaktır. Bu şartı yerine getirmeyen ve siyasi ihtiraslar çarpışmasında taraf tutan bir devlet reisi bu rejimde faydalı olmak şöyle dursun, milletin selameti için tehlikeli olur." s.429
10 Nisan 2021 Cumartesi
SIFATLAR TEVHİDİNDE OLAN KİŞİ
Tevhid makamlarının ikincisi olan "sıfatlar tevhid"inde kişi, kainatta görünen bütün eşyanın Hakk'ın birer sıfatı olduğunu anlar.Renk, şekil ve desenler Hakk'ın birer tecellisidir.Sıfatlar tevhidinde suret çok, hakikat tek olarak algılanır.Bu çokluk içindeki "bir" basiretle müşahede edilir.
"Hikmet ile bak bana ta ayan olam sana/Zira ben bu surette yüz bin türlü gelmişem"
FİİLLER TEVHİDİNDE OLAN KİŞİ
Fiiller tevhidi yaşayan Hak aşıkı "Attığın zaman sen atmadın,fakat Allah attı"(Enfal/17) sırrından haberdardır.O,zerreden kürreye bütün varlıkta faaliyet gösteren kudreti bilir.Faili tanıyan kişi gerçekten "hayır ve şerrin, Kahır ve lütfun Allah'dan olduğunu anlar ve şöyle der:
"Yürür isem önümdesin söyler isem dilimdesin/oturursam yanımdasın ayrukda ne bazarum var"
"Diyen ol işiden ol gören ol gösteren ol/Her sözü söyleyen ol suret can menzilidir."
AYASOFYA KÜRSİSİ
Ayasofya, 1934’de müzeye çevrildiği tarihe kadar 567 yıl İstanbul’un en önemli camisiydi. Sadece büyüklük ve mimari ihtişam olarak değil, Cuma, Bayram namazları, Kadir Geceleri İstanbullular Ayasofya’da toplanırdı.
O yüzden bu caminin imamları ve vaizleri bizzat padişahlar tarafından seçilir, zamanının ilimde en itibarlı isimlerine bu görev verilirdi.
İmam ve vaiz dışında, devrinin en itibarlı alimi Ayasofya’nın kürsü şeyhi olur, orada sohbetler eder, dersler verirdi.
Hala Çırağan’da dergahı ve türbesi ziyaret edilen Yahya Efendi, 16. yüzyılda Ayasofya’da verdiği vaazlarla ünlenmişti.
Evliya Çelebi’ye göre onun Ayasofya’da vaazlarını dinlemek üzere halk üç gün önceden hazırlıklara başlar, camide adım atılacak yer bulunmazdı.
1860’larda Yeni Osmanlılar’ın “Sarıklı ihtilalci”si Ali Suavi, Şehzadebaşı ve Ayasofya’nın kürsüsünden ve minberinden verdiği vaazlar ve okuduğu hutbelerle yabancı elçilik yazışmalarında “İslami ajitatör” olarak geçmişti. Zehirli ve acıtıcı oklarını Babıali iktidarına böyle yöneltmenin bedelini sürgünlerle ödemişti:
“Ey Babıali! Tırnaklarıyla toprak kazarak senin zevk ve sefana para yetiştiren Türkceğizlerin bir kerecik enin-i hazini dinle. Sonra pişman olursun ha!”
“Cenab-ı hak ümmet-i merhumeyi zaleme elinde bırakmaz., elbette bir gün sahabi zuhur eder... Zalimin şeran def’i lazımdır. Cümlemiz ma’ruf ile memuruz.”
“Müslümanlar ya Bilal ve Selman gibi olacaklar ya da sümüklü böcekler gibi zalimlere karşı başlarını saklayarak gezeceklerdir.”
Ayasofya’nın son kürsü şeyhi Manastırlı İsmail Hakkı’ydı.
23 Temmuz 1908’de Hürriyet’in İlanı ile birlikte Ayasofya’da vaazlara başlayan Manastırlı, 1912’de öldüğünde, vaazlarının ve sohbetlerini takip eden Mehmet Akif “Manastırlı da bu diyarın en mütebahhir bir âlim-i nihriri idi” diye yazmış, Eşref Edip vaazlarını kitap haline getirmişti.
Hürriyet’in ilanından sonra Ayasofya’da irad ettiği ilk Cuma hutbesinde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne övgüler yağdırmış ve hürriyet mesajları vermişti:
“Biz zulüm içinde istibdad dalgaları arasında çalkalanıyorduk. Şeriatımız hürriyeti, adaleti, müsâvâtı emrediyor. İslâmiyet’te hukuk-ı beşeriyyeye muzır bir şey yoktur. Bütün ahkâmı mizaca muvâfık, adalete mukârin, hürriyete mutâbık. Diğer taraftan Fransada öyle. Onlar da bu hürriyeti memnuniyetle telakkî ederler. Elhamdulillâh Rabbimiz bu hürriyeti ihsan buyurdu. Hâinleri kahr u tedmîr etti. Bir bâd-ı hidayet bütün istibdat bulutlarını sürükledi götürdü. Memleketimiz nurlarla, hürriyet, adalet, müsâvât nurlarıyla doldu. Bu halin bekâsına, hürriyetin devamına dua etmeliyiz...”
“Adalet edin. Müsâvât üzere hareket edin ki düşmanlarınız size düşmanlık ederlerken dost olur. Allah Gafûru’r-rahîmdir... Meşvereti niçin bana emrediyor? Bittabi ümmete rahmet için. İlâ yevmi’l-kıyame ümmetim meşveretle hareket edecek. Meşveret onlara bir düstur-i esasî olacak. Herkese vahiy gelmiyor semâdan. Herkese Cebrail Kur’ân getirmiyor. Hulefa-yı Raşidîn devrinden başladı usul-i meşveret. Hatta bunun için müstakil bir sure nâzil olmuştu. Şûra namıyla tesmiye kılınmıştır..”.
“Bir memlekette ki efkâr-ı umumiyye yok, daima büyükler küçükleri ezer, insan sayılmaz onlar. Devlet-i Âliye Avrupa komisyonlarında insan sıfatıyla anılmazdı. En âdi milletleri millet sayarlardı. Bizi insan saymazlardı. Bir iki kişinin idaresi altında yaşarlar, insan mı onlar, bu mu insanlık? derlerdi...”
“İçimizde milel-i gayrımüslime de var: Ermeni, Rum, Bulgar, Musevi... Onlar da bu heyet-ten cüz’dür. Onlar bize Allah’ın vedîasıdır. Kendimizden ziyade onların hukukun muhafazaya çalışacağız. Zerre kadar rencide olmamalarına gayret edeceğiz. Dinimiz böyle emreder.”
(Kaynak: Abdullah Taha İmamoğlu- Osmanlı Modernleşmesi Sürecinde Vaazların Meşruiyet Aracına Dönüşmesi ve Manastırlı İsmail Hakkı'dan Bir Vaaz Örneği)
112 yıl önce devrin bütün siyasi atmosferini yansıtan Ayasofya’nın başimamı Manastırlı İsmail Hakkı’nın okuduğu bu hutbeden, görevden alınan Ayasofya başimamının tweetlerine...
KANUNLAR ÖNÜNDE EŞİTLİK ÖRNEĞİ
Norveç başbakanına kesilen ceza.Sadece 60. yaş gününü ailesiyle geçirmek istedi. Geçen şubat sonunda Oslo’ya 250 kilometre uzaklıktaki kayak merkezi Geilo’ya ailece gitmeye karar verdiler. Oradaki bir lokantada doğum günü kutlaması için eşiyle birlikte yakın ailesinden 13 kişiyi davet etti. Ama son dakika gözünde bir rahatsızlık çıkınca hastaneye gitti ve doğum günü yemeğini kaçırdı. Ertesi gün kayak merkezine gitti, kaldıkları evde yine aileden 13 kişinin davetli olduğu bir Suşi partisine katıldı.Geçen hafta bu küçük tatil haber olunca polis soruşturma açtı. Çünkü Başbakan, kendi koyduğu pandemi yasakları ve zorunlu olmadıkça şehir dışına çıkmama tavsiyelerine uymamıştı.
Norveç pandemi kurallarına göre restoranlarda 10 kişiden fazla kalabalık olarak toplanmak yasak. Başbakan kendi davetine icabet edemedi ama 13 kişiyi o restorana davet eden kişi olarak 20 bin Norveç kronu ceza almaktan da kurtulamadı.
Medyanın önüne çıkıp, pişmanlığını, kendisine olan kızgınlığını dile getirdi.
Başbakan’a ceza kesen polis şefi ise kahraman muamelesi görüyor.
Norveç gazeteleri bu cezanın “hukuk devletinin zaferi” olduğunu yazıyor, “Norveç için harika bir gün” başlıkları atıyor. Hatta sadece Başbakan’a ceza kesilmesi ve eşi ve akrabalarının cezadan azade olmasını eleştiriyorlar.
VAHDET-İ VÜCUD
Vahdet-i vücud tefekkürle anlaşılacak bir inanç değildir.Bu hal zevk ve vicdanla ilgili olup tevhid makamları yaşanılmadan anlaşılmaz. İslam mutasavvıfları tevhid makamlarının dört aşamada zevkan idrak edilebileceğini belirtmişlerdir.Bu makamlar,"isimler tevhidi,fiiller tevhidi, sıfatlar tevhidi, zat tevhidi" şeklinde adlandırılır.Vahdeti anlayan kişi bu alemde gözümüze takılan paradoks tecellileri gönlünde sindirerek sen ben demeği terk eder "O" der.bu nedenle Hakk'ı gerçek sevenler "Ben" den "sen"e; "sen"den "O" na yükselerek bunların hepsini cem ederek içinde nefsinin de bulunduğu ahadiyyet deryasında kaybolacaktır.Bu birlik deryasında fert cemaatla, cemaat fert ile aynileşecek ve ortaya "Biz deryası" çıkacaktır.Yunus'un dilinden söylenirse:x
"Birlik diyenin katında sen-ben demek hiç yok durur/Yunus dilin sen yumşattın marifet söyler iken"
"Nice yıllar biz anda cem idik can kanında/Hakikat aleminde marifet söyler iken" "Bizi biz koyalım anlar biz olalım/Birliği duyanlar ikilik koyalar" "Adımız miskindir bizim düşmanımız kimdir bizim/Biz kimseye kin tutmazız kamu alem yardır bize"
İMTİHAN İÇİN İNSANA YÜKLENEN OLUMSUZ PROĞRAMLAR
İNSAN NEFSİNE, SINANMAK İÇİN YÜKLENEN OLUMSUZ DUYGULAR, ADALETSİZLİKLER, KİN,KİBİR,HUKUK ÇİĞNEME, YALANCILIK, İKİYÜZLÜLÜK, İNSANLARI YERMEK, ÇEKİŞTİRMEK,DEDİKODU YAPMAK,KUSUR ARAMAK gibi nefs proğramları imtihanda sınanacağı olumsuz proğramlardır.Bu proğramlar Sevgi proğramına zarar veren virüslerdir.Bu proğramları insan bloke edebilirse maksada ulaşmıştır.Nefsini bilen Rabbini bilir tahakkuk etmiştir.
AŞK "BEN'İ" "BİZ'E" DÖNÜŞTÜRÜR
Aşk, yetmiş iki millete bir göz ile baktırır,"Ben"i sorgulayıp "Biz" de eritir.Evliya'da derin bir Allah aşkı ve bu aşktan doğan varlık sevgisi vardır."Hakkı gerçek sevenlere cümle alem kardaş gelir".Bu sevgide sınır olmayıp zerreden kürreye, karıncadan file , bedenli bedensiz bütün eşya alemini kapsayıp Ben ve bencillik sonsuz birlik aleminde Biz'e dönüştürülür.
Akıl sınırını aşabilmek ancak aşk ile mümkündür.nefsin esaretinden aşk ile kurtulunur.
ONALTI YIL HAPİSTE KALMAK
Aşkı anlamak ve yaşamak hakikaten zordur."Aşk yolu belalıdır her kari cefalıdır/Canından ümidin kes canene erem dersen" diyen Niyazi Mısri hazretleri bu kavramı hayatının onaltı senesini zindanlarda geçirerek anlatmıştır.Aşk şehidi Hallac7a aşkın ne olduğu sorulduğunda :"Bugün ve yarın öğrenirsin" diye cevap vermiş.O gün asılmış, ertesi gün de yakılıp külleri Dicle nehrine savrulmuştur.Bu kadar hayatın içinde gizlenen bir kavramın yazıya dökülmesi oldukça zordur.Bu kavramın sadece sıfatlarından bahsedilebilir.
İÇİNDE "AŞK"KELİMESİ OLAN DEYİŞLER
"Aşk olsun", "Aşk söyletir,dert ağlatır"
"Aşk demini oynamak" deyimi ezel bezminde ruhların vahdet zevkini tattığı hali ifade eder:"Şükür bu deme geldik dostları bunda bulduk/Tuz ekmek bile yedik aşk demin oynar iken"
AŞKDAN ELİF OKUMAK mutlak zatın birlik sırrını anlamaktır:"Aşk eteğin tutmak gerek akibet zeval olmaya/Aşkdan bir elif okuyan kimseden sual olmaya"
AŞK MEZHEBİ deyimi Hak yolu anlamında söylenmiştir."Ey aşıkan ey aşıkan aşk mezhebi dindir bana /gördü gözüm dost yüzünü yas kamu düğündür bana","Aşk imamdır bize gönül cemaat/Kıblemiz dost yüzüdür daimdir salat"
AH, ALLAH DEMEKTİR
"Ah" (elif ve he harfleriyle yazılır) ve "vah"(vav,elif ve he yazılır) ifadeleri tasavvufi olarak Allah lafzını remzetmektedir.Nitekim Necmeddin-i kübra hazretleri dervişlerine şöyle demiştir:"Size bir bela ve musibet geldiği zaman sakın oh demeyin.Çünkü bu şeytanın ismidir.Ah deyin.Bu Allah7ın ismidir."Vah" da böyledir.Çünkü vah "Hüve 'nin ters dönmüş şeklidir"
AŞK TERK İLE TEMİN EDİLİR
Beşeri benlikten ilahi benliğe doğru yol almanın temel şartı terktir.Tasavvufta terk zahirimizi "el karda dil yarda" sonucuna götürürken fıtratımızı da "Allah'ın ahlakı"yla ahlaklandırarak bizi aslımıza döndürür.Yaratılışımızın gayesi "sevgi" ve "bilgi" olduğuna göre güzel ahlak ve onun ötesinde Allah7ın ahlakı ile ahlaklanmak , bilinmeyi sevn Hakk'a dönmek demektir.Netice itibarıyla;
"Dört kitabın manisin okudum tahsil kıldım/Aşka gelicek gördüm bir ulu hece imiş"
9 Nisan 2021 Cuma
TASAVVUFDA SEYAHAT
Tasavvufda mürşidin emriyle zahiri seyahat vardır.Müridin batınını olgunlaştırır.İlmi ve içtimai bakımından faydalarının yanında seyahatin eğitici rolu daha önemlidir.İçinde yaşadığı tanıdık çevreden ,dost ve akrabadan uzaklaşıp gurbetin yalnızlığına ve zorluklarına nefsi alıştırmak olgunlaşmanın bir parçasıdır.Ayrıca dünyanın faniliği , ebedi yurdun ahiret olduğu daha iyi kavranır.Uzun ve yorucu yolculuklar nefisteki olumsuz yönleri ortaya çıkartır ve onların düzeltilme imkanı doğar.Şöhretten hoşlanan kişi gurbette bu zevkinden mahrum kalır.Dervişin kendisini daha iyi tanıması , eksikliklerini görüp onları düzeltme yoluna gitmesi , ayrıca yeni hizmet imkanları bulması gibi sebeblerle tasavvufda seyahat iyi bir yoldur.
HİMMET NEDİR?
"Himmet","Nefes" denilen ve erenlerde mevcut olduğu söylenen manevi bir güçtür.Bu kavram"İnsanın kendini veya başkasını kemale erdirmek için kalbin bütün ruhani güçleriyle Cenab-ı Hakk'a yönelmesidir" şeklinde tarif edilebilir.Nefes etmek, bu gücün harekete geçmesi için düğmeye basmaktır.Himmet kamil insandaki ilahi kudrettir.
"Baba himmet" diyenlere Oğul hizmet denir imiş.himmete layık olabilmek hizmetten geçer.bu nedenle yunus Emre,taputuk sultan kapısını uzun seneler odun taşımış,su getirmiştir.
İNSANIN İHTİYACI
İnsanın , nefsinden Allah'a-kendinden kendine- yolculuk yapabilmesi için tek bir şeye ihtiyacı vardır:AŞK Evliyaullah kestirmeden gitmiştir:Biz sevdik aşık olduk, sevildik maşuk olduk".İnsanın noksanlıklardan kurtulup tamamlanmış bir varlık haline gelmesi için aşktan başlaması gerekmektedir
SEYRÜ SÜLUK DEĞİŞMEKTİR
süluk değişmek ve dönüşmek demektir.Şeriat tarikat yoldur varana marifet hakikat andan içeru deyip hakikata yönelenler ırmaktan ve gölden geçip ummana dalanlardır.Zinde iken ölmek,asıl olana yönelmek ve sonunuda içimizdeki ben ile tanış-biliş olmak gerekir.Hakiki bir mürşidin gözetiminde eğitimini tamamlayanlar"İlk adım Yunus idi adımı aşık taktım/terk ettim ud u edep şöyle haber bıraktım" diyerek adını değiştirmeyenler bu yolda yürüyemediler.
ŞERİAT EHLİ DAVA(İDDİA) SAHİBİDİR
"Şeriat oğlanları bahis dava kılarlar,Hakikat erenleri davaya kalmadılar".Yunus Emre hazretleri bu ifadeyi kullanır.Medrese eğitimi gören softa mollalar,fıkıh,felsefe,hadis ve kelam gibi sahalarda öğrendiklerinin gerçek bilgi olduğunu sanarak hakikat erenleriyle cedelleşir, iddiada bulunup tartışırlar.Hak erenler,her tecellinin hak ve hakikat olduğunu bildikleri için kitap okuyan o gençler gibi iddiada bulunmamışlardır.
Dini konuları kabuğundan anlıyanlar için bu sözler söylenmiştir.Genç medrese ehlinde akıl ve nakil galiptir.Emir ve nehiy konusunda son derecede titiz olan bu gençler İslam7ın dört makam(şeriat-tarikat-marifet-hakikat) üzere geldiğini kabul etmediklerinden bu kitabi bilgilerle ilmü ledün sahipleri ile mücadele ederler.İlmi Ledün sahipleri Hak'dan başka bir vücudun olmadığından haberlidirler.