“Sûfîlerin Efendisi” diye anılan Cüneyd-i Bağdâdî, tasavvufun Kur’an ve sünnetle sınırlı bir dinî ilim olduğunu ortaya koyarak, sünnî tasavvuf döneminin en önemli cümlesine ulaşmıştı. Cüneyd’e göre tasavvuf, bütün bir insan yaşamını Hakk’ın tevhidini idrak etme ve bu idrakin getirdiği yüksek ahlâk ile donanma maksadına eriştiren bir disiplindi. Hicri dördüncü ve beşinci yüzyıllarda ise Serrâc, Kelâbâzî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Sülemî, Kuşeyrî ve Hucvîrî gibi müellifler, Cüneyd’in ortaya koyduğu bakış açısından hareket ederek tasavvufu insanın ahlâkî dönüşümünü manevî haller ve makamlar etrafında inceleyen bir dinî ilim olarak vazettiler.4 Hicrî altıncı asra gelindiğinde ise kelâm ve felsefe disiplinlerinin bilgi ve ahlâktaki imkân ve sınırlılıklarını tespit eden Gazzâlî, yukarıdaki müellif sûfîlerin kitaplarından istifade ederek tasavvufun hakikate ulaştıran yegâne yöntem olduğunu ifade etti. Böylece Ehl-i Sünnet’in inanç ve amel ilkeleriyle sınırlı bir dinî ilim olarak ortaya konulmasını kapsayan tasavvufun bu ilk dönemi amacını gerçekleştirmiş oldu.
Tasavvuf tarihindeki ikinci temel dönem ise, Muhyiddin İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240) ve Sadreddin Konevî’nin (ö. 673/1274) öncülüğünde gerçekleşen değişimleri ifade eder. Bu değişimlerin en önemli özelliği, Sünnî tasavvuf döneminde ortaya konulan “Ehl-i Sünnet’in fıkıhkelam kanadına bağımlı tasavvuf” anlayışını bir adım daha ileriye taşıyarak tasavvufu evrensel bir varlık, bilgi ve yöntem görüşüne çevirmiş olmasıdır. İbnü’l-Arabî ve Konevî’nin gözünde tasavvuf, İslâm’ın Doğu Akdeniz havzasına yerleşmesinin bir sonucu olarak, buradaki bütün kadim felsefî geleneklerle hesaplaşabilen bir bakış açısı sunmaktadır. Bu dönemde başından beri tasavvufun ana yöntemi olan riyâzet ve mücâhede yoluyla nefsi terbiye etme usulleri ve ilâhi ahlâkla ahlâklanma ilkesi muhafaza edilmiştir. Ancak tasavvufun meselesi olan ahlâkî haller ve makamlar, artık sadece bir bireyin ahlâkî halleri olmaktan çıkarak bir varlık yorumuna ve dünya görüşüne kaynaklık etti. Başka bir deyişle tasavvuf bu yeni dönemde, fıkıh-kelâm ilimlerini değil, daha çok kelâm ve felsefe disiplinlerini muhatap kabul etti ve bu sayede metafiziğe dönüştü. Binaenaleyh bu yeni dönemi “Tasavvuf metafiziği dönemi” olarak isimlendirmek mümkündür. İbnü’l-Arabî, dinî literatür geleneğinin en çok şerh edilen eserlerinden biri olan Fusûsu’l-Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye; talebesi Sadreddin Konevî ise Miftâhu’l-Gayb’ında vahdet-i vücûd düşüncesinin temel ilkelerini ortaya koymuşlardır. Bu ilkeleri temelde iki başlık altında toplamak mümkündür. Birincisi, “Varlık olmak bakımından varlık Hakk’tır.” cümlesidir. İkincisi ise bütün mevcutların hakikatlerini oluşturan a‘yân-ı sabitenin ezelîliği görüşüdür. Bunlardan birinci görüş, filozofların zorunlu varlık düşüncesinin yeniden yorumlanması anlamı taşırken; a‘yân-ı sâbite düşüncesi ise yaratılış konusuna dair hem Antik Yunan’da hem de İslâm düşüncesi içerisinde ortaya konulan birtakım görüşlerin bir ikmâli ve devamı mesabesindedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder