2 Ağustos 2026 Pazar

ÖMER B.ABDÜLAZİZ

 

İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, Abbâsîlerin dokunmadığı tek Emevî mezarından hareketle, Ömer b. Abdülaziz’in neden tarihte bir istisna olarak kaldığını ve adaletin neden kurumsallaşamadığını ele alıyor.

Emevîler, Şam merkezli bir hanedan olarak İslam dünyasını yaklaşık doksan yıl yönetti. Hicrî 132’de (miladî 750) Abbâsîler bir ihtilalle bu hanedanı devirdiğinde, intikamlarını yaşayanlarla sınırlamadılar. Yeni halifenin amcası Abdullah b. Ali, Şam ve çevresindeki Emevî halifelerinin mezarlarını tek tek açtırdı. Çoğundan geriye birkaç kemik ya da bir avuç toz kalmıştı. Muâviye’nin kabrinde neredeyse hiçbir iz bulunamadı. Ama Rusâfe’deki Hişâm’ın cesedi bozulmadan duruyordu. Onu çıkarıp kırbaçladılar, sonra yakıp küllerini rüzgâra savurdular. Rivayete göre Emevî kabristanı öyle yerle bir edildi ki, sürülmüş tarla gibi üzerine ekin ekildi.

Bu vahşetin ardında yalnızca bir iktidar kavgası değil, bir meşruiyet davası da vardı. Abbâsîler ihtilallerini “Peygamber ailesinin hakkını geri almak” iddiasıyla yürütmüş, Emevîleri hilafeti Ehl-i beyt’ten gasp edip saltanata çeviren bir zorbalar soyu olarak resmetmişlerdi. Kerbelâ’da Peygamber’in torunu Hüseyin’in öldürülmesi, altmış yıl boyunca minberlerden Hz. Ali’ye okutulan lânet, Arap olmayan Müslümanların ikinci sınıf sayılması; bütün bunlar yeni hanedanın elinde devirdiği düzeni ahlaken mahkûm eden delillere dönüşmüştü. Mezarları tahrip etmek, bu mahkûmiyetin en uç ifadesiydi ve bir devrin hatırasını yeryüzünden silip yerine kendi meşruiyetini koymaktı.

Ama bir mezara, Ömer b. Abdülaziz’inkine dokunmadılar. Çünkü o, Abbâsîlerin Emevîlere yönelttiği suçlamaları boşa çıkaran tek halifeydi. Gasp edilen malları iade eden, minberlerdeki lâneti kaldıran, Fedek’i Peygamber’in soyuna geri veren, mevâlîyi Araplarla eşitleyen bir halifeyi mahkûm etmek, iddia ettikleri davaya ihanet olurdu.

Bu istisnanın asıl sebebini, bir hanedanın doksan yıllık hükümranlığında değil, tek bir kişinin iki buçuk yılında aramak gerekir. Hicrî 99’da (717) halife olan Ömer, hicrî 101’de (720) henüz kırk yaşına varmadan hayata gözlerini yumdu. Bu kısacık hükümdarlığı, birçok uzun saltanattan daha derin izler bıraktı. Çünkü onu farklı kılan, adaleti başkalarından istemesi değil, önce kendi iktidarına uygulamasıydı. Üstelik işe, kendi hanedanının haksız yere ele geçirdiği malları sahiplerine geri vermekle başlamıştı. Sonraki gelenek bunu öyle büyüttü ki, Emevî hanedanının sekizinci halifesini “beşinci râşid halife” ilan etti. Bu ünvana neden layık görüldüğünü anlamak için önce onun kimden kime dönüştüğüne bakmak gerekir.

ZARİF GENÇTEN ZÂHİD HALİFEYE

Ömer’in annesi, Hz. Ömer’in torunuydu. Kendisi Medine’de, şehrin önde gelen âlimleri arasında yetişti. Sağlam bir hadis ve fıkıh terbiyesi aldı. Fakat kaynakların anlattığı genç Ömer, bir zâhidden çok hanedanın en zarif gençlerinden biriydi. Rivayetler, giydiği bir kaftana dört yüz dirhem verdiğini, buna rağmen kumaşı kaba bulduğunu; kokuya, kıyafete ve ata düşkünlüğünün öteki Emevî gençlerini bile geçtiğini anlatır. Onu Medine’de gören biri, “insanların en iyi giyineni, en güzel kokanı ve yürüyüşünde en mağruru” diye tarif eder.

Ne var ki daha Velîd döneminde Medine, yani Hicaz valiliğine getirildiğinde, Emevî geleneğinde pek rastlanmayan bir adım attı. Şehrin on tanınmış fakihinden bir istişare heyeti kurdu ve “Sizin görüşünüzü almadan hiçbir işe karar vermeyeceğim” diyerek kendini onların görüşüyle bağladı.

Asıl dönüşüm hilafetiyle başladı. Aynı adam, gösterişli kaftanları bırakıp öyle sade keten ve pamuk kıyafetlerle yetinir oldu ki görenler onu bir hizmetçi sanabiliyordu. Sarayın lüksünü ve binekleri beytülmale devretti. Hutbede halife adına okunan duayı herkes için umumî bir duaya çevirerek saltanat görüntüsüne son verdi. Onu bir zamanlar “mağrur yürüyüşlü” diye anan aynı tanık, sonra onu bütün azametinden sıyrılmış, çekingen bir hâlde yürürken gördüğünü anlatır.

HESABI ÖNCE KENDİ HANEDANINDAN SORMAK

Ömer’in adaleti bir vaaz değil, açık bir hesaplaşmaydı. Üstelik bu hesaplaşmayı önce kendi ailesiyle yaptı. Önceki halife Velîd b. Abdülmelik, yazılı bir emirle Hıms’ta bir Müslümanın dükkânına el koydurmuş, mülk hanedan mensubu Revh b. Velîd’in eline geçmişti. Ömer, Revh’e tek bir emir yolladı: Dükkânı sahibine iade et, yoksa boynunu vururum. Revh boyun eğdi. Rivayetler, halifenin gasp edilen hakları sahiplerine iade etmekte öylesine kararlı olduğunu anlatır ki, bu iş için Irak hazinesi tükenmiş, Şam hazinesinden katkı sağlanmıştır.

Bu hesaplaşma tek bir dükkânla sınırlı değildi. Muâviye’den beri hanedanın elinde tuttuğu mülkleri geri verdi. Kendisine tahsis edilen saray imkânlarını ve halifelik ödeneğini reddetti. Eşi Fâtıma, hüküm süren hanedanın kızıydı ve sarayın en değerli mücevherlerini taşıyordu. Ömer bu mücevherlerin de beytülmale iadesini sağladı. Yakınları önce direndi, sonra tehdit etti. O daha da ileri gidip gerekirse hilafeti hanedanın elinden alıp bir şûraya, ortak bir karar meclisine devredeceğini söyledi. Onun gözünde hilafet, sahip çıkılacak bir imtiyaz değil, hesabı verilecek bir emanetti.

Bu, kuru bir zühd değil, somut bir yeniden dağıtımdı. Bunun nasıl işlediğini, Irak valisiyle yaptığı yazışmalar açıkça gösterir. İlk mektubunda valisinden, zorunluluktan borçlanan herkesin borcunun hazineden ödenmesini istedi. Emir yerine getirildi; borçlar ödendi. Buna rağmen hazinede mal arttı. Dahası evlenmek isteyip mehri olmayanların evlendirilmesini emretti. O da yerine getirildi; hazine yine büyüdü. Son olarak toprağını işleyecek gücü olmayan zimmîlere ödünç verilmesini istedi. Zulmün kaldırıldığı yerde hazine boşalmamış, taşmıştı.

EŞİTSİZLİK DÜZENİNE DOKUNMAK

En radikal icraatı, imparatorluğun eşitsizlik temeline dokunmasıydı. Emevî düzeninde Arap olmayan Müslümanlar, yani mevâlî, ikinci sınıf sayılıyordu. İhtida edenlerden bile cizye alınmaya devam ediyordu, çünkü kitlesel Müslümanlaşma hazineyi zayıflatıyordu. Ömer cizyeyi kaldırdı, mevâlîyi Araplarla eşitledi. Bu karar sahada sert bir dirençle karşılaştı. Horasan valisi, halifenin emri doğrultusunda cizyenin kaldırıldığını ilan edince eşraf telaşa kapıldı. İhtida edenlerin yalnızca vergiden kaçtığını öne sürerek Müslümanlaşmayı zorlaştıracak şartlar dayattı. Vali bu baskıya boyun eğdi ama Ömer geri adım atmadı. Valisine gönderdiği sert mektup, onun bütün ölçüsünü tek bir cümlede ortaya koyuyordu: “Allah, Muhammed’i bir davetçi olarak gönderdi; bir vergi tahsildarı olarak değil.”

Haksızca el konmuş kiliseleri ve zimmî mülklerini iade etti. Onların can ve mal güvenliğini bir hukuk meselesi saydı. Bununla birlikte aynı dönemde yeni mabet yapımına ve gayrimüslimlerin kılık kıyafetine ilişkin bazı sınırlamalar da görüldü. Sonraki yüzyıllarda derlenip “Ömer Şartları” diye anılan kapsamlı zimmî sınırlamalarının önemli bir kısmının ise büyük ihtimalle sonradan, haksız biçimde ona nispet edildiği bugün büyük ölçüde kabul edilmektedir.

Elbette onu çağının dışına taşıyıp bugünün eşitlik diliyle konuşturmak doğru olmaz. Ömer, kendi asrının katı hiyerarşisini adalet lehine zorlayan bir yöneticiydi.

Aynı ölçüyü yargıya da taşıdı. Kadılığı devletin temel işlerinden biri saydı. Bu göreve kabile aidiyetine değil, yalnızca fıkıh bilgisi ve takvâya bakarak atama yaptı. El-Cezîre’ye tayin ettiği tâbiîn âlimi Meymûn b. Mihrân’a verdiği talimat, onun yargı anlayışını tek cümlede özetliyordu: Öfkeliyken hüküm verme, iki tarafı da eşit dinle. Valilerin keyfî ceza vermesini ve kendi izni olmadan had cezası uygulamasını yasakladı. Haccâc’ın kurduğu devasa Irak valiliğini böldü. Ganimeti hazineye göndermeyen valisini görevden aldı. Ayrıca herkesin, Müslüman olsun olmasın, doğrudan halifeye şikâyette bulunabileceğini ilan etti. Kurduğu ilke açıktı: Yöneten, yönettiği hukukun üstünde değil, içindedir.

KURUMA DÖNÜŞEMEYEN BİR ARAYIŞ

Ömer’in başarısını da başarısızlığını da ancak çağının kendi ufkuna bakarak değerlendirebiliriz. Ona bugünün kurumsal adalet beklentisini yüklemek anakronizm olur. O çağda zulüm uzak bir kaygı değil, herkesin dilindeki bir sorundu. Emevî döneminin neredeyse bütün Müslümanları tiranlığın nasıl önleneceğine bir çözüm arıyordu. Fakat çağın ürettiği çözümlerin hemen hepsi bir kişinin yahut bir teolojik tavrın etrafında dönüyor, kurumsal bir çözüme dönüşmüyordu.

Hâricîler en liyakatliyi halifeliğe seçmeyi, saparsa azletmeyi, hatta öldürmeyi savundu. Fakat sapmaya kimin, hangi usulle karar vereceği sorusuna cevap veremediler. Ehl-i beyt’e bağlı çevreler çözümü doğru soydan gelen imamda aradı. Sonradan Sünnîliğe evrilecek geniş kesim ise günahkâr bir yönetici altında bile birliği bozmamayı, sabrı seçti. Herkes zulmü sınırlamak istiyordu, fakat bunu kurallarla işleyen bir yapıyla değil, doğru insanı bularak başarmayı umuyordu.

Bu tablonun en öğretici anı, iktidarı bir yapıyla sınırlama fikrinin belirip reddedildiği andır. İbâdîlerin bir kolu, imamın tek başına hüküm vermesini önlemek için onun bir ileri gelenler heyetiyle birlikte hükmetmesini, kararlarının bu heyetin onayına bağlanmasını istedi. Bu, imamın yetkisini kişisel değil, yapısal bir sınıra bağlayan özgün bir öneriydi. Fakat İbâdî ana gövdesi bu fikri kabul etmedi. Onların tercihi, yöneticiyi bağlayıcı kurallarla değil, âlimlerin ve ileri gelenlerin ahlakî nüfuzuyla, gerektiğinde itaatten çekilme tehdidiyle dizginlemekti. Bir sınır vardı; fakat bu sınır kişilerin vicdanına ve nüfuzuna bırakılmış, kurumsal güvenceye bağlanmamıştı. Adaletsizliğe karşı bağımsız bir yargı fikri de bu zeminde gelişmedi. Yöneticiyi seçmenin yolu olan şûrâ ise küçük, yüz yüze bir cemaatin usulü olarak kaldı, temsilî ve süreklilik taşıyan bir kuruma dönüşmedi.

Ömer’in ölümünden çeyrek asır sonra Horasan’da Hâris b. Süreyc, validen yönetimi şûrâya bırakmasını, alt valilerin liyakate göre atanmasını, adaletin gözetilmesini istedi. Onun bu talebi de kılıçla bastırıldı.

Ömer, o çağın adaleti bir kuruma değil, bir insanın vicdanına ve dirayetine bağlayan adalet arayışının en yüksek örneğidir. Aynı zamanda çağının en keskin tartışmasının, yani kader meselesinin de tam merkezindeydi: insanın işlediği fiilin, özellikle zulmün, Allah’ın önceden takdir ettiği bir şey mi, yoksa kendi tercihi mi olduğu sorusu. Bunun doğrudan siyasî bir yüzü vardı. Emevî valileri döktükleri kanı, gasp ettikleri malı çoğu zaman “Allah’ın takdiri” diye savunuyordu; insanı kendi fiilinden sorumlu tutan görüş ise bu savunmayı ellerinden alıyordu. Ömer’in bu tartışmadaki tavrı ise başlı başına ilginçtir. Bir yandan insanın fiillerini kendi hür seçimine bağlayan Kaderiyye’ye karşı bir reddiye kaleme aldığı rivayet edilir. Öte yandan aynı görüşü en tutarlı biçimde savunan Gaylân ed-Dımaşkî’yi yönetiminde önemli görevlerde tuttu; onu yalnızca fikirleri sebebiyle eleştirmekle yetindi, cezalandırmadı. Aynı Gaylân, bir kuşak sonra Hişâm’ın emriyle ve âlim Evzâî’nin fetvasıyla idam edilecekti; tam da Ömer’in hoş gördüğü o fikir yüzünden.

Ömer öldüğünde halefi II. Yezîd birkaç ay içinde cizyeyi mevâlîden yeniden almaya başladı. İade edilen arazilere yeniden el konulmaya başlandı. Kısa sürede Haccâc döneminin yöntemlerine geri dönüldü. Yatıştırılmaya çalışılan mevâlî öfkesi ise birkaç on yıl sonra Abbâsî ihtilaline giden toplumsal zeminin en önemli unsurlarından biri hâline geldi.

DOKUNULMAYAN MEZARIN İRONİSİ

Ömer hakkındaki başlıca anlatılar, ölümünden yaklaşık bir asır sonra, çoğu Abbâsî döneminde yazıya geçti. O kalemler için “tek iyi Emevî” imgesi çok işe yarıyordu. Çünkü bu imge hem diğer Emevîleri örtük biçimde mahkûm ediyor hem de onları deviren ihtilali ahlakî bir düzeltme gibi gösteriyordu. Yine de bütün bu temkin ve eleştiri Ömer’i efsanevi bir karaktere indirgemez. O, menâkıb kitaplarının kusursuz azizi değildir. Aksine, iktidarın kendini adaletle sınırlayabileceğini, kısa bir süre için de olsa fiilen kanıtlamış gerçek bir yöneticidir. Asıl önemi, bunun mümkün olduğunu göstermiş olmasındadır.

Bin üç yüz yıl sonra Ömer b. Abdülaziz’i hâlâ tartışılır kılan, iyi bir yöneticinin ne yapabileceğinden ziyade iyi bir yöneticinin bile ne yapamayacağıdır. Onun iki buçuk yılı, “âdil kişi” çözümünün tavanını gösterir. Bu çözüm kişinin ötesine geçemez; çünkü ardında onu taşıyacak bir yapı bırakmaz. Başındaki insanın erdemine bağlı adalet, tanımı gereği geçicidir. Bir sonraki insanın vicdanını hiçbir şey garanti etmez. Ömer’in trajedisi adaletsizliğe değil, adaleti tek bir vicdana emanet etmiş olmaya dairdir. Bu yüzden yüzyıllar boyunca sorulan “Bize ne zaman âdil bir yönetici çıkacak?” sorusu baştan yanlıştır. Âdil yönetici çıksa bile, onu bağlayacak ve o gittikten sonra da sistemi yerinde tutacak bir düzen yoksa, adalet de o yöneticiyle birlikte gidiyordu.

Bugün aynı arayış sürüyor. Batı’dan kuvvetler ayrılığını değil, daha çok merkeziyetçi devlet aygıtını devralan birçok Müslüman çoğunluklu modern devlette iktidar sahipleri, tarihteki halifelerin hayal bile edemeyeceği bir güce kavuştu. Adalet ise hâlâ o gücü elinde tutanın vicdanına havale ediliyor. Oysa siyaset düşüncesinin gerçek ilerlemesi de, hukuk devletinin asıl anlamı da adaleti yöneticinin vicdanından alıp her yöneticiyi bağlayan kurumlara taşımaktır.

Çünkü adaleti bir insanın iyi niyetine bırakan toplum, onu kaybettiğinde adaleti de kaybeder.

Dokunulmayan mezarın asıl ironisi budur. Abbâsîler Ömer’in kabrine dokunmadı ve biz de on üç asırdır onu yüceltiyoruz. Ama yücelttiğimiz şey aslında bir eksikliğin örtüsüdür. Onun yerini tutacak düzeni kuramadığımız için, o boşluğu tek bir âdil hükümdarın hatırasıyla dolduruyoruz. Ömer’in o kısacık iki buçuk yılının bize bıraktığı iki soru, bugün de güncelliğini koruyor: Bir iktidarın âdil olması için başında âdil bir insanın bulunmasını beklemek zorunda mıyız? Yoksa asıl mesele, adaleti tek bir vicdanın insafından kurtarıp herkesi, en başta iktidarı bağlayan bir düzene dönüştürmek midir?

*Mustafa Yeneroğlu, İstanbul milletvekili.

KULLAR ARASINDA SEÇİLENLER

 Hak Teala Fatır suresi 32 ayetinde buyurmaktadır: "Sonra Kitab'ı , kullarımız arasında seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır.kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır, İşte büyük fazilet budur.

Bu ayette üç insan tipi zikredilir.Zulmeden,ortada olan ve hayırda ileri geçen.

Allah Teala bu tertibi insanların makamlarına göre yapmıştırZira kulların halleri üç türlüdür.Masiyet, gaflet, sonra tövbe sonra kurbet ve Allah'a yakınlıktır.Kul,masiyet işlediği zama nzalimler kategorisine girer.Tevbe idince muktesıdlar arasına katılır; tevbesi sağlam olup ibadet ve mücahedesi çoğalınca da sabikun sırasına dahil olur.Sabıkta iki türlüdür:Birincisi sabık doğar , sabık yaşar, sabık ölür. İkincisi sabık doğar , zalim yaşar,sabık ölür,Sabık doğdukları ve sabık öldükleri için buunlara zalim denilmesi ariyettir. Bu arızi zulme itibar edilmez.Ezel ve ebede itibar edilir.Bu ümmetten zalim doğup,zalim yaşayan zalim ölenler ise Peygamber sav in " Benim şefaatım ümmetimden büyük günah sahiplerinedir" buyurduğu kebair ehlindendir. "Muktesıd" tövbe üzere ölen, sabık itaat üzere yaşayanve taat üzere ölendir.Yahut sabık iyiliklerinin kötülüklerine kefaret olduğu ve bu şekilde hasenat ve sevapları ağır gelenlerdir.Efendimiz'in buyurduğu "Sabıklara gelince onlar, cennete girecek ve orada nihayetüsiz rızıklandırılacaktır"sözünün manası budur. Muktesıdlar ise kolay bir şekilde muhasebe edileceklerdir.Zalimler mahşer süresince hapis edilecekler, sonra da Allah Teiala onları rahmetiyle karşılayacaktır.

Seçilmiş kul olmakta, kitabın kendisine miras olarak verilmesinde ve cennete girmekte zalimin sabık ile beraber zikredilmesi , Allah Teala'nın hikmetinin inceliklerindendir.

KEŞİF EHLİ BİR ZAT GÜNAH İŞLER Mİ?

 Beyazid-i Bestami ks 'a "Keşif ehli bir arif zat, günah işleyip Allah'a asi olur mu?" diye soruldu.Hazret "evet" dedi.ve "Allah'ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir" (Ahzab 38) hatırlattı.Yani Allah, ilm-i ezelisinde o kimseye bir şxey takdir etti ise o mutlaka olur.

ESMALAR(eş-ŞEKUR)

 ŞEKUR isminin özelliği şudur: Canr sıkıntısı,darlık/gönül darlığı olan , bedeni yorgunluk ve cismani ağırlık hisseden kimse , bu ismi kırkbir kerre yazıp suda eriterek vücuduna sürer ve buundan içerse Allah7ın izni ile iyileşir.Yinhe göz ve görme zaafiyeti olan kimsede bunu gözüne sürerse bereketini görür.

1 Ağustos 2026 Cumartesi

HER DEVRİN BİR UYARICISI VARDIR

 fATIR SURESİ 24 ayetinde "Her millet için mutlaka bir uyarıcı PEYGAMBER)  bulunmuştur. Hz.adem a.s kendi evladlarına peygamber olarak gönderilmiştir.Daha sonra peygamberlerin bulunmadığı fetret devirlerinde Allah'dan tebliğ eden sadıkr bir uyarıcı  yahut bu tebliğ vazifesini edada onun makamına kaim olan bir amir hep var  olagelmiştir.Çünkü Hak Teala şöyle buyuruyor: " İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağı nı sanır! "(Kıyame suresi 36) 

İLMİ DİRİDEN ALMAK

 İbrahim el-Hirnevi der ki, Beyazid-i Bestami'nin meclisinde bulunuyordum.Orada bulunanlardan bazıları ! falanca kişi falancadan ilim aldı" dedi.Beyazid : " miskinler, acizler,zavallılar ölülerden ilim almışlar. Biz ise ilmi , hiç ölmeyen diri olan Allah'tan aldım" dedi.

Bu ilim talep ve tekellüf olmadan ilham yoluyla elde edilen ledün ilmidir.

"Körle gören, karanlıkla aydınlık,gölge ile sıcak bir olmaz.

Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah, dilediğine işittirir. Sen kabirdekilere işittiremezsin

Sen sadece bir uyarıcısın "(Fatır suresi 19,20,21,22,23 ayetleri)

Bu kavli şerifde "Kör" hitabı ile Kafir, "gören" hitabı ile Mümin temsil edilmiştir.

29 Temmuz 2026 Çarşamba

GİZLEMEK ÜZERE

 Tarikat pirleri şöyle demişlerdir: Dostluğun temelini gizlemek(telbis) üzere koymuşlardır.Süleyman için melik ismi , fakrını gizlemek içindir.Adem7e isyan adının verilmesi , safvetinin gizlenmesi dir.İEibrahim'e nimet libası , halilliğini gizlemek içindir.Çünkü muhabbetin şartı gayret/kıskanmadır.Dostlar hallerini herkese göstermezler.Zira dünyadan bir zerresi olmayan vedünya ve ahirete nazar etmeyen , daima Allah'ın nazarı gözünün önünde bulunan kimseye fakir denir.Çünkü o her şeyden yoksundur.Hakk ile zengindir.

ESMALAR(EL-HABİR)

 "Habir" ismi şerifinin özelliği şudur: Kişyi bu isimle her şeyin haberini elde eder.her şeyden haberdar olur.Kim bu "el-Habir" ismini yedi gün okumaya devam ederse ruhaniyet ona yılın, kralların ve kalbelrin haberlerini ve istediği başka haberelri getirir.

Şeyh Zerruki el-Esma ü hüsna isimli eserinde der ki: Kim kendisine eziyet eden birisinin sultası altında kalırsa "el-Habir ismini çokca zikretsin, durumu düzelir

ABDULLAH ENSARİ HAZRETLERİ

 Hazret bir vaazında dost ve arkadaşlarına şöyle dedi: " Ey azizler ve kardeşlerim.Bu helak denizinden kurtulma çareleri aramak ve gevşeklik çukurundan çıkmak zamanı gelmiştir.Ebedi olan cenneti bu fani olan saray iç in satmayınız.Hizmeti olmayan nefis , yabancıdır.Yabancıyı beslemeyiniz.Uyanık olmayan gönül cadıdır.Cadı ile sohbet etmeyiniz.Hakikatten habersiz nefes, rüzgardır(boştur).Rüzgarla (boş şeylerle) ömür geçirmeyiniz.Hakikatın isim ve şekline sahip olmakla yetinmeyiniz.Gizli hile ve tuzaklardan emin olmayınız.Akibet ve son nefges hususunda daima dikkatli olunuz.

TUZ

 Göz yaşı tuzludur.Göz, aslında gözyaşı ile dezenfekte edilen bir iç yağdır.İç yağı ancak tuz ile korunur.Bu nedenle göz yaşı tuzludur.

Denizlerin tuzlu olmasının nedeni ,kokmaması içindir.Eğer tatlı su olacak olsa idi,kokusunndan insanlar müthiş rahatsız olacaktı.Çünkü tatlı su bulunduğu yerde bekletilecek olsa kokuşma başlayacaktı.Nehirler aktığı için kokuşma olmaz.

26 Temmuz 2026 Pazar

OSMAN FAZLI ATPAZARİ HAZRETLERİ

 Hazret buyurmuştur:

Ey nefsiyle başı dertli olan kişi. Kim olursan ol, Sen nefsini bize at, onun tedbirini ve senin nefisle ilgili aldığın9 tedbirleri bırakıp bizim onun hakkında aldığımız tedbirlere hiç münazaa etmeden bizim tedbirlerimizle yetinirsen elbette rahat ve huzurlu olursun,Allah bizi ve sizi kazlı keremi ile bu mihval üzere daim eylesin.

NİMET VE KUDRET ELİNİN ÇEKİLMESİNİN NEDENİ

 Muaz b. Cebel r.a dan rivayet edilen merfu bir hadiste şöyle buyrulur: " Bu ümmetin hayırlıları şerlileriyle dost olmadığı , iyiler facirlere hürmet ve tdazim etmediği ve kurraları Allah'a isyan noktasında emirlere(yöneticilere) yardım etmediği sürece Allah7ın rahmet ve kudret eli ümmetin üzerinde olacaktır.

Ancak ümmet bu kötülükleri yaparsa Allah ondan rahmet ve kudret elini çeker

İBRAHİM ETHEM ÖRNEĞİ

 Ebul Fevaris Şahin b.Şüca el-Kirmani r.a da bir gün ava çıktı. Kendisi Kirman smultanıydı.Dikkatlice av ararken sonunda tek başına bir sahraya düştü.Sahrada bir canavarın üzerine binmiş ve etrafını canavarların kuşattığı bir genç gördü.Canavarlar Kirman sultanını görünce ona doğru koşuştular.Bu genç vanavarları ondan alıkoydu.Genç, Kirman sultanına yaklaşıp selam verdi.ve "Ey Padişah! Bu, Allah'dan ne gaflettir? Dünya ile meşgul olup ahireti bıraktın. Lezzet ve nefis ve heva ile meşgul olup Mevle'nrın hizmetini bıraktın.Allah Teala bu dünya saltanatını onunla kendisine hizmet etmekte yardım görmen için sana verdi.Sen ise bu saltanatı Mevla'dan meşgul olmaya vesile yaptın" dedi.Genç böyle ktonuşmaya devam ederken elinde bir su kabıyla yaşlı bir kadın çıkageldi.Genç bu kabı alıp sudan içti.Kalanını da Kirman sultanına verdi.O da içti.ve " Bundan daha leziz, daha serin ve daha tatlı bir şey içmedim dedi.Sonra o yaşlı kadın ortadan kayboldu.Genç: " İşte bu dünyadır.Allah onu benim hizmetime amade kılmkıştır..Ben bir şeye ihtiyaç duyduğum zaman o şey aklıma gelir gelmez bu yaşlı kadın onu bana hemen hazırlayıp getirir.Şu haber sana ulaşmadı mı ki? "Allah Teala dünyayı yaratınca ona ey dünya, bana hizmet edene sen de hizmet et. Sana hizmet edeni ise kendine hizmet ettir, buyurmuştur."

Kirman Sultanı bu durumu görünce tevbe etti ve yine olanlar oldu.(Bu zatta mana alemi sultanlarından oldu)

SİVRİSİNEK YARATILIŞINDAKİ ORGANLAR

 Denilir ki Allah Teala'nın yeryüzünde yarattıkları arasında kanat, boynuz, hortum ve ayakları, en zayıf yaratık olan sivrisinekten başka hiç bir yaratıkta cem etmemiştir.

İSRAFİL A.S

 Denilir ki İsrail a.s Hz.Peygamber sav efendimizden başka hiçbir peypgambere inmemiştir.Yalnız Efendimiz sav e inmiş, ona kıyamete kadar olacak vakaları haber vermiş ve sonra yine semaya yükselmiştir.

HAPŞIRMAK NİMETTİR

 Bilinmelidir ki "Hamd" hem nimet ve hem de mihnet ve musibetle ilgilidir.Zira her mihnet vemusibetin altında gizli bir nimet vardır.Mesela "hapşırmak" bir nimettir. Zira o bedende tüy diplerindeki menfezlerin açılmasına, düşünme ve hatırlama kuvvetinin kendisinde bulunduğu dimağ ve beyinde toplanan buhar ve rütubetin bertaraf edilmesine vesile olur.Bu, baş ve beynin kriz ve buhranıdır.Ayna şekilde "ter" de hastanın bedeniyle alakalı buhranıdır.Bundan dolayıdır ki şari , hapşıranın hamd etmesini gerekli kılmıştır.İbni Abbas r.a der ki:Hapşırandan önce LİLLAHİL HAMDÜ  diyen baş ve diş ağrısından korunur.Yine "geğirmekte" bir nimettir.Hadis-i şerifde buyrulmuştur: "Kim hapşırdığı yahut geğirdiği vakit ELHAMDÜLİLLAHİ ALA KÜLLİ HAL"(Her hal ve şartta Allah'a hamdolsun)derse bu hamd cümlhesi sebebiyle Allah o kimseden en hafifi cüzzam olan yetmiş hastalığı uzaklaştırır.

Geğirmek midenin nefes almasıdır.Bu ise midenin yemekle iyice doyşmasından meydana gelir.Bu dur8um özellikle namazda meydana gelirse dini musibetlerden sayılır.

ESMALAR(YA ALLAMEL GUYUB)

 Büyüklerden birisi der ki:kim kendisine ondan bir hal galib olana kadar "YA ALLEMEL GUYUB"(EY GİZLLİKLERİ ÇOK İYİ BİLEN" zikrine devam ederse  gaybe dair hususları konuşmaya vegönüllerde gizli olanları keşfetmeyebaşlar.Ruhu ulvi aüleme yükselir. Kainatta olup biten işleri ve hadiseleri haber verir.Yine bu zikir, unutkanlığın gitmesive hafızanın kuvvetlenmesi iuçin de faydalıdır

25 Temmuz 2026 Cumartesi

VARLIK VE ŞIMARIKLIK

 "Biz hangi ülkeye bir uyarıcı göndermiş isek mutlaka oranın varlıklı ve şiimarık kişileri: Biz size gönderilmiş olan şeyi inkar ediyoruz, demişlerdir" (Sebe 34

bu günde böyledir.Toplumun varlıklı kişileri,sahip oldukları varlık,ve evlatlarına güvenerek Davetçilere karşı çıkmışlardır.

Şeytan ülkesinin kullanımında olan göz Allah velilerini nasıl tanısın?

Şeltanın tasarrufunda kirletilen bir gönül  , Kur'anın yücelik ve azametini nereden bilebilir? bilemez.

Hakk'ın eman ve kerem ahdine sığınmış bir gönül gerekir ki Cenab-ı piygamberin risalet ve nübüvvetine ulaşabilsin.Kur'anın izzit ve celalinin onu kendisine çekebilmesi için , ezel ikbalinin saf ve berraklığıyla yıkanmış bir mum gerekir.Peygamber mucizesi ve Kur7an ayetlerini görüp anlamaya , küfrün oklarından kurtulmuş ve şehvet uykusundan uyanmış bir göz gerekir.

ESMALAR (el-HAKİM)

el-Hakim ismini özçelliği bela ve musibetleri def edip hikmet kapısını açmaktır.Kim bu ismi çok okursa korktuğu bela ve musibetler ondan geri çevrilirve ona hikmetten bir kapı açılır. 

ESMALAR (el-FETTAH)

 el-Fettah isminin özelliği , iişleri kolaylaştırmak, kalbleri nurlandırmakve fetih sebeblerini mümkün kılmaktır.Her kim elini göğsüne koyar ve sabah namazının ardından bu ismi yetmiş defa okursa kalbi temizlenir.sırrı nurlanır, işleri kolaylaşır.Bunda ayrıca rızkı ve diğer hususları kolaylaştırma söz konusudur.

ESMALAR (el-ALİYY)

 el-Aliyy" isminin özelliği , bayağı işlerden yüce işlere yükselmektir.Bu isim yazılıp çocuğun üzerine bağlanırsa büluğa erer/büyür.Garib kimsenin üzerine bağlanırsa iki yakası bir araya gelir.Fakirin üzerine bağlanırsa Allah Teala'nın lütfu ile zinginliğe erer

ESMALAR(el-KEBİR)

 "el-Kebir" isminin özelliği bu ismi çok zikredene ilim ve marifet kapısının açılmasıdır.Bu isim bir yemeğe okunur ve eşler  onu yerse aralarında uygunluk ve anlaşma meydana gelir.

RIZK TALEBİ

 Bir hadisde şöyle buyrulmuştur: "Helal rızk taleb etmek farzdan sonra farzdır" Yani iman ve namaz farizasından sonra gelen farzdır.

24 Temmuz 2026 Cuma

ŞEYTAN,VESVESE

 Allah Teala cevheri saf hale getirmek için ateşi madenlere musallat ettiği gibi insanlık madenlerinden insanların cevherini ortaya çıkartmak için ancak şeytanı Ademoğullarına musallat etmiştir.Eğer cevher altın ise saflaştırma ameliyesinin sonunda altın ortaya çıkar.Cevher bakır ise bakır ortaya çıkar.Ateş bakır madeninden altın, altın madeninde bakır çıkaramaz. İşte Allah, şeytanı insana musallat etti. Çünkü insanlarda aynen altın ve gümüş madenleri gibidir. Şeytan ise ateştendir. Vesveselerini üfleyerek insanların cevherlerini madenlerinden çıkartır.Ancak her madenden , cevheri ne ise , oınu çıkarabilir.

ALİ ÇELİKBAŞ

 

Ali Çelikbaş hocam anlattı.Almanyada çalıştığım okulun yazışmalarını yapan bir bayan vardı.Günde iki saat gelir yazışmaları yapar gider idi.bu bayanın emeklilik günü geldiği için okulda bulunan farklı milletelere mahsus öğretmenler emekliliğini kutlamak için onu davet ettiler.Türkler çoğunluk olduğu için bizde bir kutlama günü yapalım dedik.Talebimizi ilettik.Bayan bize "filan zamanda ramazan ayı girmekte.o ay içinde bir gün sizinle birlikte iftar yapalım" dedi.O gün geldi.Oruçlu bir günde kutlama toplantısının yapıldığı yerde hazırlıklar yapıldı.İftarlıklar hazırlandı.ancak iftar saatinden önceTürk olan öğretmenlerden üç beş tanesi oruç tutmadıkları  için yahut dine karşı mesafeleri olduğundan dolayı iftar saatıni bekelemeden bira şişelerini açarak yemeğe başladılar.Bayan onlara baktı ve bana dönerek :"Sayın Çelikbaş, iftarın ruhunu yaşamak için bugün ben oruç tuttum" dedi.Meslektaşlarımdan o kadar utandım ki!

 

ALİ ÇELİKBAŞ

 Ali Çelikbaş hocamız anlattı.Almanya'da Türk öğrencilerinin bulunduğu sınıfta öğretmen olarak çalışırken, çalışma yapan öğretmenlerden birisi bana "Sen niçin maaşını 40 Mark eksik alıyorsun?" deyince bu hususu araştırmak hiç aklıma gelmemişti.Arkadaşla birlikte bulunduğumuz yeredki maaş iylerini düzenleyen birime(mal müdürlüğü) gittik.Yetersiz almancamızla durumu izaha çalıştık.Muhatabımız konuyu anladı.Benim özlük dosyamı getirip inceledi ve bana "Sen müracaat formundaki din hanesini işaretlememişsin.Bu nedenle maaşın düşük dedi ve bizi makamında oturturken bir yere telefon etti.eksiklik ikmal edildi ve geçmiş alacaklarımla birlikte hesabıma yattığını belirttiler.

 

ALİ ÇELİKBAŞ

 

Ali Çelikbaş hocamız anlattı.Çalıştığmız okulda diğer ülkelerden gelmiş öğretmenler de mevcuttu.bunlardan birisi Hırısto isimli bir öğretmendi.teneffüste karşılıştığmızda Almanca olarak "Hırısto nasılsın" dedim.Bana türkce cevap olarak "Eşşek gibiyim" cevabını verince çok şaşırdım.Bana dönerek şunu anlattı:Biz Samsun'un Ladik ilçesinden Yunanistan'a göç etmişiz.Balkan savaşı akabindeMübadele esnasında da türkiyeye göç etmemişiz.Babam yahut dedem evimizde kesinlikle Yunanca,yahut grekçe,rumca konuşulmamasını,Türkçeyi muhafaza etmemizi bize tembih etmişti.Ben Grekçeyi okulda öğrendim"

 

Hırıstoyu bir kaç y sonra devlet geri çağırdı.okuldan ayrıldı.Sebebini soruşturduğumuzda, bulunduğmuuz şehirde faaliyet gösteren Ortodoks kilisesi kiliseyi üç defa KİLİSEYE gelmediğini rapor etmiş ve devlet kendisini geri çağırmış.

 

+++


21 Temmuz 2026 Salı

KABU LEDİLMİŞ HAC

 Abdullah b. Mübarek bir yıl haremi şerifde haccını tamamladı.Rüyasında iki meleğin geldiğini gördü.Biri diğerine sordu: Bu yıl kaç hacı geldi?" diye sordu. Diğeri "Üçyüzbin kişi" diye cvevap verdi.Ben : " Kaç kişinin haccı kabul oldu? diye sordum.Melekler: "Hiç birinin" dediler.Abduullah şöyle der: Bunu işitince üzerime üzüntü çöktü.Bütün insanlar dünyanın dört bir tarafından mkeşakketler çekerek gelmiişler.Hepsinin haccı zayi oldu " dedim.Melekler : "Dımışkta Ali b.Muvaffak adında bir ayakkabıcı var.buraya gelememiş . Ancak onun haccı kabul edildi. Bunun yaptığı iş sebebiyle herkesinki kabul edildi" dediler.

Abdullah b. Muvaffak der ki: " Hac yapmak için üçyüz elli dirhem biriktirdim.Yanıma hamile bir kadın geldi ve "Şu evden güzel bir yemek kokusu geliyor. Git de bu yemekten biraz getir ki çocuğum düşmesin " dedi. Ben de gittim evsahibine durumu anlattım.Ev sahibi ağladı ve " Benimde çocuklarım var.bir haftadır hiçbir şey yemediler, Ben de bugün kalkıp onlara ölmüş bir merkebin etinden bir parça getirdim. Ev halkı onu pişiriyorlar. Biz mecbur olduğumuz için bize helal , ancak sana haramdır.Onu nasıl sana verebilirim ki?" dedi. Ali b Muvaffak der ki: " Onun bu sözünü duyunca gönlüme ateş düştü. Hac için biriktirdiğim meblağı ona verdim ve "İşte benim haccım bu" dedim.

Allah Teala onun bu iyiliğini en güzel şekiled kabul etti. Allah bütün hacıları ona bağışladı(onun hatırına onların haccını kabul etti"

DAVUD PEYGAMBERİN ZİKRİ

Molla Cami hazretleri Füsus şerhinde der ki: " Dağların ve kuuşların tesbihi Davud a.s ın tesbihi nedeniyledir.Çünkü Davud, tesbih ve tahmidin manasına ruhuyla teveccühü kuvvetli olunca bu durum onun uzuvlarına  ve kuvvelerine sirayet etti.Zira buunlar onun ruhunun mazharlarıdır.Onlardan da kuşlara ve dağlara sirayet etti.Çünkü dağlar ve kuşlar hariçte/ dış alemde onun uzuvlarının ve kuvvelerinin suretleridir.Şüphesiz dağlar ve kuşlar Davud a.s ın tesbihiyle tesbih ederler.Onların tesbihlerinin faydası Davud a.s a dönerDağların ve kuşların tesbihi Davud a.s ın tesbihinden neşet ettiğinden elbette bu tesbihin sevabı ona döner.

Dilden yapılar zikir gider ruha ulaşır.Sonra zikirden hasıl olan bu nur nefis dağlarına ve kalb kuşlarına akseder.Sonra zikre devam ile nefisten bedene akseder.Niihayet bu nur bedenin zahir ve batınının tüm cüzlerini kapsar.

"O'na ancak güzel sözler yükselir"(Fatır 10)

Hak Teala ismi güzel, yüzü güzel ve sesi güzel olmayan peygamber göndermemiştir. 

20 Temmuz 2026 Pazartesi

ALLAH'A VERİLEN SÖZ

iBRAHİM eTHEM HAZRETLERİ HAC ESNASINDA TAVAFTA İKEN GÜZEL YÜZLÜ BİR GENÇLE KARŞILAŞTI..Güzelliği vecemali insanları hayrete düşürmekte idi.İhrahim ethem o gence bakarak ağlamaya başladı.Arkadaşlarınadn birisi "Biz Allah7ın kullarıyız ca O'na dneceğiz"(Bakara 156) .Şüphe yokki şeyhin gönlüne gaflet düştü.dedi.Sonra : "Efendim ağlamanın karıştığı bu bakış nedir?" dedi.Hazret şöyle cevap verdi: " Kardeşim ! Ben Allah'a asla bozmaya muktedir olamayacağım bir söz verdim.Yoksa o genci yanıma yaklaştırır, ona selam verirdim.Çünkü o benim biricik oğlum ve gözümün nurudur.Ben onu küçükken terk edip Allah Teala'ya kaçmak/koşmak üzere vatanımdan çıktım.İşte gördüğün gibi o büyümüş , delikanlı olmuş,hacca gelmiş. Ben ise Allah içinh terk ettiğim bir şeye tekrar dönmek hususunda Allah'tan utanırım." dedi ardından şu şiiri söyledi:

Sevdan uğrunda bütün bir halkı terk ettim/Seni görmek için çoluk çocuğu yetim bıraktım.

Sevgi konusunda beni lime lime etip parçalasan/ Artık bu gönül senden başkasında sükun bulmaz / karar kılmaz 

19 Temmuz 2026 Pazar

RABİATÜL ADEVİYYE

 Bir gün hastalanmıştı.Ona hastalığının sebebi sorulunca : Cennete baktım.Rabbim beni tedip ve bana sitem etti.Bu sitemden dolayı bu hastalığa tutuldum" dedi.

PEEYGAMBER SAV 'E SADAKA VERMEK HARAMDIR

 Hz.Peygamber sav ve ailesine sadaka vermek haram kılınmıştır.Ç ünkü sadaka, sadakayı veren kişinin verdiği kişiye merhamet etmesinden kaynaklanır. Allah Teala  Nebisi sav kendisinden başkasının merhamet etmesini istememiştir. 

Bazıları selavat içinde VERHAM MUHAMMEDEN (Muhammed'e rahmet eyle) denilmesini edebe uygun görmezler.Çünkü, rahmet , ayıplanıp azarlanan bir şey sebebiyle olur.

Hz.Peygamber SAV in pak ruhuna fatiha okunmasını İmam Şafii ve arkadaşları men etmişlerdir.Çünkü asilerin ruhlarına fatiha okumak adet olarak süre gelmiştir.Öyleyse rahmet dileyerek dua etmekte küçük görme bulunduğu halde böyle dua edildiği zama npeeygamberlerin ruhlarıyla asilerin ruhları eşit tutulmuş olur.

Ebu Hanife ve arkadaşları peygamberlerin ruhlarına fatiha okumayı caz görmüşlerdir.Çünkü Hz.Peygamber sav bazı peygamberlere Allah'dan rahmet dileyerek dua etmiştir."Allah kardeşim Musa'ya rahmet etsin.Allah, kardeşim Lut'a rahmet etsin" diye dua etmiştir. Yine namazda iki secde arasında "Allah'ım beni bağışla ve bana rahmet eyle" diye dua etmiştir.

Namazda ve diğer hallerde Hazret-i Peygambere Selavat getirmek selavat getiren kimsenin Hz.Muhammed sav e gıyabda dua etmesidir.

SELAVAT GETİRMEK

 Efendimiz sav'in bedeni çürüyüp toprak olmaktan korunmuştur.Berzah hayatıyla diri ve canlıdır.Efendimiz sav in şu hadisi buna delalet eder: " Allah'ın gezici melekleri vardır.Bana ümmetimin selamlarını ulaştırırlar" Başka bir hadis-i şerifde de şöyle buyurmuştur: "Bir müslüman bana salat ve selam getirince , Allah ruhumu bana iade eder ve ben o selama karşılık veririm".Gece ve gündüz bu varlık aleminde Cenab-ı Peygamber'e salat ve selam getirilmeyen bir an yoktur. Efendimizin ruhu bedeniyle irtibatlıdır.Bir kimse bu mübarek ruhun sahibine selam ettiğinde , o kendi mekanında olduğu halde , o kimsenin selamına mukabele eder.

Namazda szon teşehüdde salavat getirmek Ebu Hanife ve İmam Malik7e göre sünnet; İimam Şafi'ye göre namazın caiz olması için şarttır.İmam Ahmed b.Hambel'e göre ise rukündür. Bu durumda İmam Şaf2i ve imam ahmed b.Hambel7e  göre kasden veya sehven salavatı terk edilse namaz batıl olur.Efendimiz sav buyurmuştur: "Namazda bana selavat getirmeyenin namazı yoktur" 

Salat ve selamların bazı önemli yer ve zamanları ardır:

1- Kişi ezanda Peygamber7in ismi şerifini işittiğinde selavat getirmelidir.

Ebu Bekir sıddık hazretleri,mescidde otururken Bilal Habeşi r.a ezan okumaya başladıEŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN RASULULLAH denildiğinde iki el baş parmağının tırnaını gözlerin koyup KURRETÜ AYNİ BİKE YA RESULALLAH  (Gözümün aydınlığı seninledir ya Resulallah) dedi. Bilal ezanı bitirince Efendimiz sav  Ey Ebubekir , her kim senin yaptığını yaparsa Cenab-ı Hakk onun eski ve yeni günahlarını bağışlar, ister kasten ve ister hata ile işlediği günah olsun , fark etmez" buyurdu.

2- Ezandan sonra 

3- Abdeste başlarken salavat getirmeli

4- Kişi camiye girerken  ve camiden çıkarken salavat getirmeli

5-Caminin yanından geçerken, yahut gözücamiye ilişince,

6- Namazın son teşehhüdünde 

7- Duadan önce veduadan sonra

8- Cenaze namazının ikinci tekbirinden sonra,

9- Cuma hutbesinde salavat getirmenin hükmü imamlar arasında ihtilaflıdır.

10- Sabah ve akşam onar kere salavat getirilmelidir.

11-Sabah ve akşam namazından sonra yüzer kerre selavat getirilmelidir.

12- Kur'an hatmedildikten sonra

13- Münferid ve toplu zikirden önce selavat getirilmelidir.

14- Her önemli işe başlarken

15- Şaban ayının günlerinde ve gecelerinde

16- Cuma günü ve gecesi 

17- Bir vasıtaya binerken de selavat getirilmelidir.Oturuncada selavat getirilmelidir.

18- Mekke yolunda selavat getirilmelidir.

19- Kişi hacerül esvedi istilam ederken

20- Safa ve merve tepelerinde

21-Telbiyeyi bitirdikten sonra selavat getirilmelidir.

22-Müzdelifede vakfe zamanında selavat getirilmelidir. 

23- Medine yolunda salavat getirilmelidir

24- Medine görününce selavat getirilmelidir

25- Ravzai mutahharada dolaşırken

26- Peygamber sav in mübarek kabrine gğönelirken

27-Peygamber kabri ile mimberi arasında çokca,

28- Cenab-ı Peygamber sav in adı anıldığında

29-Hadis dersine başlarken

30- Vaaz ve nasihate başlarken

31-Mühim bir iş görüldüğü ve kaygı-tasa giderildiği zaman

32-Günahlarının bağışlanması ve keffareti talep edildiği zaman

33- Uyurken ve uykudan kalkıldığında,

34- Çarşıya ticaret için gidildiğinde

35-Müslümanlarla musafaha ederken

36- Yemeğe başlarken

37- Yemeğin sonunda,

38- Bir meclisten kalkarken

39- Bazılarına göre aksırınca

40- Kulak çınladığında 

41- Nikah hutbesinde 

42- Gül koklandığında 

43- Efendimiz hatırlanınca 

44- Unuttuğu bir şeyi hatırlamak için


 

SAİD B.CÜBEYR

 Hicrî 94 (713). Irak’ın en güçlü adamı Haccâc b. Yûsuf, Kûfe ile Basra arasında kurduğu karargâh şehri Vâsıt’ta atına binmek üzere ayağını üzengiye koymuştu. Önünde, zincire vurulmuş yaşlı bir âlim duruyordu. O anda Haccâc ölüm emrini soğukkanlılıkla verdi: “Vallahi, senin cehennemdeki yerini hazırlamadıkça atıma binmeyeceğim. Şunun boynunu vurun.”

Emir yerine getirildi. Boyun vuruldu. Kırk gün sonra Irak’ın o yenilmez valisi geceleri uykusundan sıçrayıp kendi ölümü için yalvaracaktı. Öldürülen adamın adı Said b. Cübeyr’di. Onun hikâyesi, iktidarın öldürebildiği ama satın alamadığı, boyun eğdiremediği bir vicdanın hikâyesidir. Dahası, İslâm siyaset düşüncesinde iktidarın hangi ölçüyle sınırlandırılacağı sorusuna yöneltilmiş en sarih itirazlardan birinin hikâyesidir.

KÖLELİKTEN İLMİN ZİRVESİNE

Said hür doğmamıştı. Mekke’de, Benî Esed’e bağlı bir ailenin âzatlısıydı; Habeş asıllı, siyahî bir köle olarak dünyaya gelmişti. Vahyin ışığında oluşan toplumsal düzen onu doğduğu yerden alıp ilmin en yüksek mertebelerine taşıdı. Çocuk yaşta Abdullah b. Abbas’ın ders halkasına katıldı. O kadar öğrenme iştiyakı vardı ki, yazacak malzemesi tükendiğinde duyduğu hadisleri avucuna, hatta ayakkabısına not alıyor, daha sonra bunları sahîfelere kaydediyordu.

Kur’an tefsirinin en büyük otoritelerinden kabul edilen hocası İbn Abbas gözlerini yitirince kâtipliğini üstlendi. En çok hadis rivayet eden ve en çok fetva sorulan sahâbîlerden Abdullah b. Ömer, miras hukukuna dair soruları ona havale ederdi. Kıraatte de otoriteydi. Tâbiîn neslinin önde gelen birçok ismi onun talebesi oldu. İslâmî ilimlerin ana damarlarından biri artık bu eski kölenin elinden geçiyordu. Çağdaşlarının ona “âlimlerin başı” demesi boşuna değildi. İmam Ahmed b. Hanbel’in şu sözü de bunu gösterir: “Said b. Cübeyr öldürüldü; yeryüzünde onun ilmine muhtaç olmayan kimse kalmadı.”

Fakat Said’i farklı kılan yalnız ilmi değildi. Hiçbir siyasî veya itikadî kampın adamı olmadı. Sonraki Şiî kaynaklar, Ehl-i beyt’e duyduğu sevgi ve Ali b. Hüseyin Zeynelâbidîn ile görüşmesi sebebiyle onu kendilerinden saydı. Oysa o, müstakil bir müctehiddi. Bu fikrî bağımsızlık, iktidar karşısındaki duruşunun da temelini oluşturdu. Kendi aklıyla hükmeden, sözünü esirgemeyen bir âlim, zulmü yargılamak için de başkasının iznini beklemezdi.

İKTİDARIN DEĞİŞEN MANTIĞI

Said’in iktidarla ilişkisi baştan sorunlu değildi. Haccâc Irak valisi olduğunda onu Kûfe’ye kadı ve imam tayin etti. Halife Abdülmelik de ondan bir tefsir yazmasını istedi ve Said ilk düzenli tefsirlerden birini kaleme alıp gönderdi. Kaynaklara göre bu görevleri, toplumu ıslah etmek ve zulmü içeriden sınırlamak ümidiyle kabul etmişti. Bu bile dönemin siyasî gerçekliğini göstermeye yeter.

Umut uzun sürmedi. Said bir mevâlîydi, yani Arap olmayan bir Müslüman. Yargıçlık ve imamlık fiilen Araplara mahsus sayıldığından Emevî taraftarları bir mevâlînin o makamda oturmasına tahammül edemedi; Haccâc onu kadılıktan aldı, ama görüşü alınmadan hüküm verilmeyen bir danışman olarak yanında tuttu. Yönetim, mevâlînin bilgisine muhtaçtı ama eşitliğine tahammül edemiyordu. Bu bile Peygamber’in ve Râşid halifelerin uygulamasından açık bir kopuştu. O dönemde âzatlı bir köle orduya kumanda edebiliyor, mescidde ezan okuyabiliyordu.

Bu kopuş bir kişinin tercihi değil, yeni bir iktidar anlayışının sonucuydu. Peygamber’den sonra halife ümmetin istişaresi ve hür biatıyla belirleniyordu. Muâviye’nin oğlu Yezîd’i veliaht ilan etmesiyle bu ilke terk edildi ve hilâfet babadan oğula geçen bir saltanata dönüştü. Bedeli ağır oldu. Hz. Hüseyin Kerbelâ’da katledildi, Medine yağmalandı, Mekke mancınıklarla dövüldü. Yezîd’in ölümünden sonra Abdullah b. Zübeyr, yönetimin bir hanedanın mülkü değil ümmetin tercihi olduğu iddiasıyla Mekke’de hilâfetini ilan etti ve İslâm beldelerinin büyük kısmı onu tanıdı.

Emevîler bu iddiaya orduyla cevap verdi. Abdülmelik b. Mervân önce Irak’taki rakiplerini ezdi, ardından Haccâc’ı Mekke’ye gönderdi. Haccâc kutsal şehri yeniden kuşatıp mancınıklarla dövdü ve hicrî 73’te (692) İbnü’z-Zübeyr’i öldürttü. Devlet yeniden tek elde toplandı; fakat bu, eski ilkenin ihyası değil, tasfiyesinin tamamlanmasıydı. Artık belirleyici olan ümmetin rızâsı değil, kılıcın hükmüydü. Ortaya çıkan düzen, Suriye ordusuna dayanan ve kendisini sorgulatmayan bir iktidardı. Düzenin kalbi ise artık Şam’da atıyordu. Irak fethedilmiş bir taşra gibi yönetiliyor, bu tahakkümün demir yumruğunu Haccâc temsil ediyordu.

Bu tahakkümün altında daha derin bir kırılma vardı. Fetihlerle İslâm’a giren Arap olmayan kitleler hukuken Müslüman sayılsalar da fiilen eşit kabul edilmiyorlardı. Devlet gelirleri azalınca Haccâc, Müslüman olmuş mevâlîden bile cizye almaya devam etti. Dahası onları ordugâh şehirlerinden çıkarıp yeniden köylerine gönderdi. İslâm’ın vaat ettiği eşitlik, hazinenin ihtiyaçlarına feda ediliyordu. Said’in itirazı bu yüzden yalnız ezilen bir toplumsal kesimin değil, din adına üretilen meşruiyeti sorgulayan hür bir vicdanın da sesiydi.

Bir üçüncü güç alanını ordugâh şehirlerinin kurrâ ve fakihleri oluşturuyordu. Henüz devletin maaşlı memurları hâline gelmemiş bu âlimler, toplumun ahlâkî önderliğini temsil ediyor ve saltanatın dünyevileşmesine giderek daha güçlü itiraz ediyorlardı. Said b. Cübeyr tam bu üç çizginin, yani Irak’ın siyasî direnişi, mevâlînin eşitlik talebi ve hür âlimin iktidarı vahyin ölçüsüyle yargılama iddiasının kesiştiği yerde duruyordu. Onu çağının vicdanı yapan da bu üç damarın birleşmesiydi.

İTAATİN SINIRI

Said’i nihayet iktidarın karşısına geçiren şey, bu tablonun toplamıydı. Hocası Abdullah b. Ömer’in tutumu, bu kararın ağırlığını gösterir. Hz. Ömer’in oğlu, ihtiyatıyla tanınan ve iç savaşlardan özenle uzak duran bu sahâbî, ömrünün sonunda Haccâc’a karşı savaşmadığı için büyük pişmanlık duyduğunu söylemişti. En temkinli vicdanın bile sustuğu için hayıflandığı bir zulüm karşısında Said, konuşmayı ve karşı durmayı seçti. Bu, başıboş bir isyan değil, zulüm karşısında susmayı vicdanına sığdıramayan bir âlimin tercihiydi.

İmkân beklenmedik yerden doğdu. Haccâc, Kinde krallarının soyundan gelen kumandan Abdurrahman b. Muhammed b. el-Eş’as’ı kırk bin kişilik bir orduyla Zünbil üzerine sefere gönderdi. Kumandan, kış yaklaşması nedeniyle harekâtı durdurmak isteyince Haccâc’ın seferi zorla sürdürme emri ve aşağılayıcı mektupları valinin sertliğinden bunalmış orduyu isyana sürükledi. İbnü’l-Eş’as askerlerini önce Haccâc’a, ardından halifenin kendisine karşı ayaklandırıp Irak’a yürüdü. Kûfe ve Basra’nın âlimleri, kurrâsı ve mevâlîsi de ona katıldı.

Bu, sıradan bir askerî başkaldırı değildi. Asıl dikkat çekici olan, İbnü’l-Eş’as’a verilen biatın muhtevasıdır. Askerler önce yalnızca “Haccâc’ı Irak’tan söküp atana kadar savaşmak” üzere biat ettiler. Ardından bu biat, “Allah’ın Kitabı ve Peygamber’in sünneti üzere dalâlet imamlarını azletmek” şeklinde derinleşti. Talep artık bir kişiyi değil bir ölçüyü esas alıyordu. İktidar, Kitap ve sünnetle kayıtlıdır ve dolayısıyla bu ölçüden sapan yönetici azledilebilir. İlim ehli topluca, hükümdarın kendisini haklı ilan etmesini yeterli görmedi. Onun dinin temel ölçülerinden uzaklaştığına hükmetti. Zulmün ne olduğuna karar verme yetkisini iktidar değil, vahyin ölçüsüne bağlı hür vicdan kendinde görüyordu. Hareket, hicrî 82’de (701) Kûfe yakınlarındaki Deyrülcemâcim ovasında bastırıldı.

Bu ayaklanmanın bastırılması, aynı zamanda büyük bir imkân ve fırsatın da yenilgisi anlamına geliyordu. Said’le aynı safta savaşan Âmir eş-Şa’bî çağının en tanınmış Kûfeli fakihlerindendi. Bozgundan sonra Haccâc’ın huzurunda pişmanlık dileyip affedildi ve eski itibarını yeniden kazandı. Said ise barışmadı. Hayatta kalmayı değil, doğru bildiği sözü korumayı seçti ve yıllar sonra bunun bedelini başıyla ödedi. Haccâc’ın affı zaten bir şarta, isyan ederek dinden çıktığını itiraf etmesine bağlıydı. Haccâc, itiraf edeni bağışlıyor, reddedeni ise öldürüyordu. Sistem, âlimi fikirleri yüzünden değil, bu itirafı reddettiği için cezalandırıyordu. Sonraki yüzyıllarda hangi yolun makbul sayılacağını büyük ölçüde hayatta kalanlar ve iktidarla uzlaşanlar belirledi. İtiraz tümüyle susmadı; ama biçim değiştirip etkisini yitirdi. Zalim yöneticiye “hak sözü” söylemek bir fazilet olarak anılmayı sürdürdü; fakat o sözü bağlayıcı kılacak yaptırım, yani yöneticiyi hesaba çekme ve gerekirse azletme hakkı, adım adım geri çekildi. Denetim bir yetki olmaktan çıkıp bir öğüt ödevine indi; zamanla, zulüm de işlese fiilen galip gelen iktidara itaat bir erdem sayıldı. Said b. Cübeyr’in trajedisi bu yüzden aynı zamanda, vicdanın iktidarı yargılama hakkının nasıl adım adım bir denetim yetkisi olmaktan çıkarıldığının tarihidir.

Ama bu susturmanın sebebi yalnız Haccâc’ın kılıcı değildi. Said ve arkadaşlarının ortaya koyduğu ölçü açıktı. Ne var ki bu ölçüyü sürekli işletecek bir usul geliştirilemedi. Böyle bir usul olmayınca yöneticiyi hesaba çekecek bir merci de oluşmadı. Sapmayı tespit edip azli yürütecek kurumsal mekanizmalar da kurulamadı. Böyle bir düzende doğal olarak itiraz ile boyun eğme arasında neredeyse hiçbir orta yol kalmaz ve her ihtilaf kolayca bir ölüm kalım meselesine dönüşür. Sonuçta ikisi de kaybeder: Susan vicdan ölçüyü terk etmiş olur, silahlı direniş ise yenildiğinde çoğu zaman savunduğu ölçüyü de beraberinde götürür. İslâm siyaset düşüncesinin en derin açmazı burada yatıyordu. Meşruiyetin ölçüsü vardı. Fakat o ölçüyü sürekli ve barışçıl biçimde işletecek usuller ile onları taşıyacak kurumlar geliştirilememişti.

KAÇMANIN BİTTİĞİ YER

Bozgundan sonra Said, on iki yıl boyunca Haccâc’ın takibinden kaçarak farklı şehirlerde yaşadı: İsfahan, Irak, Azerbaycan ve sonunda Mekke. Bu süre içinde her yıl hac ve umresini yerine getirdi. Mekke valisi değişip yakalanması an meselesi hâline geldiğinde dostları ona bir kez daha kaçmasını söyledi. Cevabı bütün hayatını özetliyordu: “Bu kadar kaçtığımdan ötürü Allah’tan utanıyorum. O’nun kaderinden nereye kaçabilirim?”

Aynı sükûnet teslim edilişine de sinmişti. Vâsıt’ta Haccâc’ın huzuruna çıkarılmadan önce kendisine bir kez daha kaçma fırsatı verildi ve o yine reddetti. Ölüme bu kadar yaklaşmışken bu kadar sakin kalabilmesi, korkusuzluğun değil korkunun yerini bilmenin işaretiydi. O, Haccâc’tan değil Allah’a vereceği hesaptan korkuyordu.

Haccâc’ın huzurunda geçen konuşma iki farklı iktidar ve vicdan anlayışının karşılaşmasıdır. Haccâc önce onu ikna etmeye çalıştı ve kendisine yaptıklarını hatırlattı: “Seni emanetime ortak etmedim mi? Seni vazifeye tayin edip yetkili kılmadım mı?” Bir başka rivayette bunlara mal da eklenir: “Sana yüz bin dirhem vermedim mi?” Mantığı açıktı: Seni ben yükselttim, sana ben verdim; öyleyse bana sadakat borçlusun. Said bütün bunları inkâr etmedi. Her soruya “evet” diye cevap verdi. Öyle ki oradakiler serbest bırakılacağını sandı. Reddettiği şey gördüğü iyilikler değil, o iyiliklerin vicdanını satın alabileceği fikriydi.

Sonunda Haccâc asıl sorusunu sordu: “Neden bana karşı ayaklandın?” Said boyun eğmedi: “Allah emiri ıslah etsin. Ben Müslümanlardan bir adamım. Bazen hata eder, bazen isabet ederim.” Haccâc onu, iki kez halifeye biat edip sonra İbnü’l-Eş’as’ın safına geçmekle suçladı. Said yine geri adım atmadı: “Ben boynumdaki o bey’atin gereğinden ötürü sana karşı çıktım.” Haccâc onu ölümle tehdit etti. Said’in cevabı ise Haccâc’ın elindeki son koz olan ölümü bile bir üstünlüğe dönüştürmesine izin vermiyordu: “Öyleyse ben de annemin bana verdiği adı hak eder, mutlu olurum.”

TARİHİN HÜKMÜ

Hikâye Said’in ölümüyle bitmedi. Kırk gün sonra Haccâc’ın ruhî dengesi bozulmaya başladı. Rüyasında Said’in yakasına yapışıp “Ey Allah’ın düşmanı, beni niçin öldürdün?” dediğini görüyor, uyandığında “Ben Said b. Cübeyr’e karşı ne yapacağım?” diye sayıklıyordu. Şiddetli ağrılar içinde, ölümü dileyerek can verdi. Rivayete göre ondan sonra bir daha kimseyi öldürmeye cesaret edemedi.

Said’in öldürüldüğü yıl, aynı zamanda Medine’nin büyük fakihlerinin de peş peşe vefatı sebebiyle sonradan “fakihler yılı” diye anıldı. Said ise onlardan farklı olarak kendi eceliyle ölmemişti. Said’in mezarı halkın ziyaret ettiği bir yer olurken Haccâc’a mezar olarak tahrip edilmesin diye sapa bir yer seçilmiş, üzerinden su geçirilerek gizlenmişti. Onun ölümünü duyan âlimler rahmet dilememiş; hatta kimi şükür secdesine bile kapanmıştı.

Burada Haccâc’ı yalnızca zalim bir zorba olarak görmek de eksik olur. Devletin resmî kayıtlarını Farsçadan Arapçaya çeviren, para sistemini kuran, hububat ticaretinde tek tip ölçüyü getiren, posta teşkilâtına çekidüzen veren, sulama kanalları açtırıp tarımı canlandıran, etkili hitabeleriyle ün salmış, Kur’an’ı her gece tilavet eden, ona büyük hürmet gösteren, hatta mushafın harekelenmesi ve noktalanması çalışmalarını destekleyen bir idareciydi. Ne var ki Kur’an metninin harflerine gösterdiği bu özeni, onu hayatlarıyla taşıyan kurrâya göstermedi. Aynı el, o hâfızları ölüme yolluyordu; Said de onlardan biriydi. İşte hükmünü ağırlaştıran da budur. Bir yöneticinin başarıları, hatta dindarlığı, onu adaletsizliğin hesabından muaf kılmaz. İcraat meşruiyet satın almaz. İslâm’ın siyasî vicdanı, hizmeti değil adaleti en yüksek ölçü sayar.

Ne var ki bu ölçüyü iktidar karşısında koruyacak kurumlar klasik gelenekte hiçbir zaman geliştirilemedi. Modern anayasal düzenler de özünde aynı arayışın ürünüdür: iktidarı kendi iradesinin değil, kendisini aşan hukukun sınırları içine yerleştirmek. Said’in itirazı bu yüzden yalnız geçmişe ait bir hatıra değildir; ortaya koyduğu mesele, İslâm dünyasının bugün de çözülememiş en temel hukuk ve siyaset meselesidir.

*Mustafa Yeneroğlu, İstanbul milletvekili.

18 Temmuz 2026 Cumartesi

eş-ŞEHİD İSMİ ŞERİFİ

 eş-Şehid ismi şerifinin hususiyeti batıldan hakka dönüştür.Hatta asi ve yaramaz çocuğun veya bu durumda olan bir zevcenin alnından tutulup seher vakti bu isim bin kerre okunsa hali düzelir

EDEP

 "Edep sözün sonu , halin başlangıcıdır.Hak Teala, Hz.Musta sav i önce edeple süsledi , sonra insanlara gönderdi.Nitekim Efendimiz sav buyurmuştur: " Beni Rabbim terbiye etti , terbiyemi de ne güzel eyledi" 

Avam halkın her görünen uzvu  için bir edep vardır. bu edebe uyumazsa helak olur.Havas yani seçkin kulların görünmeyen her uzvu için bir edep vardır.Onlarda buna uymazlarsa helak olurlar.Hassul has/en seçkinlerin ise her hal ve vaktinde ayrı bir edebe riayet etmeleri gerekir.

ER RAKİB ismi şerifi

 er-Rakib isminin özelliği kaybolan şeyleri bulmak, aileyi ve malı korumaktır.Buna göre bir şeyi kaybeden kimse bu ismi çok okur ve kaybettiğini bulur.Anne karnındaki ceninin düşmesinden endişe eden kimse bu ismi yedi kerre okur. Aynı şekilde yolculuğa çıkmak isteyen kimse ailesinin ve çocuklarının başına kötü bir şey gelmesinden endişe ettiğinde eendişe ettiği kişinin boynuna elini koyar ve bu ismi yedi kerre söyler.İinşaallah o kişi bela ve musibetlerden emin olur.

MİSAFİRLER DÖNÜŞ YOLUNDA

Suriyedeki Esat rejimine karşı başlayan 2011-2012 yılındaki hadiselerde, merkezi otoritenin kaybolması üzerine zuhur eden çıkar amaçl örgütler, insardan haraç istemeye başlarlar.Bu aileden biriside Halep'li BEDİNCKİ ailesi.Bu aile , neseben Abdülkadir Geylani hazretleri ile teyze çocukları imiş.Halep içinde camileri,dergahları mevcut olup başlarında Abdülkadir Bedincki ve kardeşi Muhittin buluunmakta iken çetelerin bir hafta içinde 100.000 Dolar vermeleri tehdidi üzerine alel acele eşleri,evli çocukları ile birlikte Türkiyeye geçiş yaparlar veİskenderun Arsuz mıntıkasında bir ev kiralarlar.bir müddet sonra İskenderundaki Mevlana vakfına yolları düşer.Dertlerini anlatırlar.onları 4 yıl misafir ettikten sonra 2016 yılında Mersin7e göçerler,ufak tefek ticaret alışverişi ile geçinmeye başlarlar.Dede Abdülkadir ve Dede Muhittin bir hafta ara ile vefat edip Mersin'e defnedilirler.Sonrasında Suriye'deki sıkıntıların azalması üzerine dönüş kararı verirler.Bugün manası aşağıda olan şu sözleri telefonda arapça olarak söylerler ve türkcesini iletirler.O sözlerin Türkçesi:

SEVDİKLERİM BENİ BAĞLARI KOPARMAYA HÇ ALIŞYTIRMADI; AKSİNE , ŞAYET BAĞLARI KOPARACAK OLURSAM BANA ULAŞACAKLARINI ÖĞRETTİLER" ve bu dizelerin devamı olan şu sözleri ilettiler:

[10:45, 18.07.2026] Muhittin Suriyeli: mam Şafii » Bizzat İşlediğin Fiiller Konusunda Başkalarına Vaaz Eden Kişi

Dize sayısı: 6

Ey bizzat işlediğin fiiller hususunda başkalarına vaaz eden kişi,

Ey ömrü nefes nefes sayılıp tükenen kimse:

Ağaran saçlarını, ona leke sürebilecek her türlü kirden koru;

Zira beyazlık, en ufak bir pislik izini bile hemen belli eder.

Sen, başkalarının giysilerini yıkayan birine benziyorsun;

Oysa kendi cübben pislik ve kirlilik içinde kalmış durumda.

Kurtuluşu arıyorsun ama ona götüren yolda yürümüyorsun;

Çünkü bir gemi kuru toprak üzerinde yol alamaz.

Cenaze tabutunda taşınmak, sana bir zamanlar bindiğin

Katır ve atlara binmeyi unutturacaktır.

Kıyamet Günü'nde ne malın ne de çocukların bir faydası olur;

Kabrin o sıkıştırıcı kucağı ise insana düğün gecesini unutturur.

[10:50, 18.07.2026] Muhittin Suriyeli: Memlûk Dönemi » El-Bur'î » İster haksızlık etsinler ister adaletle davransınlar, onlar sevgilidir

Dize sayısı: 37

İster haksızlık etsinler ister adaletle davransınlar, onlar sevgilidir;

Yüz çevirseler bile, onlardan başka sığınacak kimsem yoktur.

Başka her şeyin bir karşılığını bulabilirim,

Lakin onlar için... bulunacak bir emsal yoktur.

Kalbim onlara duyulan aşkla ağır sınavdan geçse de,

Ben yine de sevgilerine sadık kalır, yaptıklarından hoşnut olurum.

Susuzluğumu gidermek için o iffetli aşk kadehinden içtim,

Ve o tutkunun ta derinliklerinde tatlı bir haz buldum.

Ah, ne çok merak ediyorum; dünya yoldaşları birbirinden ayırırken,

Ve hayatın talihi durmaksızın değişip dönerken...

Bu uzun ayrılıktan sonra o yuva yeniden bir neşe mekânı olacak mı?

Ve o eski güzel günlerimiz bir daha geri dönecek mi?

Ey gittiğin her yere kalbimi de beraberinde taşıyan,

Ve nerede konaklarsan konakla kalbimin içinde yer eden sevgili:

Mahfelerinin içinde yol alan o ruha nazik davran;

O ruh ki, o aşk gününde develerinle birlikte yola çıkmıştı.


UĞURLAR OLSUN BEDİNCKİ AİLESİ.EFENDİMİZ SAV'İN HAMD SANCAĞI ALTINDA BULUUŞMAK DİLEĞİYLE.

Ben bir şey yapmadım.Hak Teala bana yaptırdı.Bundan dolayı rabbime sonsuz teşekkürler.

HIZIR A.S IN ÖĞRETTİĞİ ZİKİR

 Büyüklerden birisi şöyle demiştir: Güneşin doğması yaklaşınca kişi, müsebbat"ı aşereyi (yediişer kerre okunan on şey)okumaya başlar.Bunları Hızır a,s  İbrahim Teymi'ye öğretmiş ve onları Resulullah sav 'dan öğrendiğini söylemiştir.Bunları okumaya devam etmekle değişik bütün zikir ve duaların faziletlerini elde etmiş olur.Bunlar yedişer yedişer okunacak on şeydir:

1- Fatiha suresi

2- Felak suresi

3- nas suresi

4- ihlas suresi

5- Kafirun suresi

6- Ayetül kürsi

7- SÜPHANALLAHİ VELHAMDÜLİLLAHİ VELA İLAHE İLLALLAHÜ VALLAHÜ EKBER,

8- ALLAHÜMME SALLİ ALA MUUHAMMEDİN VE ALA ALİ MUHAMMED VE SELYLİM,

9- ALLÜMMAĞFİR Lİ VELİ VALİDEYYE VE Lİ CEMİİL MÜMİNİNE VEL MÜMİNAT (aLLAH'IM BENİ, ANA BABAMI VE BÜTÜN İMAN ERKEK VE KADINLARI BAĞIŞLA) diyerek istiğfar etmek

10- Yedi kerre  ALLAHÜMMEFAL BİNA VE BİHİM ACİLEN  VE ECELEN FİDDİNİ VEDDÜNYA VEL AHİRETİ MA ENTE LEHU EHLÜN VELA TEFAL BİNA VE BİHİM YA MEVLANA MA NAHNÜ LEHU EHLÜN İNNEKE ĞAFURUN HALİMÜN CEVADÜN KERİMÜN RAUFÜN RAHİM

 Allah'ım! Sen bize ve onlara şimdi ve gelecekte din, dünya  ve ahiret konusunda bizim hak ettiğimizi değil , ey Mevlamız sana yaraşan muameleyi yap.Çünkü sen çok bağışlayıcı , hilm sahibi, cömert, kerem sahibi , son derece şefkatli ve merhametlisin)

Rivayete gör İbrahim Teymi bunları Hızın a.s dan öğrenip okuduktan sonra rüyasında cennete girdiğini gördü , melekleri ve peygamberleri gördü ve cennet taamından yedi .Cennet taamından yediği için de dört ay hiçbir şey yemedi.

HACAMAT YAPTIRMAK

 Yahudiler Efendimiz sav 'e sihir yapıp hastalık/sihrinh tesiri O'nun mukaddes zatına ulaşınca , mübarek başından hacamat  yapılmasını emretti.İşte sihirden zarar gören herkes için hacamat yaptırmak , hikmet gereği ve en güzel tedavi yoludur. 

Bir hnadiste buyrulmuştur: " Baştan hacamat yaptırmak , delilik, baş dönmesi , cüzzam, abraşlık, uyuşukluk , diş ağrısı göz kararması gibi yedi hastalığa şifadır"

Efendimiz sav baş ağrısı ile kendisine gelene "Hacamat yaptır" çbuyurmuştur. Yine ayaklarından şikayet edenlere de " Kına yak" buyurmuştur.

17 Temmuz 2026 Cuma

İKİ OMUZ ARASI

 İnsanın iki omuzu arısnda kuş yuvası gibi siyah bir ben ve alamet vardı.Şeytan fil hortumu gibi uzun hortumuyla insanın kalbine sokar ve vesvese verir.Kişi Allah7ı zikrnedince şeytan hemen hortumunu çeker sinip pusuya yatar.Kalpte zikir nuru hasıl olunca İblis hemen geriye çekilir.

İki omuz arası şeytanın giriş yeri olduğu için Efendimiz sav iki omuzu arasına hacamat yaptırır ve bunu ashabına emrederdi.Şeytanın nüfuz ve müdahalesini zayıflatıp daraltmak için hacamatı Hz.Cebrail tavsiye etmiştir.Hz.Peygamber sav şeytanın vesvesesinden korunmuştur. 

16 Temmuz 2026 Perşembe

KORKU

 Büyüklerden birisi şöyle demiştir."Peygamberlerin korkusu itabdan/azarlanmaktan, evliyanın korkusu hicabdan/perdelenmekten, sıradan halkın korkusu ise azabdandır.

15 Temmuz 2026 Çarşamba

SEYYİDLİK İÇ İN DELİL SORMAK

 Rivayete göre Hz.Ali neslinden fakir bir kadın kızları ile birlikte Semerkand camisine varıp konakladı.Kızlarına yiyecek aramak için dışarı çıktı.Şehrin valisine uğradı.Ona Hz.Ali neslinden olduğunu  söyleyip bir gecemik yiyecek talep etti. Vali: " Hz.Ali neslinden olduğuna delilin varmı?" diye sordu.Kadın: " Bu beldede beni tanıyan yok "dedi.Bunu nüzerine vali ondan yüz çevirdi.Bu sefer kadın, şehrin belediye başkanı olan bin mecusiyeuğrayıp halini ona arz etti.. Mecusi kadının kızlarına haber gönderip onları davet etti.. Onlara yardım  ve ikramda bulundu.Şehrin Valisi o gece rüyasında sanki kıyametin kopmuş olduğunu gördü.Hz.Peygamberin(sav) yanında bir sancak ve yeşil zümrütten bir köşk vardı.Emir "v Ey Allah'ın Rasulü bu köşk kimin?" diye sordu.Efendimiz SAV: Mümin ve muvahhid olanındır" buyurdu.Vali: " Ben de mümin ve muvahhidim" dedi. Peygamber sav  " Senin mümin ve muvahhid olduğuna delilin var mı?" diye sordu.Vali ağlayarak yüzünü ve gözünü tokatlayarak uyandı.Hemen Hz.Ali neslinden o kadını sordu.. Onun mecusinin yanında misafir olduğunu söylediler..Vali kadını ondan talep etti. Ancak mecusi bu talebi reddetti..VAli: " Sana bin dinar/altın vereyim, sen de onları bana teslim et"dedi. Mecusi: " Böyle bir şey olamaz.Biz HZ.Ali'nin neslinden olan bu hanımın elinden müslüman olduk. Hz.Peygamber sav de o köşkün bize aid olduğunu haber verdi" dedi.

BAKIŞ

 Abdullah Ensari Herevi hazretleri şöyle buyurmuştur:Bakış iki türlüdür: İnsani bakış ve Rahmani bakış.İnsani bakış senin kendine bakmandır. Rahmani bakış (nazar) ise Hakk'ın sana bakmasıdır.Senin benliğinden insani bakış gitmedikce , Rahmani bakış kalbine inip yerleşmez.Ey miskin! Benlikle bulaşmış olan ibadetine niçin bakıyorsun? Onu ihtiyaçsızlık dergahı ile niçin ölüp mukayese ediyorsun? Haberin yok ki, dünyanın bütün sıddıklarının, yani samimi insanlarının amellerini ve  gökteki kutsi meleklerin tüm taatlarını toplasan , 
Celal sahibi Hak Teala terazisine (mizanına) koysan sivrisinek kanadı kadar ağırlık tutmaz.Ancak Hak Teala hiçbir ihtiyacı olmamakla birlikte , kulun kulluğunu beğenir ve kulluk yolunu ona gösterir."

EVLERİNİZDE OTURUN EMRİ

 Rivayet göre Hz.Peygamberin temiz hanımlarından Sevde bint Zem'a (r.a) Hz.ömer zamanında cenazesi evden çıkartılanakadar namaz,hac,umre için dahi olsa odasından dışarıya adımını atmamıştır.. Kendisine "Niçin hac ve umre yapmıyorsun?" diye sorulunca "Bize "Evlerinizde oturun (ahzab 33) buyruldu" demiştir. 

EFENDİMİZ SAV'İN HANIMLARININ İSİMLERİ

 Efendimiz SAV 'in Hz.Hatice validemizin vefatından sonra dokuz evlilik yapmıştır.Bu annelerimizin isimleri şunlardır:

1-) Aişe bint Ebubekir 

2-)Hafsa bint Ömer,

3- Ümmü Habibe (adı ; Ramle bint Ebu Süfyan,)

4-)ümmü seleme (Adı:Hind bint Ebu Ümeyye el Mahzumiyye)

5-) Sevde bint Zem'a el-Amiriye) 

bu hanımlar Kureyşten idi.

6- Zeynep bint Cahş el-Esidiyye ,

7-) Meymune bint Haris el- Hiulaliyye,

8-) Safiyye bint Huyeyb b.Ahtap el- Hayderiyye el Haruniyye,

9-) Cüveyriyye bint Haris el-Huzaiyye el Mustalikiyye 

Bunlar Kureyşten başka kabiledendirler


ALLAH'A VERDİKLERİ SÖZDE DURANLAR

 Ahzab suresinin 23 ncü ayetinde zikredilir: "Müminler içinde Allah7a verdikleri söözde duran nice erler vardır.İşte onlardan kimi , sözünü yerien getirip o yolda can vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir."

Bunlar Osman b. Affan, Talha b. Abdullah, Said b.Zeyd b.Amir b. Nufeyl, Hamza, Musab b.Umeyr,Enes b.Nadr ve diğerelridir.

Bunlardan bir kısmı cihad meydanlarında şehit olma sözünü yerine getirmişler, diğerleri beklemektedirler. Hz.Osman hilafeti zamanında şehid edilmiştir. Talha r.a,Uhud savaşında bedenini Efendimiz sav 'e siper olarak 24 yerinden yaralanmıştır.Cemal vakasında şehit düşmüştür.

13 Temmuz 2026 Pazartesi

DOĞRULUK

 Demişlerdir ki doğruluk iki derecedir.Birisi zahiri, diğeri batını doğruluk.Zahiri doğruluk da üç şey iledir.Dini konularda sıkı ve tavizsiz olmak,hizmette sünnete tabi olmak,ve dünyevi işlerde Allah korkusu.Batıni doğrulukda üç şeyle olur.: Söylediğin şeyi yapman, gösterdiğin şeye sahip olman( göründüğün gibi olman), sahip olduğun şeyi de vermen ve ikram etmendir.

ALİ ÖZDEDE(BERBER ALİ)

Berber Ali efendi hazretleri, Metli Dede'nin mürşidi Sıtkı Dede'nin halifesidir. Hazret dünyayı değiştirdikten sonra bir çokları ortaya çıksa da Berber Ali efendi yolu devam ettirmiştir.sITKI dEDE'YE DEVAM EDEN BEŞ ON KİŞİ ,Dede'nin göçmesinden sonra Berber Ali efendi'ye devam etmişlerdir.

12 Temmuz 2026 Pazar

HİDAYETİN ÇEŞİTLERİ

Kafir'in hidayeti  imana erişmesidir. Fasık müminin hidayeti , taate yönelmesidir. İtaatkar müminin hidayeti , zühd ve sera'a  ulaşmasıdır.Vera sahibi zahidin hidayeti , marifete yükselmesidir. Arifin hidayeti vuslata nail olmasıdır.Vasıyın hidayeti ise husule erişmesidir.Husul gerçekleştiği zaman sarih ilhamın feyziyle kalb habbesi/danesi biter ki onun için kuruma yoktur.İşte insan-ı kamil , buradan baki bir dirilik içinde yaşamaya başlar.