T asavvuf ve genel olarak fen bilimleri, birbirleriyle ilgisi olmayan iki alan gibi görülebilir. Oysa ikisi de farklı açıdan varlık ve kâinatın kanunlarıyla/sırlarıyla ilgilenirler. Bilim adamlarının yaptığı, kâinatın kanun ve sırlarını çözmeye yönelik araştırmalar gerçekleştirmekten başka bir şey değildir. Yapılan her bilimsel çalışma, kâinatın başıboş olmadığını, her şeyin şu veya bu şekilde olmasını isteyen yüce bir varlığın olduğunu düşündüren sonuçlara götürür. Böyle bir sonuç, bilim adamlarının zaman zaman dinî inançlardan da faydalanmasına sebep olur; çünkü zaten dinlerin üzerinde durdukları en mühim konu, kâinatın bir yaratıcısının olduğudur. Kur’ân-ı Kerîm’de, “O, her şeyi yaratmış ve yarattığı şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir.” gibi birçok ayette belirtildiği üzere Allah, her şeyi belli bir orantı içinde ve “miktarlara, mîzânlara/ölçülere” uygun olarak yaratmıştır. İnsan vücudundaki organların birbirlerine mesafelerinden, bir ağacın dallarındaki yaprakların dizilişine kadar, birçok varlıkta (özellikle güzel olanlarında) bulunan ve altın oran denen 1, 618…. sayısı (Fibonacci dizisi) bunun kanıtlarından sadece birisidir. Ebu Hâmid Gazzâlî’ye (ö. 505/1111) göre, tıp ilmî, ilâhî bir ilim olarak addedilebilir. Çünkü onun verdiği bilgiler deneyle değil, ilâhî ilhamla elde edilebilecek bilgilerdendir. Yaşadığı Osmanlı hekimi Sabuncuoğlu Şerefeddin tarafından kaleme alınan “Cerrâhiyye-i İlhâniyye” (1465) adlı eserden dönem ve öncesinde tabiplerin herhangi bir canlı veya kadavra üzerinde çalışmadıkları göz önüne alındığında, Gazzâlî’nin sözlerinin doğru olduğunu söyleyebiliriz. Râzî’nin tefsirinde de bu görüşü doğrulayan tespitler yer almaktadır: Ünlü hekim Galen/Galinos (M.Ö. 200- 131), gözün kısımları hakkında yazdığı kitapta, Allah’ın aynı yerde karşılaşan iki sinir yaratmasındaki hikmeti, kullarından esirgeyip yazmadığı için rüyasında bir melek tarafından uyarılır. Galinos, uyandığı zaman o konuda da bir kitap yazar. Râzî, Galinos’un, kendi dalağının büyümesine karşı çareyi yine bir melek aracılığıyla öğrendiğini yazdıktan sonra şöyle der: “Tabâbetle ilgili (tıbbî) bilgilerin çoğu başlangıçta bu tür uyarılara ve ilhamlara dayanır.” Sûfînin bir adı da “hakîm”dir ve hakîm, İbnü’lArabî’nin deyimiyle ilâhî, tabiî, riyâzî ve mantıkî ilimleri kendinde cem’ eden/toplayan kimseye denir. Bazı sûfîler, Hz. Peygamber’in “bedenlerin ilmi, sonra dinlerin ilmi” sözü sebebiyle, tıbbın, din ilimlerinin dengi olabilecek tek ilim olduğunu düşünürken, bazıları da tasavvuftan sonraki ikinci seçenek olarak görürler. Meselâ, Mevlânâ Celaleddin Rûmî’nin babası Bahâeddin Veled (ö. 628/1231), Maârif adlı eserinde kendisinden söz ederken, tasavvufa çok küçük yaşlarda ilgi duyup zikir ve riyâzetle meşgul olduğunu, zikir yapmaktan yorulduğu bir sabah, Hârizm’e gidip İmâduddîn Tabîb adlı alimden tıp ilmi tahsil etmeyi düşündüğünü söyler. Tıp ilmi, tasavvufta çok önemli bir yeri olan “kendini tanıyarak Rabbini tanıma” düsturuna da en çok katkısı bulunabilecek bir ilimdir. Sûfîler arasında en yaygın kabule göre insan, beden ve ruhtan meydana gelir. Bazı sûfîler, buna bir de hevânın kaynağı olan “nefs”i eklerler. (Diğer gruba göre nefs, ruhun kirlenmiş hali olduğundan ayrıca sayılması gerekmez.) Bu haliyle, insanı ruhu ne kadar ilgilendirirse bedeni de o kadar ilgilendirir. Birçok tasavvuf kitabının “Nefsini/kendini bilen Rabb’ini bilir.” sözüne sıkça başvurmalarının sebebi de budur. Hatta bazı sûfiler sırf bunun için tıp tahsil etmişlerdir. Meselâ Azîz Nesefî (ö. 700/1300) “kendisini fizikî ve ruhî bakımdan tanımak” için tıp tahsil etmiş ve akabinde tabiplik yapmıştı. Sultan Veled “Bütün acâyib, garâib şeyler insanın vücûdunda mevcûttur. Hiçbir şey O’ndan hâlî değildir. Bunun delili ‘Görmüyor musunuz ki sizin nefislerinizde ibret alınacak âyetler vardır.’2 ayet-i kerîmesidir.” ve Hz. Ali “‘Nefsini bilen Rabbini de bilir.’ fakat sen ham olduğun için göremiyorsun” derken aynı noktaları vurgulamaktadırlar. Bu sebeple, seyr ü sülûkde/Allah’a doğru mânevî yolculukta ilk yapılacak şeylerden birisi, nefsi tanımaktır. Bedene yönelmek, onun idaresi, kemâle ermesi ve faydası olan şeylere hemen ve bilahare ulaşmak için nefsi güzel bir şekilde yönlendirmek gerekir. İnsan bunu, idrak ve algı organları vasıtasıyla yapar. Buradaki seyr, “bidâyât/başlangıç halleri” olarak nitelendirilir. İnsanın bilmesi gereken ilimler arasında, Allah’ın isimleri, sıfatları, tecellîleri, gönderdiği şerîat/din gibi konulardan sonra “vücûdun kemâli ve noksanlığı, insanı hakîkatleri açısından bilmek” konuları da vardır. İbnü’l-Arabî, “mârifet makamı”nın yedi türlü bilgiyi kapsadığını düşünür. Bunlardan dördüncüsünü varlıktaki kemâl ve eksiklikleri bilmek; beşincisini insanın kendisini hakîkatleri açısından bilmek olarak ifade eder. Ona göre her ikisi de insanın bedenini tanımasını içine almaktadır. Bu tanıma, fizyolojik tanımla başlar ki işte bu, Anatomi/ İlmü’t-Teşrîh’tir. İlmü’t-Teşrîh’i, sûfîlerin kelimeleriyle, “bedenlerin yapısını bildiren ilimdir” diye tarif edebiliriz. Organların teşrîhini/vücuttaki açılımını bilmek, zarûrî bir ilim doğurur. Gazzâlî, insanın nefsini tanımasının önemli bir parçası olarak, İlmü’t-Teşrîh’in büyük bir ilim olduğunu ama insanların çoğunun bundan gafil olduklarını söyler: Nefsine ve orada Allah’ın yaratmış olduğu harikulâdeliklere bakan, yaratıcısının kemâlini, hiçbir şeyden aciz olmadığını, lütfunun, rahmetinin ve inâyetinin bütün varlığı kapsadığını görür. Ona göre: “İlmü’t-Teşrîh kemiklerin sayısını, yapısını vs. bilmek için değildir. Bu etibbânın/tabiplerin ve müşerrahûnun/anatomistlerin görevidir. Basîret ehli, bunların yaratılışındaki celâlete, sâni’in/yaratıcının gücüne götüren vasıtalar olarak bakar.” Kutbuddîn Şirâzî’ye göre de İlmü’t-Teşrîh, Hakîm/hikmet sahibi bir Hâlık’ın/yaratıcının varlığını itirafa ve O’nun Tıp ilmi, tasavvufta çok önemli bir yeri olan “kendini tanıyarak Rabbini tanıma” düsturuna da en çok katkısı bulunabilecek bir ilimdir. rubûbiyetine/rabliğine imana götürür. Bu ilmi yaparken, ihtiyaç duyulan hey’et, hesab, mantık gibi diğer ilimler de tabibi daha başka delillere ulaştırır. Anatomi, Allah’ın kudretinin kemâline delâlet etmekte ve O’nun yarattığı varlıklara verdiği büyük nimetlere, vücûdun bütün cüzlerinin şehâdet etmesi anlamına gelmektedir. Nitekim insan vücûdu tabiplerin kullandığı birçok olağanüstü fizyolojik olgularla doludur. Bunun içindir ki insan vücudunun harikulâde yaratılışından bahseden sûfîler, bu konuyu anlattıkları bölümleri, “Öyleyse, Alîm ve Hakîm olan Allah’ı tesbîh ederim.” gibi Allah’ı tazîm eden cümlelerle bitirmişlerdir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder