6 Eylül 2022 Salı

NÜKEBA

 nükabâ, halkın sırlarına muttali olan, insanların iç dünyalarını bilen, kendilerinde Allah’ın el-Bâtın isminin tecellî ettiği kimselerdir. Bunlar burçların özelliklerini, sırlarını ve tesirlerini bilmektedirler. Aynı zamanda bir insanın cennetlik veya cehennemlik olduğunu bildiklerine göre, demek ki, kaderde yazılı olanlara, ilahî sırlara Allah’ın izniyle vâkıftırlar. Onlar, uzayla ilgili gök bilimcilerinin dahi bilemeyecekleri keşfî bilgiye sahiptirler. Nükabânın sayısı bazı müelliflere göre üç yüz, başta İbnü’l-Arabî olmak üzere bazı müelliflere göre de on ikidir

ÖMER TUĞRUL İNANÇER

 : İlerlemiş yaşına rağmen her daim genç kalmayı başarmıştı; zihni genç, dimağı genç, heyecanı genç, tasavvuru gençti.

Hülasa, kendi ifadesiyle, "kıdemli gençti" Ömer Tuğrul İnançer.

Ben hayatımda onun kadar "muhabbet içre celallenen" kimseyi tanımadım.

Şefkatten neşet eden "fikir öfkesi" sevgi ve muhabbetle maluldü.

Yürürken, otururken, sükût ederken, konuşurken her daim "iman ve aksiyon" adamıydı.

Sesiyle, endamıyla gürül gürül akan kadim bir nehir gibiydi.

O kadar ki, tarihte çok büyük işer başarmış bir milletin son temsilcisi olduğu hissini uyandırırdı.

Hep rikkat üzereydi. Kültür ve irfan sahibi tastamam bir bilgeydi.

Her haliyle bu aziz milletin yarınlarda da "tarihin öznesi" olacağının muştucusu gibiydi.

Onu dinledikçe içiniz umut dolar, "ölüm korkusu" bile kaybolup giderdi.

"İnsan fani değildir, fani olan dünyadır" derdi.

Öyleydi... "Topraktan gelip toprağa giden sadece bedendir. Kul Allah'tan gelip Allah'a gider."

Samimiyet timsaliydi, zerre miskali riya semtine uğrayamazdı.

"Edep, amelden üstündür..." derdi.

Hani, Yunus'umuz demişti ya: "Gezdim Halep ile Şam'ı, eyledim ilmi talep / Meğer ilim bir hiç imiş, illa edep illa edep!"

Evet, böyleydi... Edepsiz amel olmazdı. Hoş olsa da o amelden kimseye hayır gelmezdi.

Tam aksine, insanları o amelden de o amelin sudur ettiği dinden de o dine mensup olanlardan da soğutur.

Tuğrul Efendi bir defasında, "İnsanlar size bakıp Müslüman olmaya özenmiyorsa, imanınızı gözden geçirin..." demişti."

 "Böyledir...

Kalp kırıyorsan olmaz. Kul hakkına giriyorsan olmaz. Zerre haram yiyorsan olmaz. Nefret ettiriyor, sevdirmiyorsan olmaz. Yalan söylüyorsan olmaz. Dedikodu/gıybet yapıyorsan olmaz. Diğerkâm olmazsan olmaz. Sevdiklerinden vermiyorsan olmaz. Umarsızsan, duyarsızsan olmaz....

Bunca "olmazlar" içindeyken namaz kılıyorsan namaza yazık, oruç tutuyorsan oruca yazık, tespih çekiyorsan tespihe yazık, zikrediyorsan zikrullaha yazık, abdest alıyorsan suya yazık, camiye gidiyorsan camiye yazık, İslam'ı savunuyorsan İslam'a yazık, Müslüman'ım diyorsan Müslümanlığa yazık...

Edep olmadan sevgi, sevgi olmadan ibadet olmaz.

Tuğrul Efendi sıkıntının, derdin, elemin çaresinin sevgide olduğunu söylerdi.

Tasavvufu da bu sevginin sistematize hâli olarak telakki ederdi…"Böyledir...

Kalp kırıyorsan olmaz. Kul hakkına giriyorsan olmaz. Zerre haram yiyorsan olmaz. Nefret ettiriyor, sevdirmiyorsan olmaz. Yalan söylüyorsan olmaz. Dedikodu/gıybet yapıyorsan olmaz. Diğerkâm olmazsan olmaz. Sevdiklerinden vermiyorsan olmaz. Umarsızsan, duyarsızsan olmaz....

Bunca "olmazlar" içindeyken namaz kılıyorsan namaza yazık, oruç tutuyorsan oruca yazık, tespih çekiyorsan tespihe yazık, zikrediyorsan zikrullaha yazık, abdest alıyorsan suya yazık, camiye gidiyorsan camiye yazık, İslam'ı savunuyorsan İslam'a yazık, Müslüman'ım diyorsan Müslümanlığa yazık...

Edep olmadan sevgi, sevgi olmadan ibadet olmaz.

Tuğrul Efendi sıkıntının, derdin, elemin çaresinin sevgide olduğunu söylerdi.

Tasavvufu da bu sevginin sistematize hâli olarak telakki ederdi.

"Sevgi sahibi olmadan, sevmeden olmaz; neyi seversen sev, yeter ki bir şeyi sev" derdi.

Tasavvufu, "Ağlayarak geldiğimiz dünyadan, gülerek ayrılmak sanatıdır" şeklinde tanımlardı.

Bir sohbetinde Hz. Mevlânâ'nın, Azrail Aleyhisselam'a, "Sevgiliye götürecek sevgili" dediğini anlatmıştı: "Beri gel, biraz daha beri gel / Ey benim canımı hakiki sevgiliye götürecek olan sevgili, daha beri gel..."

Tuğrul Efendi Hazretleri "hakiki sevgilinin" davetine icabet etti.

Bize de ayrılık ve hasret kaldı.

Menzili mübarek, makamı âli olsun. Sonsuz rahmet olsun..."

                          Salih Tuna


5 Eylül 2022 Pazartesi

ABDAL(YEDİLER YAHUT KIRKLAR)

 Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî’ye (ö.1311/1893) göre abdâl; fazilet, kemal, istikamet ve itidal ehli kimseler olup, yedi kişidirler. Bunlar vehim ve hayalden kurtulmuşlardır. Bunların dört zahirî dört de batınî amelleri vardır. Zahirî amelleri; sükût, az uyku, açlık ve uzlet olup bunların da zahirî ve batınî tarafları vardır. Sükûtun zahirî tarafı Allah’ın zikrinden başka olan sözlerin terk edilmesi, batınî tarafı ise insanın içinin her türlü tafsilat ve haberlere sessiz kalmasıdır. Az uyumanın zahirî tarafı uykusuzluktur, batınî tarafı ise gafletin bulunmamasıdır. Açlığın zahirî tarafı seyr-ü sülûkte kemale ermek için seçkin kimselerin aç kalmasıdır, batınî tarafı ise ünsiyetin elde edilmesi için mukarreb olanların doyumsuzluğudur. Uzletin zahirî tarafı insanların arasına karışmayı terk etmektir, batınî tarafı ise insanlarla ünsiyeti terk etmektir. Abdâlın batınî amelleri ise; tecrid, tefrid  , cem  ve tevhid dir. Yine ona göre, abdâlın özelliklerinden biri de, bir kişinin bulunduğu yerden ayrılıp geride sadece kendi suretinde bedenini bırakmasıdır. Bu suret o gidenin yerine bedel olup başka bir şey değildir. Bedel ise İbrahim (a.s.)’in kalbi üzeredir. Bu bedellerin en önlerinde imam olan biri vardır ki diğerleri ondan emir ve feyz alırlar ve ona uyarlar, bu zat da onların kutbudur.405 Abdâl o kadar güçlüdür ki, daha önce belirtildiği gibi kendi makamlarına bir bedel bırakıp diledikleri yere gidebilirler. Bu kuvvet kötü huyları iyi ahlaka tebdîl etmekten hâsıl olur. Bunu biraz daha açıklarsak şöyle diyebiliriz: Hak yolunda dört erkân vardır ki; Hakk’ı, nefsi, dünyayı ve şeytanı bilmek bu dört erkâna bağlıdır. Bunlar; susmak, halktan uzak kalmak, açlık ve uyumamaktır. İnsan halktan ve kendinden ayrılıp bunları anmasa ve Allah’ı zikretmekle uğraşsa ve cisim gıdasından yüz çevirse ve uyumasa, bu dört hasletin toplanmış olması sebebiyle beşerliği melekliğe, kulluğu efendiliğe, aklı duyguya, gaybı şehâdete ve batını zahire döner. Yani onların yerine bunlar geçer.Abdâlların hasta olmadıkları ve o hastalıklarını tedavi ile uğraşmadıkları sürece bir yerde ikamet etmedikleri, sürekli olarak seyahat ettikleri belirtilir. Onlar, yemek yerler, elbise giyerler ve abdal olmazdan evvel evlenirler de. Evlenmişlerse,artık evli kalırlar. Çünkü abdâl olmak şeriattan ve tarikattan ayrılmayı gerektirmez. Ama abdâl olduktan sonra artık evlenmezler. Zira daima yolculuk etmeleri, eşleri ve çocukları ile ilgilenmelerine engel olur

EVTAD'IN MAKAMI

 Allâh Teâlâ, yine Kur’an-ı Kerim’de, İblîs’in ağzından çıkan şu sözlerle evtâdın makamına işâret eder: “Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım…”  İblîs, insanları saptırmak için bu dört yönden harekete geçip onlara musallat olduğunda, Allah, evtâd ile bu dört yönü muhafaza altına alır. “İbnü’l-Arabî, İblis’in “Önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından yaklaşacağını” belirterek Âdemoğullarını aldatacağını söylediği dört yönden söz etmekte, burada her yöne mahsus ilimleri de ricalu’l-gaybdan sayıları dört olan evtâdın mertebeleri sadedinde saymaktadır. Bu dört yönün korunmasında evtâdın görevleri de Allah’ın Hayy, Alîm, Kadîr ve Mürîd isimlerine karşılık gelmekte, bu isimlerle sıfatlanan evtâd da Abdü’l-Hayy, Abdü’l-Alîm, Abdü’l-Kâdir ve Abdü’l- Mürîd isimlerini almaktadır. Her ne kadar bu görüşler ilk bakışta makrokozmoz anlamındaki âlemin korunmasından ibaret gibi görünüyorsa da, büyük (evren) ve küçük (insan) olmak üzere iki âlemin bütünlüğü açısından bakıldığında İbnü’l-Arabî, İblis’in Âdemoğullarını aldatma konusunda dört boşluktan söz etmiş olmaktadır. Bu dört boşluk hayat, bilgi, kudret ve irâdedir.

Hakk tarafından âlemin dört yönünü korumak üzere tayin edilen evtâd, her dönemde Hz. İdrîs, Hz. İlyâs, Hz. İsâ ve Hz. Hızır (a)’ın vekilidirler. Bu durumu şöyle açıklayabiliriz: İbnü’l-Arabî’ye göre cismiyle bu dünyada yaşayan dört resul bulunmaktadır. Bunlar; Hz. İdrîs, Hz. İlyâs, Hz. İsâ ve Hz. Hızır’dır. Adı geçen bu peygamberler cisimleriyle dünya âleminde yaşamaktadırlar ve bu yönüyle hepsi de direklerdir (evtâd). Bu dört kişiden birisi kutub, ikisi imamdır. Bunlar diğer veted ile birlikte dört evtâdı oluşturmaktadırlar. Onlardan birincisiyle Allah imanı, ikincisiyle veliliği, üçüncüsüyle nebiliği, dördüncüsüyle ise resullüğü korur. Hepsiyle birlikte ise Allah Hanif dinini korur. Cisimleriyle beraber, dünyada var olsalar bile, her dönemde bu ümmet içinden, bu dört peygamberin her birinin kalbi üzerinde olan biri vardır. Onlar (evtâd), her devirde bu peygamberlerin - Hz. İdrîs, Hz. İlyâs, Hz. İsâ ve Hz. Hızır- vekilleridir. İbnü’l-Arabî’ye göre velilerin büyük kısmı ne kutbu, ne iki imamı ne de vetedi bilirler. Onlar sadece vekilleri bilirler, yoksa adı geçen resulleri bilmezler. Hatta ümmetten bazıları bu makamlara ulaştığında veya bu makamlar kendilerine tahsis edildiğinde vekil olduklarını öğrenirler. Kutbun vekili, kutbun başkası olduğunu, kendisinin ise vekil olduğunu; imamın vekili ise, imamın bir başkası olduğunu, kendisinin ise vekil olduğunu öğrenir. Aynı şey vetedin vekili için de geçerlidir.375 Ricâlu’l-gayb hiyerarşisinde evtâddan sonra abdâl gelmektedir

EVTAD

  Evtâd kelimesi “veted” kelimesinin çoğuludur. Evtâd, “direkler” manasına gelmektedir. Dört kişiden ibaret olup, her biri dünyanın dört yerinde bulunurlar. Bunların birinin makamı doğuda, birinin makamı batıda, birinin makamı kuzeyde, diğerinin makamı da güneydedir. Evtâdın lakapları Abdü’l-Hayy, Abdü’l-Alîm, Abdü’l-Kadîr ve Abdü’l-Mürîd’dir. “Dört veliden oluşan evtâd’ın her biri, merkezinde bulundukları dört yönden birine nezâret ettikleri için bu ismi alırlar.”  Allah bu yönleri onlarla korur. Çünkü bu yönler, Allah Teâlâ’nın nazar ettiği mahallerdir. Doğuyu hıfzeden Abdü’l-Hayy, batıyı hıfzeden Abdü’l-Alîm, kuzeyi hıfzeden Abdü’l-Mürîd, güneyi hıfzeden ise “Abdü’l-Kadîr”dir. Evtâd, abdâldan (bedeller) daha özel kişilerdir. İmamân ise onlardan daha özeldir. Kutub ise ricâlu’l- gaybın en özelidir.344 Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’ye (283/896) hâl ilminin ne olduğu sorulduğunda; bu ilmin, tedbîri terk etmek olduğunu ve bu sıfatı kendisinde bulunduranın evtâddan olacağını söylemiştir.345 Hucvirî (ö.470/1077) ise, evtâd denilen velîlerin, âlemi her gece dolaşmalarının gerekli olduğunu ifade eder. Eğer gözlerinin ilişmediği ve görmediği bir yer kalır ve burada da herhangi bir aksaklık meydana gelirse, bu durumda kutbun himmetine başvururlar. Kutbun bereketiyle Allâhü Teâlâ bu aksaklığı ortadan kaldırıncaya kadar kutba mürâcaat etmeye devam ederler. İmâmı Gazâlî de (ö.505/1111) Kâbe-i Muazzamayı her sabah bir evtâdın tavâf etmekte olduğunu ve bu durumun sona ermesinin Kâbenin yerden ref’ olunmasına sebep olacağını haber vermektedir.

 Ahmed Ziyâuddin Gümüşhanevî’ye (1311/1893) göre, evtâdın dördü zahirî dördü de batınî olmak üzere sekiz ameli vardır. Zahirî amelleri; çok oruç, insanlar uykuda iken gece namazı, çokça imtisal (güzel şeyleri örnek edinmek) ve seherlerde istiğfar olup bâtınî amelleri ise; tevekkül, tefvîz , sika  ve teslimdir.

 Bu dört evtâdın, ilahî bir ruhanilikleri ve yüce bir ruhaniyetleri vardır. Onlardan birisi Âdem (a.s.)’in kalbi üzerindedir, birisi İbrahim (a.s.)’in kalbi üzerindedir, birisi İsa (a.s.)’nın kalbi üzerindedir, diğeri ise Muhammed (a.s.)’in kalbi üzerindedir. Bu meyanda birisine İsrâfil’in ruhaniyeti yardım eder, birisine Mikâil’in ruhaniyeti, birisine Cebrail’in ruhaniyeti, diğerine ise Azrail’in ruhaniyeti yardım eder. Her bir veted (direk), evin (Kâbe) rükünlerinden birisinin sahibidir. Âdem (a.s.)’in kalbi üzerinde olan veted, Şam bölgesindeki rüknün; İbrahim(a.s.)’in kalbi üzerinde olan veted, Irak tarafındaki rüknün; İsa(a.s.)’nın kalbi üzerindeki veted, Yemen bölgesindeki rüknün; Muhammed (a.s.)’in kalbi üzerindeki veted ise Hacer-i Esved rüknünün sahibidir

(Tefvîz: Bir işi, bir kimseye havâle etmek manasına gelen Arapça bir kelimedir. Her şeyi Allah’a havale etmek, her şeyi Allah’tan beklemektir. Tevekkül, tefvîzin bir dalı gibidir. Tefvizin teslimle arasındaki fark ise yok denecek kadar azdır. Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri, s. 644. 

Sika: Güvenme, dayanma anlamına gelen Arapça bir kelimedir. Sika, Allah’a güvenmeyi ifade eder. Tevekkülün esası sikadır. Ethem Cebecioğlu, a.g.e., s. 573. 

 Teslim: Boyun eğmek, teslim olmak manasında Arapça bir kelimedir. Allah’ın emrine boyun eğmek, hoşa gitmeyen hususlarda itirazı terk etmek veya kazayı rıza ile karşılamak, dışta ve içte herhangi bir değişme olmaksızın inen belaya sabretmek, gayb âleminden zuhûra gelen işlere rıza göstermek gibi manalar taşımaktadır. Çünkü her kaza ve belanın meydana gelmesi, Allah’ın dilemesi iledir. Ayrıca sâlikin, sülûkunda akla aykırı gelen, kalbe sıkıntı veren her ne görürse görsün, karşı gelmemesine de teslim denir. Öyle ki, helak gibi görünen ve korku uyandıran şeylere, çekişmelere rastlarsa rıza göstermesi gerekir. 

4 Eylül 2022 Pazar

İMAMAN(İKİ İMAM)

 İmâmân (İki imam) Ricâlu’l-gayb hiyerarşisinde, kutubtan sonra imâmân vardır. İmâmân, iki imam demektir. Bunlardan birincisi kutbun sağında bulunup melekût âlemini, ikincisi de solunda bulunup mülk âlemini gözetir. Bunlardan ikincisinin derecesi ve makamı birincisinden daha yücedir. Kutbun ölümünden sonra onun yerine geçecek şahıs da bu ikincisidir.298 Bunlardan sağdaki, maneviyât âleminin imdadlarının merkezî kutbuna aynalık görevi yaparken, diğeri hissedilir maddî âleme yönelik bir ayna olmakla vazifelidir.İmâmân, her dönemde iki kişiden fazla olamaz.

İmâmân, kutub için iki vezir konumundadır.302 Kutublar tam bir kul olduklarından yani ubudiyet-i tamme ile kaim olduklarından, kendi nefisleri için tasarruf göstermezler. Onların işlerini vezirler infaz eder, yükünü onlar çekerler. Onun için ağır yük manasına vezir denilmiştir.

Kutub vefat ettiği zaman kutbun solundaki Abdü’l-Melik onun yerine geçer. İşarî açıdan bakıldığında Vâkıa suresinde geçen ashab-ı şimal ve ashab-ı yemîn  ifadelerinin bu duruma işaret ettiği belirtilmiştir. Bu duruma göre ashab-ı şimâl, ashab-ı yemîn hükmündedir. Nitekim mihraptaki imam namaz sonunda cemaate döndüğünde solu sağ olur ki, bu manayı işaret eder. Diğer hikmet şudur ki; sol, celâl âlemidir. Celâl âlemi, mülk âlemidir. Hilafet, arza yani celâl âlemi olan yeryüzüne aittir

Bir seyahatinde bu imamı gördüğünden söz eden İbnü’l-Arabî, hayatında karşılaştığı salih insanlar arasında Allah’ın kullarına karşı ondan daha çok endişe duyanını ve daha çok merhametli olanını görmediğini belirtir ve bu imamla aralarında geçen diyaloğu anlatır. Buna göre İbnü’l-Arabî bu imama sorar: “Niçin Allah uğruna gayret seni tutmuyor (da günahları nedeniyle insanlara ağlıyorsun)?” İmam da şöyle cevap verir: “Ben kendimden dolayı Allah adına gayrete gelmiyorum. Bunun yerine Allah’tan kendi adıma beni bağışlamasını ve günahlarımı silmesini diliyorum. Allah’ın kulları adına ise ancak kendi adıma istediğimi istiyorum. Allah karşısında dürüst olan kimsenin, makamının gerektirmediği bir halde bulunması yakışık almaz.”  Bu imam, şeytanlara karşı otorite sahibidir. Onlar, kendilerini yollarından çevirmek için, salih insanlara eşlik eden ve onlardan ayrılmayan şeytanlardır. Şeytan kendisini bulunduğu yoldan çevirmek üzere bir salihe tuzak kurarken bu imamı gördüğünde, kurşunun ateşte erimesi gibi erir. Bunun üzerine imam, belki teslim olur umuduyla, onu adıyla çağırır, fakat şeytan koşarak uzaklaşır. İmam kendine baktığı ve onun karşısında bulunduğu sürece, bu salih insan, imamı tanımaz ve şeytan ile imam arasında cereyan eden hadiseyi de bilmez. Allah, kendilerine dönük inayetiyle, özellikle salihlere tahsis edilen kötülükleri bu imam vasıtasıyla kullarından uzaklaştırır. tür şeytanların kendisine verdiği ve onu iyilikten çıkartacak vesveseden korunmuştur. Bununla birlikte bu  salih insan, imamı tanımaz ve şeytan ile imam arasında cereyan eden hadiseyi de bilmez. Allah, kendilerine dönük inayetiyle, özellikle salihlere tahsis edilen kötülükleri bu imam vasıtasıyla kullarından uzaklaştırır.

HALİFE

 Halife kelimesi, kendinden öncekinin ardınca gelip onun yerine geçen demektir. Padişah anlamına da gelmektedir. K.Kerim’de; “Bir zamanlar Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti”  ve “Ey Dâvud! Gerçekten Biz seni yeryüzünde bir halife kıldık, artık insanlar arasında Hakk ile hükmet!”  ayetlerinde geçmektedir. İnsanlar arasında Hakk ile hükmeden peygamberin, Allah’ın yeryüzünde halifesi olduğu bu ayetlerden anlaşılmaktadır. Halifelik, tasavvufta kişinin ulaşabileceği son makamdır.

Halife, halifesi olduğu varlığın bütün güç ve yetkilerini taşır. Şu halde sonsuz güç ve kudret sahibi Allah, varlıkta dilediği gibi tasarrufta bulunduğuna göre onun halifesi olan velinin de aynı özelliğe sahip olması gerekmez mi? Eğer veli, mutlak bilgiye, iradeye ve kudrete sahip değilse, nasıl tasarrufta bulunacak ve halife olabilecektir?

HAKİKAT-I MUHAMMEDİYYE

 Hakikat-ı Muhammediyye Tasavvufî anlayışa göre, Hz. Muhammed’in (a.s.), yaklaşık altmış üç yıl süren cismanî hayatından ayrı olarak değerlendirilen başka bir varlığı daha mevcuttur. Bu varlık, henüz hiçbir şey yaratılmamış iken Allah Teâlâ’nın ilk olarak yarattığı “hakikat-ı Muhammediyye” olup, bütün varlıklar bu hakikatten ve onun için yaratılmıştır. Bu hakikat, âlemin varolma sebebi, maddesi ve gayesidir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ruhu veya nuru olarak da ifade edebileceğimiz bu hakikat, bütün insanlardan, peygamberlerden, hatta meleklerden evvel varedildiğinden, Hz. Peygamber (s.a.v.), insanlığın manevî babası hükmündedir. Hz. Âdem’de tecelli edip daha sonra öbür peygamberlere intikal eden, Hz. Muhammed (s.a.v.) beden olarak dünyaya gelince de ona intikal edip, onda karar kılan bu nur, vefatından sonra da devam etmekte ve kâinat, varlığını devam ettirebilmektedir. Bu nur, ölümsüz ve ebedî olduğundan dolayı da mutasavvıflar, Hz. Peygamber için “öldü” ifadesini kullanmazlar

Hakikat-ı Muhammediyye veya nûr-i Muhammedî ile ilgili görüşlerin kaynağını aslında Peygamberimizden (a.s.) rivayet edilen “İlk yaratılan benim nurumdur” 270 , “Âdem su ile çamur arasında iken ben peygamberdim” veya “Âdem ruh ile ceset arasında iken ben peygamberdim” 271 gibi hadislerin oluşturduğunu ve bu hadislerin bu tür fikirler için bir dayanak olduğunu söyleyebiliriz

İNSAN-I KAMİL

 Abdülkerim Cîlî hazretleri  şöyle der: “İnsan-ı kâmilin aslî ismi, Muhammed; künyesi, Ebu’l-Kâsım; vasfı, Abdullah; lakabı, Şemsüddîn’dir. Başka elbiseleri itibarıyla da isimleri vardır. Her zamanda, o zamanın elbisesine göre isim alır. Hz. Muhammed (s.a.v.)’i insan-ı kâmil olarak temsîl eden zât ile birlikte bulundum, şeyhim Şerafüddîn İsmâîl el-Cebertî’nin suretinde idi. Ben biliyordum ki o, Hz. Peygamber (s.a.v.) idi. Ama şeyhimin suretinde idi. Bu benim (hicrî) 796 yılında Yemen’in Zebîd şehrinde vukû bulan müşahedemdir. Bu işin sırrı şudur ki, Hz. Muhammed (s.a.v.) her surette tasavvura kâdirdir.”

İnsan- kâmil, maddî ve manevî tüm kemâl mertebelerini içine alan, Allah’ın isim ve sıfatlarını kemâl derecesinde temsil eden, âlemin varlığının sebebi ve koruyucusu olan manevî bir şahsiyettir. Bu anlamda insan-ı kâmil, Hz. Muhammed (a.s.)’in manevî hüviyeti, ruhu ve nuru olan “hakikat-ı Muhammediyye” veya varlık âleminin onun etrafında döndüğü “kutbu’l-aktâb”dır. Bu manevî şahsiyet, tarihin her döneminde zamana göre değişen isim ve suretlerde peygamber ve velî olarak zuhur eder. Nitekim tarihi bir şahsiyet olarak da Hz. Peygamber, insan-ı kâmil anlayışının zirvesinde bulunur ve o, gerçek insan-ı kâmildir. Diğer peygamberler ve veliler ise Hz. Peygamber’e vekâleten insan-ı kâmildirler.

İNSAN-I KAMİL

 Mustafa Fevzi Efendi (ö.1925)’ye göre, Allah Teâlâ’dan gelen feyz, ilk önce Hz. Peygamber (a.s.)’e gelir, sonra da ondan evliyâya geçer. Bir akis üzere kâinat rütbe rütbe terakkî eder. Her şey, en aşağıdan en yukarıya devreder ve hepsi de devirlerini tamamlamak için sürekli seyir halindedir. Onların da etrafında döndükleri bir kutub vardır ki bütün yücelerden yüce ve meşhurdur. O kutub, insan-ı kâmil ve cihânın kutb-i aktâbıdır.

İNSANA-I KAMİL

 İnsan-ı Kâmil Tasavvufî bir kavram olarak insan-ı kâmil, sözlük anlamından farklı ve daha kapsamlı bir manaya sahiptir. Allah’ın bütün isim ve sıfatlarının kendisinde tecellî ettiği, bu nedenle yeryüzünde O’nun halifesi olan, hazarât-ı hams ve meratib-i vücûdu kendisinde toplayan kişiye insan-ı kâmil adı verilir. İlk dönem sufileri insan-ı kâmil kavramını kullanmamışlardır. Fakat Hallâc-ı Mansûr (ö. 309/922) “Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı” 246 hadisine dayanarak, Allah’ın kendi nefsinde, kendisi için tecelli ettiğini söylemiştir. Bu tecelli ile Allah, kendi isim ve sıfatlarının tümünü ihata eden sureti vücûda getirmiştir. Hallac’ın bu anlayışı, daha sonra İbnü’l- Arabî (ö. 638/1240)’nin insan-ı kâmil düşüncesine temel oluşturmuştur. İnsan-ı kâmil anlayışı, varlık düşüncesiyle bağlantılıdır. Nitekim İbnü’l-Arabî’ye göre âlemilk önce ruhsuzdu. Cilasız bir aynaya benzemekteydi. Âdem bu cilasız aynanın cilası ve ruhu oldu. Ona göre ilahi isim ve sıfatların, bütün kemallerini aksettiren insanın cismi, büyük âlemin cisminden küçük olsa bile, o büyük âlemin tüm hakikatlerini kendinde toplamıştır. Allah’ın bütün isimlerini bilen, maddi ve manevi tüm kemal mertebelerini ihata eden tek varlık, insan-ı kâmildir. O, Hz. Muhammed (a.s.)’dir. Ancak O’nun tarihi şahsiyeti değil, henüz Âdem balçık halinde iken peygamber olan Hz. Muhammed’dir. Başka bir deyişle hakikat-ı Muhammediyye’dir. İnsan-ı kâmil, varlığın ve yaratılışın gayesidir. Zira ilahi irade ancak onun vasıtasıyla tahakkuk İnsan-ı Kâmil Tasavvufî bir kavram olarak insan-ı kâmil, sözlük anlamından farklı ve daha kapsamlı bir manaya sahiptir. Allah’ın bütün isim ve sıfatlarının kendisinde tecellî ettiği, bu nedenle yeryüzünde O’nun halifesi olan, hazarât-ı hams ve meratib-i vücûdu kendisinde toplayan kişiye insan-ı kâmil adı verilir. İlk dönem sufileri insan-ı kâmil kavramını kullanmamışlardır. Fakat Hallâc-ı Mansûr (ö. 309/922) “Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı” 246 hadisine dayanarak, Allah’ın kendi nefsinde, kendisi için tecelli ettiğini söylemiştir. Bu tecelli ile Allah, kendi isim ve sıfatlarının tümünü ihata eden sureti vücûda getirmiştir. Hallac’ın bu anlayışı, daha sonra İbnü’l- Arabî (ö. 638/1240)’nin insan-ı kâmil düşüncesine temel oluşturmuştur. İnsan-ı kâmil anlayışı, varlık düşüncesiyle bağlantılıdır. Nitekim İbnü’l-Arabî’ye göre âlemilk önce ruhsuzdu. Cilasız bir aynaya benzemekteydi. Âdem bu cilasız aynanın cilası ve ruhu oldu. Ona göre ilahi isim ve sıfatların, bütün kemallerini aksettiren insanın cismi, büyük âlemin cisminden küçük olsa bile, o büyük âlemin tüm hakikatlerini kendinde toplamıştır. Allah’ın bütün isimlerini bilen, maddi ve manevi tüm kemal mertebelerini ihata eden tek varlık, insan-ı kâmildir. O, Hz. Muhammed (a.s.)’dir. Ancak O’nun tarihi şahsiyeti değil, henüz Âdem balçık halinde iken peygamber olan Hz. Muhammed’dir. Başka bir deyişle hakikat-ı Muhammediyye’dir. İnsan-ı kâmil, varlığın ve yaratılışın gayesidir. 

BEDENLERİ SAĞ OLANLAR

 İbnü’l-Arabî, yeryüzünün bedeniyle yaşayan bir resulden yoksun kalamayacağını çünkü resulün, insan âleminin kutbu olduğunu belirtir. Bu nedenle Allah, Hz. Peygamber’den sonra bu dünya hayatında bedenleriyle bazı peygamberleri sağ bırakmıştır. Dolayısıyla İdris bunlardan biri olup, bedeniyle canlıdır ve Allah onu dördüncü göğe yerleştirmiştir. İ

 

ÖMER TUĞRUL İNANÇER

 Maneviyat dünyamızın zahirde de vazifeli önderlerimizden idi.bugün dünyasını değiştirdi ve "HÜR" hale geldi.Hak Teala irfan dünyamızda eskiye ait kim varsa onları temizlemekte ve gelecek olana yer hazırlamaktadır.Gelecek olan zat eğer Metli Dede'de yetişmiş zatlardan Hasan Hüda hazretlerinin belirttiği gibi "..belki şeriatte de değişiklik yapacak.." şeklinde birisi ise İrfan dünyasının eskileri bu değişikliğe karşı çıkacakları için eskiler temizlenmekte.Gelecek olan "YENİ" ye bir mani(engel,bent) olmasın istenmektedir.Bu köklü değişimi kim kabul edebilir?Mevlevi ve melami meşrep olanlar için bu kolaydır.Diğerleri için oldukça zor bir imtihandır.

Nasıl Efendimiz (SAV) 'in peygamber olarak ilk ortaya çıkışında toplumda bir deprem yaşanmışsa, aynı hal yeniden yaşanacak gibi görünmektedir. 

İMAN VE AHLAK BİRLİKTEDİR,AYRILAMAZ

 

“Bir ülkede ahlaksızlık yüzde 10’u bulduğu zaman, orada ahlaksızlık hakim hale gelir?” (Tevfik İleri)“Mekteplerde, ailelerde ahlak dersleri vermek yetmez. İcracıların da birer ahlak kahramanı olması gerekir.”

“İmanın ve İslam’ın güzelliği de ancak ahlakın güzelliğinde ortaya çıkmakta, bunlar birbirinden ayrıldığı takdirde ise, geride kalan şeyin iman veya İslam denecek hali kalmamaktadır. Bu gerçeği dünya gözüyle apaçık görmek için bugün içinde bulunduğumuz duruma göz atmak yetecektir. Zira iman ile ahlakın arasını ayırmanın sonuçları bugün hayatta, toplumda, ailede, işte, ticarette, siyasette, diyanette karşımıza çıkıyor, bizi her taraftan kuşatıyor ve tıpkı ayetin haber verdiği gibi hüsran içinde bırakıyor.”

 “ahlak eğitimimizde problem var, diyor. Ahlakı farklı alanlara sıkıştırıp değerlendirdiğimiz için, hayatın birçok alanında ahlak-din ilişkisini tam anlamıyla kuramıyoruz. Kuramadığımız zaman, yaşadığımız gibi inanmaya başlıyoruz.”

 Hazreti Peygamber bir ganimet dağıtımında haksız yere alınan deve tüyünün hesabını soruyor. “Kim bu ganimet meselesinde hakkı olmayan şu tüyü bile almışsa ahirette şöyle şöyle bir cezayla karşı karşıya gelecek” diyor. Sahabe bu uyarı karşısında sarsılıyor. 

 “Bu hassasiyeti bugün İslam toplumları olarak ne kadar hayatımıza yansıtabiliyoruz?” -Peki ganimeti bugün kamu malı diye yorumlayabilir miyiz?

Cevabı şöyle Tamamen öyle, millete ait olan bir mal. Bir tüyün bile hesabı var. Bir tüyün, bir iğnenin bile hesabı varsa, bu noktada bazı şeyleri zihin dünyamızda doğru yerlere koysaydık, ödümüz kopardı bazı şeylerden. Bugün hangi Müslümana domuz eti deseniz gözleri faltaşı gibi açılır. Ya diğeri, onun ne farkı var? O haramsa, bu da haram. Üstelik bir de domuz eti yemek ferdî bir günah. Ya milletin malını, ya kamuya ait bir malı yiyince, oradan haksızca bir kazanç sağlayınca, torpil yapınca, birinin hakkına girerek torpille bir yerde bir görev alınca?Bir soru daha:-Peki nasıl o kadar kolay yapılabiliyor  Kişi kendisini buna nasıl inandırıyor?

-Ben gelmesem başkası gelecek, diyor. İşte kazanmayla kaybetme bu. Ben olmasam, diyor. Zaten diğerleri de yapıyordu, diyor. İnanın çok zor bazı şeyleri anlamak……Şimdi bunları konuştuğumuzda bazıları “ böyle yaparsak Müslümanlar hiçbir şekilde bir yere gelemez” diyorlar. Yapmadık da nereye geldik peki?....

-Deyim yerindeyse, İslam’ın yerine Müslümanları koymuşuz. Ve İslam’a uygun olmayan birçok şeyi Müslümanların menfaatine, Müslümanlar için diyerek meşrulaştırıyoruz.

Ve Müslümanların menfaati dediğimiz şey de aslında kendi menfaatimiz. Tamamen şahsi menfaat başka ambalajlar içinde sunuluyor.


HARFLERİN HİYERARŞİSİ

 İbnü’l-Arabî’nin anlayışında, ricâlu’l-gayb hiyerarşisinde olduğu gibi harfler

arasında da bir hiyerarşi göze çarpmaktadır. Buna göre, insanlar arasında kutub

olduğu gibi harfler arasında da kutub vardır. Harfler yükümlü insan âlemi gibidir ve

insan gibi bütün hakikatleri kabul ederler. Harflerin kutbu, Elif’tir. Bütün harfler

kendisine yerleşir ve ondan oluşur. Elif ise onlara yerleşmez. Nitekim elif de kendi

ruhaniyetine yerleşir. Harflerden iki imam, illetli Vav ve Ya’dır. Onlar, uzatma ve

yumuşatma harfleridir, sahih harfler değildir. Evtad (direkler) ise dörttür: Elif, Vav, Ya ve Nun. Harflerden abdâl (bedeller) ise yedidir: Elif, Ya, Vav, Nun, Te, zamir

Te’si ve Kef’i ve He’si (birinci ve ikinci tekil şahıs zamirleri).

KUTUP BİLİNİR Mİ?

 ümmetinin avâm tabakası, zamânın halîfesinin ve kutbunun kim olduğunu bilemez. Onun kim olduğunu sadece ümmetin havâssı olan evliyâ bilebilir. Zamânın halîfesi olan kutub, ilâhî nazarın ve Rabbânî tecellîlerin de mahallidir. Gizli ve açık, bu âlemde gerçekleşen ilâhî isimlerin her türlü tecellîsi hep ondan sudûr edip tüm halka dağıtılır. Zîrâ o, yeryüzünde ilâhî hazînenin emînidir. Meselâ, bir kimseye merhamet veya azâb olunsa, bu, hep onun sebebiyle olur

KUTUP

 Yakub-ı Çerhî’ye (ö.851/1447) göre; güney ve kuzey kutbu gibi ricâlu’l-gayb hiyerarşisinde de “kutbu’l- abdâl” ve “kutbu’l-irşâd” olmak üzere iki tür kutub bulunmaktadır. Kutbu’l-âbdâl, uzlete çekilen ricâlin başında bulunan kutubdur. Butâifeye uzlete çekilenler anlamında “uzletiyân” adı da verilmiştir. Kutbu’l-irşâd ise, halkın arasına karışan ricâlin kutbu olup bu tâifede yer alanlar için de “işretiyân”tabiri kullanılmıştır.

İsmail Hakkî-i Bursevî (ö.1137/1725) kutbu, kutbü’l-vücûd ve kutbu’l-irşâd olmak üzere ikiye ayırmıştır. Bu ikisi kutbiyyette müşterektir fakat kutbu’l-vücûd medâr-ı âlemdir ve her asırda bir olur, kutbu’l-irşâd ise çok sayıda olur. Kutbu’l- vücûd, Cenab-ı Hakk’ın tecellîlerine ehil olan bir kimsedir ve ulûhiyet hakikatinin sırrı ondadır. Çünkü o, halifetullahtır ve Allah’ın bütün isimlerinin mecmuasıdır.Ve gerçekte kutbu’l-vücûd her asırda kadîmen ve hadîsen Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. Enbiyânın hepsi dünyada Rasûlullâh’ın (s.a.v.) zıllidir ki, her birinin kendi asırlarında kutbiyyetleri vekâlet ve niyâbetledir, yoksa asâletle değildir.

KUTUP

 

Yakın zamanların önemli sûfilerinden Mustafa Fevzi Efendi (ö.1925)’nin

kutub ile ilgili bazı görüşleri şu şekilde nakledilmiştir:

“Bütün eşya kutba râbıta eyler ve her zümre için vasıta olan bir kutub vardır. Onlar seyirlerini kutbuyla yapar, devirlerini de kutba tâbi ederler. O kutublar

tâbileriyle beraber kutb-i aktâbdan feyz alırlar. Kutb-i Âzam en yüce velîdir, yani

evliyânın en kâmilidir. Onun nispeti enbiyadan zuhûr ederken feyzini de nübüvvet

nurundan alır. Her velî feyzi kendi nebisinden alır ki Hazret-i Mustafa da nebilere

misbâh olmuştur. Fahr-i cihânın ümmetinden olan evliyâ O’ndan gizli feyzler alır. Hiçbir evliyâ, peygamber gibi olamaz. Çünkü nebilerin sahip oldukları tavır, fevk-i

fevkten fevktedir. Âlemlerde her ne ortaya çıkarsa hepsi Hz. Peygamber’e bağlanmış

bir haldedir. Merkezinde âliyât ve sâfilât olduğu halde, her kâinat böylece

devreder.”

KUTUP

 

 İbn Âbidin(ö.1258/1836)’e göre kutub iki türlü olabilir. Birincisi, şehâdet âlemindeki yaratıklara nispetle bu ismi alan kutubtur ki, öldüğü zaman, abdâldan ona en yakın olan onun yerine halife olur ve abdâl arasında en kâmil olan bu kişi, bedel olarak onun makamına geçer. İkincisi ise, şehadet ve gayb âlemlerinin her ikisinde bulunan tüm yaratıklara nispetle kutub adını alır ki, abdâldan hiçbiri onun yerine bedel olamaz; hatta hiçbir yaratık onun makamına geçemez. Bu ikinci kutub, şehadet âleminde bulunan kutubların kendisine tabi oldukları kutbu’l-aktâbdır. Bu makamda ne ondan önce bir kutub gelmiştir, ne de ondan sonra başka bir kutub gelecektir. Bu, Hz. Muhammed (a.s.)’in ruhudur. Tek bir kişiden ibaret olan kutub, kendisine sığınıldığı zaman “gavs” olarak da adlandırılmaktadır. Her zaman nazar ettiği kutba Allâh Teâlâ, kendi katından en

büyük ilâhî sırları vermiştir. Rûhun bedende dolaştığı gibi, kutub da kâinâtın gizli ve açık noktalarında dolaşır durur. Zîrâ evrenin en yüce ve en aşağı mertebelerinde sürmekte olan hayâtın rûhu ondan feyezân eder. Bir de kutbu’l-aktâblık (kendisine sığınıldığı zaman gavsü’l-a’zam da denir) makamı vardır ki bu, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) nübüvvetinin bâtını olup, ancak ekmeliyet derecesine ulaşması hasebiyle onun özel verâsetini kazanmış olan kimseler bu makama erişebilir.

Kutbu’l-aktâbın kutubluğu, bütün kutubların kutubluklarını içine alır. Zîrâ esâsında kutubluk birdir; ancak farklı sûretlerde zuhûr eder. “Kutbu’l-aktâb çeşitli işlevleri itibariyle kutb-i âlem, kutb-i cihân, kutb-i ekber, kutb-i irşâd, halîfe, kutb-i zaman, kutb-i vakt, vâhid-i zaman, sâhib-i vakt, hicâb-ı a’lâ, mir’ât-ı Hak, kutb-i medâr ve gavs adını alır.”

GAVS

 Gavs, “mukarrabîn”den, yani Hakk’a yakın olanlardandır. O, kendi döneminde cemaatin efendisidir. Onlardan bir kısmı zahirde hüküm sahibidir ve makam yönünden batınî hilafeti elde edebileceği gibi zahirî hilafeti de elde edebilir. Bu kısma örnek olarak Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Muaviye b. Yezid, Ömer b. Abdulaziz ve Mütevekkil’i verebiliriz. Bir kısmı ise, özel anlamda batınî halifelik sahibidir, zahirde yöneticiliği yoktur. Bu kısma örnek olarak Sebteli Ahmed b. Harun er-Reşid’i ya da Ebu Yezid el-Bestami’yi verebiliriz. Kutubların çoğunluğunun dünyevî bir hükümdarlığı yoktur. Bu durumda, görüldüğü üzere hepsinin ortak paydası manevî hükümdarlık oluyor. Seyyid Muhammed Emin İbn Âbidin (ö.1258/1836)’e göre, kutub, mutasavvıfların ıstılahında bâtın halifesidir ve kendi döneminde yaşayan insanların efendisidir. Bütün makamları ve halleri kendisinde topladığı ve bütün bu makamların ve hallerin onun etrafında dönmesi nedeniyle kutub diye isimlendirilmiştir ki ismi, değirmen taşına yerleştirilen ve taşların onun etrafında döndüğü demir kutubtan (iğden) alınmıştır.

Aslında makro âlemden mikro âleme kadar evrendeki her şey dönmektedir. Bu durum şöyle anlatılmaktadır: “Uzaydaki uydular, gezegenler etrafında; gezegenler güneşler etrafında; güneşler galaktik merkez etrafında; galaktik merkez kendi ekseni etrafında, galaksiler süper galaksiler etrafında dönerler. Bu büyük âlemi uzmanlar, “makrokozmos” olarak adlandırmaktadırlar. Maddenin en küçük elemanı olan atomda da benzer planlamayı ve dengeli bir tasarımı görmek mümkündür. “Mikrokozmos”un harika düzeni içinde elektronlar, çekirdek etrafında; elektronlar kendi ekseni (spin) etrafında dönerler. Atomlar, fiziksel yasalarla, kimsayal prensipler ve matematiksel denklemlerle bağlandığı moleküller çevresinde hareket edip sürekli bir titreşim halindedirler.”

Dolayısıyla en küçük âlemden en büyük âleme kadar her şeyin, merkezdeki sabit bir gücün etrafında döndüğü gibi, manevî âlemde de her şey kutub denen bir sabit gücün etrafında dönmektedir. Nitekim “Meleklerin de Arş’ın çevresinde dönerek Rabb’lerini hamd ile tesbih ettiğini görürsün”


KUTUP

  Kutub kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de ve hadîslerde yer almaz. Tasavvufta kutub; veliler tâifesininbaşkanı, dünyanın ve âlemin manevî yöneticisi olduğu kabul edilen en büyük velî anlamındadır. “Kutbiyyet” ise onun bulunduğu makama verilen isimdir. Ayrıca kutbun yönetimi altında bulunan çeşitli veli gruplarının her birinin başkanına da

kutub adı verilir. Bu nedenle birinci anlamdaki kutbu diğerlerinden ayırmak için ona

“kutbu’l-aktâb” denilmiştir.165 Aslında kutub kavramının anlam çerçevesi daha

geniştir. Nitekim bir beldenin adamına o beldenin kutbu, herhangi bir makamda

zamanında şöhret bulup tek kalmış herhangi bir şahsa kutub, bir beldenin adamına o

beldenin kutbu veya bir cemaatin şeyhine o cemaatin kutbu denilmiştir. Ancak

ıstılahî anlamda kutub ismini sadece bir kişi alır. Aynı zamanda bu kişiye “gavs” adı

da verilmektedir.İbnü’l-Arabî’ye göre kutub, asaleten veya vekâleten hal ve makamları

kendisinde toplayan kimsedir. Kutub, dairenin merkezi, çevresi ve Hakkın aynasıdır. Âlemin etrafında döndüğü bir eksendir. iBNİ ARABİ , sufi ıstılahlarını açıkladığı risalesinde ise kutub veya gavsı; “Bütün zamanlarda âlemde Allah’ın nazarının yeri olan tek kimsedir. O, İsrafil (as.)’in kalbi üzerindedir.” diye tarif etmektedir. 

Ona göre, ricâlullâh (Allah adamları), bu isimlendirmeyi genişletmişlerdir. Onlar, herhangi bir makamın çevresinde döndüğü ve bu makamın hemcinslerinden ayrı olarak kendisine özgü olduğu kimseyi ‘kutub’ diye isimlendirirler. Yine bir beldenin adamı, o beldenin kutbu diye isimlendirildiği gibi, bir cemaatin şeyhi de, o cemaatin kutbu olarak isimlendirilmiştir. Fakat terimsel manada kutublar, herhangi bir tamlama yapılmaksızın, bu ismin kendilerine kayıtsız olarak verildiği kimselerdir. Onlardan bir dönemde tek kişi bulunabilir. Bu anlamıyla kutub, aynı zamanda Varlık dairesi de kutub üzerine döndüğünden bu ad verilmiştir. Kutub ruhanî ve cismanî âlemin medarı olup zahiriyle zahir âlemini, batınıyla bâtın âlemini hıfzeder. Zira kutubluktan murad, âlem işlerinin yürümesi bakımından Hakk halifeliğidir. Vezirin padişaha bağlı olan halifeliği gibi.

VAHDET-İ VÜCUD

Vahdet-i vücûd düşüncesini sistemleştiren İbnü’l-Arabî bu bakımdan tasavvufta bir okuldur. Eserlerinde ilahî vücûd birliğini değişik açılardan izah ederken, tasavvufî tecrübenin çoğu zaman aklın ve dilin sınırlarını aşması sebebiyle, insan aklını çözümleme açısından zorlayan cümleler sarfeder. Bu yüzden o, kimileri tarafından anlaşılamamış, tenkid ve tahkir edilmiştir. İbnü’l-Arabî’yi aşırı ve sert bir  biçimde eleştirip tahkir edenlerin söyledikleri “Şeyhü’l-Ekfer” lakabı, “Şeyhü’l- Ekber” den kinaye uydurulmuş bir ifadedir.

Bu tenkid ve tahkirlere rağmen İbnü’l-Arabî, Anadolu sahasında yetişen

birçok edip ve mutasavvıfımızın düşünce dünyasına nüfûz etmiştir. Ayrıca

vurgulanması gereken önemli bir nokta da şudur ki, Muhyiddin-i Arabî, şair ve

ediplerimizin eserlerinde daha çok üstün nitelikleriyle yer almıştır. Bu da onun, Osmanlı Türklüğü sahasında tekke mensuplarından medreselilere, her kesimden insan üzerinde derin etkiler bıraktığını göstermektedir.

 

3 Eylül 2022 Cumartesi

MAHMUT EROL KILIÇ

 Mahmud Erol Kılıç, İbnü’l-Arabî’nin yapmış olduğu şeyin, nebinin kalbine inen vahyin insanlığa inmesinde tercümanlık veya aracılık etmek olduğunu şöyle ifade etmektedir: “Bir açıdan ona bağlı olduğunu iddia edenler ve diğer açıdan da ona karşı olduğunu söyleyenler özellikle bilsinler ki Şeyh-i Ekber: ‘Açtığım bütün sırlar Hz. Kur’an’dan, yani Kur’an mertebesinden alınmış ve tamamen Muhammedî mirasın açılımından ibarettir. Yani düşüncelerimin kaynağı, ne Aristo’dur ne Platon. Herhangi bir felsefi okul içinde eğitim alarak onların görüşlerini naklediyor değilim. Ben bana ne ilka ediliyorsa –ki ona ilka-i ilahî ve imlâ-i Rabbanî diyor- onu naklediyorum’ demektedir. Bu surette o ‘Tercümân-ı Hak’ vazifesini yerine getirmektedir. Yani ilhamlanarak gerçeğin bilgisine ulaştığını sık sık söyler İbnü’l- Arabî. Ortaya koyduğu orijinal ve evrensel fikirleriyle, hem Batı felsefesini hem de Doğu felsefesini etkileyen İbnü’l-Arabî, tasavvuf felsefesinde önemli bir mîlat olarak kabul edilmektedir. O, İslâm kültür ve medeniyetinin en parlak simalarından birisi olduğu gibi, tasavvuf tarihinin “kendisinden önce” ve “kendisinden sonra” olmak üzere ikiye ayrılmasına sebep olan ve tasavvuf felsefesi ile ilgili görüş ve düşünceleriyle kendisinden çokça söz ettiren ender şahsiyetlerden biridir. İbnü’l-Arabî’nin tasavvuf felsefesinin temelini, “vahdet-i vücûd” düşüncesioluşturur. Ancak İbnü’l-Arabî “vahdet-i vücûd” ifadesini kullanmamış, onu bir

kavrama yakın anlamda ilk kez kullanan, Sadreddin-i Konevî (ö.673/1274) ve

talebesi Saîdüddin el-Fergânî (ö.699/1300) olmuştur. İbnü’l-Arabî’nin vücûd ve

mertebeleri ile ilgili görüşleri, Sadreddin-i Konevî başta olmak üzere çeşitli

müellifler tarafından derlenerek tanzim edilmiştir. İbnü’l-Arabî’nin fikirlerinin

yayılmasında Konevî’nin rolü inkâr edilemez. Konevî’den sonra, Müeyyedüddin el- Cendî (ö.691/1292), Abdürrezzak-ı Kâşânî (ö.730/1330) ve Davud-i Kayserî (ö.751/1350) gibi müellifler bu düşüncenin takipçisi olmuşlardır. Osmanlı döneminde ise Abdullah Bosnevî (ö.1045/1644), Niyâzî-i Mısrî (ö.1106/1694), Abdülganî en- Nablûsî (ö.143/1731), İsmail Hakkî-i Bursevî (ö.1137/1725), Abdullah Salâhî-i Uşşakî (ö.1196/1781) ve Muhammed Nûru’l-Arabî (ö.1305/1888) vb. sufiler, vahdet-i vücûd düşüncesini takip etmiş ve çeşitli eserlerinde bu konuyu ele almışlardır. Aynı dönemde “vahdet-i vücûd” adı altında müstakil eserler de kaleme alınmıştır. Görüldüğü gibi bu isimler, İslâm tefekkür tarihinin en önemli

simalarındandır. Birçok araştırmacının ortaya koyduğu gibi İbnü’l-Arabî, kendisinden sonra tasavvuf tarihinin seyrini önemli ölçüde etkilemiştir. Bu açıdan başta Osmanlı düşünürleri olmak üzere, İslam dünyasındaki tasavvuf hareketlerini anlayabilmek için İbnü’l-Arabî’nin düşünce dünyasına vakıf olmak gerektiğini söyleyebiliriz. O, ilk sufilerin görüş ve düşüncelerini yorumlamış ve bunları belirli bir nazariyeye doğru sistemleştirmiştir. İbnü’l-Arabî’nin görüş ve yorumları, kendisinden önceki tasavvuf ile sonrasını birleştiren bir niteliğe sahiptir ki, bu sayede tasavvuf homojen ve yeknesak bir bütünlüğe ulaşmış, bunun neticesinde bütün sufiler “taife” haline gelebilmişlerdir

İBNİ ARABİ HAKKINDA FETVA

 Şeyhülislam İbn-i Kemal (ö.940/1534), İbnü’l-Arabî’yi anlama hususunda

söylenmesi gerekeni asırlar evvel verdiği fetvada dile getirmiştir. Bu fetvasında

belirttiğine göre, İbnü’l-Arabî’nin eserlerinde yer alan meselelerden bazılarının sözü

ve manası açık, ilahî emirlere ve şer’i-nebevîye muvâfıktır. Bazı meseleler ise, keşf

ve bâtın ehli olmayan zâhir ehlinin idrak edemeyeceği gizliliktedir. Anlatılmak

istenen manayı ve meramı kavrayamayan kişinin, Allah Teâlâ’nın, ‘Hakkında kesin

bilgi sahibi olmadığın şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi

ondan sorumludur’ikazı gereğince, bu konuda susması gerekir.

MELEKLER

 

Bütün melekler, “Allah’ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve

kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır”(Tahrim 6)  ayetinde ifade edildiği gibi, Allah’ın emrine isyan ve muhalefet etmezler. Allah Teâlâ’nın kendilerine emrettiği

her şeyi yerine getirirler.Meleklerden bir kısmı, “Gece ve gündüz, hiç durmaksızın tesbih ederler”(Enbiya suresi 20)

ayetinde belirtildiği üzere, sürekli olarak Hakk’ı tesbih etmekle meşgul olurlar. Bir

kısmı da “İşi bir düzen içinde evirip çevirenler”(Naziat 5) ayetinde işaret edildiği gibi, kaza ve kader kaleminin işleyişine göre, gökten yere yönelik işleri icrâ ederler ki, bunların da göksel ve yersel olanları bulunmaktadır.130 Melâikesiz bir damla yağmur bile düşmeyeceği gibi, melâikesiz bir olay düşünmek de mümkün değildir.

Yine bazı ayetlerden âlem üzerinde tasarruf eden, âlemin düzeninin

sağlanması konusunda işleri evirip çeviren, taksim ve tevzî eden meleklerin olduğu

anlaşılmaktadır. Buna göre, “İşi bir düzen içinde evirip çevirenler” Naziat 5) ayetinde geçen

“Müdebbirât-ı emr”in, yüce Allah’ın âlemin düzenini sağlamakla görevlendirdiği, aldıkları emirleri yürürlüğe koyan melekler yahut elçi melekler olduğu , “Derken

işleri taksim edenlere andolsun” ayetinde geçen “Mukassimât-ı emr”in ise

Allah’ın işlerini taksim ve tevzî eden Cebrâil, Mikâil, İsrâfil ve Azrâil gibi emir

melekleri olduğu söylenmiştir.“Peygamberlere ve hatta yine meleklere ilahî emirleri tebliğ eden melekler bulunduğu gibi, cihad vs. gibi hususlarda fiilen kuvvet ve imdat getiren melekler debulunuyor. Halbuki âlemde hiçbir olay olamaz ki ona Allah’ın kudretinin özel bir ilgisi bulunmasın. Dolayısıyla melâike cinsinin, Allah’ın kudret ve tekvininin birlikten çokluğa dağılmasını ve onun özel çeşitlilik ve belirliliklerini ifade eden etken, yapıcı ilkeler olarak düşünülmesi gerekir. Kâinatta hiçbir şey, hiçbir olay, hiçbir fiil ve hareket düşünülemez ki, böyle bir elçilik ile vâki olmuş olmasın.” 

 

“Bundan başka bir tür melâike daha vardır ki bunlar, tekvinî olaylardan önce

emre ve söze ait işleri, bir başka ifadeyle ruhsal durumları, akıllı varlıkların ruhsal

işleyişine ait Allah’ın emir ve irşadlarının özel tecellilerini ifade ederler. Bunlar, daha önce algı ve anlayış elçileridir. Algı gücüne sahip ve istediğini yapmakta

serbest olan, etken ve yapıcı ilkelere, fiilden önce hayrın ve Allah’ın rızasının

yönünü gösterirler ve malâikeye olduğu gibi insana da vekildirler.”


DÜNYA İNSANİ MANEVİ YÖNETİCİ

 Dünya İnsanî Manâ Yöneticileri Dünya insanî manâ yöneticilerinden kastımız, ricâlu’l- gaybtır. Nasıl ki siyasî ve maddî idarede bir vazife taksimi ve hiyerarşi mevcut ise, herkes tarafından kolayca tanınmayan ricâlu’l-gaybın kendi aralarında da bir vazife taksimi ve hiyerarşi mevcuttur. Şayet kutbu bir devlet başkanına benzetirsek, ona bağlı olan evtâd, abdâl, nücebâ, nukabâ gibi kimseleri de bakan veya vali konumundaki diğer görevlilere benzetebiliriz. Manevî hükümet olarak nitelendirebileceğimiz ricâlu’l-gayb hiyerarşisi de, dünyanın maddî yöneticileri arasında görüldüğü gibi en yukarıdan en aşağıya doğru sayıca artış göstermektedir. İbnü’l-Arabî’nin hiyerarşisine göre ele alırsak, başta bir kutub olmak üzere daha sonra iki imam, dört evtâd, yedi abdâl, sekiz nücebâ, on iki nükabâ vd. şeklinde bir yapılanma söz konusudur. Manevî bir devletin yöneticileri olmaları sebebiyle ricâlu’l-gaybın,  âlemde kozmik yetki de diyebileceğimiz birtakım tasarrufları bulunmaktadır. Ricâlu’l-gayb hiyerarşisi içerisinde yer alan kimselerin; âlemdeki manevî ve ruhanî düzenin korunması, hayırların temini, kötülüklerin giderilmesi, bol yağmur yağması, bereketin artması, zalimlerin cezalandırılması, belaların kaldırılması, yaratıkların ihtiyaçlarının karşılanması gibi konularda âlemdeki tasarrufları dikkat çekmektedir.

DÜNYA MADDİ YÖNETİCİLER(ZAHİR YÖNETİCİ)

Dünya Maddî Yöneticileri Bilindiği gibi dünyevî ve siyasî idarede bir hiyerarşi vardır ve bunun olması kaçınılmaz bir durumdur. Bu yönetim hiyerarşisi sayı olarak en yukarıdan en aşağıya doğru artış göstermektedir. Buna göre, hangi yönetim şekli olursa olsun, en başta kral veya cumhurbaşkanı gibi bir kişinin olduğu muhakkaktır. Türkiye’nin yönetimini ele alırsak devletin başında cumhurbaşkanı, hükümetin başında ise başbakan yer almaktadır. Daha sonra başdanışmanlar, bakanlar, müsteşarlar, genel müdürler, valiler, kaymakamlar, müdürler vs. şeklinde en üstten en alta doğru sayıca artan bazı görevlileri sayabiliriz. Tabi burada bütün görevlileri saymak mümkün değildir. Burada ortaya koymaya çalıştığımız husus, dünyevî yönetimlerde bir hiyerarşinin var olduğu ve yönetimde yer alan kimselerin kendilerine verilmiş olan görevleri yerine getiriyor olmalarıdır. Bunlar, bir ülkenin yönetiminde söz sahibi olup, insanların idaresi ve onların işleriyle ilgili konularda tasarruflarda bulunmaktadırlar. Bu yöneticiler, ülkenin asayişini, toplumun düzenini sağlamaya, iç ve dış tehditlerden vatanı korumaya çalışmaktadırlar. Onlar, bir ülkenin savaşa girmesi, barış yapması, gelişmesi, geri kalması, ülkenin refah seviyesinin yükselmesi veya düşmesi vb. konularda etkin rol oynamakta hatta dünyanın gidişatını, tarihin akışını olumlu veya olumsuz yönde etkilemektedir

İBNİ ARABİNİN RİCALÜL GAYB GÖRÜŞÜ

 Ricalu’l-gayb anlayışını sistematik bir tarzda ele alan İbnü’l-Arabî, özellik ve mertebeyi esas alarak adamlığı yani ricalu’l-gaybı sınıflandırarak onların adlarını ve sayılarını verir. O, ricâli iki kısma ayırır: Ricâlu’l-aded (sayı adamları) ve ricâlu’l- merâtib (mertebe adamları). Ricâlu’l-aded, her dönemde sayıları değişmeyen, sabit olan ricâl tâifesi, ricâlu’l-merâtib ise, sayıları belli olmayıp, artıp eksilen ricâl tâifesidir. Ricâlu’l-aded (sayı adamları), şunlardır: Kutub veya gavs (bir tane), imâmân (iki tane), evtâd (dört tane), abdâl (yedi tane), nükabâ (on iki tane), nücebâ (sekiz tane), havârî (bir tane), recebiyyûn (kırk tane), hâtem (bir tane), müctebûn/mustafûn (üç yüz tane, Hz. Âdem’in kalbi üzerindedirler), ilahî gayret makamındaki ricâl (kırk tane, Hz. Nuh’un kalbi üzerindedirler), selâmet makamındaki ricâl (yedi tane, Hz. İbrahim’in kalbi üzerindedirler), mülûkü’t-tarikat (beş tane, Cebrâîl’in kalbi üzerindedirler), ricalü’l-hayri’l-mahz (üç tane, Mikâîl’in kalbi üzerindedirler), İsrâfîl’in kalbi üzerindeki veliler (bir tane), ricalü’l-âlemi’l-enfâs (nefesler âleminin  ricâli). Ricâlu’l-âlemi’l-enfâs, Hz. Davud’un kalbi üzerindedirler ve şu kısımlara ayrılırlar: Ricâlü’l-gayb (on tane), ricalü’z-zahir (on sekiz tane), ricalü’l-kuvveti’lilahiyye (sekiz tane), ricâlü’l-hannân ve’l-atfı’l-ilahî (on beş tane), ricâlu’l-heybet ve’l-celâl (dört tane), ricalü’l-feth (yirmi dört tane), ricâlu’l-meârici’l-ulâ (yedi tane), ricalü’t-tahti’l-esfel (yirmi bir tane), ricalü’l-imdâdi’l-ilahî ve’l-kevnî (üç tane), ricalü’l-ilahî ve’r-rahmanî (üç tane), racülü’l-berzah (bir tane), racülün vâhid (bir tane), Sakitü’r-Refref bin Sakitü’l-Arş (bir tane- İbnü’l-Arabî’de belirli bir makama işaret eden simgesel bir isimdir), ricâlü’l-ğani billah (iki tane), şahsun vâhid (bir tane), ricâlu ayni’t-tahkîm ve’z-zevâid (on tane), büdelâ (on iki tane), ricâlü’l-iştiyak (beş tane) ve ricâlü’l-eyyâmi’s-sitte (altı tane). Ricâlu’l-merâtib (mertebe adamları) ise şunlardır: Melâmiyye, fukarâ, sûfiyye, ubbâd, zuhhâd, ricalü’l-mâ, efrâd, ümenâ, kurrâ, ahbâb, muhaddesûn, ahillâ, sümerâ, verese, evliyâ. Evliyâ da kendi aralarında çeşitli kısımlara ayrılırlar: Enbiyâ, rusül, sıddîkûn, şühedâ, sâlihûn, müslimûn, mü’minûn, kânitûn, sâdikûn, sâbirûn, hâşiûn, sâimûn, hâfizûn, zâkirûn, tâibûn-tevvâbûn, mütetahhirûn, hâmidûn, sâihûn, rakiûn, sâcidûn, iyiliği emredenler, münkerden alıkoyanlar, hulemâ, evvâhûn, ilahî askerler, ahyâr, evvâbûn, muhbitûn, münibûn, mubsirûn, muhâcirûn, müşfikûn, Allah’ın ahdini yerine getirenler, vâsılûn, hâifûn, mu’ridûn ve küremâ.105 Görüldüğü gibi İbnü’l-Arabî’nin sınıflandırmasında pek çok terim ortaya çıkmıştır.

ÖMER ZİYAÜDDİN DAĞISTANI

 Ömer Ziyâuddin Dağıstânî (ö.1920), Tasavvuf ve Tarikatlarla ilgili Fetvalar adlı eserinde kendisine sorulan bir sorunun cevabında ricâlu’l-gayb ile ilgili bilgiler vermiştir. Buna göre, kutub ve gavs yalnız bir kişi, imam iki kişi, umud dört kişi, ahyâr yedi kişi, büdelâ seksen kişi (kırkı erkek kırkı kadın), nücebâ yetmiş kişi, nükabâ ise üç yüz kişidir. Ayrıca sulehânın sayıca bir sınırı olmayıp her İslâmbeldesinde bulunurlar. Abdallar büyük ve kalabalık beldelerde birer-ikişer kişi olur, birinin vefatı halinde yerine silsile-i merâtibe göre diğeri tayin edilir.

YAKUP ÇERHİ

 Yakub-ı Çerhî (ö.851/1447), evliyadan kırk bininin, ne kendisinin ne de birbirlerinin veli olduğunu bilmediğini belirttikten sonra âlemin düzeninin kendilerine havale edildiği ve kendilerine ahyâr denilen üç yüz kişinin varlığından bahseder. Bunların kırk tanesi abdâl, yedi tanesi ebrâr, beş tanesi evtâd, üç tanesi ise nükabâ veya etkıyâ olarak adlandırılır. Bunlar Hakk’ın has kulları olup, en üst seviyede gavs, kutub veya kutbu’l-abdâl yer almaktadır

HAKİM TİRMİZİ

 Hakîm-i Tirmizî de (ö.285/898) Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vefatından sonra ortaya çıkacak olan kırk kişiden ve hâtemu’l-evliyâdan bahseder. Ona göre yeryüzü bu kırk kişi ile ayakta durur ve onlar O’nun ev halkıdır (âl-i beyt). Onlardan biri öldüğünde yerini bir başkası alır. Onların sayıları tükenip dünyanın sonu geldiğinde Allah bir velî gönderir. Allah onu seçmiş, ayırmış, kendisine yaklaştırmış, yakınlaştırmış, evliyâya verdiğini ona da vermiş ve ona özel olarak “hâtemu’l- velâye” yi ihsan etmiştir. Böylece o, diğer velilere Allah’ın kıyamet günündeki delili olur. Muhammed’de (s.a.v) sıdku’n-nübüvvet bulunduğu gibi onda da bu mühür sebebiyle sıdku’l-velâyet bulunur. Ne şeytan ona yaklaşabilir ve ne de nefs bu velâyetten kendi payına düşeni alabilir.

IGNAZ GOLDZİHER

 Ignaz Goldziher (ö.1921), tasavvuf kitaplarına dayandırarak, ricalu’l-gaybı on mertebede toplamış, adlarını ve sayılarını şu şekilde vermiştir: Kutubtan sonra onun iki yardımcısı imâman, dört evtâd veya umud, yedi efrâd sonra abdâl, altmış nücebâ, üç yüz nükabâ, beş yüz asâib, sonra hukemâ veya mufredûn ve son olarak recebiyyûn gelir. Bu on mertebeden her birinin sahası muayyendir ve her birine has bir faaliyet sahası vardır. Her mertebede meydana gelen münhalleri, o mertebelerin bir aşağısındaki mertebelere mensup olanlar doldurur

RİCALÜL GAYBİN İSİMLERİ

 Hatîb el-Bağdadî’nin Tarihu Bağdad’ında Kettânî’ye (ö.322/934) atfedilen en eski rivayetlerden birinde ricâlu’l-gaybın adları, sayıları ve yerleri ile alakalı şu bilgiler yer almaktadır: “Nükabâ üç yüz, nücebâ yetmiş, büdelâ kırk, ahyâr yedi, umed(Evtad) dört ve gavs bir kişidir. Nükabâ Mağrib’de, nücebâ Mısır’da, abdâl Şam’da, ahyâr yeryüzünde seyahat etmekte, umed yerin dört yanında (kuzey, güney, doğu, batı), gavs ise Mekke’dedir. Halkın ihtiyacı ortaya çıktığında önce nükabâ, sonra nücebâ, sonra abdâl, sonra ahyâr, sonra umed Allah’a niyazda bulunurlar ve dualarına icabet edilinceye kadar istemeye devam ederler. Aksi halde gavs, Allah’a niyazda bulunur ve duasına icabet edilinceye kadar istemeye devam eder.

RİCALÜL GAYB

 Ricâlullah, gayb erenleri veya bilinmeyen Hakk dostları diye de isimlendirilen ricalu’l-gayb kavramı, tasavvuftaki Allah dostluğunun gizliliğine işaret etmektedir. “Rabbinin ordularını O’ndan başka kimse bilmez” (Müddessir 74/31) ayetinin ifade ettiği anlamın da bu olduğu belirtilmiştir.  Cenab-ı Hak’tan başka hiç kimse tarafından gökkubbenin altındaki velîlerin kimler olduğunun bilinemeyeceği anlayışı, velâyet sırrının oturduğu temeli ortaya koymaktadır. “Yaygın tasavvuf anlayışına göre ricâlu’l-gaybın şahısları değil, manevî halleri gizlidir. Böylece velâyetin, batınîliğine vurgu yapılmıştır. Ricâlu’l-gaybdan olan velilerin halleri gizli olduğu için yapıp ettikleri herkes tarafından kolaylıkla anlaşılmaz. Maddi varlıkları bakımından insanlar arasında bulunsalar da manevî yönden sıradan insanların idrak edemeyeceği fonksiyonlara sahiptirler. Bununla birlikte ricâlu’l-gayb birbirini tanımaktadır.”  Dolayısıyla bunlara ricalu’l-gayb denilmesinin sebebi, sırlarının gizli olmasındandır. Yoksa gayb âleminde bulunduklarından dolayı değildir. Ricâlu’l-gayb anlayışına göre Allah, dünyanın cismanî düzenini sağlamaları için bazı insanların çeşitli görevler üstlenmesini takdir ettiği gibi âlemdeki manevî ve ruhanî düzenin korunması, hayırların temini, kötülüklerin giderilmesi gibi konularda sevdiği bazı kullarını görevlendirmiştir. İnsanların çoğu tarafından bilinmemeleri, tanınmamaları veya gizli olan hakikatlere, sırlara vakıf olmalarından dolayı ricalü’l- gayb adı verilen bu seçkin kişilerin arasında bir düzen ve hiyerarşik bir yapı mevcuttur.

Dünyanın siyasî ve maddî yönetiminde bir vazife taksimi olduğu gibi, bu görünmeyen mâneviyat erlerinin de kendi aralarında bir vazife taksimi mevcuttur. Kutbu’l-aktâbı bu manevî hiyerarşi içinde devlet başkanına benzetirsek diğer kutuplar, bakan ve valiler konumundadır. Sufilere “sultan” ve “şah” gibi ünvanların verilmesi de bu bağlamda değerlendirilebilir. Bunlar bir bakıma “leşker-i duâ”dır. Peygamberlerden bedel kişiler olup, Allah’ın yeryüzünü kendilerine musahhar kıldığı, hilâfet sırrına mazhar olmuş kimselerdir. Onlar âlemin intizam sebebidir fakat kimler oldukları umûmiyetle gizlenmiştir. Bu gizliliğin sebebi ne olabilir? Görünen fenomenler âleminin, görünmeyen noumenler alanına mensup güçlerce yönetilmesi, el-Bâtın isminin sırlarındandır.

TASAVVUF ISTALIHI OLARAK RİCALÜL GAYB,

 Tasavvufi Istılah Olarak Ricâlu’l-Gaybın Tanımı “Sözlükte “erkek, mert ve yiğit” anlamlarındaki racül kelimesinin çoğulu ricâl ile gayb kelimelerinden oluşan ricâlu’l-gayb tabiri Farsça’da merdân-ı gayb, merdân-ı Hudâ; Türkçe’de gayb erenleri, üçler, yediler, kırklar şeklinde ifade edilir. Ricalu’l-gayba Arapça’da mestûrûn, mektûmûn, ahfiyâ (örtülü, gizli ve saklı olanlar) gibi isimler de verilir. Ricâlullah kavramı ricâlu’l-gaybdan daha geniş kapsamlı olmakla birlikte ricâlu’l-gayb yerine de kullanılmaktadır.” 72 Tasavvuf düşüncesinde dünyayı idare ettikleri kabul edilen sûfiler topluluğuna verilen bir isim olan ricalu’l- gayb terimi, gayb adamları, gayb erenleri manasına gelmektedir.73 Tasavvufî irfanda bu, manevî halleri gizli olan ve Allah’ın temsilcileri olarak görülür dünyayı yöneten, böylece kendi kozmik ve insanî fonksiyonlarını icra eden kimselere işaret etmektedir.74 Ricâlu’l-gayb kavramı, arzda ve semada yerlerini Hakk’tan başka kimsenin bilmediği, alçak sesle konuşan, utangaç, yeryüzünde vakârla yürüyen, kendisine rastlayanlara selam verip geçen ve huşû içinde yaşayan veliler zümresini ifade ederken, bir başka anlama göre de, bilgilerini ve rızıklarını şehâdet âleminden değil, gayb âleminden alan veliler topluluğunu ifade etmektedir. Yine ricâlu’l-gayb tabirinin, cinlerden mü’min ve dindar bir zümreyi anlatmak için kullanıldığı belirtilmektedir.

RİCALÜL GAYB KAVRAMI

  RİCÂLU’L- GAYBIN MAHİYETİ 

 Ricâl ve Gayb’ın Kelime Anlamları Ricâl, “racül” kelimesinin çoğuludur. Racül, kadının zıddı olarak insan türünün erkeği demektir. “Çocukluk dönemini geçince, ihtilâm olmaya başlayınca, delikanlı olunca racül olur” da denilmiştir. Dolayısıyla racül, biyolojik açıdan olgunlaşmış ve bulûğa ermiş erkek için kullanılır.

 İbnü’l-Arabî (638/1240), racülü (adam) kadının karşısına yerleştirir; lâkin bu, bir cinsiyet zıtlığı değil, sıfat ve mertebelerinden kaynaklanan bir mütekabiliyettir. Bu durumda racül; ister erkek ister dişi olsun, racület (adamlık) sıfatını elde eden, racület makamına ve mertebesine ulaşmış kimse demektir. Dolayısıyla tasavvufi açıdan bakılacak olursa, ister erkek ister kadın olsun, Hakk dostu olan herkese racül denir.

Gayb ise, sözlükte göz önünde olmayan,başlangıçta duyular yoluyla hemen anlaşılmayan ve düşüncede hazır olmayan şey anlamına gelmektedir. Başka bir deyişle gayb, “bir şeyin gözlerden gizlenmesi” demektir. Gayb, sadece Allah’ın bildiğidir. Gayb, başta duyguların idrak etmediği, duyu algılamasında veya açıklığında olmayan, başka bir ifadeyle şuurda hissedilmeyen demektir. Gayb, görülemeyen demek değil, görülmeyendir.”  İbnü’l-Arabî, bazı sûfî ıstılâhlarını açıkladığı risalesinde gayb kelimesini “Hakkın kendisiyle ilgili değil, seninle ilgili olarak senden gizlediği her şey” olarak tarif etmektedir.

Kuran-ı Kerim’de gayb ile ilgili bazı ayetler şöyledir: “Gaybın anahtarları, Allah’ın katındadır. Onları ancak O bilir…” 67“(Allah) ‘Ey Âdem! Onlara eşyanın adlarını haber ver’ buyurdu. Âdem eşyanın adlarını haber verince, Allah, ‘Ben size demedim mi idi ki, göklerin ve yerin gaybını ben bilirim. Açıkladığınız ve gizlediğiniz her şeyi de ben bilirim!’ buyurdu” 68 “(O takva sahipleri ki) onlar gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcarlar.” 69 “De ki: Ben, Allah’ın dilediğinden başka kendime fayda ve zarara malik değilim. Eğer gaybı bilmiş olsaydım, elbette daha çok hayır yapardım ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben ancak bir uyarıcı ve iman eden bir kavim için müjdeci bir peygamberim.”

Özetle söylemek gerekirse  GAYB , insanın bilgisi ve görmesi dışında kalan, aklın ötesinde bilinmeyen bir alandır, meçhuldür

MÜDEBBİR MELEKLER

 Kur’an’daki “Müdebbir Melekler” (nAZİAT SURESİ 79/5 AYETİ)tabiri Velayet fikrinin alt yapısını fikrî olarak hazırlayan bir kavramdır. Dolayısıyla ricâlu’l-gayb hiyerarşisinde yer alan kimselere de böyle bir vazife yüklenmiştir. İkincisi, İslâm tarihi geleneğinde devlet hâkimiyet ve otoritesinin Allah’ın otorite ve hâkimiyetini temsil ettiği kabul edilir. Aynı şekilde bu temsil yetkisi, dünyanın insanî-manâ yöneticileri olan ve manevî hükümet olarak da adlandırabileceğimiz ricâlu’l-gayba da verilmiştir.

Bununla birlikte maddî dünyanın yöneticileri ile manevî dünyanın idarecileri arasında bariz bir fark bulunmaktadır.

 Bu farkı William Chittick şöyle açıklamaktadır: “Görülür alanda, yöneticilik aşırıya kaçan bir sıklıkla bireylerin kaprislerine ve beşerî kurumların saçma isteklerine uyduğu halde, gayb alanında insanî yöneticiler mükemmel bir uyum içinde ilahî Melik’e tâbi olurlar. Allah’ın kendi isimlendirmesini red veya inkâr edenler, veya bunu kendi amaçları doğrultusunda yanlış yorumlayanlar, görülür âlemi kendi isimlendirmelerine göre yönetmeye çalışabilirler. Ama her şeyi Allah vergisi isimlerle isimlendirenler, onlarla, tıpkı bizzat Allah’ın âlemi mütemâdiyen yeniden yaratmak suretiyle ilgilendiği gibi ilgilenirler ve onlara öyle muamelede bulunurlar. Gerçek yönetim yalnız Allah’a aittir, emir veren ya da yükümlü olarak kim görünürse görünsün hiç önemli değil.”  Neticede, ricâlu’l-gayb anlayışın ortaya çıkışı hakkında bazı görüşler dile getirilse de aslında bu telakkînin tarihî gelişimini İbnü’l-Arabî öncesi ve İbnü’l-Arabî sonrası olmak üzere ikiye ayırmanın mümkün olduğu kanaatindeyiz. İbnü’l-Arabî öncesinde Hakîm-i Tirmizî, Hucvirî, Kuşeyrî, Gazalî gibi müelliflerin bu düşüncenin gelişimine katkıları inkâr edilemez olsa da, derli toplu ve sistematik bir ricâlu’l-gayb anlayışı sergiledikleri söylenemez. Ancak İbnü’l-Arabî ile birlikte bu konu etraflıca ortaya konulmuş ve bu anlayış sistematik bir bütünlüğe kavuşmuştur

RİCALÜL GAYP HAKKINDA HADİS-İ ŞERİFLER

 Ricâlu’l-gayb anlayışına dayanak olan hadislerden biri şöyledir: Abdullah b. Mes’ûd’dan: Rasulullah (a.s.) şöyle buyurdu: “Allah’ın halk içinde, kalpleri Hz. Âdem (a.s.)’in kalbi üzerinde olan üçyüz, kalpleri Hz. Musa (a.s.)’nın kalbi üzerinde olan kırk, kalpleri Hz. İbrahim (a.s.)’in kalbi üzerinde olan yedi, kalpleri Cebrail (a.s.)’in kalbi üzerinde olan beş, kalpleri Mikâil (a.s.)’in kalbi üzerinde olan üç, kalbi İsrâfil (a.s.)’in kalbi üzerinde olan bir kulu vardır. Bunlardan tek olanı öldüğünde Allah onun yerine üçlerden, üçlerden biri öldüğünde beşlerden, beşlerden biri öldüğünde yedilerden, yedilerden biri öldüğünde kırklardan, kırklardan biri öldüğünde üçyüzlerden, üçyüzlerden biri öldüğünde de halktan birini yerleştirir. Onların vesilesiyle Allah Teâlâ diriltir, öldürür, yağmur yağdırır, bitkileri bitirir ve belaları defeder…

Ricâlu’l-gayb anlayışının ortaya çıkışında Hakîm-i Tirmizî (ö.285/898)’nin velâyet ile ilgili görüşlerinin önemi üzerinde durulmaktadır. Bu anlayışın, Hakîm-i Tirmizî’den itibaren velâyet kavramının ortaya çıkmasıyla birlikte zuhûr ettiği, ilk dönemlerde ehl-i sünnet kelamcılarından farklı düşünmeyen sûfilerin, Tirmizî ile birlikte meseleye değişik açıdan yaklaştıkları ifade edilmektedir.37 Ricâlu’l-gayb telakkîsini sistematik hale getiren İbnü’l-Arabî (ö.638/1240)’nin de nübüvvet ve velâyet konusunda büyük ölçüde Hakîm-i Tirmizî’nin etkisi altında olduğu dile getirilmektedir.38 İbnü’l-Arabî, Hakîm-i Tirmizi’yi takip ederek ricalü’l-gayb ile velayet anlayışını tasavvufî görüşlerinin merkezine almıştır.39 Hakîm-i Tirmizî, ricalü’l-gayb kavramını kullanmasa da bu telakkîye zemin oluşturacak görüşler ileri sürmektedir. Ona göre Hz. Peygamber (a.s.)’in vefatından sonra kırk sıddîk ortaya çıkar. Yeryüzü onlarla ayakta durur ve onlar ‘ehl-i beyt’tirler. Onlardan biri öldüğünde onun makamına bir başkası geçer. Bu kırk kişi, bu ümmet için emandır. Çünkü yeryüzü onlarla ayakta durmakta ve yağmur onlar vesilesiyle yağmaktad

TASAVVUFİ TÜRK ŞİİRİNDE RİCALÜL GAYB KONUSU

 Tasavvufî Türk şiirinde de ricâlu’l-gayb anlayışı ile ilgili kavramlara rastlamak mümkündür. Kutub, gavs, evtâd, abdâl, kutb-i aktâb, kutb-i zaman gibi ricâlu’l-gayb zümrelerine divanlarda rastlanmaktadır. Kanaatimizce birçok şairin bu anlayışı şiirlerine yansıtmaları, onların ricâlu’l-gayb telâkkîsini benimsemiş olduklarını göstermektedir. Buna dair aşağıdaki şiirleri örnek olarak verebiliriz:

 Yediler’le Kırklar’la, Ak sakallı pirlerle, Yüzü balkır nurlarla, Bize dervişler gelir. Yunus Emre 

Biz şol abdâlız bıraktık eğnimizden şâlımız Varlığından sıyrılıp uryân olan anlar bizi Niyazî-i Mısrî (ö.1694)

 Rehber-i râh-ı hakîkat menba’-ı feyz-i Hudâ Kutb-ı a’zâm gavs-ı ekber nûr-ı zât-ı Kibriyâ 21 Mustafa Rûmî Efendi

Evtâd u gavs u kutb u cihât-ı cihân-ı ben Dil haymesine mîh u sütûn u tınâb idem  Karamanlı Aynî

 Mekteb-i devlette almış rûh-ı Kudsîden sebak Ma’rifet dersinde söz kor kutb-ı aktâb üstüne  Ahmed Paşa (ö. 1497)

 Ehl-i ışk oldı Necâtî olımaz akla mutî’ Hîç meczûb olan abdâl ide mi hıdmet-i pîr. Necâtî (ö.1509)

 Hâdim-i fakr oldı Ahmed ezdi engûr şerbetin Kırklar nûş itdi anı Mustafâ’nın ışkına Nesîmî (ö.1404)

 Âfitâb-ı sipihr-i keşf ü yakîn Pîr-i sûfiyye Şeyh Muhyiddîn Kutbu’l-aktâb ârif-i billâh Menba’ı keşf ma’den-i telkîn  Abdurrahman Râmî Çelebi (ö.1639) 

Hâtem-i hâs-ı velâyetdir olursa n’aceb Ehl-i irfân neferi Hazret-i Muhyiddin’in  Nâbî (ö.1712) 

İşârât-ı dakîkı âlem-î akvâlden bîrun Makâmât-ı garîbi fikr-i ehl-î hâlden bîrun İmâmân ile gavs aktâb ile abdâlden bîrun Hulâsa âlem-î dîgerde hâl ü kâlden bîrun Şeyh Galip (ö. 1799)

 Ol şâh-ı gürûh-ı evliyâ kim Aktâb ona bendegân-ı hayret Mehmed Tâhir [Olgun] (ö.1951)

İBNİ ARABİ'DE RİCALÜL GAYP KONUSU

 İbnü’l-Arabî eserlerinde ricalu’l-gayb konusuna genişçe yer vermiştir. Özellikle onun “el-Fütûhatü’l-Mekkiyye” isimli eseri bu bakımdan oldukça önemlidir. Zira o, bu eserinde ricalu’l-gayb telakkisini hiyerarşik ve sistematik bir biçimde ortaya koymuştur. Yine onun “Kitabu Menzili’l-Kutb ve Makâlihî ve Hâlihî” 15 isimli risalesi de kutbun menzilinden ve onun beş sırrından bahsetmektedir. Hilyetü’l-Abdâl16 adlı bir risalesinde ise abdâlı abdâl yapan, tasavvuf ehlinin takip etmeleri gereken dört niteliğin -samt, uzlet, açlık, geceleri uykusuz kalmak- anlamı ve önemi üzerinde durulmaktadır.

TASAVVUFUN İNCE VE HUSUSİ KONULARI

 Dolayısıyla sûfiler tasavvufun ince ve hususi meselelerini kapalı ve sırlı bir üslupla ifade etmişler ve esrarın dışarı taşmasına engel olmak için çaba sarfetmişlerdir. Çünkü manayı çok açık bir şekilde ifade etmek, birtakım tehlikeler doğurabileceği gibi, hem bunu tam manasıyla hazmedecek, kavrayacak kapasitede olmayan bir okuyucunun dalâlete sapmasına, hem de yazarın başına gailelerin ve manevi mesuliyetlerin açılmasına sebep olabilir. Bu duruma somut örnek olarak Cüneyd-i Bağdâdî’nin bir mektubunu verebiliriz. O, bu mektubunda, Isfahan halkından bazı kimselere bir mektup yazdığını fakat mektubunun açılıp, kopyasının alındığını, bu mektupta yazılan bazı şeylerin o insanlara yabancı geldiğini ve onların kurtulmasının kendisini bir hayli yorduğunu dile getirir. Dolayısıyla insanlara böyle yük olma ve şüpheye düşürme endişesinin kendisini mektup yazmaktan menettiğini, bu insanlara acımak gerektiğini, insanlara bilmediklerini söylemenin ve anlamadıkları şeylerle hitabetmenin onlara acıma gereklerinden olmadığını belirttikten sonra, bazen bu tür istenilmeyen ve kastedilmeyen durumların meydana geldiğini ifade etmektedir

TASAVVUF

 Tasavvuf, İslam kültür ve medeniyet havzasında ortaya çıkan önemli tefekkürî ve amelî tezahürlerden biridir. İnsanın iç dünyasını inşâ eden, kalbin güzel ahlâk ile teçhîz edilmesine önem veren, dinî tecrübeleri zenginleştiren bir yaşama, düşünme ve yorumlama şekli olan tasavvuf, zamanla dinî ilimlerden biri olmuştur.

Tasavvuf kâl ilmi değil, hâl ilmidir. Sûfîler, tasavvufî şuurun kâl ile değil hâl ile elde edileceğini sıklıkla vurgulamışlardır. Bu yüzden tasavvuf, tecrübî bir ilimdir ve bu tasavvufî tecrübe doğrudan yaşanılarak elde edilir. Dolayısıyla sûfilikle ilgili marifetin bu tarz bir tecrübe yaşamayanlara aktarılması oldukça zor olduğu gibi, bazen de imkânsızdır. Bu duruma işaret etmek üzere “tatmayan bilmez” denilmiştir. Yaşadıkları ruhî tecrübeyi, batınî halleri dile dökerken kelimelerin kifayetsizliği sebebiyle sufîlerin güçlük çektikleri, birtakım sıkıntılarla karşılaştıkları anlaşılmaktadır. Kullanılan dil ne kadar zengin olursa olsun, tasavvufî tecrübe çoğu zaman dilin sınırlarını aşmakta ve terminolojiye sığmamaktadır. Bu durumda sufîler yaşadıkları tasavvufî halleri birtakım sembollerle ifade etmektedirler. Onlar, içinde bulundukları halin ifade edilemez olduğunu hissettiklerinde ima, teşbih, temsil, telmih, istiare gibi edebî sanatlara, şiire veya musikiye müracaat etmektedirler. Sufîlerin kullandıkları birtakım ifade ve semboller, tasavvufa hakkıyla aşinâ olmayan veya sufî tecrübeye sahip olmayan bazı kimseler tarafından yanlış anlaşılabilmektedir. Ancak bu tür ifade ve semboller, mana derinliğine vâkıf olamayan “kâl ehli” tarafından anlamsız ve saçma gibi görülse de, tasavvufun sembollerine aşinâ olan ehil kimseler için apaçık bir anlam taşımaktadırlar. Bu yüzden, sufîlerin bizzat yaşayarak, tadarak ulaştıkları tasavvufî tecrübeleri başka insanlara anlatmak amacıyla kullandıkları birtakım ifade ve sembollerin zahirî manasına bakarak bunları anlamsızlıkla suçlamak dar bir bakış açısının eseridir. 

NURETTİN TOPÇU

 “Anadolu’dan Hatıralarla Nurettin Topçu’nun Mektupları”, 2015’te basıldı. Kitabın özellikle 151. sayfası, WhatsApp gruplarında sıkça paylaşılıyor.

Derin bir hayal kırıklığı ve kahırla dolu şu satırlar, 1965 tarihli o mektuptan:“İnsanın düşkünlüğünü, sefaletini bilirdim ama ruh sefaletinin bu kadar karanlığını görmemiştim.İnsan diye emek verdiklerimin hemen hepsi de ruh ve mana mefhumuna yabancı, menfaat kölesi bir takım haşerelermiş.Ahlaksızlığın ummanı olan bu Şark´ı, yaşadıkça tanıyorum.Burada insanı fenerle arayanlar, yanılmamışlar.Yaşanan şekliyle Müslümanlık, Şark´ı bitirmiş. Buraya artık ne ilim girer, ne ahlak; ne de Allah uzanır bunlara…Bunların önce her şeyi bırakıp insanlık devrine girmeleri lazım.”

Topçu, “ahlakın kaybedilmiş olması”ndan çokça yakınır.En sık paylaşılan sözlerinden biridir:“Kur’an hârikası olan ilâhî ahlâk, İslâm diyarında çoktan gömülmüştür.”Milli şairimiz Mehmet Akif de Anadolu irfanını, aradığı yerde bulamamanın acısıyla kıvranmıyor mu Safahat’ta?

Anadolu irfanını keşfetmek için yola çıkan sağcı, solcu bütün aydınların kaderidir.


2 Eylül 2022 Cuma

PEYGAMBERİN GÜNAHI

 Fetih suresi 2 ayetinde buyrulur:"Allah senin , geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamak için bu fethi sana nasip etti"ayeti ile alakalı olarak İbn-i ata şöyle der:

"Salat ve Selam üzerine olsun ,Hz.muhammed mustafa; Sidretül münteha ağacına vardı.Bu ağaç arşın üzerindedir, Cebrail'in durağı, makamıdır.Oraya varınca yoldaşı Hz.Cebrail ayağını geri çekti, daha ileri gitmedi.bunun üzerine Efendimiz (SAV):"Ey kardeşim Cebrail, böyle heybetli ve azametli yerde beni yalnız mı bırakacaksın?" Yüce Allah makamında şöyle hitap etti:
"Şu iki, üç adımlık yolda ona (Cebrail'e) alıştın da onsuz kalınca endişelendim mi?" buyurdu.İşte naz makamında ki bu endişe kusur sayıldı.Fetih suresi 2. ayetinde zikredilen kusur bu kusurdur.Yani , Allah'dan başkası ile samimi olma alışkanlığını senden temizledik, seni başkalarına muhtaç olmaktan kurtardık.

Yüce Allah Nebi ve Veli kullarını küçük hatalar ile imtihan etti. Sonra onlar, kusurlarını bilip sızlandılar.Allah onları bağışladı.Fakat Efendimizi (SAV) bir perde ile hata yapmaktan korudu.Bir suç işleyip yalvarmasına meydan vermedi.O suç nedir? Adını bile anmadan gelmiş gelecek bütün suçlarını bağışladı.Bu mertebeden maksat muhabbettir.Bu rütbe diğer peygamberlerden daha üstündür"

İBADETİN BOŞA ÇIKMASI

 Hallac-ı Mansur'un halifesi Faris şöyle der:"Akıllı insan kullukta bulunur, ibadetini yapar ancak bu ibadetlerin işe yaramayacağını da bilir. Cahil insan kullukta bulunur, ibadetini yapar , ancak kendisini Allah'a kullukta bulunuyor, ibadetini yapıyor görür.İbadetleri boşa çıkartan şey; Gösteriş-riya ve kendini begenmektir"

Yine meşhur vaizlerden Ebu Hüseyin Verrak şöyle der:"İbadetleri boşa çıkartan şey: Halka büyüklük taslamak, ibadet ediyorum diye gururlanmaktır."