SALİH TUNA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SALİH TUNA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2022 Salı

ÖMER TUĞRUL İNANÇER

 : İlerlemiş yaşına rağmen her daim genç kalmayı başarmıştı; zihni genç, dimağı genç, heyecanı genç, tasavvuru gençti.

Hülasa, kendi ifadesiyle, "kıdemli gençti" Ömer Tuğrul İnançer.

Ben hayatımda onun kadar "muhabbet içre celallenen" kimseyi tanımadım.

Şefkatten neşet eden "fikir öfkesi" sevgi ve muhabbetle maluldü.

Yürürken, otururken, sükût ederken, konuşurken her daim "iman ve aksiyon" adamıydı.

Sesiyle, endamıyla gürül gürül akan kadim bir nehir gibiydi.

O kadar ki, tarihte çok büyük işer başarmış bir milletin son temsilcisi olduğu hissini uyandırırdı.

Hep rikkat üzereydi. Kültür ve irfan sahibi tastamam bir bilgeydi.

Her haliyle bu aziz milletin yarınlarda da "tarihin öznesi" olacağının muştucusu gibiydi.

Onu dinledikçe içiniz umut dolar, "ölüm korkusu" bile kaybolup giderdi.

"İnsan fani değildir, fani olan dünyadır" derdi.

Öyleydi... "Topraktan gelip toprağa giden sadece bedendir. Kul Allah'tan gelip Allah'a gider."

Samimiyet timsaliydi, zerre miskali riya semtine uğrayamazdı.

"Edep, amelden üstündür..." derdi.

Hani, Yunus'umuz demişti ya: "Gezdim Halep ile Şam'ı, eyledim ilmi talep / Meğer ilim bir hiç imiş, illa edep illa edep!"

Evet, böyleydi... Edepsiz amel olmazdı. Hoş olsa da o amelden kimseye hayır gelmezdi.

Tam aksine, insanları o amelden de o amelin sudur ettiği dinden de o dine mensup olanlardan da soğutur.

Tuğrul Efendi bir defasında, "İnsanlar size bakıp Müslüman olmaya özenmiyorsa, imanınızı gözden geçirin..." demişti."

 "Böyledir...

Kalp kırıyorsan olmaz. Kul hakkına giriyorsan olmaz. Zerre haram yiyorsan olmaz. Nefret ettiriyor, sevdirmiyorsan olmaz. Yalan söylüyorsan olmaz. Dedikodu/gıybet yapıyorsan olmaz. Diğerkâm olmazsan olmaz. Sevdiklerinden vermiyorsan olmaz. Umarsızsan, duyarsızsan olmaz....

Bunca "olmazlar" içindeyken namaz kılıyorsan namaza yazık, oruç tutuyorsan oruca yazık, tespih çekiyorsan tespihe yazık, zikrediyorsan zikrullaha yazık, abdest alıyorsan suya yazık, camiye gidiyorsan camiye yazık, İslam'ı savunuyorsan İslam'a yazık, Müslüman'ım diyorsan Müslümanlığa yazık...

Edep olmadan sevgi, sevgi olmadan ibadet olmaz.

Tuğrul Efendi sıkıntının, derdin, elemin çaresinin sevgide olduğunu söylerdi.

Tasavvufu da bu sevginin sistematize hâli olarak telakki ederdi…"Böyledir...

Kalp kırıyorsan olmaz. Kul hakkına giriyorsan olmaz. Zerre haram yiyorsan olmaz. Nefret ettiriyor, sevdirmiyorsan olmaz. Yalan söylüyorsan olmaz. Dedikodu/gıybet yapıyorsan olmaz. Diğerkâm olmazsan olmaz. Sevdiklerinden vermiyorsan olmaz. Umarsızsan, duyarsızsan olmaz....

Bunca "olmazlar" içindeyken namaz kılıyorsan namaza yazık, oruç tutuyorsan oruca yazık, tespih çekiyorsan tespihe yazık, zikrediyorsan zikrullaha yazık, abdest alıyorsan suya yazık, camiye gidiyorsan camiye yazık, İslam'ı savunuyorsan İslam'a yazık, Müslüman'ım diyorsan Müslümanlığa yazık...

Edep olmadan sevgi, sevgi olmadan ibadet olmaz.

Tuğrul Efendi sıkıntının, derdin, elemin çaresinin sevgide olduğunu söylerdi.

Tasavvufu da bu sevginin sistematize hâli olarak telakki ederdi.

"Sevgi sahibi olmadan, sevmeden olmaz; neyi seversen sev, yeter ki bir şeyi sev" derdi.

Tasavvufu, "Ağlayarak geldiğimiz dünyadan, gülerek ayrılmak sanatıdır" şeklinde tanımlardı.

Bir sohbetinde Hz. Mevlânâ'nın, Azrail Aleyhisselam'a, "Sevgiliye götürecek sevgili" dediğini anlatmıştı: "Beri gel, biraz daha beri gel / Ey benim canımı hakiki sevgiliye götürecek olan sevgili, daha beri gel..."

Tuğrul Efendi Hazretleri "hakiki sevgilinin" davetine icabet etti.

Bize de ayrılık ve hasret kaldı.

Menzili mübarek, makamı âli olsun. Sonsuz rahmet olsun..."

                          Salih Tuna


10 Mart 2022 Perşembe

ONBİR YIL ÖNCEKİ YAZI

Bazıları Ak Parti iktidarının gidişatını on bir yıl öncesinden görmüş Salih Tuna, Yeni Şafak’ta , tam 11 yıl önce yani 2011’de yine bir çarşamba günü şunları yazmış: 

“İçinden geldiğim “camiayı” tanımakta her geçen gün zorluk çekiyorum. “İslamcı” arkadaşlarımız meğer kallavi muhafazakarlarmış. “Takva” zannettiğimiz o halleri de yoksulluktan ibaretmiş. Parayı pulu bulduklarında anında “Vınnn Şinasi” oldular. Elde ettikleri “değerlerin” (mal mülk, şan şöhret) sürgit “muhafızı” olmamızı istiyorlar. Ceffelkalem döktürmemizi, majestelerinin yazarları gibi her daim “methiyeler” dercetmemizi bekliyorlar. “Muhalefet şerhi” babından üç beş aykırı kelam etsek şappadak kaşlarını çatıyorlar. “Nefs muhasebesine” bile tahammülleri kalmadı. Yapıp ettiklerini “öteki”nin üzerinden meşrulaştırmaya öyle alıştılar ki; (…) Zira… Onlarla “bunlar” arasındaki farklar gitgide belirsizleşmeye başladı. Bunlar, yani, “yeni sınıfın yeni dallamaları.” Riya, kibir, israf gani; züht, takva, infak hak getire. Hem gitgide onlara benziyorlar, hem de onlarla kıyasıya “kavga” ediyorlar! Hiç insan kavga ettiğine bu kadar benzemeye çalışır mı? Bu nasıl bir kavga? “Yeni sınıfın yeni dallamaları” hiçbir şey sormadan sorgulamadan biteviye yumruk sallamamızı istiyor. (…) Bizden de, toplandıkları “terörist evi”nin önünde infaza alkış tutan vatandaşlar gibi olmamızı istiyorlar. Yollarına çıkan “engelleri” kalemlerimizle yıkmaya çalışmazsak, gerektiğinde bel altı vurmazsak yüzümüze bakmazlar. (…) Hey gidi günler hey! “Yeni sınıfın yeni dallamaları” da bir vakitler dava adamıydı. Davalarını ya bozdurup harcadılar ya da tahvillere, banka hesaplarına yatırdılar. Biz burada böyle kalakaldık; “sözlerimizle” baş başa!”