24 Aralık 2020 Perşembe

Mecliste sohbeti dinleyenlerin birisinin içinden "Allah" nidası çıktı.Bir melami cevap verdi:Allah, “Allah!” diyenin içindedir. “Allah!” de bakalım…– Allah! – Bak, Allah sözü senin içinden çıkıyor. Mademki insanız… Hayvanlar Allah diyebilir mi? Sizin ağzınızdan Allah diyen O’dur. Bir gün biz yok oluruz, o kalır. Bizim bu varlığımızın bir hiç olduğunu o zaman anlarız. Bu ilâhî tecellî herkeste başka türlü olur. Kimisinde “hâlen” , kimisinde önce “ilmen”, sonra “hâlen” tecellî eder. Kimisinde “ilim” ve “hâl” beraber tecellî eder. İlâhî tayyare’ye bindik, gidiyoruz. Kerâmet, müşâhede denilen şeyler bu tayyarenin penceresinden bakıp etrafı seyretmeğe benzer. Tayyarenin penceresinden baksak da gidiyoruz, bakmasak da. İş, tayyareye yani Nuh’un gemisine binmede.

İİNSAN VÜCUDU,YEDİĞİMİZ GIDALAR,RİYAZAT,

– O vücudun içinden çıkıp da dışarıdan bakasın sanata ki; ne sanat… Onun için doktorlar bu hâle çok yakındır: İnsan vücudunu gerek kesip biçerek, gerek mikroskopla tetkik ediyor ve işin ehemmiyetini görüyor, anlıyorlar. Fakat onlar insan vücudunun ölüsünü tetkik ediyorlar. Damardaki kanla, vücuttan çıkmış kan bir mi? Kan damardan çıkar çıkmaz vahşileşiyor, tehlikeli bir hâl alıyor. Onun için şeriat “kan çıkınca abdest bozulur “ demiş. Bazı insanlar kendi vücutlarındaki sırrı anlamak için riyâzât yaparlar; yani aç kalırlar. Uzun zaman aç kalan bir insanın gözündeki perde kalkar. Gözbebeğinin tam önüne ve çok yakınına bir mercimek bile koysan hiçbir şey göremezsin. Görmek için o hâil olan şeyden uzaklaşıp öyle bakmak lâzımdır. Bizim görgümüz, yediğimiz gıdalardan gelmiyor mu? Yemesek, aç kalsak gözümüz görmez olur. Demek ki gözümüz yediğimiz gıdaların kuvvetiyle görüyor. Doğduğumuz zaman da gözümüz, kulağımız vardı; peki niçin duymuyorduk, görmüyorduk? Yavaş yavaş süt, ekmek yerken görmeğe, duymağa başladık. Gıdaların ölen, yani bağırsaktan dışarı atılan kısımlarından başka, bir de ölmeyenleri var. Sebze veya koyun eti hayat değil miydi? Mâdem ki hayattır, canlıdır; öyleyse bunların kendilerine mahsus konuşmaları, kavgaları gürültüleri yani kendilerine mahsus ahlâkları vardır. Bağırsak bu ahlâkı vücuttan dışarı atamaz. Bu hayvanî ahlâk bizim gözümüzü, kulağımızı yani aklımızı istilâ eder. Başlarız bu hayvanî ahlâk gözlüğü ile görmeğe… Bu gıdaların hayvanî ahlâkı yok edilirse, görgümüz, bebekliğimizdeki temiz görüş gibi olmaya başlar. Bebekle konuşup anlaşmak nasıl mümkün değilse, hayvanî sıfatlardan temizlenip bebekleşmiş bir insan da duygusunu görgüsünü bize anlatamaz. Bizi şu anda kaldırıp Hindistan’a bıraksalar, oranın insanlarıyla konuşup anlaşabilir miyiz? Ama orada uzun müddet kalsak, onların yiyip içtiklerinden yesek, içsek, dillerini öğrensek o vakit anlaşabiliriz. Riyâzâttan maksat vücuttaki, akıldaki hayvanî görüş gözlüğünü çıkarıp, insan görüşüne sahip olmaktır. Aç kalmak suretiyle vücutta birikmiş olan gıdalar sarf olunur, bitirilirse, onların ahlâkı ve görgüsü de gider. O vakit insanın ne güzel olduğu anlaşılır. Fakat şimdi riyâzâta lüzum yok. “Zamanın tebeddülü ile ahkâm da değişti.”

ADEM'İN VÜCUDU

Söz, Âdem’den, insan vücudundan, meleklerden, bilhassa Azrâilden açılmıştı. Bu hususta bir melami şunları söyledi: - Allah meleklere: (Ben Âdem’i yaratacağım; hadi gidin, bana “yedi denizin ortasındaki ada’dan bir avuç toprak getirin!” diyor… Önce Cebrâil gidiyor o adaya. Oradan bir avuç toprak alırken ada: “Aman! Sakın, beni ekleme, benden toprak alıp götürürsen, Allah o topraktan insanlar yapacak. Bu insanların başına ne felâketler gelecek… Onlarla beraber ben de ızdırâb çekeceğim. Allah aşkına beni rahat bırak” diye yalvarıyor. Cebrâil dayanamıyor, dönüp geliyor. Allah bu işi sırayla Mikâil’e, İsrâfil’e havale ediyor; onlar da adanın yalvarmasına, feryadına dayanamıyorlar, toprağı alıp getiremiyorlar. Nihayet Allah Azrâil’i gönderiyor. Ada Azrâil’e de yalvarıyor amma, Azrâil: “Ben yalvarma malvarma bilmem Allah emretti; ben onun emrini yerine getirmeğe mecburum” diyor ve toprağı, aldığı gibi, Allah’a getiriyor. Allah da Âdem’i yaratıyor. Âdem, ömrünü tamamlayıp öleceği zaman Allah, Azrâil’e: “Hadi bakalım, bunun canını al!” diyor. Azrâil: “Aman Yârabbi, ben bu işi yapamam” deyince, Allah, “Madem toprağını sen getirdin, canını da sen alacaksın!” diyor. “Ya bana inkisâr ederlerse?” “Etmezler, korkma; ya baş ağrısından, yahut da sancıdan,.. bir şeyden öldü, derler, seni hatırlarına bile getirmezler?” Herkesin Azrâil’i kendi idrâkine göredir. Azrâilimiz, ya korktuğumuz yahut da sevdiğimiz şeylerdir.

İSMET İNÖNÜ

Ailemizin bir bölümü Demokrat Partiliydi. Genç kızlığımda DP ile CHP arasındaki İsmet Paşa tartışmalarına tanıklık ettim. Demokratlar, İsmet Paşa’yı gözden düşürmek için neler yaptılar neler… Bugün de benzerlerini görüyorum ama bu kez Cumhuriyet rejimi düşmanlığı bayrağı devralmış görünüyor. İşte kuzum bunlara dayanamıyorum, sinirimden ağlıyorum. Düşünebiliyor musunuz bugün hala İsmet Paşa’yı din düşmanı gösteriyorlar! Bin kez ayıptır, günahtır.İsmet Paşa’nın annesi Cevriye Hanım bu kaba saba konuşanları bastonuyla kovalardı. Kendisi inanmış, beş vakit namazını kılan, o yaşında bile oruç tutan, başı örtülü hanımefendiydi…Kâbe anahtarcıbaşısı Şeyh Şeybi’den Kâbe örtüsünden bir parça isteyip onu daima baş ucunda tutan kadındı Cevriye Hanım... Ne yalan yazayım kuzum, bu satırları yazmayı da hiç istemezdim; insanları inançları üzerinden, ibadetleri üzerinden yargılamak ne kötü. Ayıp unutuldu kuzum bu toplumda maalesef...Bizim kuşak böyle değildi inanın bu yazdığıma. Din istismarcılığı bu derece hiç olmadı, ayıp vardı, insanın yüzünün kızarması vardı. İsmet Paşa’nın inancı konusunda, kim ne bilir Allahı’nı severseniz? Kaç kişi bilir, Özbekler Tekkesi postnişi Ata Efendi’nin iki kızı Bedia ve Belkıs’ı okuttuğunu… ŞEYHİN DAMADI RESSAM Özbekler Şeyhi Ata Efendi’nin küçük kızı Belkıs Hanım, İstanbul Emniyeti'nde görevli Kemal Komiser ile evlendi. Büyük kızı Bedia Hanımın oğlu pek meşhur bir isim; reklamcı Ali Taran. Bedia Hanımın eşi Selâhaddin Taran resim öğretmeniydi, resim sergileri açardı. Resime hep ilgim oldu çocuklar, bizim kuşak öyleydi. Bugün kaçınız bilir Selâhaddin Hoca’nın öğrencilerini; Habib Aydoğdu, Gülsün Erbil, Mustafa Ayaz, İbrahim Demirel, Muharrem Pire ve diğerlerini? Ata Efendi’nin babası Şeyh İbrahim Edhem Efendi de sanatçıydı; ebru yapardı... Neyse, konuları hep dağıtıyorum kusura bakmayın; şeyhin damadının büyük ressamlar yetiştirdiğini de bilin istedim…Ata Efendi de hukuk tahsili yapmış aydın biriydi. Cenazesi Amerikan Donanması ile Türkiye’ye getirilen Büyükelçi Münir Ertegün de Özbekler Tekkesi ailesine mensuptu. Arif Mardin, Ahmet Mardin hep bu aileden kuzum, Ata Efendi’nin yeğenleri… Akrabalık bağlarım serilmesin ortaya, burada durayım! Şunu da yazıp bitireyim artık; ne Atatürk ne de İsmet Paşa döneminde Nakşibendi Özbekler Tekkesi hiç kapanmadı. Konya'daki Mevlevi, Nevşehir’deki Bektaşi tekkeleri de açıktı. Bir düşünün bakalım neden? Bu hakikatler gün gelecek hep ortaya çıkacak. Bu nedenle Hacı Bektaşi Veli’nin dediği gibi, şu şart çocuklar: “Akıllı insanın üç askeri vardır: Sabır, utanmak ve kanaat” Hürrem Elmasçı Odatv.com

BELAM DİN TİCARETİDİR

Belam nedir,kimdir? diye sorulursa Belam din ticareti yapanlardır. Dinin kutsallarını dünyevi yolda kullananlardır. HAC ESNASINDA MİNA DA TAŞLANAN KÜÇÜK ŞEYTANA DENK GELİR MANEVİ MAKAMLARI İSTEMEK.

KELAMIN KABUĞU VE İÇİ

Dörtyolda yaşamış Nakşi şeyhi Ziya Bölükbaşı hazretlerinin dervişinin birine bir Allah dostu;"Şalvarını geniş diktir"demiş.Bu derviş bol bir şalvar diktirip Ziya efendinin huzuruna gitmiş ve o zatın söylediğini naklederek ben de geniş şalvar diktirdim deyince Ziya Efendi:"O sana mecaz söylemiş.'Anlayışını genişlet'demiş sen şalvarı genişlet anlamışsın " demiş.

MOLLALAR,SOFULAR OLMASA

M.Erol Kılıç "İslam'dan mollalar, sofular el çekmediği müddetçe, İslam alemi iflah olmaz" demiştir.Tabiki bu sözü dikkatle dinlemek gerekir.Mollalar ve sofular hakikatın öğrenilmesinde engel gibi gözükmekteler.Çünkü diyanet sisteminden geçinmektedirler.özgür değillerdir.Din de özgür kılınırsa gelişir, sanatta özgür olunursa gelişir.

AŞK ŞEHİTLERİ

Aşk şehitlerine sayısız örnekler vardır.İsmail maşuki hazretleri bunlardan birisidir.28 yaşında idam edilmiştir.Ayasofya'da zikir yaptırırken kendinistiğrak hali)"Allah'ım, Allah'ım" diyor.Bir diğer aşk şehit'i Maktul Sühreverdi'dir.Selahattin Eyyubi zamanında halep'de yaşamıştır.Şehrin valisi Selahattin7in oğlu Melik Zahir'dir.Halep kalesinde birlikte kalmaktadırlar.Sühreverdi'de vmid din" hali tecelli etmektedir.Melik Zahir sühreverdi'den celli göstermesini ister.Hazret "Bana iki saat müsade der.Vali odasına çekilir.birazdan emir subayı gelip valiyi uyandırır."Kaleyi düşman bastı" der.Sühreverdi'ye sorarlar "geçer geçer " der.biraz sonra o hal geçer."Kaleyi su bastı" derler ,Hazret geçer der.o hal kaybolur.Sonra "tüm çocukları öldürüyorlar" der.Hazret bu tecellileri keramet olarak gösteriyor. O zamanın alimleri bunu Selahaddin Eyyubi’ye şikayet ederler.Selahaddin Eyyubi valiye derhal emreder:O şahsı derhal idam et” Melik Zahir onu savunup “Bu çok mübarek bir zat” desede Selahaddin Eyyubi ikinci bir mektubu göndererek Eğer hemen onu asmaz isen ben gelip seni asarım”der.Melik zahir bu durumu hocasına anlatır.Sühreverdi “Beni bir odaya kapat” der.Odaya gelip baktıklarında , odada 40 tane Sühreverdi vardır.Adamı seçemiyorlar.”Sen beni bir odaya kapat.hiç yemek verme” diyor ve odada kend kendine vefat ediyor.Naşı halep kalesi dışına defnediliyor.”Nur Heykelleri” isimli meşhur bir eseri vardır. Suriyede üç ayrı Sühreverdi isminde zat yaşamıştır.üçünün de akibeti aynı olmuştur.Bu anlatılan Maktul Sühreverdi diye bilinen bir zattır.

HIRISTİYANLIKTA DURUM

Hırıstiyan olmak için önce kiliseye kaydın gerekir.Sonra vaftiz olacaksın.İbadeti sen yapamazsın,senin namına papaz ibadeti eder.Sen papaza bağlısın, papaz ne derse o olur.Bir kiliseye gitsen bile sana "hangi kiliseye bağlısın" derler.

HACI BAYRAM-I VELİ

kUTBİYYET iRAN'DA İKEN sOMUNCU BABA'YA GEÇTİ.sOMUNCU bABA'DAN İSE hACI BAYRAM vELİ HAZRETLERİNE GEÇTİ.Kutupluk onunla Türklere geçtiği için Anadolu'nun hamisi deniyor.Osmanlı'nın manevi kurucusu'da odur.Ona "Bahri mutantan-coşkun deniz" deniyor.Sadece altı tane ilahisi bize gelebilmiş.Atatürk Cumhuriyeti ilan ederken Hacı bayram Veli hazretlerinin sancağını getirtmiştir.23 Nisan 1920 de ilk meclis açıldığı zaman, resimlerde dua eden siyah sarıklı bir şahıs vardır.O, Sivas Rifai dergahının şeyhi,evlad-ıResul seyyid Abdullah haşimi hazretleridir.Kasımpaşa Rifai dergahında vazife yapan Albay Muhittin Ensari hazretlerinin şeyhi,Abdullah Haşimi hazretlerinin halifesidir.

FATİHA SURESİ NE DİYOR?

sURENİN SONUNDA "MAĞDUB" diyor yani kendine azap edenler.Kendine kendin azap ediyorsun.Fatiha suresinde "Elhamdu lillahi rabbil alemin"diyor.Ne demek bu? Bütün rablerin tesiriyle tecelli başlıyor.Sonra "Rahman ve rahim" e geliyor.Rahman ismi Resulullah7ın maneviyatıdır.Sonra Rahim ismine geçiyor.Rahim ismi de zamanın kutbunun maneviyatıdır.Sonra "maliki yevmüddin" geliyor.Malik , mülkiyet sahibi demektir.Yevm an demektir.Yevm esasında zamanın en küçük parçasıdır.Din, idane kelimesinden gelir, borç vermek demektir."Maliki yevmiddin" denirken , sana bu an borç veriliyor. Kalbde siyah nokta denilen süveyda vardır.Bu alemde tecelli Rabbül aleminden başlıyor.Ondan Resulullah'ın maneviyatına geliyor, oradan da zamanın kutbuna geliyor.oradan da sana geliyor.O anda YETKİ NEDENİYLE bu alemin sahibi sensin ama kullanma yetkin yok.Tecelli olması için zihinden emir gelmesi gerekli.Tren düdüğü çaldığında öküz 18 saniye sonra bakarmış.İnsandaki idrakte yarım saniyede değişiyor.O anın içinde olmak gerekli ki kudret bizden tecelli etsin.Duaların kabulü bu.Allah yetkiyi sana o anda veriyor.Bu emrin gelmesi için zihnin temiz olması gerekir.o emir gelinceye kadar tecelli değişiyor.Başka bir tecelli geliyor.İbadet eden yaşlı hanımlarda bu bir anlık tecelli gerçek olabiliyor, onların duası kabul oluyor.Kendilerini temizledikleri için velilerde de temiz zihin ile kalbe gelen yetki bütünleşiyor.Ermiş demek budur.

GÜNAHIN BOYUTLARI

Şeriatta insan,günah yanlış fiil işleyince günaha girmiş oluyor.Tarikatta ise ilaveten düşünceden dolayı da günaha girmek vardır.

23 Aralık 2020 Çarşamba

ŞEYH BEDRETTİN

Meşhur Simavna kadısının oğlu Şeyh Bedrettin hazretleri varidat isimli kitabında "Bir gece kur'an da İsa bahsini okurken İsa ölüleri diriltti, acaba ben de de bu hal uyandı mı diye merak ettim.O sırada bir pervane lambama çarpıp yere düşüp öldü.Ben acaba bu hal bende varmı diye denemek stedim.O ölmüş pervaneye nefes ettim, uçuh gitti" demiştir. İnsan çalışırsa bu hale ulaşabilir.İnsan kendi insanlığına , hazinesine kavuşursa bu mümkündür.

MÜRŞİDİN YERİNE GEÇME/ARININ OĞUL VERMESİ

1985 YILINDA EVLADI Resulden meşhur bir Kadiri şeyhi olan Selahaddin Efendi, Çapa hastahanesinde vefat eder.Yerine bıraktığı kişi öğretmen emeklisi olan Arif Bey bir zata danışmak için gider. O ZAT'a şöyle der:"Benim şeyhim vefat etti ve beni yerine bıraktı.Ben kendime güvenemiyorum.Ne dersiniz, ne yapayım?" O zatda şu karşılığı verir:"Arif ağabey, sen iyi bir insansın.Sen bu görevi al. Sana bir olay anlatacağım. Bayburt'ta nahiye müdürlüğü yapmış bir tanıdığım var.Şimdi arıcılık yapıyor. Her kovanda bir arıbeyi oluyor. Ona "Kazara o arı beyi ölse ne olur?" diye sordum.O bana şöyle anlattı:"Hemen işçi arılar kovana girer, en sıhhatli işçi arının yuvasını büyütürler, ağızlarıyla ona özel bir gıda verirler.O işçi arı, kraliçe arı haline dönüşür ve kovanın başına geçer"dedi. Bu örneği dikkate alırsak, sen iyi ahlak sahibisin .Eğer oradaki müritler seni sever ve kabul ederse, sen bu işi çok iyi yaparsın" der.Gerçekten de Arif bey müritleri başına toplar ve bu hizmeti on iki sene devam ettirip alemi cemale göçer. Bir manevi halkada,manevi dergahda , mürşidin yerine bir başkasını yetiştirilmesi oğul verme gibidir.

BİLMENİN MESULİYETİ

zÜMER SURESİ 9 AYETİ :"bİLENLE BİLMEYEN HİÇ BİR OLUR MU?" DİYOR.bİLMEK İSE SORUMLULUK yüklenmektir.Bilgili insan Allah'a karşı borçlanır.Hz.İsa havarilerine "Ben size şimdi burada anlattım.Bundan sonra günahkarsınız" diyor çünkü meseleyi öğreniyorsunuz, bu konuda çalışmazsanız mesulsünüz.

TURNA KUŞU

Alevi kültüründe turna kuşu mübarek sayılır. Turna bir göçmen kuştur, tek eşlidir. İki tane yumurta yumurtlar. Eşler sırayla kuluçkaya yatarlar. Turna saflığın, bereketin, mutluluğun, refahın müjdeleyicisi sayıldığı gibi temizliğin, vefanın, sadakatin, sabrın, özgürlüğün ve onurun simgesidir. Bu nedenle turnaya ilişilmez, yuvası ellenmez. Anadolu'da turna avına çıkacakların başına bela geleceğine; turnanın konduğu ev ve bahçenin bereketliliğine inanılır. Bektaşi Alevi kültüründe turna ve güvercin kutsal sayılır. Aleviler turna'nın Hz.Ali'yi temsil ettiğine ve normal bir kuş olmadığına inanırlar.

HAZRET-İ ZEYNEP

Hz.Fatıma annemizin kızı Hasan ve Hüseyin efendimizin kardeşi idi. Hz. Hüseyn Kerbela'da şehit edildiğinde cansız naaşını kucakladı ve Cenab-ı Hakk'a "Kurbanımızı kabul et" dedi .Kendisi Hz. Cafer'i Tayyar'ın oğlu ile evli idi. Resulullah ona çok dua etmişti bu yüzden çok varlıklı idi. Adl ve Muhammed isimli iki erkek çocuğunu Kerbelaya getirmişti bu oğulları da kerbelada şehit edildi.Oğulları şehit olduğunda gık'ı çıkmadı ancak İmam Hüseyn'in oğlu Ali Ekber'in naaşı çadırın önüne getirilince feryadı gökleri yırttı. Hz.Zeynep, ehli beytin diğer kadınları ile Şam sarayına getirilmişti. Lain Yezid'in gülbangı söylenmekte idi.Zeynep Validemize "Bak Ümeyye oğullarının gülbangı çalınıyor, Haşimoğullarının nesi kaldı?"dediler. Hz.Zeynep validemiz "Biraz Bekle"dedi. Biraz sonra cami minaresinden ezan okunduğunda "Bizim de gülbangımız budur, sonsuza kadar çalacak" dedi. Hz.Zeynep Şam'da vefat etmiş olup mezarı Şam'dadır. Ziyaretçileri hiç eksik değildir.

İSMAİLİYE MEZHEBİ

Altıncı İmam Caferi Sadık hazretlerinin büyük oğlu ismailiye mezhebini kurdu.İmam ben olacağım diyordu.Cafer-i sadık "Sen olamazsın çünkü sende Kazımiyyet sıfatı yok, hiddetine mani olmak hali yok"deyip kendisinden sonra yerine musa kazım hazretlerini bıraktı.

HER NEFİS ÖLÜMÜ TADACAKTIR

•Kuran' da (Küllü nefsin zâikatülmevt: Her nefis sahibi ölümü tadacaktır!)denilirken aynı Kur'an'ın diğer tarafında da (Allah yolunda ölenler, ölü değil diridirler!”) diyor. (Bakara -157) Hz. Muhammed de bu âyeti, (Elmü’minûn lâyemûtun: Mü’minler ölmez) hadîsiyle tasdik ediyor. Bunların hangisi doğru: (Küllü nefsin zâikatülmevt) mi, yoksa (El mü’minûn lâ yemûtun) mu? Şüphe yok ki ikisi de doğru. Sözlere dikkat edelim: (Nefis sahibi ölür!), (Mü’min ölmez!) diyor. Bunun aksini söylüyor mu? Yani; (Bütün mü’minler ölecek), yahut (Nefis sahipleri ölmez) diyor mu? Hayır. Öyleyse ölüm, nefse, yani nefis sahibinedir. “Ben!” diyen ölür. Bu dünyadayken nefis öldükten sonra bak, ölüm var mı? Niyâzî: Her ne söz ki söylenir âlemde türkî, ya arap Tut kulağın, ki sanadır cümle dillerden hitap. diyor. Anlarsak bütün bu hitaplar, bu sözler hep bizedir. Yeter ki anlamaya niyet edelim. Konuştuğumuz dil, herkesin konuştuğu dil amma, bu sözlerin mânâsı, dinleyenin hâline, ilmine göre değişir. Herkesin kulağı, gözü birbirine benzer ama duygular, görgüler hâle göre değişir. Âzâlar, içerdeki “Kudret”in emrine tâbidir. İşte meselâ, “İnnâ’a teynâke” sûresindeki “venhar” sözünü “Deve boğazla!” diye tercüme ediyorlarmış. Koyunların, develerin ne kabahati var… Gerçi kurbanın da fazîletleri vardır; meselâ, hiç olmazsa fakir fukara Kurban bayramında et yüzü görmüş olur amma, kurtulmak için develer ve koyunlar yerine nefsimizi, kötü ahlâkımızı boğazlasak daha iyi olmaz mı? “İnmâ â’teynâke” deki “venhar”ın mânâsı nefsi boğazlamaktır. Kurban, yakınlıktır; öyleyse nefsimizi kurban edelim de Allah’a yaklaşalım. Gelelim mevzuumuza, yani ebterlik meselesine: Biraz evvel de söylendiği gibi, sırf kendi menfaatini düşünen kimse ebterdir. Şeytan öyle değil mi? Âdem’i sevemedi. Hakîkati biliyordu amma aşkı yoktu, sevginin tadını almamıştı. O, Allah’ın kudretini Âdem’den daha iyi biliyordu; fakat benliği onu tenezzül ettirmiyordu. Hep “ben!” diyordu. Âdem ise “Safiyullah”tı; yani Allah’ın tasfiye edilmiş, saflaşmış bir kulu idi. Herkesi seviyor, onlara “evlâtlarım” diyordu, insanların “Âdem evlâdı” oluşundaki incelik bundandır. Bazı insanlar kendileri yer, içer, evlâtlarını bile düşünmezler. Hased olanda, “Ben kâmil olayım” diyende ufacık bir mânevî lezzet varsa, o da yanar gider. Arkadaşlarının, insanların birbirini sevdiğini görüp de sevinenler gittikçe muhîtleşirler. Bir insanın muhîtleşmesi için kendisinin yok olması lâzımdır. Bir insanın sesi güzel olsa, o adam şarkıyı kendisi için değil, başkaları için söyler. Temiz bir insan kirli bir muhîtte yaşayamaz. Orada yaşayabilmek için, etrafındakileri de temizlemeğe çalışır. Şefkat bunu icap ettirir. Hz. Muhammed ilk zamanlar “ümmetim!” diyordu; muhîtleşince “Elhamdülillâhi Rabbil’âlemin” diyor. Nefsinden, ilminden, kemâlâtından zerre kadar haberi olan insanın bu ilimden haberi yoktur. Bunlara mahkûm olmayacağız. Talât Efendi (Adanalı şair, merhum Hasan Talât Muter): Ben! deme; zira vebâl ancak budur, Mahv-ı mutlak ol; visâl ancak budur. der. Ama iş, bu sözleri dinlemekle olmaz; olmaya çalışmalı. Bu, birdenbire de olmaz tabii; bazısında er, bazısında geç. Bir operatör mideyi keser biçer, tekrar diker. Lâkin yarayı iyi edecek olan, operatör değildir. Vücud kendi kendisini iyi edecek. Mânevîyyet tohumunu, eken de bizim gönlümüze bir tohum eker. Fakat bizim içimizde azîm kuvveti varsa, o tohum yetişir; yoksa çürür gider. Kendikendini yetişirirse “hâl” tecellî eder; aksi takdirde, “irfâniyyet” belâsına düşer; bilgisi başına belâ olur. Bazı insanlar hakikaten iyi kalplidirler. Herhangi bir kimseyi ihyâ etmek ister amma, elinde imkân yoktur; o kimseyi ihyâ edemediğine üzülür durur, hâlbuki onu ihyâ ettiğinden haberi yoktur… İnsanlığımız, şefkatimizle ölçülür. Biz herhangi bir ahlâkî hastalıktan kurtulmuşsak, başkalarını da kurtarmalıyız. Lâkin her vakit ihtiyatlı olmamız lâzımdır. Meselâ bir kumarbazı kurtarmak istiyorsan onunla ülfet et, onun ihyâsını iste amma, kumarbazlık sıfatına karşı kalkan kullan. Çünkü o; kumarbazlık sıfatına kâmildir ve kendi hâlini tabiaten aşılamaya meyyâldir, aşılar da. Boğulmak üzere olan bir adamı kurtarmak istersen, sana bütün kuvvetiyle yapışır ve seni boğar. O seni boğmak istemez ama hâliyle, elinde olmadan yapar bu işi. Onun için çok dikkatli olmak lâzımdır.

EBTER SÖZÜ

Kur'anda zikredilen "Ebter" sözünden ne anlamak gerekir. – Kur’ân’da “Kevser” sûresinde “ebter”likten bahsolunuyor; bu nedir? – Ben Arapça bilmem; sûreyi Türkçe’ye çevirin de mânâyı bütünü ile anlayalım. – “Biz sana “Kevser”i verdik; bunun için namaz kıl ve kurban boğazla, Asıl ebter, sana buğz edendir.” Emre – Hz. Muhammed’in veya Allah’ın sözleri tohuma benzer. Bu tohum, o sözleri anlayanların kafasında ağaç olur ve meyva verir. Meyva, anlayan kimselerin bu sözleri şerh ve tefsîr etmesidir. “Ebter”in mânâsı nedir? – “Ebter” Arapça’da kuyruğu kesik erkek hayvan ve nesli kesilmiş insan demektir. Emre – Hz. Muhammed ebter değildir. O maddî bir varlık değil, bir “hâl”dir, “Hâl-i Muhammedî”dir. İşte ona inanan, onu seven insanlar onun çocuklarıdır. Hz. Muhammed’e “ebter!” diyenler de ebter değildir; çünkü onların “hâl”i de devam edip duruyor, zira bazı insanların hâli de onların hâlinin çocuklarıdır. Onlar “İlâhî Âlem”e giden yolda ebterdirler; sırf kendi menfaatlerini düşünürler. Bunların kimseye faydası dokunmaz. Bunlar dünyaperest, yani nefisperesttirler. Âhiret de bir dünyadır. Âhiret’e “öbür dünya” demiyorlar mı? Demek ki, maksadımız, gâyemiz “Cemâlullah” değil de, sırf “âhiret” ise, o da bir dünyaperestlik olmuş olmuyor mu? Îlâhî aşk insana kendini de unutturur, dünyasını da. Allah âşıkı, herkesin ihyâ olduğunu ister; kendini düşünemez. Kendi menfaatini düşünen başkasının ihyâ olduğunu istemeyen, ebterdir. Çünkü bizim devamımız, bizden başkaları, bizden sonrakilerdir. Onları istemiyorsak, orada kesildik, ebedîliğe devam edemedik demektir. İşte ebterlik budur. Benim ilk sanatım nalbantlıktır. Dükkânımıza, nallanmak için birçok hayvan getirirlerdi. Bunlar arasında taylı kısraklar, merkepler, katırlar da vardı. Dükkânda kışın mangal da bulunurdu. Taylar her şey gibi mangalı da koklar, derken devirirlerdi. İsterdim ki hayvancağızın gönlü olsun; ben de dökülen ateşleri toplamağa, külleri temizlemeğe râzıydım. Dikkat ederdim, doğuran kısraklar kimseyi incitmezdi. Hâlbuki katırlar, yanlarına yaklaşan tayları veya sıpaları ısırırdı. İşte bu hâli kıskanan, ebter; yayan, ebter değildir. Hz. Muhammed, öğrendiği ilmi ümmetine, yani bütün insanlara yayıyor. Onun ahlâkı ebter bir ahlâk değil. Bunun içindir ki Muhammed’e ve onun gibi olanlara ölüm yoktur.

KÖPEK OLAN YERE MELAİKE GİRMEZ SÖZÜ

Sual – “Köpek olan yere melâike girmez” derler, doğru mu? – Söz doğru da, bizim anlayışımız yanlış. Hz. Ali’nin bir sözü var: “Dünya bir cîfedir, ona tâlib olan da kelp” diyor. Bu köpek, “nefis”tir. Melek dediği şey de “mânevî ve ilâhî hâl”dir. O sözle, “içimizde nefis köpeği varken, ilâhî hâl bizi istilâ etmez” demek istemişler. Bu sözün iç tarafı; gelelim dış tarafına: Köpek pis bir hayvandır; sası sası kokar. Ne ki kokuyor, canlıdır. Kokan bir şeyden bir takım canlı varlıklar uçarak yüzümüze, gözümüze her tarafımıza konarlar. Fakat biz sadece burnumuza gelenlerin kokusunu alırız. Köpek insanları muhafaza etmek için yaratılmıştır. Köpek gece uyurken, hırsız gelse, o hırsızı, köpeğin kılları bile işitir. Yüzümüzün çıkardığı yağlarda, nasıl, mikrobu öldürücü bir madde varsa, köpeğin her kılının dibinde de öyle, şedîd, milyonlarca mikrop vardır. Köpeğin fena kokması, o mikropların uçarak burnumuza konmasındandır. Burnumuzun iç tarafında çanak gibi bir yer vardır, geniz diyoruz. Orada da bir zehirli madde var. Köpekten gelen zehirli mikrobu genizdeki bu madde öldüremezse, mikrop ciğere iner; köpek hastalığı olur. Çaresi de yok gibi bir şey. Köpek besleyen insanlar bu hastalığa yakalanmıyorlarsa, bunun sebebi, bu hastalığın mikrobunu öldürecek mikropların çoğalarak o kimselere muafiyet kazandırmasındandır. Binde bir ihtimalle de olsa, ya bizi öldürürse bu hastalık? Bir köpek yüzünden bir insan ölsün, yazık değil mi? İnsanın midesi necisten bulanır, bu bir “hissi ilâhî”dir. Mademki köpek pis pis kokuyor, o halde mutlaka o kokuda bir fenalık vardır. Allah hiçbir mahlûku, abes yaratmamıştır. Amma zararlı olanları, inkâr edebilir miyiz? Hiçbir mahlûku hor görmeyiz; fakat zararlılarından çekiniriz. Fen şimdi bunları mikroskopla görüyor ama yine de tamam değil. Fen görüşü ilâhi görüş olur mu? İki görüşü birleştirmeli ki tamam olsun iş. Bu medeniyyet asrında bile ilme, fenne inanmayanlar var; ya bilmem kaç yüz sene evvelki câhil insanlara mikrop hakîkatini nasıl anlatsınlar… Ne yapsınlar, “köpek olan yere melâike girmez!” demişler ki insanlar köpeklerden korunsunlar, bu hastalığa yakalanmasınlar.

İNSANI KAMİL HALİ VE KELAMI,

iNSAN İSTİĞRAK alemi denilen vekuran'da mağrip olarak geçen alemde her vakit kalsa yanar. Hâlbuki insan o (istiğrak âlemi)nden (Fark âlemi)ne gelecek ki bize o hâli anlatabilsin. Bizim gibi aklı başında olmaz ve bizim dilimizle konuşmazsa kendi hâlini bize anlatamaz. O âlemde lâl gibi durursa, bizi gaflet uykusundan kim uyandıracak? Bir çocukla beraber yola gidiyorsak, onun ayağına göre yürümeye mecburuz. Kâmil insan da bizim aklımızın ayağına göre yürür. Onun vazifesi, biz istersek, renklerimizi silip bizi Allah’ın boyasiyle boyamaktır. Lâkin biz istemezsek, karışmaz; nesine lâzım. Kendi hâlimize bırakır. Onların sözlerini atılmış bir ok bilmelidir; yani onların dediği, mutlaka olur; sözlerinin oku mutlaka hedefe isabet eder. Onun için, onlara tâbi olmalı, onları kendimize tâbi etmeye çalışmamalı. Onlar yalanı bile doğru olarak dinlerler. Çünkü o yalan, bizim yalancılığımızı gösteren dosdoğru bir sözdür. Şu halde onlara yalan söylersek yalancılığımız artar. İyisi mi, kendisiyle beraber olalım. O ebedî diridir; ondan başka her şey ölüdür. Onnan olursak biz de ölmeyiz. Çünkü Hz. Muhammed (Elmü’mînûn lâyetmûtûn = Mü’minler ölmez) diyor. Mâdemki ölmemek varmış, o halde biz de ölmemeğe çalışalım.

KÜFRÜN İMAN OLMASI,

(Medrese ve minâre vîrân olmadıkça kalenderlik hâli, yani Tasavvuf ve Hakîkat ilmi gereği gibi inkişâf edemeyecek, yayılamayacaktır. Îmân zannettiğimiz şeylerin hakîkatte bir küfür; küfür zannettiklerimizin de gerçek îmân olduğu anlaşılmadıkça Allah’ın hiçbir kulu hakkıyle Müslüman olamayacaktır!) Emre – Mevlânâ bu şiiri bir vesileyle söylemiştir. Mevlânâ, Allah’ın zâtından bahsederken, dinleyenlerden birinin aklında câmi, minâre, medrese dolaşıp dururmuş. Mevlânâ onun içini gördüğü, bildiği için dayanamıyor, pat! söylüyor. . Fakat Mevlânâ’nın kasdı, minârelerin, medreselerin yıkılması değildir; oralardaki zihniyetin yıkılmasıdır. Değil medreselerin, câmilerin; kiliselerin ve havraların bile yıkıldığını istemeyiz; çünkü oralarda Allah’a ibâdet edilmektedir. Küfrün îmân, îmân’ın da küfür olmasına gelirse: Küfür, bir şeyin üstünün örtülmesidir. Yani küfür, içi örten dıştır. Saçımız yüzümüzü örtüyorsa, saçımız küfürdür. İlk mektepteki bilgi, orta mektebe geçen bir çocuk için küfürdür. Bu söz, ayni zamanda Mevlânâ’nın eski hâlinin ifadesidir. Çünkü o adamın aklından geçen minâreler, medreseler, bir zaman da Mevlânâ’nın aklındaydı. O adamın düşüncesi bir vesîle oluyor. Mevlânâ, kendisinin eski hâliyle son hâlini mukayese ederek bu sözleri söylüyor. Herkes kendi hâlini bilir ve söyler. Kâmil insanların sözleri de böyledir. Tepeleyip geçtikleri eski hâllerini söylerler, bize ibret olsun diye.Mevlânâ, Şemsi Tebrîzî’yi tanımadan evvel mükemmel bir medrese âlimiydi. Mevlânâ’nın o vakitki din ve Allah bilgisi kitapların yazdığından ibaretti. Hâlbuki sonra Allah’ı bilip, görüp onda fânî olunca eski bilgisi küfür olmadı mı? Ama onun için küfür oldu. Herkes için o eski bilgi küfür olur mu? Mevlânâ gibi Allah’ta fânî olmayan insanlar için o eski kitap bilgisi küfür değil, îmândır. Mevlânâ’nın eski îmânı zandan ibaretti, görgüye dayanmıyordu. Hâlbuki bilmek ve görmek gibi kuvvetli îmân olur mu? Mevlânâ’nın eski hâli, yeni hâlinin örtüsü, küfrü değil miydi? Bir meyvanın acı kabuğu, içindeki tatlı kısmın küfrüdür. Ama önce kabuk lâzımdı. Meyva tekâmül edip tatlanınca dıştaki kabuk küfür oldu.

ŞEFKAT ZUHUR EDEN MİLLET BÜYÜR

Âdemi cennetten kovarken eline bir değnek vermişler; işte şeriat bu. Eğer Mûsâ’nın elinde o değnek olmasaydı hâli haraptı Fir’avn-ın elinden. Mûsâ’nın (âsâ)sı kanun, vicdân, yani şeriattır. Şeytan da koğuldu cennetten; onun eline âsâ verdiler mi? Bilâkis, ondan hep aldılar. Şeriat, nefsine mahkûm olanlara lâzım. Osmanlı Hükümeti Yemen’i, Hicaz’ı kanunla idare etmeğe çalıştı; muvaffak olamadı. Hâlbuki oraya şeriat lâzımdır. İşte şimdi oraya hâkim olanlar memleketi şeriat kanunlarına göre idare ediyorlar. Bizim Hükümetimiz de şeriat kanunlarına göre amel etmiyor; çünkü o hükümler bu zamana göre değildir. İnsanlar ilerledikçe kanun vicdâna geçiyor; vicdân hakîm oluyor. İsviçre’de ne güzel bir vicdân kanunu ve vicdân cenneti varmış. Zaman gelecek, biz de Adliye yollarına arpa ekeceğiz: Dâvâ, düşmanlık kalmayacak. Bütün dünya bu mesut devreye doğru gidiyor. Hangi milletten ilâhî şefkat zuhûr eder ise diğer milletleri kardeş gibi görürse, o millet büyür. Çok meşrepli, iki yüzlü ve hain milletler perişan olur, Ermeniler gibi yurtsuz ve hükümetsiz kalırlar. Bazı milletler zayıf milletleri avlıyorlar; gûya iyilikle avlıyorlar amma, yakaladıkları av canlı olduğu için ellerinden kaçıyor. İngilizler Asya’yı fethetmek için Arapça öğreniyorlar. İnşallah onların bu taklidi tahkîk olsun da Müslüman olsunlar; böylece onları Asya fethetsin. İnsanları sevgi bitiştirir. İki kişi birbirini rızâlillah sevse, sevene sevilenin kuvveti de katılır, bir kişinin kuvveti iki; karşılıklı sevişen iki kişinin kuvveti de dört kişi kuvveti kadar olur.

HAZRETİ ALİ'NİN KILINCI

Hz. Ali’nin kılıcı iki çataldı, diyorlar: Bir ucu dış düşmanlara, biri de iç düşmana. İnsan evvelâ (Kan Kalesi)ni fethetmeli. “Kan Kalesi”, damarlarında kan dolu olan bu vücuttur. Kan Kalesini, yani nefsi fethettikten sonra Allahtan başka hiçbir şey kalmaz. “Küllü men aleyhâ fân” sırrı, yani Tevhîd sırrı o zaman tecellî eder. Hâlbuki şeriat, Tevhîd’i durmadan parçalara ayırır: İşte tarîkatlar, işte mezhepler. Hâlbuki Hanbelî, Mâlikî, Şafîî mâfîî derken (Mâfî = yok) olmak lâzım. Yokluk olmayınca Tevhîd olmaz; çünkü bir O var, bir de sen, bütün bu parçaları bir bütün yapmak lâzım. Şeriat da o zaman gayesini ve kemâlini BULUR.

ŞERİATTAN ANLAŞILMASI GEREKENLER

– Peygamberimizin hadîsleri, “kelime, söz” şişesi içine konmuş “mânâ” esansına benzer. Biz bu mânâ esansı şişesini elimize almışız, dönderip aktarıyoruz, fakat bir türlü esansı şişeden çıkarıp da üstümüze süremiyoruz, istifâde edemiyoruz. Peygamberimizin ne kadar hadîsi kitaplar, ciltler halinde toplandı… Birçok hadîsleri de şundan bundan işitip duruyoruz. Bunlardan bir şey anlamazsak, istifâde etmezsek neye yaradı hadîs? Peygamberimiz o sözleri kitaplara yazalım diye değil, istifâde edelim diye söylemiş. Demin bir hadîs seylendi: (Şeytan, Hz. Muhammede: “15 kimseyi sevmem. Birincisi seni sevmem” ) demiş ve sevmediği kimseleri sırayla saymış. Sonra da sevdiği kimseleri saymış. Bunların başında da Hz. Muhammedi sevmeyenler varmış. Hz. Muhammed’in, sevginin, sevmemenin ne olduğunu bilmezsek bu sözden istifâde edebilir miyiz? İstifâde edemezsek, bu sözü, musluğun suyu sadece naklettiği gibi naklederiz; o kadar. Hâlbuki iş, istifâde etmede. Ama istifâde için de anlamak lâzım. Ali Efendi kuyumcudur, altını nerede görse tanır ve ondan istifâde eder. Biz şimdiye kadar Peygamberimizin sözlerini gereği gibi anlayamadık; onlardan faydalanamadık. O “El-fakru fahri” dedi; biz bunu dilencilik zannettik, köşe başlarına oturup el açtık, zillete düştük. Hâlbuki bu hadîsteki “fakr” kelimesi, maddî mânâdaki “fakirlik” değil, mânevî fakirlik, yani Allahın kudreti, büyüklüğü karşısındaki âczimiz mânâsına gelen “yokluk”tur. Âczini anlayan insan, (talep, isteme, dileme) yoluna girer. En büyük makam “dilemek”tir. Bizimkiler bunu “dilenmek” zannetmişler. Hâlbuki talebenin dilediği gibi dilemek lâzım. “Talebe” tâlibler demek değil mi? Yani “isteyenler”, “dileyenler”. “Tâlip” dilenci değil, dileyicidir. Yani hocasından ilim isteyecek ki o da versin. İstemeden verirler mi? Bir talebe eline değnek alsa da öğretmene (Şimdi senin kafanı kırarım. Çabuk bu dersi bana öğret!) dese öğretir mi? Öğrenmek isteyenin, mutlaka mütevâzi ve mahviyyetkâr olması lâzım. İnsan ilim dileyicisi olmalı, para dilencisi değil. “Derviş” kelimesini de böyle yanlış anlamışız. “Derviş” demek, “kapıya döşenen kimse” demekmiş; yani gönül açıklığı demek. Tasavvuf ilmi gururla, şiddet ve cebirle öğrenilmez, tevâzû ve tenezzülle öğrenilir. Çünkü bu ilmi “gönül”den koparacaksın. Demin de söylediğimiz gibi, en büyük makam, tevâzûdur, alçakgönüllülüğü süflîyet zannetmişler; beşeriyete zararları dokunuyor. Kanun bunların zararını görünce, onlarla mücadeleye başladı. Etmese, irticâ ve süfliyyet devam edip gidecek. Ama zamanı geldi artık. Kulaklarımız yavaş yavaş deliniyor; Peygamberimizin sözlerini ve büyüklüğünü anlayacağız. Peygamberlerin en büyüğü Hz. Muhammed’dir. Peygamberlik yukarıdan aşağıya doğru iniyor; indikçe büyüyor. Öbür Peygamberlerden tecellî eden hâl, sırayla dizilmiş Hz. Muhammed o hallerin iyisini alıyor, kendi zamanında işe yaramayacak olanlarını almıyor. Meselâ Mûsevîlikten sünneti almış. Îsâ bunu görüp alamamış. Yaptığımız işin hikmetini bilmezsek, emeğimiz boşa… Bir hazineye girdik; fakat oradan beş kuruş bile almadan çıktık, neye yaradı? Namazda, abdestte hep birer hikmet ve mânâ var. Şeriat sadece minareye çıkıp ezan okumak değil, nefse hâkim olmaktır; nefisteki “şeri” “at”maktır.“Beşer”, şeriat potasından geçmedikçe “insan” olamaz. Fakat şeriat “Kuyuya kedi düştü, acaba kaç helke su çekmek lâzımdır?” diye düşünmek değil, nefsi öldürmektir.

22 Aralık 2020 Salı

DOĞUŞ ŞERHİ 4

Serçe kuşu “Ankaa” yemini yer mi? Hakkı bilen, can vermezlere der mi? Ben söylemem, câhil yüzse derimi: Öldüm, bildim; ilmime değil ortak. Şerhi: “Ankaa” diye vasfedilen şey, “Kaf” dağının üstünde öten bir kuşmuş… “Ankaa”, dünyadan büyükmüş; öyledir de. Serçe, bu dünyadan büyük kuşun yemini yiyebilir mi? Biz Ankaa’nın yemini serçeye yedirirsek, buna Ankaa râzı olmaz. Birçok kimseler, bu hâli akıllarının ölçüsüyle ölçüyorlar. Bakıyorlar ki bu hâl, akıllarının ölçüsüne sığmıyor, ya bırakıp gidiyorlar, yahutta “bütün insanların aradığı felâh yolu bu “hâl değildir” diyorlar. Bir kuyu’nun suyunu bir bardağa sığdırmaya çalışıyorlar da onun için böyle söylüyorlar. O (Kuyu)nun suyu akıl bardağı ile ölçülür mü? (Hakkı bilen, can vermezlere der mi?): Hakkı bilen, bilmek için canından vazgeçmiştir, ne kadar emek çekmiştir… Canından eser kalsaydı, bu ilmi bilebilir miydi? Âşık, zaten, daima yok olmak isteyen insandır. Yokluğu ve Hakîkati istemeyen bir insana, bu ilim söylenir mi? Onu yetiştirmeden, anlayışını, idrâkini büyütmeden ona bu mânevî ilmi söylersen, kaçar; böylece Allah’tan uzaklaşmış olur; buna da biz sebep olmuş oluruz. Allah da bizden elbette râzı olmaz. (Ben söylemem, câhil yüzse derimi): Bundan evvelki mısrada: (Hakkı bilen, can vermezlere der mi?) deniliyordu. Demek ki canını vermeyen, cahilmiş. (Ben söylemem) diyor. Bu doğuşun doğduğu devirde o (Kudret) bu sırrı söylemek istemiyormuş. Ama şimdi, her yerde, her zaman söylüyor. (Öldüm, bildim, ilmime değil ortak): Bu ilmin ortağı yok. Sahibi âşıktır. Sehmi yok, hissesi yok. Bu ilim Hakkındır; bilmek için ölmek istemeyenlerin hakkı değil; ona söylememek lâzım. Son dörtlük: Bilmezlere bu sözler gayet muğlak; Tutmak için, aşk, böyle kurar tuzak; (Emre) seyret: denizler niçin alçak? Durma, yürü, su ol da (Deniz)e ak.

DOĞUŞ 3 ŞERHİ

Âşık isen, kimseleri sen yerme, Parmağından yüzüğünü yitirme, Suyun azsa içirip de bitirme, İlmin gider, sonra kalırsın ahmak. Şerhi: Âşık olan insan, (Mâşuka)sından başka kimseyi görmez de, bilmez de. Başkalarını alçak, yüksek gören kimse âşık değildir; yeriyor çünkü. Allah’ın yarattıklarını yerersek, kötü görürsek, Allah bizden râzı olur mu? (Parmağından yüzüğünü yitirme): Zaten (Aşk Sultanı) olmadan, parmağımıza yüzük takmazlar. Süleyman Peygamberin yüzüğü varmış; onun sayesinde kurtlara, kuşlara hükmedermiş, onların dillerinden anlarmış, diyorlar. O yüzük “nefse hâkim olmak”tır, râbıtadır, yani Allah’tan ayrılmamaktır. Eğer nefsimizin kurtlarına kuşlarına mağlup olursak, o yüzüğü veren, geri alır. (Suyun azsa, içirip de bitirme) (İlmin gider, sonra olursun ahmak): Buradaki su, bildiğimiz su değildir. Hani evvelden çocuklar derslerini iyi öğrenirlerse “verilen dersi su gibi içti” derlerdi ya, işte buradaki su, o sudur, yani ilimdir. “Bu ilmi öğrenmeden, başkalarına öğretmeye kalkma!” demek istiyor. Öğrendiğimiz ilmi, hazmedemeyecek olan kimselere verecek olursak onlara zulmetmiş oluruz. Bu ilmi, hazmedenlere vermezsek, asıl büyük vebâl budur. Ama kıymetini bilmeyenlerin ayağı altına serersek o da vebâldir; hele ilmimiz azıcık birşeyse. Sanki bir şey öğrenmişiz gibi, onu da başkalarına verirsek, dimağımızda o ilmin lezzeti kalmaz.

DOĞUŞ İKİ ŞERHİ

İkinci dörtlük: Hak ilmini câhile haber verme, Kâmil isen, kimseyi ayrı görme, (Dost)a kavuş; bilmeyene gösterme, Hak gözünü al da sen yüzüne bak. Şerhi: Hak ilminin de cehaleti ve câhili vardır. Bu ilim okuyup yazmaynan, yaş yaşamayan öğrenilmez. Bu ilme hizmet edenin ilmini zâhir âlimler göremez. Allah bizi yaratırken bir hâl vermiştir bize; kendisi bizden gizlenmek için bu hâlin arkasına saklanır. Bu hâl de, herkesin kendi varlığı, kendi güzelliğiyle iftihar etmesidir. Milyarlarca insandaki güzellikleri ve bu güzellikleri yaratını görmeyiz de kendi kaşımız ve kirpiğimizle iftihar ederiz. Kur’ân’daki bütün mânevî esrârı bilmeyip, sırf bir “Kulhuvallahi” veya bir duâ ezberlemeyi ilim zannetmek de böyledir. Zâhiri ilim, bu ilmi gösteremez. Bu ilmi öğrenmeye çalışanların gecesi, gündüzü yoktur: yerken, içerken, yatarken, uyurken hep öğrenirler. Uyuyan bir kimsenin uyurken öğrendiği ilmi başkasının anlamasına imkân var mı? Bu ilmi başkalarına söyledin mi, kendi ilimlerinin hükmü, kıymeti kalmayacak diye başlıyorlar taşlamaya; hâlbuki, mesele onların zannettiği gibi değildir. (Kâmil isen, kimseyi ayrı görme): Şimdi geldik kemâlâta: Bu ilmin tekâmülü insanı öyle bir yere götürür ki o kimse muhîtleşir, kimseyi ayrı görmez, göremez. Hıristiyan- Müslüman, kadın-erkek, hepsini bir görür. Allah nasıl yarattıklarını ayrı görmüyorsa, o da kimsenin kötülüğünü görmez. Kendisinde korku, azap, hüzün diye bir şey kalmaz; dâimî bir zevk içindedir. (Dosta kavuş; bilmeyene gösterme): Dostu bul, ona kavuş; fakat bunu hazmedemeyecek olanlara gösterme. Gösterirsen, onlara zarar olur. Bak meselâ, güneşin bize bu kadar faydası varken, anadan yeni doğmuş bir çocuğa ne kadar zararı olur… Çocuk güneşe bakabilir mi? Güneşe bakamayışı, onun için “günâh” mıdır? Hayır, günâh değil zarardır. Biz bile doğru dürüst bakamıyoruz da, çocuk nasıl baksın? (Hak gözünü al da sen yüzüne bak): Zâhiri ilim âlimleri “kul gözü Allah’ı göremez!” diyorlar amma, iddiaları bir tecrübenin mahsülu değildir, kuru bir iddiadır. Fakat doğrudur. Kimselik varken, Allah görülemez. Peki, ya biz kimselikten vaz geçersek? Bizi bizliğimizden ancak aşk geçirir. Tefekkür bizi aşka götürür. Aşk, benliğimizi ifnâ edince, nefsimizi öldürüp yok edince bu gözümüz Allah’ın gözü olur, o vakit Allah’ı görür; yani Allah kendi kendisini görür; çünkü biz aradan çıkmış olduk. Zaten hangi göz Allah’ın değildir ki… Hangimizin gözünü Allah yaratmadı? Öyleyse bu göz bizim midir, Yaradanın mı? Hepimizin gözü Allah’ın gözüdür amma, biz kendimize bir benlik verdiğimiz için bu göze “bizim!” diyoruz; böyle deyince de Allah’tan ayrılıyoruz.

DOĞUŞ ŞERHİ 1

Âşık isen, aklında kir gezdirme, Gezdirip de aşkı senden bezdirme, Ârif isen, kimselere sezdirme, Sezdirirsen sana lâzımdır dayak. Şerhi: Aşk, güneşe benzer; kendinde kir bulunmaz. Önüne ufak bir hâil gelse onu göremeyiz. O vakit o “Mânevî Güneş” bizden ikrâh eder, yavaş yavaş aşkını geri alır. O bizden ikrâh ederken, biz de ondan ikrâh ederiz. Ârif nedir? Bilen. Biz neyi ârif olacağız? Neyi bileceğiz? Bizi muhît olan (Kudret)i bileceğiz. “Onu bildiysen, kimselere sezdirme, kimselere anlatma) diyor; hâlbuki o (Kudret), kendisini, herkesin bilmesini istiyor. İstiyor amma, O’nu bilmek isteyen insan, kendisini unutsun da öyle bilsin, istiyor. Çünkü bilmek isteyenin “kendi”si, yani nefsi “kir”dir. Aklında bu kiri gezdiren âşık olamaz, Allah’ı bilemez. İnsan nefs’i unutmazsa, bilgisi çeşitli ve renklidir. Allah ise renk istemez. Dördüncü mısrada ne diyor: (Sezdirirsen, sana lâzımdır dayak). Evvelâ dil dayağı: Başlıyor halk taşlamaya. Onların bu hareketi de Allah’tandır. “İrfâniyyet” denilen tasavvuf bilgisini bilemedikleri için sözlerimizi anlayamıyorlar, hazmedemiyorlar. Kulaktan giren kelâm beyinde hazmolmayınca tahammür ediyor, tıpkı midedeki gibi. Tahammür eden bu söz, içerde şiştikçe şişiyor; nihayet ağızdan kusuluyor. Amma kabahat, istiğfar edende değil; çünkü onun kustuğu söz bizim sözümüzdür. İşte böylece attığımız söz taşı tekrar bize gelmiş oluyor. İnsan ne vakit tamamen âşık olursa, bu sözleri o zaman hazmedebilir. O halde onlara kızmamız değil, acımamız lâzım.

İKRAR BİRE,HİZMET BİNE

Kişinin manevi el alacağı merkez(kıble) tektir.Ancak bu böyle olmakla beraber tüm ehlullahı hoş görürler,saygıda kusur etmezler.bu nedenle ikrar bir'e, hizmet bin'e denmiştir.

ALLAHIN SAĞLIK KÖLESİ OLMAK

Tıp fakültesini birincilikle bitirmiştim.Üniversite beni direk iki gün içinde memur olarak atayarak asistanlığa başlattı.ilk gün Atatürk7ün Almanya'dan getirttiği profesörler içinde olan Ştaynır isimli bir ord.Prof beni ve benimle beraber asistanlığa başlayan dört kişi huzuruna alarak bir konuşma yapar.Türkiye'de tam 38 sene kalmıştır ve buradan İsrail'e gider.Prof şöyle söyler:Ben Buraya gelirken filan kiliseye uğrarım.Kilisenin başpapazı bana dua eder:Allahım Doktorumuzun hastasına şifa ver" diye.Oradan işime gelirken filan Cami hocasına uğrarım.O da bana dua eder :Allahım,Doktorun hastalarına şifa ver.Böylelikle hastahaneye gelirim.Siz eğer Allah7ın sağlık köleleri olmayacaksınız bu mesleği yapmayın." Bu konuşmadan sonra ben yedi sene devam ettim.Günlük çalışma saatim 20 saatti.

TESADÜF

Beş yaşındayım.Kayseri Akçakaya köyündeyiz.ölümcül bir hastalığım var ve Kayseri'de bulunan Amerika'dan türkiyeye gelmiş on iki doktordan birisi Kayseri'den at sırtında 11 KM uzaklıktaki köyümüze gelir ve bu çocuk çok yaşamaz bunu Adanaya'ya götürün der.Anam varlıklı birisi Beni Adana'ya getirirler.Hastahanede bir doktor:İsmi Tevfik pamukçu.üst kısmımı çıplatırlar.Meğer ciğerim su toplamış kaburgalarım arasına bir iğne sokarak biraz su çeker suya bakar:Daha rengi değişmemiş.ölmez der ve ciğerimdeki suyu dışarı alma amaçlı tam ellibeşgün hastahanede annem ile kalırım.Sonrasında taburcu olurum.Tıp Fakültesini kazanır Üniversitede asistan olarak kalırım.Ordinaryüs profesör beni çağırtır ve oğlum bu hastanın hastalığını sen teşhis et ve tedavi et der.Ben peki efendim der.Hastayı Labaratuvara götürürüm yirmi santimlik bir tüp şişeyi hazırlar tetkik için kan almaya başlarım.Kan alma bittikten sonra tüpü kapatırım ve tüpün üzerine hastanın ismini yazmak için sorarım:eFENDİM İSMİNİZ NEDİR? hASTA CEVAP VERİR:"tEVFİK pAMUKÇU".bEN BİR AN SARSILIR KOLTUĞU SIRTIMI YAPIŞTIRIRKEN HASTA SORAR:hAYIRDIR EVLAT.bEN CEVAP VERİRİM sİZ OTUZ KÜSÜR YIL ÖNCE BENİM su toplayan ciğerimden suyu çeken,"ölür" dedikleri ancak Hak Teala'nın öldürmediği hastanız ben idim.Şimdi ben sizi tedavi edeceğim.Otuz küsür sene önce yapılan bir iyiliğin bedelini ödemiştim.

KÜÇÜK ÇOCUĞUN TEHDİDİ

DR.Yücel Yalçın anlattı.İlkokul üçüncü sınıftayım.Annemin safra kesesi taş ile dolmuş sancıdan bağırıyor.Fayton araba ile Adana'da bir doktora götürdük.Doktoru bekleyen diğer hastalar mevcut.Hastalar, annemin acısını görünce kendi sıralarını verdiler ve annemi doktorun muayenehanesine aldılar.ben bekleme yerindeyim.Annem yirmi dakika içeride kaldı,ama sancısını verdiği acıyla çıkarttığı sesi duymakta idim.Sonra annmem odadan çıktı.Doktor iri yarı birisi.Küçük bir çocuğum ve öfke ile doktora bağırıyorum:"B:en de doktor olacağım.Senin anneni ben de bağırtacağım".Doktor gülümsedi ve bana Doktor olabilirsin ama benim annemi bağırtamazsın.çünkü benim annem öldü.

AKLIN İKİ TÜRÜ

Akıl ikiye ayrılır.Aklı meaş,akl-ı mead.Aklı Meaş, bu dünya işlerini düşünür.Yeme,içme,kazanma v.sMeaş aklın maneviyattan haberi yoktur.Onun şehvet ve şiddet olan iki ordusu vardır.Şehvet nedir? Şehvet ihtiyaçlara karşı insanın yönelme durumudur.Barınmaya, üremeye, beslenmeye karşı duyulan aşırı ilgi de şehvettir.Aklı Meaşın ikinci olgusu şiddettir.Şiddet ihtiyaçların korunmasını sağlar ama bizde yalan,kin,nefret , hırs gibi negatif hisler uyandırır.Bu negatif seviyede yaşayan kişiler emmare nefis seviyesinde oluyorlar.Aklı Meaş da kalırsak nefsi emmarenin kontrolündeyiz.Nefsi emmare bizde hayvandan da aşağı bir durum yaratır.Hayvan ihtiyacını temin eder gider.Ancak insan doyumsuzdur;hep daha fazlasını ister, hep aşırıya gider. Nefsi emmareden kurtulmak isteyen kimse üst akıldan el tutması gerekir.Bir el tutmadan nefsi emmareden kurtulmak milyonda birdir.Bu, Manevi bir geleneğe bağlanmak suretiyle değişim yaşamak demektir.El almak, el tutmak bir kıble edinmek demektir.Bir üst aklın cazibesine girmeden kötü ahlaktan kurtulmak mümkün değildir. iKİNCİ AKIL aKLI mEAD'DIR.Bu dünyaya geldik gidiyoruz,sonun ne olacak?sorusuyla bu akıla girilir.Sonunu düşünen ahiret aklıdır.Aklı meadda ilerledikçe akl-ı selime ulaşırız.Buradaki akıl selamete erer Hakk'a teslim olur, zuhurata tabi olur.,tecellilerin farkına varır, huzur bulur.Bu akıl ielerledikçe Aklı nurani meydana gelir Bu akıl seviyesinde ilahi sevgi oluşur.Daha sonra bu akıl aklı ruhpaniye dönüşürBuradaki ruhsallık içselleştirilirse aklı sultaniye ulaşılır

GEOMETRİ

Eski Mısır mabetlerinin kapısında "Geometri bilmeyen giremez" yazar imiş.Mabetlere kabul için aranan iki şarttan biri hakikatı bulmak için talip olacaksın diğeri geometri bileceksin.Geo-metri.Geo ,jeo yani arzdır.Bu beden arzdır,topraktır.Metri de kıyas demektir.Geometri bedeninden doğan kıyas hali yani akıldır.aklın ilk mertebesi aklımeaş olan günlük hayatı idare eden akıldır.

İSTİDAD MESELESİ

hAKİKATI KİM ANLAR?bUNUN İÇİN İSTİDAD ŞARTMIDIR? – Hayır. Hakîkati herkes anlayabilir. Herkesin istidâdı tamamdır. Fakat arzu ve emellerimiz o istidâda kabuk olur. İnsan “nefs-i vahide” den yaratılmıştır. Allah, anlayış yolumuzu istidâd engeliyle kesmemiştir. Bunu biz icad ediyor, biz tapıyoruz ve mahkûm oluyoruz, putperestler gibi. Putperestler Allah’ın yaptığına tapmazlar da kendi yaptıklarına taparlar. Kulun yaptığı şeyin içine kul girer, Allah’ın yaptığının içine Allah girer. Aman bu istidâd inanışıyla kendi yolunu kesme. Akıl, Allah’ı, ancak kendi vücuduna “tedkik” adımlarını attıktan sonra anlamağa başlar. Allah’ın sözleri bir insandan söylendiği gibi, tecellîsi de insandandır. Ama Şeytan’ın sözü de insanlardan zuhûr eder. Nefsine mağlup olan insandan kaç; çünkü onun hastalığı bize de bulaşır. Bizi aslımıza kavuşmağa bırakmayan şey, nefistir. Bunu anlatan birçok âyetler vardır Kur’ân’da. Amma fedakâr bir âşık olup bütün arzuları atmayınca o âyetleri göremez insan. Zerre kadar korkusu olan mânevîyyeti anlayamaz. Her şeyimizi Allah için fedâ etmemiz lâzım. O zaman Allah bize sahip olmaz mı? O vakit, Allah bizi satın alır. Kur’ân’da (Allah mü’minlerin nefislerini satın aldı!) diyor. Mü’min kimdir? Görmek gibi îmân olamaz. İşiterek îmân etmekte, mutlaka zan vardır. (Ben Allah’ı bilirim!) diyen insana (Hadi bize de bildir!) desek gösterebilir mi? Bize kızar ve “Allah’ı bilmiyor musun?” der. “Biliyorum” desen, “vay kâfir, vay…” der, “Bilmiyorum” desek daha beter kızar. Onun tarifi, şöyle: “Allah ne yerde, ne gökte!” Evet ama Allah, asıl Allah’ı arayan kimsenin yokluğundadır. Arayan yok olmalı ki Allah meydana çıksın “Allah yok!” diyen için Allah yoktur; ama sadece kendisi için yoktur. “Param yok!” diyen adamın parası olmadığı gibi. Fakat bu hâl, sözle anlaşılmaz. Niyâzî: Her denlü âşikâr etsen, hafâsin artırır: Ol âyân iken, anı örter delâil, beyyinat. Mısri Niyâzî gibi âlimlerin uyanması zordur ama bir de uyanırlarsa çok hoş olurlar.

UYANMA ZAMANI

Muhyiddîn-i Arabi’nin bir talebesi varmış. Muhyiddîn buna: “Allah’tan başka hiçbir şey yok!” der, der, duyuramazmış. Çünkü her şeyin bir zamanı var, birden bire olmaz. Tohum toprağa ekilir ekilmez meyva verir mi? Nihayet bir gün, talebe pazar yerinde dolaşıyormuş. Kabakçı, tablasındaki son kabağı satmak için “Bir taneden başka kalmadı!” mânâsına Arapça “lâ bakaa illâ vahid!” deyince talebe düştüğüynen bayılmış. Adam, O (Kudret), bizzat kendisine hitap ediyor zannıyle cezbeye geliyor, düşüp bayılıyor. Ayıltıyorlar. Kabakçı ne bilsin o talebenin, kendi bağırmasından bayıldığını, bir daha “lâ bakaa illâ vahid!” diye bağırınca, adamcağız bir daha düşüp bayılıyor. Nihayet meseleyi anlıyorlar. O sırada Muhyiddîn de oradan geçiyormuş; talebesine “Ben sana o kadar söyledim, anlamadın da, hakîkati bir kabakçıdan duydun hâ? diyor. Kanunu böyle: Zamanı gelmeyince olmaz.

GAFLET UYKUSUNDAN UYANMAK İÇİN,

Cenab-ı Peygamber (sav)'e soruyorlar: “Uyku nedir” Cevap veriyor: “Ölümün kardeşi” diyor. Tabiatın, yani bu maddi vücudun uykusu, akılda bir şey kalmazsa gelir. Akıl, yüklerini atınca uyumaya başlar. Arada bir sayıklar, sabahleyin uyanırız. Gaflet uykusu ise bir ömür boyu devam edebilir. Öyle ölürsek, ebedîyyen öyle kalır. Gaflet uykusundan uyanmak için çırpınanların sayıklamaları: “Ben neyim, nerden geldim, nereye gidiyorum?” gibi tefekkürlerdir. Nihayet bir gün uyanır. Kendi yok olur. Allah kalır. Gaflet uykusundan uyanan aklın sabahı ebedîdir. Uyandıktan sonra kimse yok Allah’tan başka. Biz aradan çıktıktan sonra, o (Kudret) birimizden söyler, uyandırmaya çalışır; bir kısmımızdan da dinler. Yani söyleyen de o, dinleyen de. Mesele, bu kadar sözü “Tek bir söz” etmede; sonra bir zevk zuhûr eder, aklın rolü ve eseri olmayan bir bilgi zuhûr eder. Yeter ki insan böyle bir mânevî kıvılcımdan ateş alsın.

LATİFE

Türk’ün biri Halep’e yağ götürüyor satmak için. Bizim bulunduğumuz zaman Halep’te haftada iki gün pazar kurulurdu. Biri “Ahad pazarı” kalenin etrafında kurulur. Biri de “Cuma pazarı”, “Kastelharâmi” de kurulur. Orada hıyar çekirdeğine varıncaya kadar herşey satılıyor. Türk orada yağ satarmış. Arapça da bilmezmiş. Öteden bir Arap müşteri gelmiş; o da Türkçe bilmiyor. Arap soruyor: – Kem kırş? Türk bunun: Kaç kuruş? demek olduğunu bilmediği için, bu sözdeki “Kem” kelimesini Türkçe “Kene” zannediyor. Arap’a : “Benim yağ tertemiz, içinde ne kene var, ne birşey” diyor. Arap Türk’ün sözünü anlamadığı için yine “Kem kırş?” diye soruyor. Türk kızıyor: “Sus yahu… Duyan da yağın içinde essahtan kene var zannedecek” diyor. Arap yine “Kem kırş?” deyince, Türk: “Nerden geldi bu belâ başımıza…” diyerek Arap’a bir tokat aşkediyor. Arap tokat’ın acısıyla “Yâ Settâr!” deyince, Türk (Ha şöyle. “Yağ satar” de. Yağ satarım ya, ne zannediyorsun…) diyor.

SOHBETLER,

düşüncelere, bu tefekküre dalan insanların aklı kaşınmaya başlar. Fransız’ların Adana’yı işgalleri sırasında burada bir meczûb vardı; adı Tevfik idi. Eskiden Malmüdürü imiş. Sonra ilâhî bir yara alarak meczûb olmuş. Zeki bir insanmış. Bu adam arasıra sapıtırdı. Ona: “Niçin böyle sapıtıyorsun?” derlerdi. Meczûb da onlara sorardı: – Eliniz kaşınsa ne yaparsınız? – Kaşırız. – Ayağınız kaşınsa? – Kaşırız. – Peki, aklınız kaşınsa ne yaparsınız? deyince cevap veremezlerdi. Bunun üzerine Meczûb: – Yâ, işte benim aklım kaşınıyor. Onu kaşıyamayınca sapıtıyorum, derdi. Aklı kaşınan insan gaflet uykusundan uyanıyor demektir. Herkes bir türlü uyanır. İbrahim Edhem’i bir câriye uyandırmış. Edhem’in yatağını her gün ayrı bir câriye yaparmış. Birgün câriyenin biri yatağı yapıyor. Hiç de görmemiş böyle güzel bir yatak. “Hele şu yatağa ben de bir kerre yatayım” diyor, yatıyor. Olacak bu ya, uyuya kalmış biçâre… Edhem geliyor, bakıyor ki kendi yatağında bir câriye yatıyor. Kamçıyı alıp buna yanaşıyor. Câriye uyanıyor ama dayak devam ediyor. Kızcağız kamçıları yedikçe gülermiş. Bu hâl Edhem’in tuhafına gidiyor; soruyor: – Bu kadar dayağı yediğin halde niçin gülüyorsun bakayım? Câriye cevap veriyor: – Ben bu yatakta belki ancak yarm saat yattığım halde bu kadar dayak yedim; sen ne zamandan beri bu yatakta yatıyorsun, kimbilir sen ne kadar dayak yiyeceksin, ona gülüyorum. Edhem bu söz üzerine saraydan maraydan vazgeçiyor. Fakat meseleyi anlayıp hallettikten sonra geliyor yine o yatakta yatıyor. Edhem evvelce gaflet uykusundaydı. (Hakîkat)i anlamayanların uyanıklığı, bir uykudur. Bu uykudan bazı insanlar tatlılıkla, kimisi kamçıyla, tokatla uyanıyor:

BENLİĞİMİZ EN BÜYÜK MANİDİR

Bizim görgümüze mâni olan şey, varlığımız, benliğimizdir. Seyyid Seyfullah; (Allah’ın, “lâ şerike leh” sıfatı, bizim varlığımız, benliğimiz ortadan kalkmayınca anlaşılmaz) diyor: Nahv ü Sarf, Mantık, Maâni, Fıkh, Ferâiz ey civân! “İlm-i Hakk”ı eylemişler, kadîr oldukça, beyân. Nice bir dürlü mesâil, nice hall-i müşkilât Olmuş amma, vermemişler “Bî nişan”dan bir nişan. Bilmedi, bilmez anı, bildiğini terk etmeyen: “Lâ şerik” olmaz, aradan gitmeyince cism ü can. Karta, çün müstağrak-ı bahr oldu, (Seyyid Seyfi) bil: Fâni oldu cümle âlem, kaldı Allah câvidân. Öyleyse, deryâdan değil, deryâ’ya akan ırmaklardan istifâde edelim. Denize girdikten sonra hepimiz biriz. Ama burada bir “yokluk” lâzım. Oraya düşünce, ne sen var, ne ben… “Küllü men aleyhâ fân… ” Zordur bu… İnsan anlamaya başladıkça düşmanı da büyür: Benlik, gurur. “Bana büyük desinler! Bana şöyle desinler, böyle desinler!” Hâlbuki en büyük düşman bu. Allah varken ne desinler yâhu?.. Toprak desinler, toprak. Bu işi anlayanların bir kısmı: “Ben Fuzûlîyim!” diyor. Bir kısmı “Harâbîyim!”, “Türâbîyim!” diyorlar. Biliyorlar, çünkü, bu vücudun bir gün harâb türâb olacağını.

SOHBETLER

Sen gönlüne tımarhane kurmuşsun, Varı, yoğu içine doldurmuşsun, (Emre)! Ayık! kapısında durmuşsun; O saraydan onları kov da sen kal. diyor. Onları koğduktan sonra, bu insanların ne kadar tatlı olduğu anlaşılır. İşte o zaman, yine bir doğuşta denildiği gibi, bütün insanlar gözümüze Hz. Yusuf gibi görünür. Sabahtan kalktım da eyledim nazar; Hazreti Yusuftan kurulmuş Pazar; Karşıda Zeliha zülfünü tarar, Kendinden kendine görünmek için. Buradaki sabah, ahlâk gecesinden kurtulduktan sonra kavuşulan sabahtır. Göz o vakit bu “bâzâr-ı âlem”deki insanları hep Hazreti Yusuf gibi görür. Gözün görgüsü değişince Hak sözlerin mânâsı anlaşılır. Mısrî Niyâzî: (Sûre-i Necm”i oku, anlagıl vahy-ı Hakkı) diyor. Böyle deyince, birçok insanlar yıldızlara, aya, güneşe tapıyorlar. Hâlbuki ayla güneş, bizim herhangi bir müşkilimizi halledebilir mi? İnsanda öyle aylar, güneşler var ki bu maddi ay ve güneş bize mahkûmdur. Gözümüz kör olsa ayı ve güneşi nasıl göreceğiz? Ay bir kaya parçası, güneş ise bir ateş küresidir; yani ikisi de cansızdır. Cansız olan bir şey bize söz söyleyebilir mi? Hâttâ Kur’ân, bize kendi içindeki âyetleri tefsîr ve izah edebilir mi? Kur’ân’ın esrârı, ancak (Yok olmuş bir insan)dan öğrenilebilir. O (Büyük Kudret), sözlerini bu yok olmuş insanın ağzıyla söyler. Bunun sözlerini O’nun “Kelâm”ı olarak dinlemeliyiz. O “Vahdet Noktası”, bu yok olmuş vücuttan söylediği müddetce “Elif”tir. O (Kudret), bir vücudu terk ettikten sonra, bu ölmüş vücudun isminden hiçbir suretle istifâde edilemez. O “Hay” varlık, yeni bir “diri”den söylemeğe başlar; bu sefer ondan istifâde etmeli. İstifâde, ancak (Elif)ten olur. (Nokta)dan istifâde edilemez. Nitekim, deryâdan kimse su içemez. Deniz suyuna dilini değdirir değdirmez “ö” dersin. Tuz, hayatın cevheri olduğu halde, deniz suyunda çok fazla olduğu için midemizi bulandırır.

SOHBETLER

– “Nokta” “Elif” olunca, diğer harfler Elif’in, yani Allah’ın altında kalır. Elif, nutkun başıdır. Sükût ederken “Nokta” olur, “Nokta” ile beraber olur. Nokta’nın, bilinmek için harfe ihtiyacı var. Nokta ile ne değişiklikler yapar… “Hâ”ya bir nokta korsun, “Hı” olur. Ama “Elif”in noktaya bile ihtiyacı yok. Elif başlar nutka. İçimizde ne varsa o harfler vasıtasıyla dışarı çıkar: Ben kimim? Neyim? Aslım, vatanım neresi? diye düşünmeğe başlarsak aslımıza doğru yürüyoruz demektir. Aslımızı aramaz da bu toprağa, bu dünyaya bağlanırsak, fena. Dünya’nın adı: “Yer”. Bu toprak da bizi yer. O halde ona yenmemeli. Bu âlemden istifade etmeli; fakat ona mahkûm olmamalı. Dünya dediğimiz şey, arzu ve emellerimizdir. Bir arkadaş vardı, çok gıdıklanırdı. Birisi onu gıdıklayınca aklında ne varsa birdenbire onu söylerdi. İnsanların içi de arzularıyla dolu. Ölüm bizi gıdıkladığı zaman ağzımızdan bu arzular dökülecektir. Ölüm, bu vücud içindir. Fakat bu insan vücudunu bir bilsek… Süleyman sarayı dedikleri saray, işte bu vücuttur. Vücudundaki kurda, kuşa, ahlâk kurtlarına hükmedebilirsen, sen de Süleymansın. Hz. Ali: “Büyük âlem, dürülü bükülü bir halde senin içindedir” diyor. Dünya’da maddi, mânevî ne varsa, hepsi insan vücudunda mevcut; şeklen de, ahlâken de iş, bu vücuda hükmetmede. Sen ona hükmedemezsen, o sana hükmeder. Bu muvakkat âlemde vücudumuzdakilere hükmedip onlardan istifade edemezsek, yani bu saraya sultan olamazsak neye yaradı… Dünya’nın en kuvvetli pehlivanı olsak, fakat, elimizi arkamıza bir çocuğa bağlatsak çözebilir miyiz? Biz de arzularımızın yaramaz çocuğuna ilâhî irademizin elini bağlatırsak, neye yaradı bizim pehlivanlığımız? Gandi buralara yaklaşmış. Biz insanları tefrîk etmeyiz. Biz öyle bir yere gittik ki, orada ne millet ne cins vardı. Yüzümüze o âlemin ışığı vurdu. Biz cinsiyete, milliyyete değil, ahlâka bakarız. Bizim nazarımızda herkes müsâvîdir; çünkü insandır. Bir insanın üstüne polis elbisesi giydirirsen polis olur, katil elbisesi giydirirsen katil olur. İş, üstümüze iyi bir ahlâk elbisesi giymekte. Kötü ahlâkları bir atabilsek

SOHBETLER

– Bir devre gelir ki ölüm yok. Fakat akıl bunu anlamaz, “Peki ölüm yok da babam, anam nereye gitti? diye sorar. Böyle bir sualin cevabı yoktur. Soranın anlayışına hâil olan şey, sorgusudur. Bu hâl, Mûsâ’nın Allah’a: “Seni göreyim!” demesine benzer. Allah da “Sen beni göremezsin!” diye cevap veriyor. Mûsâ’nın görgüsüne hâil olan şey, sorgusudur. Hâlbuki insanda herşey mevcuttur. Mûsâ da, Muhammed de. Onların isimleri ağzımızda söyleniyor. İyice murâbıt olsak, hâlleri tecellî edecek ama… Avrupalılar ilim yolundan bize doğru geliyorlar. Bu hâlin ilerlemesine en çok mâni olan şey taassuptur. Avrupa milletleri atom devrini yaşarken biz, dini dar olan din adamları nedeniyle Âdem devresinde gibi ibtidâî bir hayat içindeyiz. Birçok yerlerde öküzle ziraat yapıyoruz. Zaman demir öküzler yaptı; biz bu demir öküzlerin yemini, yani makinelerin petrolünü temin edemiyoruz. Bize petrol göndermeseler öküzler toprağa saplanıp kalacaklar. Bizi hep taassup geri koymuştur. Dini dar olanlar bizi sevâbla günâh arasına sıkıştırdılar. Ya sevâb kazanmak yahut da günâhtan kaçmak için çalıştık. Medeniyyet ve insanlık için çalışmadık; ileriyi görerek çalışamadık. Bir millet, böyle terakkî eder mi? Hâlbuki sevâb yapılan şeyin mânâsını anlamak, bir işi bilerek yapmak; günâhtan kaçmak da kötülüklerden temizlenmektir. “Sevâb” kelimesi, elbise mânâsına gelen “Sevb” kökünden geliyormuş. Demek ki sevâb, iyi hâlleri, elbise veya gömlek gibi üstümüze giymekmiş. Kur’ân’ı okuyup üflüyor, elimizi de yüzümüze sürüyoruz. Hâlbuki Kur’ân’dan anladığımız, öğrendiğimiz hâli ve ilmi elbise olarak üzerimize giymeliyız. Kanunlar taassubu men ediyor. Bunu biz de tasvip ediyoruz ve bu kanaâtimizi de her yerde söylüyoruz. Bunun için mutaassıp kimseler bize “kâfir!” diyorlar. Gazî’den çok güzel hâller tecellî etti. Allah bu lûtfu ona lâyık gördü; inkilâpları ona yaptırdı. Yine de zamanla bu işler yoluna girer, her şey çok güzel olur; Yeter ki taassup serbest bırakılmasın, onunla mücadele edilsin. – Taassupla polis mücadele edemez, münevver din adamı mücadele edebilir. Din, tabii bir ihtiyaçtır; fakat bunu bize anlatamadılar. Münevver hocalar yetiştirebilseydik, softalar bu vaziyetten istifade edemezlerdi.

KALBİM BÜTÜN ŞEKİLLERE AÇIK

Muhyiddin İbni Arabi hazretleri buyurmuştur:"Kalbim bütün şekillere açıktır.Kalbim ceylanlar için bir otlak, Hırıstiyan keşişler için bir manastır ve putlar tapınağıdır.Hacılar için bir kabedir.Tevrattaki on emirdir ve Kelam-ı Kadim olan Kur'an dır.Ben aşk dinini uyguluyorum.Deve kervanları hangi yönde ilerlerse ilerlesin.Aşk dini, benim dinim ve imanım olacaktır"

MÜMİN OLMAK

"mümin" kelimesini toplum "müslüman" olarak anlar.halbuki farklı anlamları olduğu gibi az da olsa müştereklkleri vardır.Kelime-i şehadet getiren "müslüman" olur.Mümin olmaz.Mümin emin olmaktır.Bu eminlik sadece fiillerinde, alışverişinde,sözlerindeki doğrulukta değil, insan düşüncelerinde de emin olmalıdır.Bizdeki imana ait düşüncelerimiz taklididir.Bize anne babamızdan yahut hocamızdan aktarıldığı için biz bu düşünceyi taklit yoluyla kabul ederiz.Düşünceden emin olmak için bir ileri bilgi düzeyi olan "görmek" derecesine çıkmamız gerekir.Bu da yetmez görmenin ötesinde hakikatına muttali olmamız gerekir ki bu "hal" denilen yaşamadır.Örneğin içki keyf verir sözünü duyarız ama içmeyiz.bu bilgi taklittir.Sonra içeriz.Ne zamanki sarhoş oluruz ve içkinin kötülüklerin anası olduğunu yasak olan bir fiili irtikap ederek anlar isek o zaman içki konusundaki bilgimiz hakikat seviyesine çıkmış olur. Düşüncelerinden,inançlarından emin olmak böyle bir şeydir.Bu nedenle ortada müslüman çoktur amma mümin pek azdır. mEKKE'NİN FETHİNDEN SONRA,iSLAMIN ZAHİRİ GÜÇ OLARAK GALEBESİNE GÖREN MÜŞRİKLER ŞEHADET KELİMESİNİ GETİRİP İMANA GİRDİKLERİNİ SANDILAR VE BİZDE İMAN ETTİK DEDİKLERİNDE AYET İNDİ VE "şİMDİ BİZ MÜSLÜMAN OLDUK" değilmi deyince Hucurat suresi 14 ncü ayet indi.

YÜZÜNDE PEÇE İLE DOLAŞANLAR

Bazı Velayet sahibi insanlarda nazar pek kuvvetli olur.Bu nedenle bu nazardan dolayı karşıdaki insanlar zarar görmesin diye yüzünü peçe ile kapatarak gezerler imiş.Pisagor bu nedenle yüzünde maske(peçe) ile dolaşırmış.Ehlibeyt imamlarından 8 ncisi olan Ali Rıza hazretleri de hep peçe ile yüzünü gizleyerek dolaşır imiş.İmam Rıza hazretleri çok cemal sahibi insan olduğundan onun yüzünü gören hamile kadınlar çocuğunu düşürüyormuş yani o kadar tesirli nazarı varmış.

20 Aralık 2020 Pazar

SOHBET

Tasavvuf, Allah’ın insanda tecellî ettiğini kabul eder. Hâlbuki insanda bu söylediğimiz fena ahlâklar var. İnsan Allah’a çok benzediğine göre bu kötülükler Allah’da da var mı? Emre – Var ya. Her şey onun değil mi? Allah’ın binbir isminden “Mudîll: Delâlete, yani eğri yola sevk eden, doğru yoldan saptıran”, “Müfsid: ortalığı fesada veren” gibi kötü sıfatlar da var. Bu sıfatlar Allah’ındır amma, insanlardan tecellî eder. İyi sıfatları da, velhasıl sıfatlarının hepsi de insanlardan tecellî eder. Demin de söylediğimiz gibi bir insanda bütün hayvanların tabiati mevcuttur. Hangi ahlâk yüze çıkmışsa, insan ona mahkûmdur. İnsan her şeyi câmi olduğu için “Ahsen-i takvîm”dir. Bazı insanlardan Allah’ın Hâdi sıfatları, bazılarından da Kahhâr ve Mudîl sıfatları tecellî eder. Lâkin birçok insanlar bunu bilmezler. Ama bilmek lâzımdır. Bilmeyen istifade edemez. Kur’ân’da (Bilenle bilmeyen bir olur mu?) diyor. Velhasıl bu âlem çok tatlıdır. Bilen tarif edecek amma, şu huruf kâfi değil; kelâm anlatamıyor. Tarif edince bütün dünya düşman oluyor. Bu da bir sırr-ı ilâhî ya… Ben sizin ilminizi birdenbire anlayabilir miyim? Siz olmam lâzım ki sizi anlayabileyim. Bunu da ancak sevgi yapıyor. Sevgi tecellî ettikten sonra, gidilecek yolun iki parmak kadar bile olmadığı anlaşılır. Yani uzak değil, çok yakındır. İnsanın yapamayacağı hiçbir şey yoktur. İnsan o kadar kudretlidir ki yaptığı şeye kendinin bile gücü yetmez. Düğmesine basılan torna makinası gibi. İşleyen bir tornayı durdurabilir miyiz? İnsanların yaptığı traktörler, Allah’ın yaptığı öküzleri bile koğdu. Çünkü zaman değişti; zamanın değişmesiyle de ahkâm değişti. Şimdi atom’u buldular. Onun da hâkimi insandır. Atom’a Allah diyenler bile var; hâlbuki Allah bir zevktir. Emre – Fakat onlar tenezzül etmezler; ederlerse ortada kalırlar. Maksad, (Kudret)in bize nebatların hassalarını söylemesi ise, ilim yolu ile de söylüyor: işte tıb ilmi. Keramet göstermek mi iyi, yoksa herkesle beraber tabiat kanunlarına riayet etmek mi? Keramet gösteren insan kendini bu insanlardan ayırıyor demektir. Tıbbın emrettiği de bir keramet. Benim midem ekşir. Birisi bir kök verdi; döğüp alıyorum, rahat ediyorum. Felekiyyât mükemmel bir nizam içinde. O nizamdan bir hâl eksilse her şey bozulur. Onlar nizamı bozmazlar herşeyi hoş görürler. Onlar için nahoşluk yoktur. Onlar balarısı gibi, her çiçeğe konar, kendilerine lâzım olanı alırlar. Hatta pisliğe bile konar fakat onu bal yaparlar. Onların görüşü güneşe benzer. Güneş için karanlık var mıdır? Güneş döne döne bu mükevvenâta bakar, onların güzelliklerini sever. Hâlbuki bütün güzellikler kendinindir. İnsan da güneş gibi şefkat ettiği derecede bu hareketinin lûtfunu görür. Bir ağaca şefkat edersek ondan istifade ederiz. İnsan güzeldir; hele hâlini de güzelleştirir daha tatlı olur. Beşer, güzelliği kadında arar. O tılısımı tepeleyip geçtikten sonra güzelliğin erkekte olduğu, fakat bunun da maddî ve cismânî güzellik olmadığı anlaşılır. İnsanın görüşü ilmine göredir. Tahsîl mâni olmaz bu hâle; bilâkis yardım eder. Sizin anlayışınızla bizimki bir olabilir mi? Yunus Emre bu hâli 47 senede anlamış. Siz şimdiden anlıyorsunuz. Tahsîlin bir tehlikeli tarafı varsa, o da insana bir ilim gururu vermesidir. Ama insanın tabiatında gurur yoksa, nasıl verir? Biz o gururu, o benliği istemezsek, ilim nasıl verecek? Benliğin Allah’a geçmesi lâzım. Benlik olarak bize ait olan neyimiz var? Şu parmağımızın ucundaki varlıkların hangisinden haberimiz var? İki dakika sonra başımıza ne geleceğini biliyor muyuz? Ben de evvelce, bulup da öldüreyim diye benliği aradım fakat bulamadım. Meğerse Allah’ınmış.

SOHBETLERDEN

Sayın Doçent Cahit Tanyol’la ile İsmail Emre hazretlerinin sohbetlerinden Yıl 1952) zaptedilebilen notları: Tasavvufun, bizi bütün insanları sevmeğe götüren bir yol olduğunu söyleyince sayın doçent şu mütalâada bulundu: – Fakat insanları sevmek kolay birşey değil. – Evet, bir insanda kâinatta mevcut bütün şeyler mevcut olduğu gibi, bütün mahlûkâtın ahlâkı da mevcuttur. İnsanda bu sıfatlar bulundukça, hakîki sevgi zuhûr edemez. Bu ahlâkları silkeleyip tek meşrep olanlar birbirlerini sevebiliyorlar. Sual – Nefret nerden doğuyor? – Bu kötü sıfatlardan. Mutasavvıflar ayna gibidirler; onlara bakanlar kendi sıfatlarını görür, ondan ikrâh ederler. Fakat mutasavvıflar kimseden ikrâh etmezler. Ayna nasıl her önüne geleni içine alıyorsa, onlar da bütün insanları gönüllerinin içine almaya çalışırlar. Bütün insanları severler; fakat bu insanların kötü ahlâklarını sevmezler. Aynanın nasıl rengi yoksa, onların da ahlâk renkleri yoktur. Aynada kendisini seyreden insan aynadan uzaklaşınca, ayna yine kendi rengine döner. Mutasavvıflar da böyledirler: İnsanlar, kendisinin gönül aynasında kendilerini seyredip gittikten sonra, yine kendi renklerine dönerler. Fakat bunu her vakit yapamazlar. Bu hâl, kendisi bu sıfatlardan silkelendiği zaman tecellî eder. Dünya işleriyle uğraşırken bu işi yapamaz. Ancak o (Büyük Kudret)e akıl, gönül ve sevgi yoluyla temasa çalışırken, şarp! bir âleme düşer; o vakittir lezzet… Sual – Nasıl oldu sizde bu hâl? Emre – Çocukluğumdan beri bu hâle meraklıyım. Bu hâlin bulaşıklığı ecdâdımızda da var gibi birşey. Babam hocaydı fakat mutaassıp değilmiş. Çocukken, gençken yegâne arzum, Hindistan’a, Mısır’a giderek Hızır’ı bulmaktı. Hızır dedikleri şey meğerse ilimmiş, “hâl”miş; karşımıza çıktı. Hızır, mânevîyyet yolunda darda kalanlara yetişir. Ben de Hızır’ı arama sevdasıyla yaşarken, 333 te bizi askere aldılar. Bir askerlik arkadaşım delâletiyle Develioğlu’nu tanıdım. Bu zât çok büyük bir insandı. Sual – Tarîkatçı mıydı? Emre – Hayır; tarîkattan nefret ederdi. Zevk-i ebedî insanın kalbindedir. Tarîkatın mânâsı “yol” demek olduğuna göre, kalbin yolu olur mu? “Vahdet” bir noktadır. O zât, tarîkat marîkat bilmezdi. Tarîkat, tespih… Nedir bunlar? Mânevîyyeti anladıysak, bir tahtadan veya taştan yapılmış bir tesbihe Allah! Allah! demek doğru mudur? Anlayış, sözle, kelimeyle, yani Allah! Allah! demekle değil, kelimenin mânâsını bilmekle olur. Cezbeli insanlardan istifâde edilemez. O, “Vâdî-i Cünûn”da gezer. Cezbe, “Akl-ı Cüz”ün “Akl-ı Küll”e düşerken kendini şaşırmasıdır.