9 Aralık 2020 Çarşamba

TASAVVUFİ HAKİKATLARI ANLAMAKTA, ANLATMAKTA ZORDUR

– Tasavvufî hakikatleri anlaması da, anlatması da cidden zordur. İlâhî hakikat çok basittir. Basit olduğu için inanılması ve kabul edilmesi güçtür. Bunun içindir ki, bu hakikati, arayanlara bir hayli emek çektirdikten sonra söylemişlerdir. Emeksiz elde edilen şey kıymetsiz olur, ortalığa atılır, ayaklar altında kalır. Sonra bu hakikati herkes hazmedemez de… Herkese, anlayabileceği tarzda anlatmalıdır. Aksi takdirde ham meyve mideyi bozduğu gibi, ham kelâm da aklı bozar. Ham meyve yersek, mide onu oldurmaya çalışır. Meselâ ham erik, ağaçtan alacağı kuvveti mideden alır. Çünkü kana karışabilmesi için olgunlaşması lâzımdır. Mide onu bu hâle getirebilmek için, yani onun ağaç üzerinde üç ayda alacağı kuvveti üç saatte verebilmek için çok çalışır ve yorulur. Tasavvufî hakikatler de böyledir. Anlamayanlar için bu kelâmlar hamdır; olgunlaştırmak için onları tefsîr etmek lâzımdır. Aksi takdirde akıl bu kelâmı hazmedemez, çıkarır. İşte bu hazımsızlık olmasın diye tasavvufî hakikati açıkça söylemezler, rumuzlu sözlerle (Kerem ile Aslı), (Tâhir ile Zühre) hikâyeleriyle anlatmağa çalışırlarmış. Kerem Allah âşığıdır ve aslını arıyor. Aslı kim? Aslımız Allah. Birisi öldüğü zaman (İnnalillah ve inna ileyhi raciun) demiyorlar mı? Mânâsı: (Biz Allah’tan geldik, Allah’a gidiyoruz) demektir. (Tâhir) de temiz demektir; yani vicdanı tertemiz olan bir Allah âşığı. (Zühre) de parlak çiçek demekmiş. Yani temiz bir Allah âşığı parlak ve güzel bir çiçeğe benzeyen (Hakikat)ı arıyor. İşte eski Mutasavvıflar (Hakikat)ı böyle rumuzlu sözlerle anlatmaya çalışmışlardır. İrfâniyyet meclislerinde sohbet dinleyenler, söyleyenin kendisi olmadıkça “İlâhi esrâr” onların kulaklarına söylenmemiştir. Söyleyenle dinleyen aynı olunca tasavvufî hakikat yabancı kulağa gitmemiş oluyor. İnsan kendi vicdanına bir sır söylerse, onu başkası duyar mı? Gerçi sırrullah için yabancı hiçbir fert yoktur. Kur’ân bütün insanlara hitap etmektedir. Yabancı, sırrı hazmedemeyen kimsedir ve yabancılığı da sırrı hazmedinceye kadar devam eder. Hazmettikten sonra ne yabancılık kalır, ne de bir şey… Fakat esrâr-ı ilâhiye’yi hazmetmek kolay bir şey değildir; hele yaş ilerledikten sonra… İnsanın akıl hazmı kırk yaşına kadar iyidir. Kırk’tan sonra hazımsızlık başlar. Lâkin mânevî (Kudret)e bağlanmış olanların hazmı ilânihaye devam eder. Onlar için bunamak yoktur. İnsan ilâhi sözleri ne kadar çok dinler ve hazmederse beyninde o kadar kıvrımlar meydana gelir. Bu kıvrımlar, denizin dalgalarına benzer. Denize veya bir göle bir taş atılırsa, taşın düştüğü noktadan daireler halinde dalgalar meydana gelir. Kelâm da aklımızın gölüne düşünce, beyin dalgalarının birinden öbürüne geçerek yine beyinde hazmedilir ve vücuda verilir. Bu hazmedilen kelâm bu sefer bizim gözümüzden ve ağzımızdan çıkmaya başlar, dalga dalga bütün dünyayı doldurur. Bu mezâhir âleminin ilimleri hep insan varlığında mevcuttur. Mevcut olmasa, insandan çıkar mıydı? Meselâ radyo aynen insan beynine benzer. Alıcı lâmbası, ziyâ vasıtasıyla kulak gibi alıyor; verici lâmbası da ağız gibi veriyor. Fakat radyo, zapt edemeden verir; yani onun hazmı yoktur; kalbinde tutamaz. Söyleneni bir sefer alır, bir sefer verir. İnsan ise bir (Deryâ-yı Ahâdiyyet)tir; kulağından giren şey, ağzından istediği kadar çıkar ve istediği tarzda çıkar İşte ilâhi esrârın vaktinden evvel söylenmesi, onların sokaklara ve ayak altına düşmesine sebep olur. O esrâr küfür zannolunur, bu suretle birçok insanların (Hakikat)e giden yolları kesilmiş olur; yazık değil mi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder