Matbaanın icadı üzerine İngiltere kralı Henry VII 'nin ünlü başpapazı kardinal Wolsey(1471-1530) şöyle diyordu.Matbaanın keşfiyle kitap yayınlarınınçoğaldığı ve eğitim öğretimin geliştiği doğrudur.fakat aynı zamanda (fikir ve görüş) ayrılıklarının oluştuğu da bir gerçektir.(Bunun sonucu olarak ) kişiler, kilisenin geliştirdiği iman ve akideler konusunda düşünmeye ve sorular sormaya başladılar.Din kitaplarını okuyor , anlıyor ve kendianladıkları dilde ibadet ediyorlar.Bu (nedenle)kendi kendilerine, din adamlarına artık gerek olup olmadığı soruları sormaları söz konusudur.Eğer herkes kendi bildiği dilde ve kendi anladığı şekilde Tanrı'ya ibadet etmeye kalkacak olursa .. bölye bizim mensup bulunduğumuz din adamları sınıfına çıok zararları olur.Din esaslarının din adamlarından gayrı hiç kimse tarafından bilinmemesi koşul olmalıdır"
KABETÜ'L-UŞŞAK BAŞED İN MEKAM
HER Kİ,NA-KES AMED İNCA ŞOD TEMAM.........
Bu makam Aşıkların Kabe'si oldu. Noksan gelen tamamlanır.
ALLAH İÇÜN ALLAH İLE ALLAH'A GİDERSİN
ALLAH'TAN ALLAH İLE ALLAH'A GELİRSİN
13 Ekim 2022 Perşembe
12 Ekim 2022 Çarşamba
VAHDET-İ VÜCUD
Vahdet-i vücud kavramı İbnül Arabi’nin takipçileri tarafından icat edilmiştir. Kavramın Arapçası biraz sıkıntılıdır çünkü “vücud”, Arapça’da “bulunmaklık” anlamına gelir. Tarihçiler bunu genellikle yanlış bir biçimde “panteizm” olarak anlamıştır. İbnül Arabi, sırasıyla Zat-Sıfat-Esma ve Efal mertebeleri olduğunu yazar. Allah’ın Zat’ından sıfatları, sıfatlarından isimleri, isimlerinden de fiilleri kaynaklanmaktadır. Derviş olmak isteyenin dikkat etmesi gereken en önemli konu, varlıkta ikiliğin olmamasıdır. Şu şu fiillerin insandan, şu şu fiillerin Allah’tan olduğunu söylemek Şeriat mertebesinde makbul olabilir ama Tarikatta bunu söylemek şirktir. Hz. Ali nutuklarında sık sık Allah’ı tenzih ederdi çünkü karşısında dinleyici olarak putperestliği yeni bırakmış Araplar vardı. En küçük bir yanlış anlama, Arapların Allah’ı yeniden putlaştırmasına neden olabilirdi. Şeriat mertebesinde Allah’ı tenzih etmenin Allah’ı yücelttiği düşünülebilir ama Tarikat’ta Allah’ı tenzih etmek, Allah’a eksiklik yakıştırmaktır. Bu nedenle Tarikat mertebesinin dili teşbih dilidir. Tasavvufta hulûl ya da ittihad diye bir şey yoktur çünkü ancak iki ayrı şeyden biri diğerine hulul eder, oysa varlık birdir.
Hz. Ali, “Rabbini gördün mü?” diye soran Dı’bil-i Yemani’ye “Görmediğime ibadet etmem” demiş. Bakara suresinin yüz on beşinci ayetinde, nereye dönersek orada Allah’ın yüzünü göreceğimiz yazıyor. Baktığın her şeyde Allah’ın yüzünü görmek, varlığın birliğini idrak etmektir. “Başlangıçta yalnızca Allah vardı başka da bir şey yoktu” anlamındaki hadis için Cüneyd-i Bağdadi “Halen daha öyledir” demiş. Varlığın birliğini idrak etmek işte böyle bir neşdir.
İNSANLIĞIN GELİŞİM EVRELERİNİN TEMSİLCİLERİ
Şeyh-i Ekber İbnül Arabi’nin Füsus el Hikem kitabının her bölümü bir peygamberi konu eder. Her peygamber tarihi bir kişilik olmasının yanında bir de insanlığın gelişimindeki evrelerin temsilcileridir. Tasavvufta bu evrelere Ademiyet, İbrahimiyet, Museviyet, İseviyet ve Muhammediyet gibi adlar verilir. Hz. Musa Rabbini görmek istediğinde, Araf suresinin yüz kırk üçüncü ayetinde “Sen beni asla göremezsin” yanıtını aldığı ifade edilir. Hz. Ali’nin “Rabbini gördün mü?” sorusuna “Görmediğime ibadet etmem.” demesi, artık insanlığın gelişiminin tamamlandığını gösterir. Hz. Muhammed, insanlığın gelişiminin tamamlanmasını temsil eder. İnsan-ı kâmil, Hz. Muhammed ve O’nun kendisine sırları aktardığı Hz. Ali’dir. İnsanın bireysel gelişiminin de insanlık gibi evreleri vardır. İnsanın bireysel gelişiminin aşamaları insanlığınki gibi Ademiyet, İbrahimiyet, Museviyet, İseviyet ve Muhammediyet olarak adlandırılır. Hz. Muhammed ve Hz. Ali; olgun, ermiş, kâmil insanı temsil ederler. Hacı Bayram Veli’nin kurduğu Bayramiye tarikatının Bıçakçı Ömer Dede’den gelen kolu, Melami-Bayramiliktir. Ancak kınanmayı esas alan, bir neşe olarak melamet her tarikatta vardır. Hz. Ali nutuklarında “Kullukta bulunun; halk görsün, duysun diye değil. Çünkü kim, Allah’tan başkası için kulluk eder, iyi iş işlerse Allah, kimin için kulluk ettiyse, iyi işler işlediyse ona havale eder o kulu” der.
9 Ekim 2022 Pazar
MÜSPET İLİMCİLERE CEVAP
Müspet ilimciler şu suali sorarlar:: "Esiri Allah yarattı ise bize Allah'ı kimin yarattığını söyle." Cevab şudur: Allah'ı kimse yaratmamıştır. O'nun evveli, ahiri yoktur; O hep vardır. Varlığı kendindendir. Yarattığı şeylerden hiçbirine benzemez. Misli, benzeri yoktur. Esir his ve tecrübeyle bilinen şeylerdir. Allah ise his ve tecrübe ile değil akılla bilinir. Akıl onun mevcut olduğunu eserlerinden yani yarattığı varlıklardan anlar. Benzeri olmayınca O'nun nasıl olduğunu, künhünü, hakikatini bizim bilmemize imkan yoktur. Henüz yarattıklarının binde biri nispetinde bile sırlarına vakıf olamayan aciz insan için O'nun hakikatini, evvelini, ahirini anlamağa çalışmak, çizmeden yukarı çıkmak olur. "İdraki meali bu Küçük akla gerekmez; Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez." Allah'ın yaradanı olmadığına en basit akli delilimiz şudur: Allah'ın bir kimseye muhtaç olması bilittifak yani bütün feylezoflarca ve Müslüman ulemasınca muhaldir, imkansızdır. Zira bir yaratanı olmuş olsa Allah'ın vücudunda başkasına muhtaç olması gerekir. Halbuki muhtaç bir kimseden Allah olamaz. Binaenaleyh, Allah'ın yaratanı yoktur. Bu bapta bir de meşhur "Butlan-ı Teselsül" bürhanı vardır. Yani Allah'ın bir yaratanı olduğu tasavvur edilse yaratanın da yaratanı, onun da yaratanı ilh. sonsuz bir silsile halinde tasavvur etmek gerekir. Teselsül ise Kant'tan maada bütün feylezofların ittifakıyla batıldır. Onun batıl olduğunu Cenab-ı Hakk fiilen göstermiştir. Mesela; bir insandan başlayarak onun babası, babasının babası ilh. geriye doğru gitsek nihayet bu silsile ilk insanda yani Hazret-i Adem'de sona erer. Bütün canlılarda silsile hep böyle sona erer. Şu halde teselsül batıldır. Batıl olunca Allah'ın yaratanı yoktur. Ellerindeki pırlanta gibi temiz ve hakiki ilmi burunlayıp da Avrupa'nın birbirini nakzeden bir sürü faraziyeler mecmuasına ilim diye tapan zavallı reformcular!.. Sizlere acıyoruz. Gidenleriniz gitti. Bari kalanlarınız bundan böyle aklınızı başınıza alın da Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmayın!
7 Ekim 2022 Cuma
MEVLİT KANDİLİ,
O. Sallallahü aleyhi ve sellem.
Sevgili Peygamberimiz. Dünyaya teşriflerini selamlıyoruz.O bizim önderimiz, örneğimiz, rehberimiz, yol kılavuzumuz.
Hâlik’ın önümüze koyduğu “Güzel örnek.” Kur’an’ın insan kişiliğine aksetmiş güzelliği. Bir anlamda canlı Kur’an.Kur’an O’nun örnekliğinde iki vasfını öne çıkarıyor:
-Ahlak.“Yüce bir ahlak üzeresin” diye anlatılıyor Kur’an’da.
-Rahmet.“Alemlere rahmet olarak gönderildiği bildiriliyor” yine Kur’an’da.
O zaman, bütün zamanlarda O’nun elinden tutanlar, bu iki özelliği iyi öğrenmeli, hayatlarında bu iki özelliğin var olup olmadığına bakmalı, “Muhammedî ahlak noktasında bir zaaf varsa, kendini yeniden inşaya yönelmeli, kendini rahmet – merhamet noktasında zaaf içinde görüyorsa, şahsiyet inşasını yeniden başlatmalı.Bunun için;
-“Hayatın bütün alanlarında nasıl ahlaklı olunur?” noktasında değerlendirmeleri bulunmalı…
-“Bütün varlıklara karşı rahmet – merhamet ilişkisi içinde olmanın çerçevesi nedir?” e dair bir duyarlılığı olmalı.
Ahlakî zaaf içinde bulunarak, Rasulullah’ın yanına sokulamayacağı bilinmeli.“Rahmet – merhamet özürlü” olarak O’nunla ümmet ilişkisinin sağlıklı- tutarlı olmayacağının idrakinde olmalı.
Sokak kedisine tekme atarken, O seni görmemeli, değil mi?Bir hayvana söverken, hakaret ederken, döverken görmemeli seni.Bir yetimin başını okşarken O’nun dostluğuna layık olabilirsin.
Bir çaresize çare olurken…Bir hastayı ziyaret ederken…Düşenin elinden tutup kaldırırken…
O, “insanların yırtıcılıkta sırtlanları geçtiği bir çağ”ın içinden çıkardı ancak “rahmet toplumu”diye tanımlanabilecek ilk Müslüman topluluğunu. Herbirine tek tek emek verdi. Yaralarını sardı. Elinden tuttuğu, elinden tutan insanları insanlık yolculuğuna çıkardı.
Güzel örnekti, evet.
Elinden tutanlar da O’nunla aynileşme çabasına girdiler. “Müslümanlık” O’nun hayatın her alanına nakış nakış yansıyan Kur’an güzelliğini kuşanmaktı. Her gün kişiliklerinin bir boyutunu değiştirdiler. Yenilendiler, yenilendiler, yeni insan oldular. Bu bir adanıştı. O baktı etrafındaki insanlara, “Müslümanlığı güzel yaşıyorsun” dedi. O’nun gözünde de “İslam’ı güzel yaşamak” diye bir hadise vardı.
İslam’ı güzel yaşamak…İslam güzel yaşanacak bir hayat disiplinidir.
Hani insanın içinden geçer, “Acaba Allah Rasûlü (salllallahü aleyhi ve sellem) görseydi, benim yaşadığım hayatı da güzel bulur muydu, beni kutlar mıydı, tebessüm eder miydi bana bakıp?”
Bunlar güzel umutlar değil mi?O’nun çevresinde değiliz tabii ki, ama O’nu, yanında bulunanlar gibi sevmek, öğrenmek ve yaşamak mümkün. Onun güzelliklerini kendi kişiliklerimizde yaşatmak mümkün.
O’nu sadece kandillerde yad etmekle değil, sevgiyi öğrenmeye, öğrenmeyi yaşamaya doğru geliştirmekle olur bu.O, insanın yaşadığı bütün çağlarda kuşanılacak bir güzelliğin timsalidir.
Bu mevlid kandilinde, Rabbimizden, içimizdeki Rasûlullah aşkını her daim diri tutma noktasında bize yardım etmesini niyaz ediyorum.(AHMET TAŞGETİREN-Karar gazetesi)
6 Ekim 2022 Perşembe
BİLGİLİ MÜNAFIK
. Dinde mugalata sayılan şeylerden sakının! Senin Peygamberin -sallallahu aleyhi ve sellem- sorulardan hoşlanmamış, onları ayıplamış ve çok sual sormayı yasak ederek 'Gerçekten ümmetim için en ziyade korktuğum şey bilgili münafıktır' buyurmuştur. Delilsiz çok söz helal ve harama dair olursa kalbi katılaştırır.
MÜCEDİD HADİSİ
Her yüzyılın başında bir müceddid geleceğini bildiren bir hadis-i şerifdir. Hadis şudur: "İnnallahe yeb'asü li hazihi-l ümmeti ala ra'si külli mieti senetin men yüceddidü leha emra dineha" Yani "Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dini umurunu yenileyecek bir müceddid gönderecektir." Hazret-i Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği bu hadisi Ebu Davud "Sünen"inde, Hasan b. Süfyan "Müsned"inde, Taberani " Evsati"inde, İbn-i Adiyy " Mukaddimetü'l-Kamil"inde,Hakim "Müstedrek"inde, Beyhaki "Medhal"inde tahric ettikleri gibi Bezzar ile Ebu Nuaym dahi rivayet etmişlerdir. Hakim, Ebu'l-Fadl Iraki ve İbn-i Hacer-i Askalani gibi hadis hafızları onun sahih olduğuna ittifak etmişlerdir. Hakim onu rivayet ettikten sonra "Yüz sene başı geldiğinde Allah bu ümmete Ömer b. Abdülaziz'i ihsan etti" demiştir.
Hadis-i şerifin muhtelif rivayetleri vardır. Bunlardan birinde: "Şüphesiz ki, Allah, her yüzyılın başında insanlara dinlerini öğretecek bir adam gönderecektir." buyurulmuştur ki, müceddidden maksat reformcu değil, öğretici olduğunu saraheten ifade etmektedir. Nitekim gelmiş geçmiş bunca ulema içinden bir tanesi bile bu hadisi dinde reform manasına almamıştır. Hadisin bazı rivayetlerinde gönderilecek müceddidin Ehl-i Beytte, yani Resulullahın -sallallahu aleyhi ve sellem- sülale-i tahiresinden olacağı bildirilmiştir. Hatta İmam Ahmed b. Hanbel bu rivayeti kaydettikten sonra: "Yüzüncü sene bir baktım ne göreyim, gelen müceddid Al-i Resulullah'tan Ömer b. Abdülaziz'miş. İkinci yüzyılın başında baktım, onda da Al-i Resulullah'tan Muhammed b. İdris-i Şafii..." diyor.
VAZİFELERİMİZ
Allahımıza karşı olan vazifelerimiz "Amentü" de hulasa edilen şeylere inanmak, kelime-i şehadet getirmek, namaz, zekat, oruç ve hac gibi ibadetleri yapmak; haramı haram; helali helal bilerek ona göre hareket etmektir.
Kullara karşı vazifelerimiz de onların haklarına riayette bulunmak, alışverişimizde dürüst hareket etmek, yalan söylememek, kimseyi aldatmamak, hırsızlık etmemek, haksız yere insan öldürmemek, büyüklere itaat ve hürmet, küçüklere şefkat ve merhamet gibi şeylerdir. Bunlar Kur'an-ı Kerim'de ve Resulullahın -sallallahu aleyhi ve sellemhadislerinde birer birer beyan olunmuştur. Eski Müslümanlar (Selef-i Salihin) her iki vazifeyi seve seve yapmışlardır. Onlar namazlarını dosdoğru ve zamanında eda ederler, harplerde kan gövdeyi götürürken bile onları kazaya bırakmazlar; harbe mahsus olan şekli ile namazı yine cemaatle kılarlardı. Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz son hastalığında bile birkaç defa bayılmasına rağmen namazını cemaatle kılmağa gayret etmiş; onu kazaya bırakmamıştır. Sair ibadetler hususunda da son derece titiz davranırlardı. Dünya işlerine dahi lazım gelendikkat ve ehemmiyeti gösterir; her hususta çalışırlardı.
Efendimiz (SAV) in peygamberliği yalnız bir kavme değil, bütün ins ü cinne şamil idi. Hayatında İslamiyet henüz bütün insanlara tebliğ edilemediği için bu vazifenin devamı Müslümanlara kalmıştı. Müslümanlar gayri müslimlere İslamiyet'i tebliğ ederler. Neticede Müslümanlığı kabul ederlerse de din kardeşi olurlar. Etmezlerse kendileri bilirler. Zorla Müslüman yapmak yoktur. İşte, "Dinde zorlama yoktur."(Bakara 256) ayet-i kerimesi de bu hakikati bildirir. Ancak kendilerine Müslümanlık tebliğ ve teklif edilen gayri müslimler işi tatlılıkla halletmezler de kavgaya ve harbe kalkışırlarsa bu sefer kendileri ile harp edilir. Çünkü Müslüman tehlikeden korunur. Fakat korkak olmaz. İşte İslam'da cihat denilen vazife budur.
4 Ekim 2022 Salı
ALİ ŞERİATİ'NİN SÖZLERİ
( İRANLI SOSYOLOG ALİ ŞERİATİNİN SÖZLERİ ) (1933-1977)
1. "Ben sizi rahatlatmaya değil, rahatsız etmeye geldim.
Ben esrar, eroin miyim ki sizi rahatlatayım?"
2. "Sadece devletin konuşma hakkına sahip olduğu bir memlekette
hiçbir söze inanmayın."
3. "Bir yerde yangın varken biri seni ibadet etmeye çağırıyorsa,bil ki bu bir hainin davetidir."
4. Kuran'ın ilk emri Oku'dur,"işit" değil.
5. Esas fakirlik..."Her yerde olan fakirlik açlık ya da açıklık değildir.Fakirlik para ve altına sahip olamama da değildir.
Fakirlik, sahafta satılmamış bir kitabın üzerindeki tozdur.Fakirlik, kağıt imha makinasında, gazete parçalayan bir bıçaktır. Fakirlik, arabanın camından dışarıya atılmış muz kabuğudur. Fakirlik yemeksiz geçirilen bir gece değildir, fakirlik “düşünmeden” geçirilen bir gecedir".
6. "Düşünme, itaat et" diyenlere değil; "düşün, sor, sorgula" diyenlere kulak ver.
7. "Şimdiki köleler taksitle yaşayıp borçlu ölüyor."
8. "Sonradan ilahi adalet diye adaleti göklere çıkardılar ki, yeryüzünde ondan söz edilmesin."
9. Bir Müslüman görürüz; sesini çıkarmaz, olup biteni dinlemez, hiçbir şey umurunda değildir; ama kendi düzeni ve tezgahı en küçük bir darbeye uğrasa feryadı arşa yükselir.Her gün yaşanmakta olan facialar onda,bir gazete haberi kadar bile merak uyandırmaz.
"Allahım kereminle bizi…" diye dua etmesinin ne etkisi olur? "Bizi" ne demektir?
10. "Tribünden gelen sesler süren savaşlardaki mazlumun sesini kısıyorsa futbol afyondur!"
11. "Dindar bir toplumu ancak din adına, din alimleri kandırabilirdi ve öyle de oldu."
12. "Okuyun. zira mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor!"Ali Şeriati
İLHAM VE VEHİM
İlham; deneme, düşünme olmadan dolaysız, doğrudan ve ani olarak Allah tarafından zihne yerleştirilen bilgi anlamına gelir. Bir biçimi ile sezgiye benzer. Bunun zıddı ise, vesvese, diğer bir ifade ile vehimdir. Bu da şeytan tarafından zihne telkin edilen kötü düşünce ve kuruntulardır.
İlham, Allah'tan; vesvese ise, şeytandandır.
İslam bilginlerinin geneli düşünmeye önem veren kimi kullarını, gayretlerinin ödülü olarak Allah'ın zihinlerine dilediği bilgiyi ilham ettiği görüşündedirler. İbni Haldun, Fahreddin Râzî, Alûsi, Şevkanî'yi bu grubtan sayabiliriz . Hatta akılcı ekol olan Mu'tezile'den bir grub bile Allah'ın, dilediği kulunun zihnine dilediği bilgileri ilham ettiğini kabul ederler. Maturidi ise bu tür görüşleri eleştirerek red eder.
Yine bilginler, Kur'an'ı esas alarak:
a-Kur'an, b-Akıl, c- Duyular olmak üzere doğru haber kaynaklarını üç olarak kabul ederler.
Kimi yalancı cambazlar tarafından istismara müsait olabileceği ihtimalinden dolayı bilginler, İLHAM'ı doğru haber kaynağı olarak göstermemişlerdir.
Allah'ın irade ve izni olmadan bilim adamı, değil yaratma, en ufak bilgi kırıntısına bile kavuşamaz, en basit bir keşifte de bulunamaz. Kur'an, yüzlerce yerde akla müracaat etmeyi, düşünmeyi, tefekkür etmeyi, akıl sayesinde evreni okumayı, anlamayı emreder. Ancak evreni anlama arayışında, bilimsel buluşlarda akla ek olarak tali derecede de olsa sezginin, beklenmedik anda aniden zihne doğan ilhamın rolünü yadsımamak gerekir. Her birinde milyarlarca gezegenin bulunduğu, milyarlarca galaksiyi içeren evreni salt akılla çözmek imkansızdır. İşte burada aklı tek ölçü kabul edenlerin aksine, ama hurafelerden oluşturdukları din ile saltanat kuranların keramet cambazığını da bir kenara attıktan sonra, sezgi ve zihne düşen ilahî ilhamın da devreye girdiğine inananlardanım.
Ancak ilhamın da, aklın da verileri Kur'an'a mutabık olmalıdır. Her şeyi en iyi bilen, her şeyin yaratıcısı, ilminin, bilgisinin sınırı olmayan Allah'tır ancak.
Kur'an, akla ve düşünmeye sık sık vurgu yapar; ama müşahede edilebilenin dışında gaybî/melekûtî aleme de vurgu yapmaktadır. Bunu ve yaratanını inkar, bizatihi akılsızlıktır. Çünkü akıl, kendi eksikliğini, yetersizliğini bildiğinden, sınırlarını aşan maneviyatı red etmez. "Her şeyi maddede arayanların, akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür"(1) vecizesi bunu izahın en güzel özetidir.
Bunun için çoğu bilginler, cahil ile tartışmaktan sakınmışlardır.
Kur'an'da VAHİY kelimesi, bazen ilham anlamına kullanılmıştır: "Hani havarilere bana ve Resulume iman edin diye vahy (ilham) etmiştim."(2)
Kur'an'da ilham:
a-İlham, bazen inancı fark etmeksizin düşünen insanlara olabiliyor.
Hizmet üretme amaciyle evrendeki ilahî şifreleri çözmek için düşünen, kafa yoran insanlara ödül olarak ilham gelebilir: "Biz, Musa'nın annesine "Musa'yı sandığa koy, denize bırak" diye vahy (ilham) ettik."(3)
b-İlham, bazen hayvanlara olabiliyor:
"Rabbin, bal arısına vahy (ilham) etti."(4)
c-İlham bazen de cansız bilinen varlıklara olabiliyor:
"Rabbin, yeryüzüne vahy etti."(5)
"Her göğe kendi durumunu/işini vahy ( ilham) ettik"(6) Bu ayette güneş sisteminin dışındaki galaksilere işaret vardır.
"Nefse, ona iyilik ve kötülük duygusunu ilham edene yemin olsun"(7)
İngiliz fizikçi İsaac Newton, tüm gayret ve araştırmalarına, kafa yormalarına rağmen, peşine düştüğü fizik kanununu bulamaz. Bir gün bahçede otururken kafasına bir elmanın düşmesi ile yer çekimi kanununu bulur. Yine hidrostatiğin ve mekaniğin temelini atan antik Yunan filozofu Arşimet (Archimedes) hamamda banyo yaparken, suyun kaldırma gücünü keşf eder ve rivayet odur ki, sevincten çıplak olarak "Buldum! Buldum!" diyerek dışarı fırlar. Bu iki örnek ve benzerleri bilgi edinme yolundaki emeklerine karşılık Allah'tan İlhami bir ödüldür.
Bilge odur ki, bilgisi arttıkça, keşiflerde bulunup evrendeki harika sanatın, eşsiz nizamın şifre ve kodlarını çözdükçe, eşsiz bir güçe, sonsuz bir bilgiye sahib olanın karşısında acizliğini, güçsüzlüğünü, zayıflığını, yetersizlik ve bilgisizliğini fark ederek böbürlenmez, büyüklenmez, mütevazi olur. Kavuştuğu bilgileri de, verene şükran borcu olarak, insanların hizmetine sunar. 23.09.2022 ( Hüseyin Yıldız)
Dip Notlar:
1.Said Nursi, Mektubat, 33. Mektub
2.Maide, Ayet: 111
3.Ta-Ha, Ayet: 38
4.Nahl, Ayet: 68
5.Zilzal, Ayet: 5
6.Fussilet, Ayet: 12
7-Şems, Ayet: 8
1 Ekim 2022 Cumartesi
BİR BAŞKA KAVME BENZEMEYE ÇALIŞMAK
Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- "Her kim bir kavme benzerse o da onlardandır" buyurmuştur. Ulema bu hadisi şerh ederken, bir kimse inanç, adet ve giyimde kasten bir millete benzerse dinden çıkar demişlerdir. Şu halde boş yere imanı tehlikeye atmanın bir manası var mıdır? Hadis-i şerifte beyan edilen hususattan başka yerlerde onlara temas, alışveriş vesaire caizdir. Avrupa'dan gelen nesne, fenne, tekniğe dair bir şey alınır. Zaten Avrupa'da müspet ulum matematik, fen ve saier eserlerini Müslümanlardan almıştır. Biz de biraz onur olsa alacağımızı onlardan değil, eslafın bıraktığı kütüphaneler dolusu eserlerden alırız. İslam eserleri Şarkın değil, Garbın bile kütüphanelerini doldurmağa yetmiş, artmıştır. Hele Cabir b. Hayyan namında bir İslam alimi gelmiştir ki, binden fazla eser bırakmıştır. Avrupa bu zatın eserlerinden pek çok istifade etmiştir. Lakin nankör Avrupalılar teşekkür edecekleri yerde bu zatı inkara kalkışmış ve: "Şayet biz bu adamın dünyadan gelip geçtiğini kabul edersek ilerlememizi ona borçlanır; bize iftihar için elimizde bir şey kalmaz. İyisi mi böyle bir adam gelmemiştir, bu bir hayaldir, safsatadır deyiverelim" şeklinde karar almışlardır. Bu karar Süleymaniye Kütüphanesinde eski yazma bir kitabın sonunda mevcuttur..(11)
GIYBET
Dinimizde hiçbir sebep yokken bir Müslümanı zem ve gıybet etmek şiddetle haram kılınmıştır. Hak Teala Hazretleri Hucurat suresinin 12. ayetinde: "Birbirinizi gıybet de etmeyin. Hiç sizden biriniz ölü kardeşinizin etini seve seve yer mi? Elbette bundan tiksinirsiniz. O halde Allah'tan korkun! Şüphesiz ki Allah tevbeleri kabul edici ve acıyıcıdır." buyuruyor ki, bununla gıybetin derece derece çirkinliğine işaret etmektedir. Bir defa ölü eti yenmez. Hele bunu seve seve yemek olacak iş değildir. İşte bir din kardeşini zem ve gıybet etmek, ölen kardeşinin etini seve seve yemek kadar çirkin ve haramdır. Müslümanlar bundan son derece kaçınmalıdırlar.
Fakat meşru bir sebepten dolayı bir kimseyi zem ve gıybet etmek haram değildir. Mesela fasık ve sapık bir kimsenin zemmi mübahtır. Onun kötülükleri başkalarına da söylenebilir. Ta ki ibret alsınlar da onun gibi yapmasınlar.
Ulema hadis rivayet eden ravileri didik didik edercesine incelemiş; kendilerinde ufak bir gayri meşru hareket gördülerse bunu samimiyetle beyan Etmekten çekinmemişlerdir. Filan yalancıdır, filan Şiidir ilh... demişlerdir. Zahiren zem ve gıybet gibi görünen bu hal hakikatte kat'iyen zem sayılmamış; bilakis bildirilmesi farz bir vazife addedilmiştir. Zira böyle yapılmasa hadisin doğrusu ile uydurmasını birbirinden ayırmaya imkan kalmazdı.
HZ.ALİ EFENDİMİZİN DEĞERLENDİRMESİ
Hz.Ali efendimiz hazretleri bir gün hutbe irad ederek: "Ey cemaat! Hazret-i Osman'la aramızdaki münasebetler hususunda dedikodu çoğalmıştır. Ama şunu iyi biliniz ki biz Osman'la cennette şöyleyiz!" demiş iki parmağını yan yana dikmişti.
27 Eylül 2022 Salı
"Ehl-i Sünnet ve Cemaat"* yoludur.
Rivayet edilir ki: Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellemEfendimiz, bir gün ashabından bir topluluğa şöyle buyurmuşlardı: "Ümmetim yetmiş küsur parçaya ayrılacaktır. Bunların -biri dışında- hepsi de cehennemliktir." Ashab -radıyallahu aleyhim ecmain- sormuşlar: "Bu kurtuluş yolu (Fırka-i Naciye) hangisidir?" *Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebi aslında tektir. Maturudi, Eş'ari, Hanefi, Maliki, Şafii, Hanbeli mezhepleri derken kullandığımız "mezhepler" kelimesi "şubeler" manasına alınmalıdır. Şöyle cevap buyurulmuş: "Benim ve ashabımın yolundan gidenler; öylece iman ve amel edenler..." İşte Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebinin ne olduğunu açıklayan meşhur hadis-i şerifin meali yukarıda zikredildi... Ehl-i Sünnet ve Cemaat topluluğu aslında tek bir mezheptir. Sadece kendi arasında altı şubeye ayrılmıştır: İkisi itikat (inanç meselelerinde), dördü amel (işlemeğe dair meseleler) sahasındadır.
Bir Müslümana "Hangi mezheptensin?" diye sordukları vakit: "Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebindenim" cevabını vermelidir. Böyle demekle "Ben Resulullah Efendimizin - sallallahu aleyhi ve sellem- ve Ashab-ı Kiram'ın -radıyallahu anhüm- yolundan gidiyorum, onların iman ve amel hükümlerini kabul ediyorum" demiş olmaktadır.
İSLAM DİNİNİN İÇ VE DIŞ TEHLİKELERİ
Bin dört yüz yıllık tarihi boyunca, yüce İslam dini, iki ana sınıfa ayırabileceğimiz büyük tehlikeler ile karşılaşmıştır: Dış tehlikeler ve iç tehlikeler... Vahşi Moğolların istilası, Cengiz ve Hülagu mezalimleri, Haçlı seferleri, Avrupa emperyalizmi, Sovyet ve Çin Neo-Kolonyalizmi ve Siyonizm emperyalimizi dıştan gelen tehlikelerin başlıcalarıdır. İç tehlikelere gelince: Bunların başında sapık mezhepleri saymamız gerekir. Bundan sonra ihlassızlıktan, nifaktan, dünya sevgisinden, post kavgasından, kavmiyetçilik davasından ileri gelen kardeş kavgalarını zikretmeliyiz
İNSAN ACELECİDİR
“İnsan hayra dua eder gibi şerre dua eder. İnsan çok acelecidir.” (İsrâ, 17/11)
Acelecilik, bir Şeyi zamanından önce istemektir. Kur’an-ı Kerim’de insan fıtratının aceleciliğine dikkat çekilmiŞtir. Acelecilik insanın sağlıklı düŞünmesini ve doğru karar vermesini engeller. Bir olayı değerlendirirken onun önemini kavramaya engel olur. Hatta önemsiz olan şeyleri daha önemli ve erkene almaya, önemlileri ise ihmal etmeye sebep olur.
KiŞi bazen sabırsızlığı nedeniyle karşılaştığı zorluklar karŞısında telaŞa düşerek bu sıkıntılarını meşru ve makul bir şekilde giderme yerine farkında olmadan kendi aleyhine duada bulunmuş olabilir. Örneğin “Allah canımı alsa da bu sıkıntıdan kurtulsam” der. Bazen de bilgisizliği yüzünden kendisi için zararlı ve kötü olan şeyi,iyi zannederek ister. Hâlbuki kişinin iyi zannettiği şey esasen kendisi hakkında kötü olabildiği gibi, kötü olarak düşündüğü şey ise daha iyi olabilir. Allah en doğrusunu bilir (Bakara, 2/216). İnsan, aceleci olduğu ve olaylar karşısında sabır ve tahammül göstermesi kendine zor geldiğinden, sonradan olacak şeyin vaktinden önce olmasını ister. Böylelikle ayette işaret edildiği gibi aleyhine olabilecek şeyler için hayra dua eder gibi şerre dua eder. Bu bakımdan Kur’an-ı Kerim, aceleciliğin insanı kendisi için zararlı olan işleri yapmaya sürüklediğini beyan etmektedir (İsrâ, 17/11).
26 Eylül 2022 Pazartesi
KAMU MALINA EL UZATANIN CENAZE NAMAZI KILINMIZ
Resûlullah (s.a.s) Ezd kabilesinden İbnü’l-Lütbiyye’yi zekât toplamakla görevlendirmiş, bu zatın daha sonra bazı mallarla Hz. Peygamber’e gelip; “ Bunlar size ait, bunlar da bana hediye olarak verildi” demesi üzerine Resul-i Ekrem minbere çıkıp; “Benim –zekât toplamak için- gönderdiğim bir memura ne oluyor ki, ‘Bunlar sizin, bunlar da bana hediye edildi’ diyebiliyor? Dikkat edin, bu kişi evinde otursaydı, kendisine hediye verilir miydi? Muhammed’i kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, sizden her kim bu (bu devlet malı)ndan alırsa mutlaka onu boynunda taşır olduğu halde Kıyamet günü gelecektir…” buyurdu (Buharî, “Hiyel” 15, “Zekât” 67, “Hibe” 17, “Eymân” 3; Müslim, “İmaret” 26).
Kamu malından çalmanın ya da kamu malına hıyanet etmenin vebali öylesine büyüktür ki, Hz. Peygamber bu gibi kimselerin cenaze namazlarına bile katılmamıştır. Zeyd İbn Hâlid (r.a) anlatıyor: “Hayber Savaşı sırasında ashaptan biri öldürülmüştü. Hz. Peygamber’e haber verildi. O, “Arkadaşınız üzerine namaz kılın!” buyurdu. Hz. Peygamber’in bu sözü üzerine, halkın çehresi değişmiş, üzerlerine bir soğukluk çökmüştü. Bunun üzerine Hz. Peygamber olaya şöyle açıklık getirdi: “Arkadaşımız Allah için cihad sırasında ganimetten çalmıştı!” Bunun üzerine, maktulün eşyasını karıştırdık. Yahudilere ait boncuk kolyelerden iki dirhem bile etmeyen bir kolyeyi çalmış olduğunu gördük.” (Muvatta, “Cihâd”, 23; Ebu Dâvud, “Cihâd”, 14)
Diğer yandan, kamu malına hıyanet etmenin ağır sorumluluğu sadece bu iŞi yapanları değil, aynı zamanda bu gibileri koruyup gözetenleri veya göz yumanları da kapsamaktadır. Nitekim sevgili Peygamberimiz, “Kim aŞıranı gizlerse, o da ondandır” (Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 135)
AKŞEMSETTİN
Fatih zamanında tıp alanında da hayli çalışmalar yapılmıştır. Bu devrin önemli hekim ve bilim adamları arasında Kitab-ı tıb ve Maddetü’l-Hayat adlı eserlerin yazarı ve dönemin ünlü şeyhlerinden Akşemseddin Muhammed bin Hamza’dır. Akşemseddin, fen ve din ilimlerini Anadolu’nun çeşitli medreselerinde tamamlayarak Osmancık Medresesine müderris oldu. Bilhassa tıp ilminde yıllarca çalıştı. Tam bir doktor olarak yetişti. Çeşitli hastalıklara hangi otlardan ne şekilde hazırlanan ilaçların iyi geleceğini çok iyi bilirdi. Bu husustaki ilmi dillere destandı. Akşemseddin bulaşıcı hastalıklar üzerinde de çalıştı. Araştırmalarının sonunda vardığı neticeyi şöyle ifade etmektedir. “Hastalıkların insanlarda teker teker peyda olduğunu sanmak hatadır. Hastalık, insandan insana bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma ise gözle görülemeyecek kadar küçük, fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur.” Bu ifadeleriyle Türk hekimi Akşemseddin, bundan beş yüzyıl önce mikrobun tanımını yapmıştır. Pasteur, aynı neticeye (hem de teknik imkânlar elinde iken) Akşemseddin’den dört yüzyıl sonra varabilmiştir. Buna rağmen mikrop teorisi, hatalı olarak bilim tarihinde Pasteur’a maledilmiştir. Akşemseddin, ilk kanser araştırıcılarıdandır. O devirde “seretan” denilen bu hastalıkla çok uğraşmış, hasta olan Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın oğlu ve I. Murad Han’ın kadıaskerî Süleyman Çelebi’yi tedavi etmiştir.
FATİN'İN SEVİNCİ
Bizans’ın Avrupa’dan büyük ölçüde yardım alması, paşaları iyice umutsuzluğa düşürmüştü. İşte tam bu noktada devreye Akşemseddin’in girip, ortama hâkim olan karamsarlık havasını dağıtması oldukça manidardır. Padişaha kuşatmaya devam etmesi ve bu son gelişmeler karşısında daha sert ve tedbirli davranması gerektiğine dair yazdığı mektup, onun bu konudaki sarsılmaz güveninin belgesidir. Padişahın olumsuz gelişmeler karşısında, veziri vasıtasıyla fikrini sorması karşısında Şeyh; “ Ümmet-i Muhammed’den bunca Müslüman ve gazi bir kâfir kal’asına müteveccih oldu, inşaallahu teala fetholur.” cevabını vermiştir. Padişah, “Acaba fetih ne zaman olacaktır?” şeklinde bir soru sorduğunda Akşemseddin yazdığı mektupta yeni müjdeler ve teselliler ile bazı tavsiyelerde bulundu. 20 Cemaziyelevvel’e (29 Mayıs) fetih tarihi olarak işaret etti. Akşemseddin, Peygamber (s.a.) tarafından verilmiş olan fetih müjdesine sarsılmaz şekilde güven duyan, Fatih Sultan Mehmet Han’ı ‘Fatih’ olma yolunda cesaretlendiren önemli bir gönül adamı ve maneviyat önderidir. Nitekim fetih sonrasında Fatih Akşemseddin’e olan iltifatını şu sözlerle belirtmiştir; “Bu ferah ki bende görürsünüz; Yalnız bu kal’a fethine değildir. Akşemseddin gibi aziz, benim zamanımda olduğuna sevinirim.”
TEKKE MUTFAĞI
Ta’lîm, Terbiye ve Tezkiyenin Tekkedeki İlk Adresi: Matbah Tekkede eğitim sürecindeki dervişler hem tekke mensuplarına hem de misafirlere hizmet ve ikramlarını mutfakta yaparlardı. Müridin seyr ü sülûkünde karşılaşabileceği pek çok zorluğun yemekle bağlantılı olduğunu düşünen şeyh, dervişin yeme-içme alışkanlıklarını kontrol altına almasına yardımcı olacak tedbirler alırdı. Mevlevîliğe girmek isteyenlerin liyakat, tecrübe ve istîdatları matbah-ı şerifte kontrol edilirdi. Burası ilk nazarda bir aşhâne olsa da Mevlevîliğe girmek isteyen kişilerin, temel eğitimlerinin yapıldığı mahaldir. Aday önce matbah-ı şerife alınarak burada bulunan saka postunda üç gün misafir edilirdi. Daha sonraki binbir günlük çilesinde aday etrafındakilere hizmet, yardım, dergâh işlerine koşma gibi nefsi hazırlayan işlerle meşgul olur, hamken pişerdi. Bu görevler arasında şerbetçilikten pazarcılığa, somatçılıktan (sofrayı hazırlama, kaldırma) âb-rîzciliğe (kademhâneleri yıkamak) on sekiz civarında hizmet kalemi vardı. Benî Âdem’in varlığını idâmesi için gerekli olan yeme içmeyi adeta bir ibadet neş’esine dönüştürerek, nefis terbiyesi ve misafire ikramla taçlandıran tekke sofraları, bulunduğu mahalde dervişân ve müsâfirûn için hem rûhî hem bedenî mürebbî hizmeti icrâ etmiştir. Kapatıldığı tarihe kadar devletin ve vakıfların katkısı ve kendi çabalarıyla, Allah’ın nimetlerinin zikri, fikri, şükrü ile halkın birçok yarasına merhem olmuş, kâsesine aş, keşkülüne tat olmuşlaRDIR
İLMEL YAKİN VUSLAT DEĞİLDİR
“İlme’l-yakîni vuslat zanneden kimselerin hali şuna benzer ki meyhane önünden geçip şarabın kokusuyla sarhoş olurlar. Kokudan sarhoş olmak nerde; şarabı bizzat içerek sarhoş olmak nerde…?
ALLAH'IN SANATINA AKIL ERDİRİLEMEZ
“Bal arısını düşün. Mahluk iken o bile sanatının inceliklerini gizlemeyi başarır da kimseler balın nasıl oluştuğunu bilemez. Hâl böyle iken Allâh’ın sanatına nasıl akıl erdirilebilir ki?!”
KALPTE YER KALMAZ İSE,
“Râbia’ya soruldu: ‘Allâhü Teâlâ’yı sever misin?’ ‘Evet’ diye cevap verdi. ‘Peki onun düşmanına düşmanlık eder misin?’ diye sorulunca: ‘Etmem’ dedi. ‘Neden?’ dediklerinde: “Allâh’ın muhabbeti ile gönlüm öylesine doludur ki kimsenin muhabbetine ya da düşmanlığına yer kalmamıştır.” buyurdu.”
METLİ SULTANIN İHVANA VERDİĞİ GÜNLÜK TESBİHAT
.jpeg)
25 Eylül 2022 Pazar
TEKKELERİN MUTFAKLARI
Tekke mutfağının nasıl bir yer olduğunu, kimlere hangi konularda hizmet sunduğunu, tekke mutfağının yüklendiği işlevi anlamak için bir tekke vakfiyesinde yer alan “(…) Sarayevo civarında Brodac köyünde üç ev, ahır ve bahçeden oluşan zâviye görünümünde bir misafirhane inşa edip, zâviye ve mesken olarak fukara olan müslimler, talebe, seyyid, gazi ve yolcular için vakfedilmiştir. Zâviyenin içinde lazım olacak kadar et, çorba, pilav ve ekmek pişirilecek, ayrıca gerektiği kadar da yağ kullanılacaktır. Misafirlerin burada yemek için üç gün hakları vardır ve üç günden fazla konaklamalarına müsade edilmeyecektir. Bahsi geçen tekkede hizmet edenlere de çorba verilecek, misafirlere ve hizmetçilere yemek dağıtıldıktan sonra ziyadesi bu kasabada oturan yetimlere dağıtılacaktır.” ifadelerini iyi okumak gerekmektedir.
YEMEK
Bize rızık ver, Sen rızık verenlerin en hayırlısısın.” (Mâide, 5/114) (ve şöyle derler:) “Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.” (İnsan, 76/9) İnsan bedeninin yemeye muhtaçlığının bir ifadesini İbnü’l-Arabî’de “Acıkır, açlığımızı gidermek için gıdaya koşarız. Bu gıdanın sûreti, Allah’ın isimlerindendir ve bizim Allah’a muhtaç olduğumuzu gösteren işaretlerden sadece bir tanesidir.” şeklinde buluruz. Hayatın devamlılığı için gerekli olan yemek, ölçü kaçırıldığında manevî gelişime engel teşkil eden süflî duygulara neden olabilmektedir. Ahmed Yesevî “Nefsim ateş gibi yanıp yolumu kesti, yüz bin türlü yemek isteyip dükkân kurdu.” diyerek nefsin yemek karşısındaki halini anlatır. Tasavvufta zühdün unsurları arasında yer alan riyâzet/mücâhedede yeme içme gibi tabiî ihtiyaçları en aza indirmek konuları önemli yer tutar. Kuşeyrî bu hâl için “Açlık zâhidlerin, zikir âriflerin yemeğidir.” ifadesini kullanmıştır. Yemek, sadece beslenme eylemi olarak değil, bir merasim olarak da birçok inanç modelinde değerli görülmüştür. Hatta yeme eyleminin gerçekleştiği sofra adeta bir “eğitim kürsüsü, muhabbet sofrası, irfan pazarı” olarak karşımıza çıkmaktadır.4 Tekke sofrasında yemek yemek basit bir karın doyurma eylemi olarak kalmaz, bir talim, terbiye, tezkiye hali olarak değer bulur. Sofrasına konuk olacağımız tekkelerin, usûl erkânın öğrenilmesinde, ictimaî hayatta sevgi ve dayanışmanın temininde, halkın genel olarak huzur ve sükûnunun sağlanmasında büyük katkıları olmuştur. Bu mekânlar insanların sadece rûhî değil yeme-içme, barınma, konaklama gereksinimlerini de karşılar hale gelmiştir.
ZAKİRBAŞILIK
Büyük mûsikî nazariyatçısı ve bestekâr Rauf Yektâ Bey (ö. 1935)’in aşağıda naklettiği olay, zâkirbaşıların ve zâkirbaşılığın önemini ortaya koyması bakımından son derece dikkat çekicidir: “…Zâkirler asla mecmua1 kullanmazlar ve binlerce ilâhiyi serâpâ [tamamen] hafızalarında tutarak icrâ-yı âyin [âyin yapma] esnasında okurlardı. Zaten mahfûzâtını [hâfızasında olan] ezberlediklerini bilâmubâlağa [abartısız] dört-beş bin ilâhiyi ezberlemek derecesine vardıramayanlara zâkirbaşılık da tevcîh olunmazdı [verilmezdi]. Hattâ rivayet olunur ki, III. Ahmed devrinde “Kambur Hafız” nâmıyla maruf [bilinen] bir zâkirin üç bin ilâhiden fazla bilmediği halde, mahzâ [bilhassa] sesinin letâfeti sebebiyle, Edirnekapısı civarındaki Nureddin Cerrâhî tekkesinin zâkirbaşılığına tayin olunması, tekkelerde kıyl ü kâli [dedikoduyu] mûcib olmuş ve: ‘Kambur Hafız üç bin ilâhi ile zâkirbaşı oldu. Ne günlere kaldık?’ diye istihza (alay) edenler bulunmuştur.” Zikir esnasında okunacak ilâhilerin hangi tür zikre uygun düşeceğinin kararı ve bu eserlerin zikrin nitelikleri de göz önüne alınarak seçilmesi zâkirbaşının görevleri arasındaydı.
Zâkirbaşılar, okuyacakları ilâhilerin güftelerini, içinde bulunulan ayın özelliklerini göz önüne alarak şiirler ya da bu anlamdaki mersiyeler; Rebîülevvel ve Rebîülâhir aylarında çoğunlukla Hz. Peygamber’i öven ve onun niteliklerinden bahseden ilâhiler; Ramazan ayında oruç, Cemâziyelevvel ayında tövbe, Zilhicce ayında hac ve kurban konulu eserler seçilirdi. Eski ilâhi repertuarlarında her hicrî ayda okunmak üzere bestelenmiş ilâhiler mevcuttur. seçerlerdi. Mesela Muharrem ve Safer aylarında Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehit edilmesini konu alan şiirler ya da bu anlamdaki mersiyeler okunurdu.
ZİKİR ÇEŞİTLERİ
Mevlevîlik ve Bektâşîlik dışındaki tarîkatlarda zikirler genel olarak üç şekilde yapılırdı: 1. Kuûd Zikri: Diz çöküp oturarak ve başı sağa sola çevirmek veya diz kapakları yerde olduğu halde doğrulup oturmak suretiyle yapılan zikirdir. Bu şekilde zikredenlere “kuûdî” adı verilir. 2. Kıyâm Zikri: Ayakta beline kadar eğilip kalkmak, olduğu yerde sağa sola dönmek ve sallanmak şeklinde yapılan zikirdir. Bu şekilde zikredenlere “kıyâmî” adı verilir. Bir de Celvetilere has nısf-ı kıyâm zikri vardır ki, diz üstü oturulurken ayağa kalkmadan dizler üzerinde yükselerek yarı oturur şekilde yapılır. 3. Devran Zikri: Ayakta kol kola veya el ele tutuşarak sağ ayağını biraz ileri sol ayağını biraz geri veya sol ayağını biraz ileri sağ ayağını biraz geri atmak suretiyle sağa ve sola doğru düzenli bir tempo ile devamlı ilerleyip dönmek suretiyle yapılan zikirdir. Bu şekilde zikredenlere devranî” denilir. Kuûdî âyinlerdeki tarîkat zikirleri “salâvat”la başlar.
Pek çok çeşidi bilinen ve dervişlerin sesleriyle iştirak ettikleri salâvat okunduktan sonra “evrâd”ın okunuşuna geçilir. Ayet, esmâ-i hüsna ve dualardan müteşekkil olup sıkça okunduğundan dolayı zamanla bir beste hüviyetine bürünmüş olan evrâdın ardından kelime-i tevhîdin çeşitli şekillerde beraberce okunduğu “kelime-i tevhîd zikri”ne geçilir. Bu bölümde nağmesiz, düz bir sesle devam etmekte olan tevhîd sırasında, zâkirbaşı veya onun görevlendirdiği bir zâkir tarafından kasîde okunmaya başlanır. Bu esnada kasîdedeki seyir esas alınarak belli aralıklarla kelime-i tevhîd tekrarlanmaya başlar. Belli bir perdeden başlayan zikirde, bir süre sonra bir üst perdeye geçilir ve bu şekilde okunmaya devam edilir. Aynı perdede bir müddet devam edildikten sonra ses kademe kademe yükselip beş veya yedi perdeye ulaşmasının ardından en son ulaşılan tiz perdeden aşağıya doğru yine kademe kademe inilip başlanan perdeye gelinir. Perde her tizleştiğinde zikrin temposu biraz hızlandırılır, pestleştiğinde ise biraz ağırlaştırılır. Bu usûle “perde kaldırma” denilir. Kelime-i tevhîd zikri, şeyhin yüksek sesle “illâllah” işaretiyle bitirilir. Kelime-i tevhîd zikrinden sonra “ism-i Celâl zikri”ne geçilir. Bu zikre geçilmeden önce bir kişi tarafından “na’t” veya “durak” okunur. Topluca Allah isminin belli bir âhenkle tekrar edilmesi ile devam eden ism-i Celâl zikrinden sonra “ism-i Hû zikri”ne geçilir. İsm-i Hû zikri, şeyhin “illâ Hû” sadâsıyla sona erer. Kıyâmî âyinler, kuûdda anlatılan düzen takip edildikten sonra ism-i Hû’nun ardından şeyhin ellerini yere vurarak ayağa kalkması üzerine herkesin yeri öpüp ayağa kalkarak karşılıklı düz saflar halinde dizilmesi ile başlar. Topluca okunan cumhur ilâhisini takiben şeyh zikredilecek esmayı (Allah’ın isimlerinden biri) belirttikten sonra, âyinin yönetimi zâkirbaşına aittir. Bu âyinlerde de kıyâm kelîme-i tevhîdi ve kıyâm ism-i Celâli’nin yanı sıra Beyyûmî zikri, tavaf tevhidi ve demdeme zikri denilen zikirler yapılır, nihayet dua ile zikir bitirilir. Zikri icra eden tarîkatların âdâbına ve tarîkatın bulunduğu coğrafyaya göre çok daha farklı şekillerde uygulanabilen devran zikirlerinde devranın yürütülmesi ve idaresi bütünüyle şeyhe aittir. El ele tutuşan dervişler “ism-i Hû”yu zikrederek devrana başlarlar. Tarîkatın usûlüne göre bu devran (dönüş) sağa veya sola doğru olabilir. Bu suretle dönüş üç defa devam ettikten sonra devran kelîme-i tevhîdi okunarak sürdürülür. Bir müddet sonra “ism-i Hay”a geçilince zikir kalbîye dönüşür ve hafifler. Devran esnasında halkanın ortasında bulunan zâkirler, zikrin başından itibaren zikrin ritim ve hareketine uygun ilâhiler okurlar. Şeyhin “illâllah” diye seslenmesi ile devranın sona ermesinden sonra dervişler kıble tarafı açık kalacak şekilde hilâl biçiminde sıralanırlar. Bu sırada başlayan Hû isminin zikrini, bitiş duası takip eder. Şeyhin “illâ Hû” sesi ile “Hû zikri” de sona erer.
HASAN EZ ŞAZELİ
Kıraat alimi İmam Şâtıbî bir gece rüyasında Resûlüllah’ı görür ve ona kendisini görmenin nasıl mümkün olacağını sorar. Nebi (s.a.v.) “Beni görmek istersen Ebu’l-Hasan’a bak, çünkü oğul babadan bir parçadır.” buyurur.
Şâtıbî rüyada Fahr-i Rusli görmüş bir gice Yâ Resûlallah dimiş seni görmek olur nice “Gör Ebu’l-Hasen’i görmek ister isen beni Cüz-i vâliddir veled” deyu buyurmuş ol Nebî.
Molla Cami’nin Nefehâtü’lÜns’ünde İmam Şâzelî’ye atfettiği “mâ lenâ ve mâ aleynâ” sözü “günahlarınızın yarısını üzerime alırım, bizim payımıza düşen hayrın da yarısını size tevdî ederim” şeklinde tefsir edİlir ve bu hayrı murad eden sâliklere Allah’a tevekkül tavsiyesinde bulunur:
“Mâ lenâ ve mâ ‘aleynâ” deyu nutk eyledi pîr Bu dürer-i pâk ile bendelere oldu habîr Seyyiât-ı bendegânın nısfını aldım dimiş Bize olan nısf-ı hayrı sizlere saldım dimiş
MEVLANA'NIN HİLYESİ
Mevlânâ’nın beyaz gülü andıran nurlu bir yüzü, dolunayı kıskandıran pâk alnı vardır. Hilâl kaşları güzellik sarayının kapısında bekleyen iki hâcip (bekçi) gibi durmaktadır. Siyah mürekkeple yazılmış iki mısraya benzeyen muntazam kaşlarının arası açıktır. Huten ahûsunu imrendirecek güzellikte iri elâ gözleri, yüz kitabına gümüş bir elif gibi yazılan hoş ve düzgün bir burnu vardır. Bakışları bir siyah taşı yakuta çevirecek kimya kaynağıdır. Kumral sakalları onun pürüzsüz yüz levhasına altın bir çerçeve, parlak bir hâledir. Sakalının üst kısmı Hz. Ebubekir’inki gibi seyrek, uzunluğu ise göğsünün üst tarafını örtecek şekilde sünnet-i seniyyeye uygundur. Bıyıklarını da sünnete uygun olarak kısa kesmiştir. Aşk ateşi ve riyâzât onun pâk tenini saf altın gibi sarartmıştır. Yüzü yeni açmış taze bir gülü andırır. Bu güzellikle o sanki ikinci bir Yusuf’tur. Fahr-i Kevneyn boylarında, hoş endamlıdır. Ne zayıf ne kiloludur, vücûdu tüysüzdür. Önceleri kilosu varsa bile cehd ü riyâzât ile zayıf düşmüş sanki hilâl olmuştur. Resûlüllah Hazretleri gibi önüne meylederek yürür. Bu yürüyüş bol meyveli taze bir fidanın eğilmesi gibi tevâzu ve teslimiyet içinde olduğunu îmâ eder
HİLYE
lim, kültür ve sanat dilimizde hilye, Peygamber-i Zîşân’ın yaradılışını, güzel vasıflarını, bu vasıflardan bahseden manzum-mensur eserleri ve hat levhalarını ifade etmek için kullanılır. Dinî-Tasavvufî edebiyatımızda hilye türü zaman içinde Hz. Peygamber’in sûret ve bazen de sîretini konu alan hilye-i nebî geleneğinden doğan hilye-i enbiya, hilye-i haseneyn, hilye-i çâr-yâr, hilye-i aşere-i mübeşşere ve hilye-i evliya ile zenginleşmiştir.1 İrfan geleneğimizde Allah Resûlü’ne kesintisiz bir silsile ile bağlı bulunan tarîkat büyükleri Resûl-i Ekrem’in manevî otoritesini ve rehberliğini devam ettiren Peygamber varisleri olarak görülür. “Yüzleri Allah’ı hatırlatan”2 Hak dostlarına duyulan muhabbet ve bağlılıkla, onların hatıralarını canlı tutmak arzusunda olan sâlikler, şeyhlerinin hilyelerini kaleme almışlardır.
Tasavvufî gelenek Anadolu’da XIII. asırdan itibaren sosyo-kültürel hayatın içinde geniş bir şekilde yer almasına rağmen tespit edilen sadece 6 evliya hilyesi mevcuttur . Bunlardan üçü Mevleviyye tarîkatinin pîri Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî için, diğerleri ise Nakşibendiyye tarîkatinin pîri Bahâeddin Nakşibendî, Bayrâmiyye tarîkatinin pîri Hacı Bayram Velî ve Şâzeliyye tarîkatinin pîri İmam Ali eş-Şâzelî için yazılmıştır.
SIRRI SÖYLEMEMEK İÇİN
“Ona bazan şarap lakabını verdim, bazan kadeh dedim. Bazan saf altın, bazan da ham gümüş diye ad taktım. Bazan yem, bazan tuzak, bazan av diye onu çağırdım. Bütün bu adların takılmasının sebebi nedir? Adını söylememek için !” (RUBAİLER)
ARİF, TAKVA VE DİN YOLUNU TUTAR.
1 Ârifler Takvâ, Din ve Salâh Yolunu Tutarlar-İş Ârif İçindir Zîrâ Ârif Şaşı Değildir Âriflerin tüm çabaları takvâ, din ve güzel işleredir. Zîrâ her iki âlemde de yüz aydınlatacak işler bunlardır. Ârifler bu işlerde “Bilin ki azığın en hayırlısı takvâdır.” (Bakara, 2/197) ayetine mazhar olarak gayret gösterirler. Bu noktada ârif iş adamıdır, Hakk’ın işlerine nazar ederler, bu noktada iltifatları ezelî takdîrâtadır, kendi tedbirlerine değildir. Kendilerinden sudûr eden her türlü taât ve hayrâtı inâyet-i ilâhîden bilir, şükrederler, bu sebeple kalplerinde asla kibir ve ucûb bulunmaz.
ARİF , HAVF VE RECADAN KURTULMUŞTUR.
Ârifler Ma’rifete Vâsıl Olmadan İçinde Bulundukları Havf u Recâdan Ma’rifetle Kurtulmuşlardır “Ârifde ârif olmadan evvel havf u recâ (korku-ümit hâli) vardı ancak işin önünden haberdar olduğundan bu bilgi her ikisini de kaldırdı, yok etti.” Mercimek ekenin mercimek hasat edeceğini bilmesi gibi, ârif aşk-ı ilâhî vasıtasıyla kendine ne olacağını müşâhede eylemiştir. Bu suretle uhrevî ahvâl endişesi olmaksızın taât ve ibadetle meşgul olmuş, cennet ve cehennem düşüncesinden âzâd olmuştur.
ARİF SUSKUNDUR
Âriflerin Dilleri Suskundur, Sırları İfşâ Etmezler “Ârifân Hak Teâlâ’nın aşk ve muhabbet şarâbını içmişlerdir, sırları bilmişler ve örtmüşlerdir. Kime işin sırlarını öğretmişlerse, onun dilini mühürlerler, dikerler.” Hz. Mevlânâ’nın ârife dair yaptığı bu tavsif, “Hakkı bilenin dili lâl olur” sözü çerçevesinde kendinden önceki mutasavvıflar tarafından da ifade edilmiştir. Bu konuda Vâsıtî: “Allah hakkında ma’rifet sahibi olan her şeyden ilgiyi keser, hatta dili tutulur.” derken, Sehl b. Abdullah “Ma’rifetin gayesi ikidir: Dehşet, Hayret. Bu sebeple ârifler ahrâz gibidir, çok az konuşurlar, sükûtu ve tefekkürü tercih ederler demiştir.
ARİFLERİN NİŞAHI KUDRETSİZLİKTİR.
Âriflerin Nişânı Kudretsizliktir “Azıksızlık azığı, her şeyden vazgeçiş ârifliğin nişânıdır, zîrâ altının sarılığı sarrafın yüzü aklığıdır.” Âriflik ifnâ-yı vücûddur. Bu beyit “Ârifliğin nişânı vücûdsuzluk vücududur.” şeklinde de okunmuştur ki ârifde beşeriyet ve kötü ahlâk emâresi bulunmadığını ifade eder. Altının sarılığı, altının gerçekliğine nasıl işaret ediyorsa, ârifin hâli de onun mertebesine işaret eder.
ARİF HAKK KİMYAGERLERİDİR
Hz. Hakk’ın Ârifleri Kimyagerlerdir “Fakat Allah ârifleri kimyâger olmuşlardır da onlara mâdenler bile değersiz görünür.” Hakk’ın ârifleri nazarında dünya ve içindekilerin kıymeti yoktur. Zîrâ dünya içindekilere kıymet vermek, çocukların aklî olgunluğa erişmemelerinden dolayı, oyunlarında biriktirdikleri kerpiç ve taş parçalarını kıymetli mücevher yerine koyarak, oyun icâbı kendilerini padişah, asker, emir zannetmeleri gibidir. Bu sebeble ârifler kendilerine sunulan yatay hayat içerisinde bir hayat sürmekle birlikte, halvet ve uzlet hâlini de ihtiyâr etmişler ve mümkün mertebe yüzlerini dünyadan döndürmüşlerdir.
ARİFDE GAM KARAR ETMEZ
Âriflerin Gönlünde Gam Karâr Eylemez Âriflerin gönlü sularının coşkulu ve hızlı aktığı bir nehire benzer. Nehirde suyun coşkusu su üzerinde hiçbir çerçöp bırakmadığı gibi, her daim Hudâ’nın tecellilerine mazhar olan ârifin gönlünde de ancak Hakk’ın aşk ve muhabbeti sığar ve bu istiğrâk ve müşâhede hâli ârifi gönlünü dünya gamından uzak eyler. Hz. Mevlânâ’nın ârife dair yapmış olduğu bu tespitler Ebu Türâb Nahşebî, Bâyezid-i Bistâmî, Şiblî, Hüseyin b. Mansur Hallac ve Ebû Yâkub Sûfî ve Yusuf bin Ali’nin tariflerini hatırlatır.
ARİFLER İLAHİ TABİBLERDİR
Ârîfler İlâhî Tabîblerdir, Kişinin Sırr-ı Derûnunu Sözden, Sîmâdan, Renkten, Gözden, Nabızdan Okurlar Hz. Mevlânâ âriflerin bu hususiyetini II. cildin “Ârifin gaybı gören nurla nurlanması” bölümünde detaylı olarak işlemiştir. Bununla birlikte IV. ciltte de müstakil bir başlık altında konuyu genişletmiştir. Âriflerin bedenlerinde bulunan tüm kıllar, havâss ve a’zâ göz olmuştur. Bu hâl Hz. Peygamber’in “Mü’minin ferasetinden sakınınız, zîrâ o Allah’ın nuruyla görür.” hadisinden mülhemdir. Hz. Mevlânâ bu ma’nâyı idrak eden gözün, zâhir bir organ olan göz olmadığını vurgular. Zîrâ rüyada bu zâhir göz işe yaramaz, kastedilen Hak’tan bağışlanan gizli bir hâlettir ve bu hâlet sâlikin bedenden kurtuluşuna mevkūfdur.
ARİFİN HALİ
Âriflerin Halleri “Ashâb-ı Kehf” in Hâline Benzer Ârifler Kur’an-ı Kerim’de halleri “Sen onları uyanıklar sanırsın, halbuki nâimlerdir ve biz onları sağ ve sol taraflarına döndürürüz.” (Kehf, 18/18) ayetiyle vasfedilen Ashâb-ı Kehf’e benzerler. Ârifler Ashâb-ı Kehf gibi yalnız Huda-yı Teâlâ ile mukayyed olup, kendilerinden âzâdelerdir. Uyku halinde ruhlar bölüğü nasıl elsiz ayaksız esrâra vâkıf oluyorsa, ârifler uyanık iken de bu hale vâkıftırlar. Bunun nedeni “ölmeden evvel ölünüz” muktezasınca ervâh mertebesine erişmiş olmalarıdır. Halk bu hali uyku deneyimi ile bir miktar idrak edebilir. Zîrâ normal bir insanın uykuya dalışı ile günlük tasa ve problemlerinden kısmî olarak sıyrılması ve rahatlaması hali ârifin daim içinde olduğu bir mahiyettir. Mevlânâ böylesi ârifin aranmasını ve ondan istifadeyi tavsiye eder, nitekim konuyla ilgili beyitte bu ifade çok açıktır: “Uyanık olduğu halde güzel rüyâ gören ârifdir. Sen onun bastığı toprağı gözüne sürme gibi çek.
Öte yandan Ashâb-ı Kehf’in yaşama dair tüm tasarrufları Hakk’ın tasarrufu altında olduğu gibi âriflerde Hakk’ın ihsanı sofrasından nasiplenirler.
ARİFİN NİŞANI TAKVA VE HAMDDİR
Takvâ ve Hamd Ârifin Nişânıdır Hz.Mevlânâ’ya göre ârifin hamdi Allah içindir. Onun hamdi yalnız lisanı ile değil tüm âzâları iledir. İbadetlerini bu idrak ile yapan ârifi, hamdi dünya sevgisine dair kayıtlardan kurtarır. Ârif, “Takvâ elbisesi hepsinden hayırlıdır.” (A’râf, 7/26) ayetinde zikr edilen takvâ libâsını kuşanmıştır. Ârif âriyet olan fânî cihandan çıkmış, pınarları cariye olan ibadet ve tecelliyât pınarlarında sâkin olmuştur. Sadıkların makamı olan “mak’ad-ı sıdk” olanların mertebesine işaret eder. Onların hamdine binlerce şâhid olup, onların hamdi sadefdeki inci gibi apaçıktır.
ARİFİN MARİFETİ DAHA ÖNCE DEVAM ETTİĞİ ZÜHDÜN MEYVESİDİR
1. Ârifin Ma’rifeti Daha Önce Devam Ettiği Zühdünün Meyvesidir Hz. Mevlânâ’ya göre ârif elde ettiği ma’rifet nurunu, öncelikle zühd ziraati ile yetiştirmiştir. Konuyla ilgili olarak: “Şerîatin cânı da âriftir, takvânın cânı da. Ma’rifet, geçmiş zamanlarda ki zâhidliğin mahsulüdür. Zâhidlik ekmeye çalışmaktır. Ma’rifet de o ekinin bitmesidir. Şu hâlde çalışmak ve inanmak, bedene benzer. Bu ekmenin cânı da biten mahsuldür, onu devşirmektir.”
Bu ifâdelere göre ârif ma’rifet adına neye ulaşmışsa onu seyr ü sülûkunun bidâyetinde meşgul olduğu derin zühde borçludur. Hz. Mevlânâ âriflerin ma’rifet nuruna erişmeleri öncesi yaşadıkları zühd ve riyâzetin temel dayanağını ise Mesnevî’de bir bölüm başlığı olarak ele aldığı; “Rabbimin katında gecelerim, Rabbim beni yedirir, içirir.” ve “Açlık, Allah Teâlâ’nın taâmıdır. Ol taamla Allah hazreti sıddıkların bedenlerini ihyâ eder.” hadisleriyle izah eder.
ARİF-ALİM
“Lügat i’tibariyle âlim âriften daha âlîdir; çünkü Hudâ’ya “âlim” derler, ammâ “ârif” demek caiz değildir ve ârifin ma’nâsı odur ki evvelce bilmez idi, fakat sonra bildi. Bu ise Hudâ hakkında layık değildir. Fakat örf i’tibâriyle ârif efdaldir. Zîrâ ârif bir şeyi delilden hâric olarak bilenden ibarettir. Âlemi müşâhede ve muâyene ile görmüştür. İşte örfen “ârif” buna derler.” Ârifi diğer sûfî tâifeleri ile mukayeseye tâbî tuttuğu yukarıdaki tasniflerden başka Hz. Mevlânâ Mesnevî’de “ârif” lafzını bizzat kullanmak suretiyle onun vasıflarını da bizlerle paylaşmaktadır.
ARİF-ZAHİD,
“Zâhid, hizmet etmeyi ve ibadet etmeyi sever; ârif ise hizmet edileni sever. Zâhid yaralıdır, ârif ise cerrahtır.”. “Zâhid odur ki âhiri görür, ehl-i dünya ahırı görür; velâkin ehass ve ârif olanlar ne âhiri ve ne ahırı görür. Onların nazarı evvele vâki’ olur ve her şeyin mebdeini görür.” “Ârif her ân pâdişâhın tahtına kadar ulaşır. Zâhitse yürür, yürür, bir ayda tam bir günlük yol alır. Zâhidin de şerefli bir günü yok değildir, vardır. Vardır; ammâ onun günü nereden elli bin yıl olacak? İş erinin ömründe her gün bu cihân yıllarınca elli bin yıldır.” “Ârif’in kıblesi, visâl-i ilâhî nûrudur; felsefînin aklının kıblesi hayâl. Zâhidin kıblesi berr ü mün’im Yezdân’dır. Tama’kârın kıble ve maksudu altın kesesi.” “Zâhid, işin sonunu düşünür. Soru, hesap günü hâlim ne olacak?” diye dertlenir. Ârifler başlangıçtan, önden haberdardırlar; sonu düşünme derdinden de kurtulmuşlardır.”
MESNEVİ'DE ARİF VE ÖZELLİKLERİ
Mesnevî’de “Ârif” ve Özellikleri Tasavvuf dilinde “irfan”; ma’rifet, keşf, ilham, sezgi ve ma’nevî ve rûhî tecrübe ile elde edilen tecrübî bilgiye karşılık gelirken; “ârif”; Hak Teâlâ’nın kendi zâtını, sıfatlarını, isimlerini ve fiillerini müşâhede ettirdiği kimse şeklinde tanımlanmıştır.Tasavvuf klasiklerinin pek çoğunda “ârif” ve “ârifin nitelikleri” ele alınmıştır. Bu tanımlamalara bakıldığında ârifin bilgi vasıtasının keşf, müşâhede ve temâşa gibi zevkî ve tecrübî olması yönüyle âlimden ayrıldığı dile getirilir. İlk dönem mutasavvıflarından itibaren ârifin nitelikleri ile ilgili birbirini nakz etmeyen hacimli bir tanım ve tavsîf literatüründen bahsetmek mümkündür. Genelde Mevlânâ Hazretleri’ne ve özelde Mesnevî’ye döndüğümüzde Hz. Pîr’in “Ârif kimdir?”, “Ârif mi âlim mi üstündür?”, “Ârif’in belli başlı özellikleri nelerdir?” gibi sorulara Mesnevî’si başta olmak üzere eserlerinde cevaplar verdiğini görürüz. Nitekim klasik dönem mutasavvıflarına sorulan bu sorular, Hz. Mevlânâ’ya da sorulmuştur. Pîr’in bu sorulara verdiği cevaplardan ilki Menâkıbu’l-Ârifîn’de Şeyh Salâhaddîn Zerkûb’a ait bölümde yer alır. Rivayete göre bir gün Hz. Mevlânâ’ya “Ârif kimdir?” diye sorarlar, Hz. Mevlânâ “Ârif, sen sustuğun halde senin sırrından bahseden kimsedir. Bu da Şeyh Selahaddîn’dir.” cevabını verir. Yine aynı eserde bu sorunun Hz. Mevlânâ’ya bir başka derviş tarafından tekraren sorulduğunu görürüz. Bu sefer Hz. Mevlânâ’dan şu cevap sâdır olacaktır: “Ârif, hiçbir bulanıklık olmayan temiz olan meşrebini bulandırmayan kimsedir. Çünkü ârif değişmez ve ona gelen her bulanıklık durulur.” Hz. Mevlânâ bu tanımlarında ârifin sûretten sîrete açılan bir bakışa sahip olduğuna dikkat çekerken, hiçbir ahval değişikliğinin ârifin gönül dünyasında bir dalgalanmaya sebep olmadığına da dikkat çekmektedir. Hz. Mevlânâ’nın ârife dair yaptığı birinci tanımın, Ebû Osman Mağrîbî’nin “ârif” tanımına muvafakat ettiği görülürken, ikinci tavsifin Ebû Türâb Nahşebî’nin yapmış olduğu “Hiçbir şey ârifi kederlendirmez, bulandırmaz, her şey onunla saflaşır, durulaşır.” tanımıyla örtüştüğü görülür. Sûfîler, “ârif-âbid”, “ârif-âlim”, “ârif-zâhid”, “ârif-evliyâ”, “ârif-mü’min” şeklinde kimi zaman mukayese ve tahlillere gitmişlerdir. Ancak tahlillerdeki bu farklar bu taifelerin birbirinden tamamen farklı ve birbirine zıt şeyler olduğunu göstermez, ârif aynı zamanda âlim, zâhid, âbid, velî ve mümindir. Ona ârif denmesi baskın niteliğinin ma’rifet ve irfân ehli olmasındandır. Buradan hareketle Hz. Mevlânâ da kendinden önceki sûfîler gibi “ârif”i kimi zaman diğer sûfî tipleriyle mukayese eder. Bu ikili tahlilleri şu şekilde sıralamak mümkündür:ARİF-ZAHİD,ARİF-ALİM,
24 Eylül 2022 Cumartesi
MESNEVİ-İ ŞERİF
Mesnevî’nin ilham kaynaklarına gelince bunları, Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerifler, siyer, tasavvufî, irfânî ve edebî eserler şeklinde sıralamak mümkündür. İçinde barındırdığı bu zengin muhteviyâtı Hz. Mevlânâ, “Bizim Mesnevî’miz vahdet dükkânıdır, orada Allah’tan başka ne görürsen o puttur.” beyitiyle özetlemiştir. Ona göre Mesnevî’nin manzum bir elbise ve hikâyeler sûretinde aktardığı Hakk’ın varlığından gayrı bir şey değildir. Elest bezminde verdiği sözü hatırlamak isteyen gönül yolcuları Mesnevî aynasında bu yolculuğun hangi durağında kaldıklarını ve asıl menzile nasıl ulaşacakları sorusunun cevabını bulurlar. Bununla birlikte Mesnevî, hikâyelerinin suretinde kalanlara Nil suyunun Fir’avn’ın kavmine karşı kana dönüşmesi gibi olur. Mesnevî’den fayda kesb etmek Hz. Musa’nın kavmi gibi sabır vasfının tâlibinde bulunma zaruretini iktizâ eder.
Mesnevî hikâyelerinin başlıklarına bakıldığında, yaklaşık olarak 950 başlıktan oluşan Mesnevî’nin elli küsur başlığını ayetlerin, elli üçünü ise hadislerin oluşturduğunu görürüz. Kimi zaman da beyitte geçen bir kelime doğrudan Kur’an’a işaret eden bir telmih olarak karşımıza çıkar ki bu nevî telmihlerin henüz bir tasnifi yapılmamıştır. Nitekim Mesnevî’de “‘Lâ nüferriku beyne ehadin min rusulih’ (Bakara, 2/285) hakkında”, “‘Nerede olursanız olun o sizinle beraberdir.’ (Hadid, 57/4) beyanındadır”, gibi müstakil ayetler konu başlıkları olarak karşımıza çıkarken kimi beyitlerde de Hz. Mevlânâ okuyucusunu, “‘Hel etâ’ suresi bu ma’nâya şâhittir”, “Eğer sen şu vuslat muhabbetinin şerhini istersen, ‘Ve’d-duhâ’ suresini oku!” gibi yönlendirmelerle Kur’an-ı Kerim’le okuyucusunu buluşturmaktadır. Öte yandan Kur’an-ı Kerîm’de adı ve mücadelesi anlatılan peygamberler ve kavimlerinin tutumları da Mesnevî’nin konu başlıkları arasındadır. Bu noktada Mesnevî’nin Kur’an tefsîri olduğunu söylemek onun hakkını teslimden öte bir şey olmaz, nitekim Mesnevî’ye “mağz-ı Kur’an” (Kur’ân’ın özü) ta’bîri, temelindeki bu sağlam irtibata müsteniddir.
ERENLERİN SÖZLERİ
Modern dünyanın mânâya dair indirgemeci ve tüketici tutumuna karşı Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin sadrından dökülen hakikatleri zaman ve mekân üstü yapan, tedavülden kaldırmayan sır nedir? Bu soruya Mevlânâ Celâleddîn Rûmî: Tahkîkî ilmin müşterisi Hak’tır Bu pazârın harâreti hiç bitmez. diyerek cevap verirken, yine aynı meydânın büyük ismi Yunus Emre: Ma’nâ eri bu yolda melûl olası değil, Ma’nâ duyan gönüller hergiz ölesi değil. Ten fanidir can ölmez, gidenler geri gelmez, Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.
ALPEREN TİPİNDE OLMASI GEREKEN VASIFLAR
Âşık Paşa “alperen” tipinde olması gereken vasıfları şöyle sıralar: 1) Maddî olanlar: Muhkem yürek, pazıda kuvvet, gayret, at, zırh, yay, kılıç, süngü, dost sahibi olmak. 2) Manevî olanlar: Nefsini bastırma, Allah’ın emirlerinden çıkmama, aşk, kifayet, tevekkül, şeriat, ilim, himmet, doğru arkadaş.
22 Eylül 2022 Perşembe
TASAVVUFİ TERBİYEDE ÇOCUKLAR
din eğitiminde gelişimsel dönemlere göre öğrencilerin duygu ve davranışlarına yönelik hedefler belirlenirken bireyin Allah ile ilişkisi göz önünde bulundurulabilir. 4-10 yaş döneminde Allah’ın yarattıklarına iyi davranma, O’na güvenme, sorumluluk alma gibi somut olgular üzerinden hedef belirlenirken kendi kelimeleri ile Allah ile iletişim kurması amaçlanabilir. 11-15 yaş döneminde ise artık soyut kavramlar üzerinden hedef belirleme yapılabilir. Allah’a yakın olma yani onu hissedebilme, tevazu, şükür, sabır gibi kavramları (değerler) davranış haline getirebilme hedeflenebilir. 15 yaş ve üzerinde ise Allah hakkında düşünmenin ve onunla iletişime geçme yolları ile beraber tam bir ihlas ve güven duygusu içinde Allah’la bağlantı kurma becerisi öncelenebilir.
AVRUPANIN TERAKKİ ETMESİNİN SEBEBİ
Bir görüşe göre ;Avrupa kavimlerinin terakkîsinin sebebinin ise İslâm ahlâkının esaslarından adalet, teâvün, ictihad, sadakat gibi, “Meşrutiyet idaresinin esasatını bilfiil tatbik ve kanunlarına idhal etmeleri” sebebiyle olduğuna inanılmaktadır. İslâm’a tabi olmak mâni-i terakkî değil, maddî-manevî terakkînin, dünya ve ahiret saadetinin sebebidir.
