KABETÜ'L-UŞŞAK BAŞED İN MEKAM
HER Kİ,NA-KES AMED İNCA ŞOD TEMAM.........
Bu makam Aşıkların Kabe'si oldu. Noksan gelen tamamlanır.
ALLAH İÇÜN ALLAH İLE ALLAH'A GİDERSİN
ALLAH'TAN ALLAH İLE ALLAH'A GELİRSİN
24 Ekim 2025 Cuma
BOYACI MEHMET EFENDİ
İNSANLA BİRLİKTE KABRE GİRECEK ŞEYLER
İnsanın dört dostu vardır.Onlar , kabre girerler , öldüğünde kişiyi yalnız bırakmazlar:Bunlar da; Klimei şahadet, namaz,oruç ve zikrullahtır
İnsanın dört düşmanı vardır ve bunlar kabre girmezler: Malı, ailesi,evladı ve dostları
HAZRET-İ İSA'NIN HAVARİLERİNDEN İSTEDİKLERİ
1- Aramalarını ve aramaktan vazgeçmemelerini
2- Nefslerini tanımalarını
3- Yalan söylememelerini ve nefret ettikleri işi yapmamalarını ,
4-Kendisi bu dünyada ömrünü tamamladıktan sonra ilminin varisi ve halifesi olan Sıddik Yakub'a biat etmelerini,
5-) Ağızlarından çıkacak olan söze çok dikkat etmelerini,
6-) Kendisinin sözlerini dinlemelerini,
7-Aleme karşı uyanık olmalarını,
8- Tefekkür ve murakabelerinin Vahdet'e yönelik olmasını,
x9- Diğer mürid kardeşlerini kendi nefisleri gibi sevip kusurlarını örtmelerini,
10- Kendilerini basiretsiz bir kimsenin gütmesinden sakınmalarını
11- Kendilerinde vuku bulan tecelliler hakkında endişe etmemelerini
12- Yılanlar kadar temkinli ve güvercinler kadar temiz yürekli olmalarını
13- Dünyanın cazibesine ve lezzetlerine kapılmamalarını,
14-Söylediklerinden kendisinin nasıl biri olduğunu tefekkür etmelerini
16- Kendilerine tevdi edilen esrarı muhafaza etmelerini, gizliliğe riayet etmelerini,
17- Daima kendisine sığınmalarını
18- Herkesin hakkına karşı adil davranmalarını talep etmektedir.
TOMA KİMDİR?
H.İsa'nın havarisi olan Didimus Yahuda toma ;
H.İsa 'nın mahremi, esrarının emini, ruhani bakımdan kendisinin ikizi, ifşa ettiği kaynaktan içipte sarhoşu olmuş,cezbeye düşmüş, ilminin varisi , kendi nefsine arif ve bundan ötürü her şey hakkında deriliğine bir bilgi elde etmiş, cihad ve irfan ehli bir zattır.
Toma, Hz.İsanın cemiyet içinde değer verdiği ve imanı yayması için Hindistan'a gitmesini emrettiği bir havarisidir.
22 Ekim 2025 Çarşamba
TOMA'YA GÖRE İNCİL
19 Ekim 2025 Pazar
YEMEKTE ÖLÇÜ
KUR'AN
Kur'an , avam için mübarektir. Çünkü onları Rableri'ne davet edern. Havas için mübarektir. Çünkü, onlara Rablerine giden yolu gösterir.Havassül havas için mübarektir.Çünkü onları rablerine ulaştırır.O 'nun ahlakı ile ahlaklandırır
DİNİ BAŞKANLIĞIN KAAB B. EŞREF'E GEÇMESİ HADİSESİ
Rivayet edilir ki Yahudilerin reislerinden ve bilginlerinden Malik Bin Sayf , beraberinde bir toplulukla Efendimiz (SAV) le tartmak üzere Mekke'ye geldi. Aklınca Resulullah'a bir şeyler soracak , onu zorda bırakacaktı. Malik bin.Sayf şişman bir adamdı. Mekke'ye Efendimizin yanına gelince Resulullah SAV ona:" Musa'ya Tevrat'ı indiren aşkına söyle, Tevrat'ta şişman hahamdan nefret ettiği yazmıyor mu?" dedi.
O da "Evet" dedi. Efendimiz : 'Sen de şişman bir adamsın. Yahudilerin sana yedirdikleriyle semirdin, sen oruç ta tutmazdın". Bunun üzerine oradakiler gülüştü .Malik Bin Sayf ne yapacağını şaşırdı. Öfkelenerek şöyle dedi:" Allah, hiçbir insana bir şey indirmedi"
Malik kavminin yanına vardığında ona: " Sana yazıklar olsun. Senden bize ulaşan haber ne kötü! Allah, Musa'ya tevratı indirmedi mi? Niçin öyle söyledin? dediler. Malik şöyle söyledi: "Muhammed beni kızdırdığı için böyle konuştum" Bunun üzerine insanlar ona:" Demek ki sen kızdığın zaman Allah hakkında gerçek olmayan şeyler söyleyebiliyor ve dinini terk ediyorsun" dediler. Ondan Hahamlık sıfatını da, başkanlık vazifelerini de geri aldılar ve Kab b.Eşref'e verdiler. Bunun üzerine En'am 91 ayeti nazil oldu.
PEYGAMBERLERİN MEZİYETLERİ
Davud ve Süleyman peygamber nimletlere şükretmekle temayüz etmişlerdi. Eyyub (a.s) , belalara sabretmekle önde idi.Yusu(a.s) ise hem şükrü heml de sabrı kendinde toplamıştı.Hz.Musa , muarızlarını kahredici mucizelerle donatılmıştı.Zekeriya, Yapya, İsa ve İlyas peygamberler zühd sahibi peygamberlerdi.İismail (a.s) da sıdk erbabından idi.
Her peygamberde muayyen bir haslet öne çıkmıştı.
Tüm peygamberlerin güzel hasletleri Habib-i Ekrem efendimizde toplamıştır.
18 Ekim 2025 Cumartesi
LOUİS MASSİGNON
Bu zat. (1883-1962) Sorbon üniversitesine bağlı İleri Araştırmalar Ameli Okulundaki kürsülerinde İslam mistisizmi ve İslam sosyolojisi hakkında dersler vermiş bir profesördür. Hallacı Mansur hakkında şimdiye kadar yapılmış en derin araştırmaların sahibidir. İslama hayran ve Üsküdar Mevlevihanesinin son postnişi Ahmet Remzi (Akyürek) Dede'nin (1872-1944) irfanına aşık olan Massignon, Dede'ye müslümanlığını ilan etmek istediğini ifade ettiğinde Dede'nin kendisine; Batınen, sen zaten müslümansın. Zahiren bu papaz cübbesini taşırsan İslam'a daha çok hizmet edersin" demiş olduğu rivayet olunur.
16 Ekim 2025 Perşembe
TEKKELERİ YOZLAŞTIRAN ŞEYLER
CÜNEYDİ BAĞDADİ yaşadığı zamandaki tekke ve zaviyelerle alakalı olarak bir dostuna yazdığı mektupta durumdan şikayetlenmiştir. Bu yozlaşma sistematik olarak yavaş olsa da sürekli bir biçimde:
1-) Tekkelerin maddi ihtiyaçlarını karşılayacak kaynaklara yönelmeleriyle,
2-) Hurde-i tarik denen tekke ritüellerinin ve teşrifatın , yani işin zahiri veçhesinin , ön plana çıkarılmasıyla,
3-) Tekkelerde hurafelere dayanan hikayetin önem kazanmasıyla,
4-) Tekkelere istidatlarına bakılmaksızın , yeni müridler celbedilmesinin önem kazanması ile ,
5-) Dünyevi güç odaklarının güdümüne girmenin bir politika olarak kabul edilmesiyle,
6-) Yaygın olmasa bile , bazı tarikatların ve bazı şeyhlerin , pirlerin diğerlerinin hepsinden daha üstün olduğunun iddia edilmesiyle,
7-) Bazı meşayhe ve pirana Cenab-ı Peygamberimizde bile bulunmayan beşer üstü vazif eler izafe edilmesiyle,
8-) Bazı kimselerin divanlarına ve diğer eserlerine olması gerektiğinden daha fazla önem addedilmesiyle ,
9-) Şeyhlik icazetinin ehil olmayanlara ve hatta seyrü süluk dahi görmemiş olanlara dağıtılmasıyla
10-)Dervişleri maddi ve manevi yönlerden istismar eden şeyhlerin ortaya çıkması ve sayılarının artmasıyla ,
11-) Şeyhliğin, tekkelerin ekserisinde , bir hanedanlık gibi babadan oğula geçmesi ni mümkün kılan bir ananenin teessüs etmesiyle,
12-) Şeyhlerin tarikat adabına uymayan tavır ve hareketleriyle ve müritleri ile laubali olmasıyla gerçekleşmiştir.
TASAVVUF DAVASIZLIKTIR
Ganiyyi Muhtefi şöyle buyurmuştur:
Sorma bana bilemem , nedir diye Tasavvuf?/Hangi nefis kesbeder bu muammaya vukuf?
İlim midir? Hal midir?Hikaye ,rivayet mi?/Mürailik mi dersin ? Ya da hepsinin cem'i.
Eğer yakan ateşse , nedir bunun odunu?
Davasızlık olmalı , sanırım, bunun sonu.
KALBİN ÖLÜMÜ, KALBİN DİRİ OLUŞU
Kalb ölü olduğu takdirde kişi başka tanrılar edinir.Eğer kalb diri olursa müşahedeye garkolur.
Alimler , gözle görülen varlıklara "mülk", basiret ile idrak edilenlere melekut adını vermişlerdir.Melekut aleminin sırları , her müşkili akılla çözeceğine inananlara açılmaz ancak kalb ehline açılar.Mükaşefe ancak mücahede ehline hasıl olur.Çünkü mükaşefe ancak mücahedenin sonucudur.
Cenab-ı Hakk, ölüden diriyi çıkartır.Bu Hak Teala'nın kadim bir şanıdır.Babası peygamber olmasına rağmen Hz.Nuh'un oğlu Ken'an ona inanıp tabi olmadı.Puta tapan Azer'den doğan Hz.İbrahim,Hak Teala'nın dostluğuna ulaştı.Süt nasıl ki pislik ile kan'ın arasından çıkar.Hak Teala'dan iki kötü arasından temiz bir sulb çıkartır.
12 Ekim 2025 Pazar
GÖZ KAMAŞTIĞI ZAMAN(KİTABÜL MEVAFIK)
"Göz kamaştığı, Ay karanlığa gömüldüğü, Güneş ile Ay cem' edildiği zaman. O gün insan «Kaçacak yer neresi?» diyecektir. Hayır, kaçıp sığınacak yer yoktur" [Fe izâ baraka-l basar. Ve hasefe-l kamer. Cemi'a- emsu ve-l kamer. Yek lü-l insânu yevme izin eyne-l meferru. Kellâ lâ vezer.] (LXXV/7-11) Müfessirlerin bu âyetler hakkında söylemi oldukları mâlûm olup bunlarda [yorumlarda] de i tirecek bir ey yoktur. Fakat burada göz önüne alınması gereken ince bir îmâ ve [i in] bir baka veche[si] bulunmaktadır. "Göz kama tı ı zaman": [yâni] akınla ıp aptalla tı ı zaman. Bu tecellîlerin ba ladı ı âna atıfta bulunmaktadır, çünkü insanın o ânda müâhede ettikleri hakkında pe înen hiçbir bilgisi ve gördükleriyle de hiçbir ünsiyeti bulunmamaktadır. Ay, ola anlı ı itibâriyle kulu, "ay tutulması" da kulun gözden kaybolmasını yâni kulun varlı ının i reti oluunu ve onun öz malı olmadı ını çünkü kulun ancak mecâzî olarak var olduunu remzetmektedir. Bütün bunlar, halkın mestûr, Hakk'ın ise â ikâr göründü ü Makmü-l Cem'e i âret etmektedir. Bu, insanın aya ının kay ması tehlikesinin büyük oldu u, herkes için kritik bir makmdır. Ama bu makmı zevkan tatmı olup da bu makmı iktisâb etmi olana bu böyle de ildir, çünkü Cenâb-ı Hakk bu kuluna yardım edip onu ilâhî gazabdan emîn bir yerde muhâfaza eder. Ama bu makma yalnızca okudu u kitaplar ya da i inin ehli olmayan kâmil olmayan eyhlerin rivâyetleriyle eri ene gelince i te onun kaybetmesine ramak kal mı tır, onun bundan kurtulma ansı da pek azdır. eytan onun yanına pek kolay so kulur ve onu aldatabilecek pek kuvvetli delîllere sâhiptir. eytan, onu: "All h senin aslî gerçe indir. Sen O'ndan bakası de ilsin ki! Kendini ibâdetle harcama: ibâdetler bu makma ermemi , senin bildi ini bilmeyen, senin vâsıl oldu un noktaya vâsıl ol mamı avâm içindir" diyerek yava yava hatâya sevketmekten hâlî kalmaz. Sonra ona: "Sen kendilerine ' stedi inizi yapınız zirâ Cennet sizin hakkınızdır'1 diyerek ha ramları ona helâl kılar. Bu kimse de böylece All h-sız, ibâhacı ve tenâsüh taraftarı olur. "Çarptı ı avın bir tarafından girip öbür tarafından iz bırakmadan çıkan ok gibi o da dinden öylece çıkıverir2". Güne All h'ın (C.C) Ay ise kulun remzidir. Bunların cem'i de yüce mertebe, en büyük halâs ve yüce saadet olan cem'ü-l cem' makmını remzetmektedir. Bu mer tebe hem halkın Hakk sâyesinde mevcûd oldu unu, hem de Hakk'ın mahlûk tı aracı lı ıyla tecellî etti ini görmekten ibârettir: zirâ Hakk ancak mahlûk tıyla kendini iz hâr eder; mahlûkat ise Hakk olmasaydı tecellî edemezdi. Buna göre hulûl, birleme ve karıma olmadan bunları cem' eden hiçbir sûretin var olması mümkün de ildir, zi râ All h bütün mevcûdâtın realitesinde [e'niyyetinde]3 mevcûd olup Hakk'ın Varlı ı'ndan hâlî mahlûk t olamıyaca ı gibi kendi hilkatinden hâlî bir lâh da olamaz. 1 Bedr sava ından geri kalan müslümanlar için ifâde edilmi olan bir hadîsden alıntı. (Bk. Buhârî, Me âzî) 2 Hadîs. (Bk. Buhârî, Âdab) 3 "Külli yevmin Hüve fî e'n": O her ân gerçe in [realitenin] içindedir. 2 te bu durumda ârif ki i, her ne kadar mazhar oldu u bütün tecellîler tek bir Kaynak'dan neet etmi olsalar bile: tecellîlerin çe itlili inin, çabucak vuku bulup sona ermelerinin, zihni sersemleten ve kendisini uyuuklu a gark eden tenezzülâtın bollu unun ve [bütün bu] kesretinin onda hâsıl etti i akınlı ın iddetinden ötürü "Kaçacak yer neresi?" diye sorar. "Ama sı ınacak yer yoktur ki!". Bu hâlden kurtulup da sükûnete kavumak isteyen ârif ki iye sükûnetin de irfânın da ancak orada bulundu u bildirilmektedir. Gerçekten de ilâhî tenezzülât artma a ba ladı ında akınlık da artar ama irfânın kayna ı olan da i te bu tenezzülâttır. te bunun içindir ki Ârifü-l Urafâ [Âriflerin E fendisi] olan Peygamberimiz (SAV): "All hım! Senin hakkındaki akınlı ımı art tır!"4 diye duada bulunmu tur. 320. Mevkıf
NE KAYBETMİŞ Kİ SENİ BULAN(KİTABÜL MEVAFIK)
"Ama e er sabrederseniz, muhakkak ki O sabredenler için daha hayrlıdır" [Ve le in sabertüm le hüve hayrün lissâbiriyn] (XVI/126) Bu âyette All h [çektikleri] çilelerinde sabırlı olan kullarını bizzât, Kendisi' nin onların ho larına gidip de kaybetmi olduklarının vekili ve bedeli oldu unu be yân ederek, teselli etmektedir. Sabırlı olmak, aslında, nefsi ona ho gelmeyen bir eyi kabûle zorlamak demektir; ve nefs hâl-i hâzırdaki istidâdı ile uyumlu olmayan her eyden, ve hattâ bunun daha sonraları kendisi için bir hayr olaca ını bilse dahî, nefret eder. Nefslerin zora koulduklarında hissettikleri bu nefsânî ve tabiî ızdırab ancak güçlü ve hâkim bir mânevî hâl onları zabtetti i ve ızdırablarına neyin sebeb oldu u nu ve neyin bir lezzet vermi olaca ını unutturduu zaman def edilebilir. Zîrâ insan, en büyük evliyâların dahî kendinden uzak olması için a layıp, inleyip, âh ettikleri ve yardım taleb ettikleri bu kabil ızdırabdan kendili inden kaçamaz. Aynı ey insanın defetme e muktedir oldu u rûhânî ızdırab için geçerli de ildir. Onun içindir ki evli yâların kendilerine erimi olan bir belâ kar ısında, derûnlarında: mes'ûd, mutmain, All h'ın kendileri için seçmi oldu unun en iyi oldu undan emin ve sâkin oldukları görülür. Aslında hiçbir ey bizâtihî de il fakat yalnızca "kaplara" ve eyânın fizikî is tidadına göre ikrâh verici ve de kötüdür. Eer eyâ, hâl-i hâzırda, Gaybî Hakîkatları açısından göz önüne alınacak olursa bunların ba ına gelen aslında bunlara uygun o landır. Dahası da var: onların ba ına zâtî hüviyetlerinin zorunlu kıldı ından baka hiçbir ey gelmez. u hâlde All h sa lık, zenginlik, ikbâl güvenlik, çoluk-çocuk sâhibi olmak gibi insanların houna giden eylerin kaybına sabırla tahammül edenlere "O"nun [Hû'nun], onların kaybettiklerinden daha hayrlı oldu unu beyân etmi tir. Zîrâ bunlar "O"nun [yâni "Hû"nun] kendilerinin ayrılmaz Hakîkatı ve zorunlu melceleri oldu u nu ve kezâ kaybettikleri ho larına giden eylerin ise vehim ve hayâlin umûrundan baka bir ey olmadı ını bilmektedirler. All hu Teâlâ burada le hüve "muhakkak ki O" ibâresini kullanmı bulunmak tadır. Hâlbuki Hüve isimlendirilmesi de ya da tasvîr edilmesi de mümkün olmayan, kavranamayan ve bilinemeyen Hakîkat'tır. O, her tecellînin tecellî etmemi olan Asl'ı, her e'niyetin [realitenin] Hakîkat'ıdır. O, ne ınkıtâaya u rar ne dönüür, ne bir yere gider ne de de i ir. Burada hüve hazır bulunmayan fakat konumakta olan bi rinci ahsa ve kendisine hitâb edilen bir ikinci ahsa dilbilgisi bakımından ba lı olan bir ahıs için üçüncü ahıs zamiri olarak kullanılmı de ildir1. All h le ene "muhak kak ki Ben" demi de ildir; zîrâ ene zamirinin hazır olmayı gerektiren belirleyici bir rolü vardır. Hâlbuki belirli olan her ey zâten bundan ötürü sınırlıdır da. Hayr ibâresine gelince bu, [dilbilgisi açısından] biribirileriyle ortak bir eyleri olan iki ey arasında mukyeseyi varsayan bir terimdir. Burada ise ortak herhangi bir 1 Dikkat etmek gerekir ki bu durum fizik-ötesi bir hüve ile te'lif edilmesi mümkün olmayan bir kesret demektir. ey ve hiçbir muk yese söz konusu olamaz: ama All h kullarına onların tanıdı ı bir dille hitâb etmekte ve onları alı ık oldukları bir biçimde yönlendirmektedir. Böyle olmasaydı Varlık ile Adem arasında ortak ne vardır ki? Ve de Hakîkat ile vehim nasıl muk yese edilir ki? All h'ı bulmu olan hiçbir ey kaybetmi de ildir; ve All h' kaybeden ise hiç bir ey bulmu de ildir. bn Atâull h'ın Hikmetler'inde öyle yazmaktadır: Ne buldu ki Seni kaybetmi olan? Kezâ ne kaybetmi ki Seni bulan? 220. Mevkıf
MANEVİ MÜREBBİNİN GEREKLİLİĞİ(KİTABÜL MEVAFIK)
"Ey imân edenler! All h'dan çekinin ve O'na yaklamaya bir yol arayın! Ve O'nun yolunda cihâd edin! Belki felâh bulursunuz" [Yâ eyyühelleziyne âmenûttekull he vebteg ileyhil vesiylete ve câhidû fî sebîlihî lealleküm tüflihûn] (V/35) Bu âyette bilgiye yönlendiren seyr-i sülûk hakkında bir ipucu bulunmaktadır. Öncelikle, All h imân edenlere Kendisi'nden çekinmelerini (yâni takvâ'yı) emret mektedir. Bizde [yâni ehl-i tarîk'de], bu, Târikat'ta her tekâmülün temeli ve Tahkîk Makmı'na erimeye müsaade eden anahtar olan Tövbe Makmı denilen makma te kbül etmektedir. Bu makm kime ihsân edilmi se hedefe vâsıl olması da ona ihsân edilmi tir; ve bu, kime reddedilmi se hedefe vâsıl olması da ona reddedilmi tir. Mür idlerden birinin de demi oldu u gibi: "Hedefe [vusûl'e] ulamayanlar usûle uymamı olanlardır". Daha sonra All h bizlere: "ve O'na yaklamaya bir yol [vesiyle] arayın!" yâni bütün artlarına uyarak Tövbe Makmı'na hâkim olduktan sonra yaklamaya bir yol arayın demektedir. te bu vesiyle: tarîkat eceresi hatâsız, seyr-i sülûk hakkında ol sun rfân'a erimeye engel olan nâkısalar hakkında olsun gerçek bilgi sâhibi, bunların ifâsı hakkında bizzât denemi oldu u bir ilme, uygun bir mizac ve ilâçlara sâhip o lan bir mür iddir. Ehlull h arasında, rfân Yolu'nda bir vesiylenin yâni bir mür idin elzem oldu u hakkında mutlak bir icmâ' vardır. Kitaplar, en azından vâridât, tecellîyât nûrları ve vâkı'ât zuhur etmeye ba la dı ı andan, ve dolayısıyla da mürîde bütün bunların hangilerinin kabûl edilebilir ve hangilerinin de atılması gerekti i, hangilerinin sa lıklı [rahmânî] ve hangilerinin de sa lıksız [eytânî] olduklarının açıklanmasının elzem oldu u andan i'tibâren böyle bir mür idden vaz geçilemeyece ini ifâde etmektedirler. Buna kar ılık seyr-i sülûkun ba ında mürîd takvâyı ve mânevî cihâdı genel hatlarıyla anlatan kitaplarla iktifâ ede bilir. "Ve O'nun yolunda cihâd edin!": bu, bir mür id bulduktan sonra cihâd etmek emridir. Bu bir mür idin idâresi altında ve belirli kurallar uyarınca yürütülecek olan özel bir cihâddır. Bir mür id olmaksızın yürütülecek olan cihâda, pek ender hâricin de, güvenilemez, çünkü tek bir ekilde yürütülen tek bir cihâd yoktur. nsanların isti datları de i ik, mizacları ise biribirlerinden çok farklıdır; ve böyle bir ey birine ya rarlı olurken bir di erine zararlı olabilir. 197. Mevkıf
İKİ ÖLÜM (KİTABÜL MEVAFIK)
All hu teâlâ dedi ki: "Bilin ki bütün i ler sonunda All h'a döner" (XLII/53) "Her i O'na döndürülür" (XI/123) "Ve O'na döndürülecekiniz" (X/56) "Sonra dönü ünüz O'nadır" (VI/60) ve buna benzer daha nice âyetler. Bil ki her eyin tekâmülü onu All h'a sevk eder ve o, O'na rücû' eder. Mahlû k tın O'na rücû'u Ba'sübadelmevt'ten [Ölümden sonra dirili ten] sonra vuku bulur ve bu da mahlûk tın ifnâının akabindedir. Ama Peygamber'in (asv) de dedi i gibi: "Ba'sübadelmevt günü O'nun için ölmü olan zâten diridir". Oysa iki çe it ölüm vardır: bütün canlılara ait ve kaçınılmaz olan ölüm ile bunların içinden bâzılarına mahsûs irâdî ölüm. Resûlull h'ın: "Ölmeden evvel ölü nüz!" sözünde bizlere tavsiye etti i ölüm bu ikinci ölümdür. Bu ikinci ölümle ölen i çin Ba'sübadelmevt zâten olup bitmi tir. Onun umûru artık All h'a rücû' etmi olup Bir'den farksızdır. Bu zât All h'a rücû' etmi olup artık O'nun aracılı ıyla görmekte dir. Taberânî'nin zikretti i bir hadîse binâen Peygamber'in (asv) de dedi i gibi: "Siz ler ölmeden önce Rabb'inizi göremezsiniz"; bunun sebebi ise bu ölmü de dirilmi o lanın mü âhedesinde bütün mahlûk t ifnâ olmu ve artık onun için tek bir eyin, tek bir Realite'nin [Hakk'ın] bâkıy kalmı olmasıdır. Mü'minlerin Âhiret hayatında nasîbleri olacak olan her ey u ya da bu mertebeden olmak üzere âriflere mahsûs bu hayatta zâhir olmu olur. ekillerinin kesreti açısından bakıldı ında, e yânın, tekâ mülü sonunda, All h'a rücû'u asl bir realitenin de i mi olmasını de il yalnızca bir idrâk de i ikli ini ifâde etmektedir. Ölen ve Ba'sübâdelmevt'e mazhar olan için, zâtî birli i açısından kesret Vâhid'dir; ve ihtivâ etti i münâsebetler ve vecheler dolayısıy la da Vâhid kesrettir. A'yân ya da bâzılarının deyimiyle cevherler asl yok olmazlar. Bu âlemdeki ve ötekindeki halk-i cedid yalnızca a'râz olan ekillere aittir. [All h'a ait olan] Zât-ı Mutlak olmayan her ey arazdır. 221. Mevkıf
GÖZ KAMAAŞTIĞI ZAMAN(KİTABÜL MEVAFIK)
"Göz kama tı ı, Ay karanlı a gömüldü ü, Güne ile Ay cem' edildi i zaman. O gün insan «Kaçacak yer neresi?» diyecektir. Hayır, kaçıp sı ınacak yer yoktur" [Fe izâ baraka-l basar. Ve hasefe-l kamer. Cemi'a- emsu ve-l kamer. Yek lü-l insânu yevme izin eyne-l meferru. Kellâ lâ vezer.] (LXXV/7-11) Müfessirlerin bu âyetler hakkında söylemi oldukları mâlûm olup bunlarda [yorumlarda] de i tirecek bir ey yoktur. Fakat burada göz önüne alınması gereken ince bir îmâ ve [i in] bir baka veche[si] bulunmaktadır. "Göz kama tı ı zaman": [yâni] akınla ıp aptalla tı ı zaman. Bu tecellîlerin ba ladı ı âna atıfta bulunmaktadır, çünkü insanın o ânda müâhede ettikleri hakkında pe înen hiçbir bilgisi ve gördükleriyle de hiçbir ünsiyeti bulunmamaktadır. Ay, ola anlı ı itibâriyle kulu, "ay tutulması" da kulun gözden kaybolmasını yâni kulun varlı ının i reti oluunu ve onun öz malı olmadı ını çünkü kulun ancak mecâzî olarak var olduunu remzetmektedir. Bütün bunlar, halkın mestûr, Hakk'ın ise â ikâr göründü ü Makmü-l Cem'e i âret etmektedir. Bu, insanın aya ının kay ması tehlikesinin büyük oldu u, herkes için kritik bir makmdır. Ama bu makmı zevkan tatmı olup da bu makmı iktisâb etmi olana bu böyle de ildir, çünkü Cenâb-ı Hakk bu kuluna yardım edip onu ilâhî gazabdan emîn bir yerde muhâfaza eder. Ama bu makma yalnızca okudu u kitaplar ya da i inin ehli olmayan kâmil olmayan eyhlerin rivâyetleriyle eri ene gelince i te onun kaybetmesine ramak kal mı tır, onun bundan kurtulma ansı da pek azdır. eytan onun yanına pek kolay so kulur ve onu aldatabilecek pek kuvvetli delîllere sâhiptir. eytan, onu: "All h senin aslî gerçe indir. Sen O'ndan bakası de ilsin ki! Kendini ibâdetle harcama: ibâdetler bu makma ermemi , senin bildi ini bilmeyen, senin vâsıl oldu un noktaya vâsıl ol mamı avâm içindir" diyerek yava yava hatâya sevketmekten hâlî kalmaz. Sonra ona: "Sen kendilerine ' stedi inizi yapınız zirâ Cennet sizin hakkınızdır'1 diyerek ha ramları ona helâl kılar. Bu kimse de böylece All h-sız, ibâhacı ve tenâsüh taraftarı olur. "Çarptı ı avın bir tarafından girip öbür tarafından iz bırakmadan çıkan ok gibi o da dinden öylece çıkıverir2". Güne All h'ın (C.C) Ay ise kulun remzidir. Bunların cem'i de yüce mertebe, en büyük halâs ve yüce saadet olan cem'ü-l cem' makmını remzetmektedir. Bu mer tebe hem halkın Hakk sâyesinde mevcûd oldu unu, hem de Hakk'ın mahlûk tı aracı lı ıyla tecellî etti ini görmekten ibârettir: zirâ Hakk ancak mahlûk tıyla kendini iz hâr eder; mahlûkat ise Hakk olmasaydı tecellî edemezdi. Buna göre hulûl, birleme ve karıma olmadan bunları cem' eden hiçbir sûretin var olması mümkün de ildir, zi râ All h bütün mevcûdâtın realitesinde [e'niyyetinde]3 mevcûd olup Hakk'ın Varlı ı'ndan hâlî mahlûk t olamıyaca ı gibi kendi hilkatinden hâlî bir lâh da olamaz. 1 Bedr sava ından geri kalan müslümanlar için ifâde edilmi olan bir hadîsden alıntı. (Bk. Buhârî, Me âzî) 2 Hadîs. (Bk. Buhârî, Âdab) 3 "Külli yevmin Hüve fî e'n": O her ân gerçe in [realitenin] içindedir. 2 te bu durumda ârif ki i, her ne kadar mazhar oldu u bütün tecellîler tek bir Kaynak'dan neet etmi olsalar bile: tecellîlerin çe itlili inin, çabucak vuku bulup sona ermelerinin, zihni sersemleten ve kendisini uyuuklu a gark eden tenezzülâtın bollu unun ve [bütün bu] kesretinin onda hâsıl etti i akınlı ın iddetinden ötürü "Kaçacak yer neresi?" diye sorar. "Ama sı ınacak yer yoktur ki!". Bu hâlden kurtulup da sükûnete kavumak isteyen ârif ki iye sükûnetin de irfânın da ancak orada bulundu u bildirilmektedir. Gerçekten de ilâhî tenezzülât artma a ba ladı ında akınlık da artar ama irfânın kayna ı olan da i te bu tenezzülâttır. te bunun içindir ki Ârifü-l Urafâ [Âriflerin E fendisi] olan Peygamberimiz (SAV): "All hım! Senin hakkındaki akınlı ımı art tır!"4 diye duada bulunmu tur. 320. Mevkıf 4 Kütüb-i Sitte'de bulunmayan bu hadîs bn Arabî tarafından Fusûs'da da Fütûhât-ı Mekkîyye'de de zikredilmektedir
NAMAZ (KİTABÜL MEVAFIK)
Namazında yüksek sesle okuma; onda sesini fazla da kısma; ikisinin arası bir yol tut. (XVII/110) Bu: "Namazda okuman gerekli olan Kur'ân âyetlerinin hepsini ne yüksek ses le ve ne de tamâmen alçak sesle kıraat et! Sesli kıraat ile sessiz kıraat arasında bir or ta yol izle!" anlamındadır. Bu senin namazlarında Peygamber'in Sünnet'ine uygun bir biçimde bâzen sessiz ve bâzen de yüksek sesle kıraat etmen demektir. Bana, bunun bizim yolumuzun sâlikleri nezdindeki bâtınî mânâsının ne oldu u soruldu. O zamanlar bu konu hakkında hiçbir ilme sâhip de ildim ve buna da bil ginin yarısını tekil eden eyle, yalnızca "Bilmiyorum" diyerek cevap vermekle ye tindim. Bu kuralın gizli mânâsı bana daha sonra ilhâm edildi. te [size bunun mânâ sı]. Küllî Hakîkat Zât-ı lâhî'ye ait olan adem-i tecellî ile Esmâ'ü-l Hüsnâ'nın husûsi yetine ait olan tecellî'den ibârettir. Bu i'tibârla kula düen dâimâ: 1) Zât hasebiyle bâ tın olanın murâkabesi ile 2) Esmâ'ü-l Hüsnâ hasebiyle zâhir olanın murâkabesi ara sında bulunmaktır. Cenâb-ı Hakk da insana zâten, biri zâhire ait [basar] di eri ise bâ tına ait [basîret olmak üzere] iki göz vermi tir. nsan bâtınî gözüyle tecellî etmeyene, zâhirî gözüyle de tecellî edene bakar. O, bu iki âlem arasında tıpkı bir berzah gibi o lup bunlardan birinin içine di erini ihmâl ederek tamâmen gömülmemelidir. Eer böyle yaparsa o tıpkı bir kör gibi hareket etmi olur. Hâlbuki gece ile Zât'ın dipsiz karanlı ı [yâni Amâ'] arasındaki remzî tekbüliyet dolayısıyla, bunun kuattı ı kimse muhakkak ki yok olur gider. Yüksek sesle kıraat tecellî [zuhur] demektir. Yüksek sesle kıraat adem-i tecellî karanlı ının namaz kılan kulu tamâmen istilâ etmemesi ve onun, böylece, kopmamı oldu u zâhir ile bir ba ını muhâfaza edebilmesi için emredilmi bulunmaktadır. Eer bu baka türlü olsaydı adem-i tecellî'nin karanlı ı bu kulu yutmu olurdu ki o zaman da iki ık tan biri olurdu: ya bu kul Zât'ın karanlı ına dalanlarla birlikte kaybolur giderdi ki bu, o kul için zevkî bir tahakkuk olurdu ve bu tahakkuka mazhar olanlar Esmâ'ü-l Hüs nâ'nın nûrunu ve er'î sorumlulu un artı olan temyîz yetene ini [a ıp da bunları] ar kalarında bıraktıkları için de artık erîat'ın bütün farzları da ortadan kaybolmu olur du. Ya da, Zât'ın Ahadiyyet'ine yalnızca teorik bilgi açısından gark olmu ama varlı ı er'î kurallara riâyet etmeyi zorunlu kılan temyîz yetene ini muhâfaza etmi olanlarla birlikte telef olur giderdi; bunlar ise ibâhacı takımıdır ve telef olup giderler. "Bollukdan sonra darlıkdan All h'a sı ınırız"1. Bir yakaza hâlinde bana: "taatsizliklerin ve ihlâllerin hepsi de Zât'tan gelir" dendi. Bu iki türlü anla ılabilir. Burada bizi ilgilendiren udur: Esmâ'ü-l Hüsnâ'yı ve bunların ameliyelerini aan Zât-ı Ahad'ın murâkabesinde gark olan ve, dolayısıyla 1 Müslim'de Hac bahsinde zikri geçen bir hadîsden. da, Peygamberlerin helâl ve haram ile ilgili tanımları aldıkları, Kutsal Kitapların vahyedildi i ve erîat'ın tesis edildi i mertebenin idrâkinden mahrûm kılınan insan kendisinden ba kaları için günâh olacak olan fiilleri ifâ etmek tehlikesiyle kar ı kar ıyadır. Öte yandan benzer ekilde gündüz ile ı ıklar, yıldızlar, güne ler ve aylar ek linde zuhur eden Esmâ'ü-l Hüsnâ'nın ne et etti i mertebe arasındaki remzî tek bü liyet vardır. Alçak sesle kıraat adem-i tecellîye tek bül etti i cihetle bu, Zât'a ait a dem-i tecellî mertebesi ile bir ba ı bulunsun da bundan tümüyle tecerrüt etmesin diye gündüz namazlarını kılana emredilmi tir. Zirâ Esmâ'ü-l Hüsnâ'nın ili kilerinin kesre tine gömülen kimse bunların ameliyelerinin tutsa ı olarak kalır; yâni bu durum zâ hirde tıpkı sanki gerçek kesretmi gibi görünür. Bunun sonucu olarak o da tıpkı bir kör gibi hareket etmi olur. Böylece zâhir ya da tecellî demek olan gündüze, bâtın demek olan alçak sesli kıraat izâfe edilmi olmaktadır. Buna kar ılık, bâtını ya da adem-i tecellîyi remzeden geceye de zâhir ya da tecellî demek olan yüksek sesli kıraat izâfe edilmi olmaktadır. Ak am ve yatsı namazlarına gelince bunlar, remzî olarak, zuhuru e yânın yok olma sını intâc eden adem-i tecellî hâlindeki Zât mertebesine tek bül eden gece ile Esmâ'ü-l Hüsnâ'nın tecellî etti i mertebeye tek bül eden gündüz arasındaki berzahlar gibidir. Bu i'tibârla bu iki namazda yüksek sesle kıraatın ile alçak sesle kıraata birle tirilmesi emredilmi bulunmaktadır, çünkü berzah aralarında orta bir yer i g l etti i iki eyi biribirine birle tirmekte olup bunların her birine dönük bir vechesi bulunur. Bundan ba ka e er bu iki namazda yüksek sesli kıraat alçak sesli kıraate ta kaddüm etmekteyse, bu da namaz kılanın tecellî etmemi Zât'ın remzi olan geceyi is tikbâl etmeye hazırlanmasından ötürüdür. Bu sonuncusu tecellînin ilkesidir. Ama tecellî güçlüdür. te bunun içindir ki namaz kılandan, bu gücü onun aksiyle kar ılaması istenmi tir. Bundan dolayı nama zın ilk iki rek'ati yüksek ve sonrakiler de alçak sesle kıraat edilir. Aynı ey tümüyle yüksek sesle kıraat olunan sabah namazı için geçerli de il dir. Bu namaz vakti girdi inde gece de varlıkları sessizli i, belirsizli i ve sırrının içi ne çekmi olur. Bu varlıklar da onları bu sırdan çıkartıp belirsizlik âleminden belirli lik (taayyün) âlemine geri döndürecek, sessizli i bozacak bir eye ihtiyaç duyarlar. te bunun içindir ki bu namaz tümüyle yüksek sesle edâ edilir ve bu namazda da biz lere Kur'ân kıraatini uzatmamız tavsiye edilmi tir. 271. Mevkıf
VAHDET-İ A'LA(KİTABÜL MEVAFIK)
Hakk Teâlâ bana dedi ki: "Sen kim oldu unu biliyor musun?". Buna cevâbım u oldu: "Evet; ben Senin Tecellînin izhâr etti i hiçim. Senin Nûr'unun aydınlattı ı karanlı ım". O zaman bana dedi ki: "Mâdem ki biliyorsun, o hâlde [bu bilginde] metânetle sebât et! Ve [sakın] sana ait olmayanın üzerinde hak iddia etme; zirâ emânet sâhibine iade edilmeli ve borç olarak alınmı olan da ödenmelidir. "Mümkün varlık" sıfatı e zelden ebede kadar sana aittir. Bana gene dedi ki: "Sen kim oldu unu biliyor musun?". Buna da cevâbım u oldu: "Evet; i in gerçe inde ben Hakk'ım. Ama mecâzî olarak ve Tarîkat açısından ben halkım. Sûretime bakılacak olursa ben mümkün varlı ım, ama ben Vücûd-i Mut lak olmamazlık edemem. [Esmâ'ü-l Hüsnâ'dan] Hakk ism-i erîfi i in aslında bana aittir; halk ismi ise i reti bir isim ve asla de il fasla ait bir formüldür. Bana dedi ki: "Bu remzin üstünü ört! Ve bırak, duvar da hazînenin üzerine yıkılsın, öyle ki bu hazîneyi ancak nefsini çetin bir sınava tâbî tutmu ve ölüme de korkusuzca bakmı olan kimse ortaya çıkarabilsin! Sonra Cenâb-ı Hakk bana: "Sen nesin?" diye sordu. Buna da öyle cevap ver dim: "Ben farklı iki bakı açısından [zâhirî ve bâtınî açılardan] iki eyim. Sen olarak ben, Evvel ve Âhir'im, kendisini tecellîleriyle izhâr eden Vücûd-i Mutlak'ım. Benim mutlaklı ım Senin Zât'ının zarûretinden ve ezelî olu um da Senin lm'inden ve Senin Sıfat'larından ne et etmektedir. Ben olarak ben ise asl varlı ın kokusunu duymamı olan saf hiçim, ârızî olmamda dahi mevcûd olmayan ârızî bir varlı ım. Ben ancak, Seninle ve Senin için hazır bulundu um[un idrâkini zinde tuttu um] sürece varlık sâ hibiyim. Kendi hâlime terk edildi im ve Senin huzûrunda bulunmadı ım zaman ben, var olmakla beraber gene de var olmayanım. Akabinde bana gene sordu: "Pekiyi, ya Ben kimim?". Buna cevap olarak de dim ki: "Sen Zât'ıyla mutlak olan, Zât'ında da Sıfat'larında da kâmil olan Varlık'sın. Sen her mertebede Kâmil Olan'sın, akla gelebilecek her eyden de Münezzeh Olan'sın". Bana: "Sen Ben'i tanımıyorsun" dedi. Hörmette kusur etmekden korkmaksızın O'na dedim ki: "Sen mümkînat âle mindeki bütün mahlûk tın Kendisi'ne benzedi isin. Sen hem Rabb'sın hem merbûbsun, hem yakınlıksın hem uzaklıksın, hem Ahad'sın hem kesretsin, hem Yü ce'sin hem de ilsin, hem Ganiyy'sin hem muhtaçsın, hem kulsun hem lâh'sın, hem âhid ve hem de Me hûd'sun. Ne kadar zıtlık varsa hepsi de Sen'de bulu ur. Çünkü Zâhir de Sen'sin Bâtın da, gezen de Sensin oturan da, eken de Sen'sin mahsûlü har manlayan da. Sen ince ince alay edensin, hiyleler kuransın ve aldatansın. Sen de Hakk-ı Âlâ'sın ben de Hakk-ı Âlâ'yım. Sen de halksın, ben de halkım. Sen ne usun ve ne de busun, ben de ne uyum ve ne de buyum". 2 I. Bölüm Bana dedi ki: "Yeter! Beni tanıyorsun. Beni, Beni tanımayanlara kar ı gizle! Zirâ Rubûbiyyet'in bir sırrı vardır ki e er açıklansaydı Rubûbiyyet kaybolmu olur du1. Ubûdiyyet'in de [yâni kullu un da] bir sırrı vardır ki e er açıklansaydı ubûdiyyet de kaybolmu olurdu. Sana Bizim hakkımızda ö retmi olduklarımızdan ötürü Bize hamdet! Zirâ Bizi Bizden baka birisi aracılı ıyla tanıyamazsın. Bizi Bize ancak Biz sevkederiz!" 30. Mevkıf
EY NEFSİ MUTMAİNNE
"Ey Nefs-i Mutmainne [huzura kavu mu Nefis]! Sen O'ndan râzî ve O da senden râzî olarak Rabb'ine rücû' et! Kullarıma katıl! Ve Cennet'ime gir!" (LXXXIX/27-29) Rabb'inin "itminân bulmu , râzî olmu ve rızâya kavu mu " diye vasıflandıra rak emir verdi i (ve bu emirle aslında hem bir yetki, hem bir müsaade ve hem de bir de eref bah etti i) bu Nefs'e Rabb: "sarâhaten Kendisi'ne izâfe etti i ve Kendisi ta rafından seçilmi olan kullarına" katılmasını emretmektedir. Bunlardan maksat Kul luk ve Rubûbiyet'e kar ı hakikî ili kilerini tanıyanlardır; yâni "kul" denilenin Rabb 'in, kulun evsâfının ekillendirip kayıtlandırdı ı, özel bir tecellîsinden ba ka bir eye delâlet etmedi ini [hakkıyla] bilenlerdir: Zâtî Hakîkat "Rabb", zâhirî görünüm ise "Kul"dur. Kul bir "Kul" eklinde tecellî etmi olan bir "Rabb"dır, ve âbid görünümü altında Kendi Kendi'ne ibâdet eden de O'dur. O'nun cennetine (fî cennetihî) girmek [CNN kökünün mânâsına uygun olarak] O'nun Zâtı'nda gizlenmi (ictinân) olmakdan ba ka bir ey de ildir. Oraya vâsıl olan hem mahlûkat ve hem de Esmâ'ü-l Hüsnâ perdelerini geçip a mı demektir. Artık onun için yalnızca hisler aracılı ıyla algılama düzeyinde bir realiteye [ e'niyete] sâ hip olan, vehme dayalı olarak yaratılmı olan taayyünler uçup gitmi lerdir. Bu algı lamalar olmasaydı yalnızca saf ve mutlak Vücûd [Varlık] olacaktı. Bu durumda ise be erin, artık All h tarafından "ku atılmı " olması hasebiyle, hüviyeti aynen de il hükmen kaybolur. Aksine, e er lâhî Hüviyet be er tarafından "ku atılır" ise bu Hüviyet hiç de i mez yüceli i içinde kalır ve ona hiçbir de i iklik tesir etmez. Bununla beraber [âyetteki] bu i'kaz ve bu ilâhî düzen, yalnızca, "Sahîh mâne vî deneyim ve kâmil ke f sâyesinde ilm-el-yakîn safhasını a ıp da hakk-el-yakîn saf hasına eri mi olan Nefs'e" hitâb etmektedir. Burada iki husûsa dikkat etmek gerekli dir. Öncelikle bu Nefs: 1) All h'ın bir fiili, lmi'ne ve Hikmeti'ne uygun bir bi çimde: ne uygunsa, nasıl uygunsa, ne ölçüde uygunsa, hangi ân için uygunsa, ve hangi münâsebetle ve hangi bakı açısından olursa olsun o fiilden daha kâmil ve daha hakîm bir fiil olmayacak ekilde icrâ eden hür bir Fâil oldu u husûsunda da, ve 2) kendisi e er lâhî Hikmet'e ve artların neleri gerektirmekte oldu unun bilgisine eri ebilmi olsaydı söz konusu fiilden bir ba kasını seçemeyece i husûsunda da yakîn [kesin bilgi, kanaat] sâhibi olmalıdır. Nefs bu yakîne sâhip olur olmaz All h'ın irâde sinden "razî" olmak mak mına da eri mi olur; böylece itminâna eri ir ve ilâhî hü kümlerin zuhuru onun de i mez sükûnetini de sarsmaz. kinci olarak bu Nefs'in, mânevî deneyim ve sezgisel ke fe dayalı olarak, Al l h'ın, istisnâsız bütün yarattıklarından südûr eden her eyin tek Fâil'i oldu u hakkın da da yakîn kesbetmi olması gereklidir. Mahlûkun belirli bir fiile nazaran sebep, art ya da engel rolü oynaması aslında All h'ın, Mutlaklı ından hiçbir ey kaybetmeksi 1 zin, O'nun Mutlaklık mertebesinden art, sebep ya da engel denilen bu ekle nüzûl etmesidir. O yaptı ını bu ekil aracılı ıyla icrâ etmektedir. O bu ekil olmaksızın icrâ etmeyi murâd etmi olsaydı pek lâ bundan vaz geçebilirdi ama O'nun Hür râdesi ve Hikmeti bu ekildedir. u hâlde fiilin yalnızca O'na, o tek ve eriksiz Zâta ait olması na ra men ilk bakı ta bu fiil bu ekle izâfe edilmektedir. te kendili inden hiçbir fiili olamıyaca ından ve dolayısıyla ondan râzî o lunmu olmasına ara verdirebilecek hiçbir ey de olmadı ından ötürü Rabb'i bu Nefs'den râzî olacaktır. All h'ın yarattıklarından râzî olması ve onlara rahmet etmesi Ezel'deki hâli te kil eder. O bu rızâsından ve rahmetinden ötürü onlara vücûd bah etmi tir ve onlar bu yaratılı ın sebebidirler. Aslında ve [kendine has] bir vücûdu ve de bir fiili bulunmadı ını idrâk eden biri Ezel'deki bu ilâhî rızâ ve rahmet hâline ye niden kavu mu demektir. All h, Lûtf u Kerem'iyle, bizleri ve ihvânımızı bu âyetin îkaz ve i âret etmek te olduklarından kılsın! Âmin! 180. Mevkıf
ABDÜLHKADİR EL CEZAİRİ
Kitabül Mevakıf isimli eserinden:
"Allah beni vehmi benliğimden kurtararak hakiki benliğime yakınlaştırdı.Ve Arz'ın gözden kaybolması Sema'nınkini de peşinden sürükledi.Küll ve cüz artık birbirinden ayırt edilemez oldu.Dikey ile yatay mahvoldular.Nafile ibadet farza rücu etti.renkler7 ise başlangıçtaki saf beyazlığa döndü.Manevi seyahat menzilini erişti de O'ndan başka ne varsa helak olup gitti.Her izafet, her vecih, her bağlantı yok olmuş olduğundan başlangıçtaki hal geri geldi. "BUGÜN BEŞERİ NESEBİNİZİ ZELİL, ZAT'IMINKİNİ AZİZ KILDIĞIM GÜNDÜR"
Sonra bana Hallac7ın sözü söylendi, şu farkla ki ben onu dile getirmeden bizzat O bunu benim için telaffuz etti.Bu söz ancak ona layık olanlarca anlaşılıp kabul edilecek bir sözdür.; cehaletin galebe çaldığı kimseler manasını bilmediklerinden bunu reddederler.
Bu sözlerin yorumu şöyledir:
Allah beni nefsimden kurtardı."Ölmeden evvel ölünüz" sırrına ağah olunca da beni gerçek benliğim olan , ama nefsin tasallut ve hileleri dolayısıyla idrak edememekte olduğum Zatı'na yakınlaştırdı.Hasret bitmiş , katre Umman'a ermişti.Böylece şehadet alemi gözlerimden ve idrakimden silinmiş , ruuhani ve beşeri arzu ve isteklerim de kalmamıştı.Cenab-ı Hakk bütün nafile ibadetlerimi farz ibadetler gibi kabul etti.Bütün tecelliler, batınlarındaki saf Nur 'un ziyasının kudretiyle silinip helak olmuşlardı.Miracım menziline erişti.Artık O'ndan başka hiçbir şey yoktu.Artdık Ezel'de idim.Bütün beşeriyetim ifna olmuştu.Katre'nin Umman da erimesiyle yalnızca Zatullah vardı ve başka hiçbir şey yoktu.Tamn katrem, Zat Ummanında ifna olurken büyük bir neşeyle Enely Haükk diye nida edecektim ki altı cihetten yankılanan "Enel Hakk" diye bir nida duydum.Ben onu dile getirmeden O bunu benim için telaffuz etmişti.Miracı yaşamayan bu sözü nasıl idrak edebilir ki?"
NASİHAT
NASİHAT ETMEK,NASİHATI TUTMAK
Nasihat etmek kolay bir iştir.Asıl zor olan nasihatı kabul etmektir.Bil ki Allah kimin doğru yola erişmesini murad etmiş ve inayette bulunmuşsa, ona mutlaka zahiri ve batıni anlamda öğüt veren bir nasihatçının kapısına ulaştırır.Öğüt ve nasihatın nuruyla her şeyden haberdar olan Allah’a ulaşmanın yollarını bulur.
MİZAC
MİZAC,MİZACDAN ÇALAR
Mizac(hal) sari’dir yayılmkacıdır” diye bir söz söylenmiştir.En basit bir ifade ile Dünyevi şeyler konuşan bir kimsenin yanında oturup onunla vakit geçirirsen, dünya sevgisi sana sirayet eder ve kalbinde yer etmeye başlar.
Bu nedenle Hak yolunu sıdk ile talep edenin, büyük velilerin hallerinden münasebetsizce konuşan kimselerle düşüp kalkması uygun olmaz.
En’am suresini n 68 nci ayetinde “Ayetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde , onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur” hitabı vardır.Bu hitap Efendimiz SAV ile ümmetine söylenmiştir.
Kişi kendi cinsinden olanın huyunu alır.Habis olanla karşılaşmaktan sakın.Rüzgar kötü bir alandan geçince pis havadan kötü kokular alır.
KABİRDE ÖLENLERİN YÜZÜ
KABİRDE ÖLENLERİN YÜZÜ
Kefen soymayı meslek edinmiş, sonra başına gelen bir felaketten sonra tevbe etmiş birisine sordular:Ehli sünnetten ölenlerin ne kadarının yüzü kıbleye dönük olarak kalmış?”.Adam bu soruya “Çoğunun yönü kıbleden başka bir yöne çevrilmişti.Bu haberi duyan Evzai (meşhur bir müfessir) şöyle dedi:” Yüzü kıbleden başka bir yöne çevrilmiş olanlar , sünnetin dışında ölenlerdir”.
O, “sünnet” ile , “İslam milleti” ni kastediyordu.
EİFENDİMİZİN HZ.ADEM DEN FARKI
Efendimiz SAV buyurmuştur: “ Ben, şu iki
hususta Adem (a.s) ‘dan üstün kılındım: Benim şeytanım kafir idi, Allah bana
yardım etti de o Müslüman oldu.Hanımlarım da bana (hayırlı işlerde) yardımcı
oldular.Adem (a.s) a gelince şeytanı ve hanımı hata etmesi hususunda ona yardım
etmişlerdir”
11 Ekim 2025 Cumartesi
HAFAZA MELEKLERİ
İins andan zuhur eden fiilleri kayıt altına alan iki melektir.Bu meleklerin insanda oturdukları yer konusunda Nebevi bir haberde şöyle varid olmuştur:" Ağızlarınızı helal şeylerle temiz tutun.Çünkü orası mükerrem iki meleğin oturma yeridir.Mürekkepleri tükürük, kalemleri dildir.Onlara, dişlerin arasında kalan yemek artıklarından daha ağır gelen bir şey yoktur.2
YAŞ VE KURU
En'am suresinin 59 ncu ayetinde geçen iki kelimedir."Yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki hepsi apaçık bir kitaptadır"
Yeş, şimdi mevcut olan ; kuru,şimdi mevcut olmayıp da sonra var olacak olandır.Yaş, canlılar; kuru, cansızlardır. Yine yaş, mümin; kuru kafirdir. Yaş, alim; kuru , cahildir. Yine yaş. arif; kuru, zahiddir.Yaş, muhabbet ehli; kuru, ayrılık ehlidir. Yine yaş, müşahede sahibi; kuru, vücud sahibidir.Yine yaş, Allah ile baki; kuru, nefs ile baki olandır.
HEVAYA MUHALEFET
Irak'ın ekilen dikilen bölgesine seyahat eden birisi yaşlı bir kimsenin havada bağdaş kurup oturduğunu gördü.Selam verdikten sonra ona:"Nasıl havada oturuyorsun?" dedi. Adam "Hevaya muhalefet ettim de havada oturdum" dedi.
İnsan hevadan ancak takva ile kurtulabsilr.Mesnevi'de denilmiştir:
"Takva heva ve hevesin ellerini bağlarsa ,Hakk aklın ellerini çözer.Aklı müdbir senin önderin ve hizmetkarın olursa , Galib ve hakim olan duygular senin mahkumun olur.
Heva nefsin sıfatlarındandır.
"SELAM SİZE" NİN MANASI
"sELAMÜN ALEYKÜM" , YANİ "sELAM SİZE" İFADESİNİN MANASI : aLLAH, DİNİNİZE VE CANINIZA İSABET EDECEK AFET VE MUSİBETLERDEN SİZİ SELAMETTE KILSIN, DİYE DUA EDİYORUM, DEMEKTİR.
Gelenin oturana selam vermesi adet iken ,En'am suresinin 54 ncü ayetinde zikredilen Allah Teala'nın Rasulüne önce selam vermesini emretmesi , onları (peygamber huzuruna gelenleri)selamla karşılayarak sevindirmek ve utandırmamak içindir.
DERVİŞLERİ SEVMEK
Feridüddin Attar hazretleri buyurmuştur:" Dervişleri sevmek cennetin anahtarıdır.Onlara düşmün olmak lanete uğrmaktır."
Hadis-i Şerifde buyrulmuştur:" Her şeyin bir anahtarı vardır.Cennetin anahtarı ise miskinleri sevmektir.Sabreden fakirler, kıyamet günü Allah ile beraberdirler."
10 Ekim 2025 Cuma
"VAKTİM YOK"
Vaktimiz yok” hikâyesini biliyor musunuz? 🥹🥹
Haydi başlayalım:
“Vaktim yok!”
Bir hanımefendi şöyle anlatıyor: Şam’da geçirdiğim eski günleri hatırlıyorum. Orada bir komşum vardı.
Her sabah kapısını çaldığımda “Hadi gel, bir fincan kahve iç” dediğimde, o hemen örtüsünü ve anahtarını alır, eve girer ve “Kahve nerede? Vaktim yok!” derdi. Ben kahveyi hızlıca kaynatır, içerdik.Sonra kalkar ve tekrar “Vaktim yok!” derdi.
Ben ona her gün, her zaman davette bulunurdum.Çünkü ben yaşlanmış, yalnız kalmıştım.O ise benden büyük bir hanımefendiydi, sadece yaşlı bir eşi vardı.Ama hep hızlıca uğrar, “Vaktim yok!” diyerek dönerdi.Bazen de ben ona giderdim, “Gel içeri!” derdi, kahveyi kaynatır ve tekrar: “Vaktim yok!”
Ben şaşırırdım. Onu meşgul eden neydi?Kahveyi içer, rahatsız etmemek için hızlıca çıkardım.Bir gün şaka yollu dedim ki:“Keşke seni meşgul eden şeyde beni de çalıştırsan, böylece benim de vaktim olmaz!”Yüzü sevinçle aydınlandı: “Uzun zamandır senden bu isteği bekliyordum. Yarın birlikte başlarız inşallah” dedi.
Ertesi sabah kahvemizi içtik.Sonra dedi ki: “Vaktimiz yok!” İki mushaf (Kur’an) getirdi ve dedi ki:“Hadi bir ayet okuyalım, tefekkür edelim, kendimizi sorgulayalım: Biz bu ayetten neredeyiz?”
Nefesim kesildi 🤔
“Mushaf mı? Ayet mi? Tefekkür mü?” Ben bunlardan neredeydim? Komşumun meşgul olduğu şey bu muydu?Bu mu “vaktim yok”un sırrı?
Gülümsedi:“Evet! Artık benim ve senin vaktimiz yok! Ömrümüzün dakikaları, saniyeleri bitmeden biz onlara yetişelim; yoksa biz mezara varırız. Ve orayı aydınlatacak tek şey Kur’an’ın nuru, Allah’ın kelamıyla doğruluk ve zamanımızı ibadet ve hayırlarla doldurmaktır.”
😭 O an çok büyüdüğümü hissettim.Ve gerçekten “vaktim yok” dedim.😭 Elimle mezarın kenarını tutuyormuşum gibi hissettim, kalbimin atışlarını sayar gibi oldum.Mushafa sarıldım, susamış bir insan gibi ondan içtim, ama susuzluğum dinmedi.😭 Ah nefsim! Beni Rabbimin kelamından ne kadar uzak tuttun!Zamana, ömrüme, ölüme karşı yarışacağım 😭
Hikâye bitti❗❗❗Affedin beni❗Çünkü vaktim yok❗
Allah’tan bizlere zamanımızı O’nun rızasında değerlendirmeyi, O’na yaklaşmayı ve güzel bir sonla bu dünyadan ayrılmayı nasip etmesini diliyoruz. (Bunu paylaşın ki, hayrı sabitleyelim ve gaflette olanları uyandıralım. Çünkü vaktimiz yok.)
8 Ekim 2025 Çarşamba
FAKİRİ DOYURMAK
Efendimiz SAV buyurmuştur:" Kıyamet günü fakir kul getirilir.Dünyada insanın diğer insana özür dilediği gibi Allah Teala bu kuluna özür diler ve der ki: İzzetim ve celyalime yemin olsun ki , seni hor gördüğüm için dünyayı senden uzaklaştırmadım.fakat sana hazırladığım ikram ve ihsandan dolayı böyle yaptım.Ey kulum.Şimdi şu safları dolaş .Benim rızamı kastederek seni yedirip giydireni ara.Onun elinden tut, o sana aittir." O gün insanlar , ağızlarına kadar tere boğulmuşlardır.Bu kimse, safları yarar.dünyada iken kendisini yedirip giydireni arayıp bulur.elinden tutarak beraberce cennete girerler"
HATM-İ HACEGANDAKİ SIRLAR,
HATM-İ HACEGAN ZİKRİNDEKİ SIRLAR
Hatme-i hacegân esnasında isimleri zikredilen her zatın kalpte farklı bir akış meydana getirdiği hissedilir. Çünkü her bir Allah dostu, bir esmanın aynasıdır; ismi anıldığında o esmanın rengi kalpte açığa çıkar. Mesela kalbe huzur veren bir ismin zikri, “es-Selâm” esmasının cilası gibidir. Kalp sükûna kavuşur, içindeki fırtınalar diner.
Başka bir isim zikredildiğinde kalpte “ilim” kapısı açılır; bu da “el-Alîm” esmasının nefesi gibidir. Kalp bilmediklerini sezmeye başlar.
Bir başka Allah dostunun adı geçtiğinde kalp coşar, muhabbetle dolar. Bu hâl, “el-Vedûd” esmasının yansımasıdır.
Kimisi kalpte istiğfar hissi uyandırır; bu da “el-Gafûr” ve “et-Tevvâb” esmalarının sirayetidir. Kalp hemen bağışlanma diler, yumuşar.
Bir diğerinde kalp adaletle dolup taşar; bu ise “el-Adl” esmasının tecellisidir. İnsan hakkı gözetmeye yönelir.
Böylece isimler anıldıkça kalpte farklı esmâların pınarları açılır. Kalp tek yönlü değil, çok yönlü bir mektepten geçer.
Nitekim esmâların farklı bileşkelerle zikredilmesi nasıl farklı ruhî tesirler meydana getiriyorsa, salihlerin isimlerini anmak da kalpte farklı latif akışlar meydana getirir. Her isim, ayrı bir esma rabıtasının kapısıdır. Bu kapılar açıldıkça kalp Allah’ın doksan dokuz esmasının renkleriyle boyanır. İşte hatmenin sırrı budur: Kalbin Allah’ın boyasıyla boyanması.
Kur’an buyurur: “Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe, 119). Bu beraberlik, sadece zahirde değil; esmâların ve isimlerin kalpte açtığı feyizlerle gerçekleşir. Sadıklarla beraber olan kalp, onların zikrine ortak olur. Onların zikriyle açılan esmâ pencereleri kalpte de açılır. Bu yüzden hatme sadece bir toplu zikir değil, kalpte esmâ kapılarının açılış meclisidir.
İşte ey gönül! Hatmede zikredilen her isimde, Allah’ın bir esmasının cilasını ara. Çünkü o isimler, kalbine dokunan esmâların sesidir. Kalbinin hangi noktası parlıyorsa, bil ki orada bir esma nefes alıyor. Hatme-i hacegân, aslında kalbin esmâ ile boyanma talimidir.
Hatme-i hacegân zikri, sadece bir dil tekrarı değil; kalbin derinliklerine işleyen bir akıştır. İsimler teker teker anıldığında, her bir isim kalpte bir farklı pencere açar. Çünkü her Hak dostu, Allah’ın bir esmasının aynası gibidir. Onun adı zikredildiğinde o esmanın tecellisi kalpte uyanır. Tıpkı farklı çiçeklerin farklı kokular saçması gibi, Allah dostlarının isimleri de kalpte farklı latif kokular bırakır. Biri gönle huşû getirir, diğeri muhabbeti artırır, bir başkası kalbe teslimiyet öğretir. Böylece kalp, renk renk bir bahçeye dönüşür.
Hatme esnasında duyulan akışların farklılığı, işte bu çeşitlilikten doğar. Bir dostun adıyla kalp rikkatle dolar, diğerininkiyle ferahlık, bir başkasınkiyle istiğfar duygusu coşar. İşte kalbin eğitimi, bu çok yönlü lezzetlerle gerçekleşir. Her isim bir anahtar gibidir. Kalbin farklı odalarını açar. Sen belki fark etmezsin, ama kalpte kapalı nice oda bu isimlerin zikriyle aydınlanır.
Kur’an’da “Sadıklarla beraber olun” (Tevbe, 119) buyruğu, sadece bedenle beraberliği değil, kalbin beraberliğini işaret eder. İsimler anıldıkça, kalp sadıklarla beraberlik talim eder. Çünkü gönül, sevdiğini anınca onun hâline bağlanır. Hatme-i hacegân, aslında “sadıklarla beraber olma” emrinin bir mektebidir. Dilinle isimleri zikrederken, kalbin onların hâline bağlanmayı öğrenir.
Tarih boyunca hak erleri, zikir halkalarında bu sırra dikkat çekmişlerdir. Demişlerdir ki: “Kalp, zikrin aynasıyla cilalanır. Dostların isimleri de bu aynaya düşen nurlardır.” Kalbin cilası ne kadar yapılırsa, Allah’ın nuru o kadar yansır. Kalp paslanır. Zikir ve sadıkların hatırlanışı, kalbin pasını siler. Böylece kalp Allah nazarına daha uygun hale gelir.
Hatme, sadece bireysel bir zikir değil, cemaatle de yapılan bir zikirdir. Cemaatin ruhu kalpte ayrı bir tesir bırakır. Çünkü bir araya gelen kalpler birleşir, tek bir kalp olur. Kalpler birleştiğinde rahmet iner. Hatmenin gücü, bu birliktedir. Çünkü Allah’ın rahmeti, cemaatin üzerine yayılır.
Her bir ismin zikri, aslında farklı bir duanın kalpte yankılanmasıdır. Biri “sabır” fısıldar, biri “ihsan”, biri “aşk”, biri “şükür”. Böylece kalp, Allah’ın kullarına yaydığı farklı hâllerin tadına varır. İşte bu yüzden hatmede tüm isimler anılır. Çünkü kalbin eğitimi tek yönlü değil, çok yönlüdür. Her renk, kalbi daha da olgunlaştırır.
“Silsile-i Hacegân” bize teslimiyetin, sadakatin ve ilahî emaneti ehline ulaştırmanın ne kadar kıymetli olduğunu gösterir. Bu yol, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nurundan başlayarak, gönülden gönüle, elden ele aktarılan bir hakikat zinciridir. Her bir halkada farklı bir sır açılır; kimi sadakatiyle, kimi riyazetiyle, kimi de ilmi ve marifetiyle bu zinciri güçlendirmiştir.
Tasavvufî yolculuk, akıl ile kavranamayacak inceliklerin kalbe inmesiyle gerçekleşir. Burada teslimiyet, şeyh-mürid ilişkisinin anahtarıdır. Kendi aklını Hakk’ın velilerinde fânî kılmayan, sırra eremez. İmam Rabbânî’nin (kuddise sirruh) ifadesiyle: “Hakikate ulaşmak için mürşidsiz yola çıkan, şeytana uymaktan kurtulamaz.”
Ayrıca bu silsile, sadece isimlerin sıralanışı değil, bir ruhanî miras demektir. Her bir halkada, Allah Teâlâ’nın yeni bir tecellisi, yeni bir rahmeti vardır. Bu sebeple Hacegân zincirini bilmek, sadece tarih öğrenmek değil; kalbi, teslimiyeti ve edebi canlı tutmak demektir.
Teslimiyetin önemi; “Kim güzel davranarak özünü Allah’a teslim ederse, o en sağlam kulpa tutunmuştur.” (Lokman, 22)
Sadakatin yüceliği; Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) hakkında Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurmuştur: “Hiç kimsenin malı, Ebû Bekir’in malı kadar bana fayda vermedi.” (Tirmizî, Menâkıb, 3679)
Sohbetin bereketi; “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” (Tevbe, 119)
Manevî zincirin hikmeti; Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurdu: “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir.” (Ebû Dâvûd, İlim, 3641)
Yolun sonu Allah’a varır; “Ve muhakkak ki, dönüş Rabbinedir.” (Necm, 42)
Silsile-i Hacegân, sadece geçmişte yaşamış velilerin listesi değil; bizim için bugün de canlı bir manevî rehberdir. Onlara bakıp teslimiyeti, sadakati, sohbetin bereketini ve marifetin derinliğini hatırlamalıyız.
İşte ey nefsim! Hatmede anılan her ismi, kalbine düşen bir nur bil. O isimleri zikrederken, kalbin pınarlarını aç. Çünkü o pınarlar bir araya geldiğinde, kalbin ırmağı Allah’a akar. Hatme-i hacegân, kalbin Hakk’a giden yoludur.
Yolun başı Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, sonu ise yine Allah Teâlâ’dır.
MEHMET YARBAY-TARİKATTAN AYRILANLAR
SOHBET MEHMET YARBAY
AYIRANLAR AYRILANLAR
"Allah dostlarının bir kısmı açık bir şekilde bellidir. Mürşid-i kâmillerin büyük çoğunluğunu Allah Tealâ insanlara gösterir. İrşadla vazifeli bir kısım velîler de gizli bir şekilde insanların arasında dolaşır. Onları bilemeyiz. Onun için “Her geceyi Kadir, her gördüğünü Hızır bil!” denilmiştir.
Ayrıca, Ümmet-i Muhammedi birbirinden ayırmamak gerekir. Zengine itibar edip fakiri küçük görmemelidir. Allah dostunun zenginden mi fakirden mi hastadan mı çıkacağı bilinmez. Sofi odur ki, halk nazarında neyin itibarlı olduğuna bakmaz, şöhretin peşine takılmaz, mal mülk sahibi diyerek zengine ayrıca itibar etmez.
Mürşid o kimsedir ki, kendini toprak, Ümmet-i Muhammedi tohum kabul eder. Kendisine geleni yetiştirip, olgunlaştırıp meyve vermesine çalışır. Bir mürşidin vekili, vazifelisi de o kimsedir ki, mürşidi “hâdimü’l-müslimîn” yani “müslümanların hizmetçisi” diye imza atarken, kendisi ağa gibi sofilere caka satmaz. Eğer kendi nefsine değer verirse, bilmelidir ki başkaları ondan değerli olabilir. Nice günahkâr tevbe edip kısa zamanda velî olabilir. Yeter ki insan kendini beğenmiş ve ameline güvenmiş cinsten olmasın.
Ruhu’l-Beyan tefsirinde İsmail Hakkı Bursevî (k.s) hazretleri şöyle buyurur: “Allah Tealâ bir kulun helakini isterse onu üç şeyle cezalandırır: Birincisi, ilim verir fakat âlimlerin amellerinden mahrum eder. İkincisi, sâlihlerin sohbetiyle rızıklanır ama onların hakkını bilmez. Sâlihler içinde derviş oldum diye kendine kıymet biçmek insanın helakinin alâmetidir. Üçüncüsü, ibadet ehlidir fakat ihlâs ve niyeti sahih değildir.”
Adâvet yani düşmanlık etmek, diğer müridlere hakaret ederek cemaati bölüp ayırmak kadar kötü fiil yoktur. Kim düşmanlıkla meşgul olursa, sofi kardeşlerini herhangi bir sebeple düşman ilan ederse ahiret menfaatine işlerde çalışmaktan kesilir. “Kindar bir adamım. Unutamam.” diyenler adâvet ehlidir. Değil vekil, halife de olsa bir milim yükselemez. Düşmanlık edenin kalbi kin ve nefretle meşguldür. Kin dolu bir kalp Allah Tealâ’ya hayırlı amel yapamaz. Çünkü kalp birbirine zıt iki şeyi bir arada bulundurmaz.
Dervişlik zordur. Haddi hukuku bilmek lazımdır. Haddi hukuku bilmeyenin dervişliği yalancılıktır. Mademki senin peygamberin, senin mürşidin merhamet sahibidir, sen de merhametli olup düşmanlığı bırakmalısın. Mademki mürşid “Hâdimü’l-Müslimîn” diye imza atıyor, o zaman sofisi, vekili, vazifelisi de “hizmetçilerin hizmetçisi” olur.
Sofi, mürşidini örnek kabul etmeli, ona benzemeye çalışmalıdır. “Ben şeyhin yirmi otuz senelik müridiyim” diyenler, yirmi otuz senede şeyhin güzel ahlâkının ne kadarını aldı? Sabrı, şükrü, hizmeti, tevazuyu öğrendi mi? Kendisini şeyhine ne kadar benzetebildi?
Mademki şeyhte peygamber ahlâkından hasletler var, vekilde de sofide de olmalıdır. Eğer sende peygamberlerin hasleti yoksa, olmuyorsa nefsin ve şeytan sana galip demektir.
Halis, kâmil, güzel bir müslüman olmak gerekir. Fatiha suresini okuyor “sadece sana kulluk ederiz” diyoruz. Biraz sonra da yalancılık, gıybet, her türlü haramı işliyoruz. Bu nasıl sofilik, bu nasıl vekilliktir! Sizin şeyhiniz böyle mi yapıyor?"
SERİY ES-SAKATİ
Sırrı Sakati hazretleri der ki:" Bir gün mezarlığa çıkmıştım.Orada Behlül'e rastladım.Ona " Barada ne yapıyorsun?" dedim." Bana eziyet vermeyen, yanlarından ayrılınca gıybetimi yapmayan bir toplulukla oturuyorum" dedi."Aç mısın?" dedim.Bunun üzerine şu beytiokuyarak gitti:"Aç ol! Çünkü açlık takva ehlinin amelidir.Uzun süre aç kalan, bir gün gelip doyacaktır."
EMİN OLMA
"EY ADEMOĞLU, SIRATI GEÇENE KADAR BENİM MEKRİMDEN EMİN OLMA" hadis-i kutsidir(el-Kelimatül Kudsiyye),
Rivayete göre Allah Teala İbrahim (a.s) a şöyle hitab etti:"Ey İbrahim! Sende gördüğüm bu şiddetli korku nedendir? .Hz.İbrahim şöyle cevap verdi:"Ya Rabbi! Nasıl korkmayayım ki babam adem sana yakınlık makamında olduğu halde , onu kendi elinle yaratıp ona ruhundan üflediğin halde , melekleri ona secde etmeyi emrettiğin halde tek bir günah sebebiyle onu yakınlığından uzaklaştırdın." Bunun üzerine Allah Teala ona:"Ey İbrahim, sevenin sevdiğine karşı gelmesinin çok ağır olduğunu bilmez misin?" diy vahyetti.
ŞÜKÜR
Şükür, nimetleri kayd etmektir. Cezaların defini gerektirir.Bunu yapmak üç uzva düşer, Bilki onlar kalp, el ve ağızdır.
SEHL B.ABDULLAH TUSTERİ
Bir adam Sehl b.Abdullah'ın yanına vardı ve şöyle dedi:"Evime hırsız girdi ve eşyamı aldı".Sehl şöyle cevap verdi:" Allah'a şükret.Şayet hırsız,(şeytan) kalbine girseydi ve tevhid inancını alsaydı, ne yapardın?
7 Ekim 2025 Salı
HAYATI İBADET KILANLAR
5 Ekim 2025 Pazar
ADALETLİ OLMAK
Bir günlük adalet,60 yıllık ibadetten sevaplıdır hadisi şerifi, adaletli davranmanın zorluğuna da işarettir.İbadet sadece namaz, oruç, hac zekat değildir.Bu ibadeti avam takliden yapar ancak Adaletli davranmak ibadetinde nefse karşı cihad vardır.
NEFSİ LEVVAME MERTEBESİ
Mürşidin himmeti ve Allah7ın lütfuyla mürid, Nefsi Emmare ye karşı cihadında muvaffak olursa nefsin ikinci mertebesi olan kendini kınayan nefs olan Nefsi Levvame ile karşı karşıya kalır.Bu mertebede kendisini zikir olarak telkin edilen İsm-i Celal'in nefsi levvameyi yontup tadil etmeye başlamasının reaksiyonu olarak nefsi levvame bütün hile ve desiselerini ortaya döker.Bunlar müridde: 1-Vehim , 2- vesvese, 3- Hayal gücü ve 4-tereddüt olarak ortaya çıkar, aklına da kalbine de hükmetmeye başlar.
Nefsi levvame Allah7ın emirleri , Şeriatin kuralları ve Mürşidin nutuk ve emirleri hususunda müridin idrakini bulandırır; bu konuda fehamet ve temyizinde zaaf ve tereddütler uyandırır.Bu nedenle münafık sıfatına layıktır.Ayrıca mürid nefsi levvamenin etkisi altında Mürşidinin mertebesinden ve ilminden şüphe duymaya , bazende ihvandan soğumaya başlar.Mürşidrini ziyaret ona ağır gelmeye başlar.Kendisininde mürşit olması hayalleri başlar.Efendisi ile kendisini kıyaslamaya başlar.Sonra kendisine gelir, kendini kınamaya başlar.ancak bir müddet sonra aynı duygular yeniden tepreşir.
NEFSİ EMMARE MERTEBESİ
Nefsi emmare mertebesi insanı: Tecessüsün, dekikoduculuğun, gıybetin, iftiracılığın , yancılığın, aptallığın, dönekliği, hiyanetin, hilekarlığın, münafıklığın,korkaklığın, vurdumduymazlığın, sorumsuzluğun, adaletsizliğin, iimansızlığın, küfrün, batıla meyt etme tutkusunun, cimriliğin, tamahın, hırsızlığın , israfın , kendini beğenmişliğin, cehaletin, kibrin, kinin, muhabbetsizliğin, kabalığın, şiddetin gadrin, mahvetme içgüdüsünün, hırsın, her türlü şehvetin, kendisine putlar ihdas etmenin ve benzeri nakısların dürtü ve emirlerine muti kılan nefsin mertebesidir.
Nefsi emmare heva ve hevesi ile bütün dürtü ve emirleri beşyeri Allah7ın emirlerine muhalifg hareket etmeye yöneltir, bu bakımdan Şeytanın hile ve desiselerinin yansıdığı bir yerdir.Nefsi emmare Allah'ın emirlerini ve Şeriat kurallarını örter.
VEHİM AĞACI
Vehim, en basit tarifiyle var olmayanı varmış gibi tahayyül etme melekesidir.Bu meleke aynı zamanda bir inancı da kendi hayalinde kurduğu bir fikri,gerçeğe uyup uymadığına aldırış etmeksizin ısrarla savunma marazına kolayca düşebilme potansiyeline de sahiptir.Ariflere göre ise vehim, nefsin , beşerin, hakikata erişmesine engel olan .in oyunu, hilesidir.Vehmin menşei doğrudan doğruya beşerin nefsidir.Hatta Cennette , Hz.adem ve Hz.Havva'ya yasak edilen meyvenin VEHİM AĞACI olduğu rivayet edilmiştir.Bu ağacınr meyvesinden tadar tatmaz Rablerini unutmuşlar ve kendi bedenlerinin idrakine vararak kendilerine bir "varlık" izafe etmeye başlamışlardır.
4 Ekim 2025 Cumartesi
NEFES
Vehim bir marazdır ki düştü mü insan buna ,
Gerçeği hiç bilmeden hiç bakmadan sonuna,
Bir Batılı ısrarla sonuna dek savunur;
Rezil-i rüsva olsa da bu marazla avunur.
Kuruntu ile beşer, hayale olur tutsak;
Dumura uğrar aklı, fehameti de sarsak.
Bu nefsani saplantı perde çeker gerçeğe ;
Beşer duhule başlar şeydan ile gerdeğe.(GANİYYİ MUHTEFİ)
SOKRAT
Kadim yunan'ın Hakimlerinden Sokrat, insanın ezelden ilimle yüklü olarak dünyaya geldiğini fakat bunun idrakinde olmadığını savunmuştur.Bunu ispat etmek için de okuması yazması olmayan bir köleye yalnızca sorduğu sorularla bir geometri teoreminin ispatını hatırlatmayı başarmıştır.bu yöntemi de (sonradan Batı dillerine mayötik diye geçmiştir.
EHLULLAH'IN İŞARETLERİ
Melekler insana secde eder.Çünkü insan, Hak Teala'ya ait üflenmiş,emanet edilmiş bir ruhu taşımaktadır.Ancak bu emanetin potansiyel olmaktan reel'e çıkartılması, kuvveye fiile çıkartılıp dönüştürülmesi her insanın karı değildir.Bunu kuvveye çıkartanlar Ehlullahtır.Ehli tarik olan bu insanlar birbirlerine secde etmezler ancak hamil oldukları İlahi emanetin idrakinde oldukları içi nbirbirlerine izihar etmek üzere, karşılaştıkları ve birbirlerinden ayrılacakları zaman , ellerini göğüslerinin üzerine kavuşturarak saygı babında nafifce rüku eder gibi eğilerek "Hu" derler.Buradaki Hu! nidası muhataplarındaki İlahi Emanete ve bu Emanetin idrakinde olduklarına delalet etmektedir.
SABIR
Cenab-ı Hakk7ın Zat'ına layık gördüğü güzel İsimlerden biridir.ve : 1- Sabrı yaratmış olan, 2)her tecellinin sonunu sabırla bekleyen, 3)kullarına sabrı bahşeden anlamındadır."Muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir" ve "And olsun ki, Allah sabredenleri sever"ayetleri sabır sahibi olanların Allah indindeki mertebelerinin azametine işaret etmektedir.
Peygamber EFendimiz SAV "El Hayru f i ma vakaa" yani "Vuku bulanda hayır vardır"demiştir.o halde vuku bulanın tecelli etmesini sabırla ve imanla beklemek mahza edep ve ibadet olmaktadır.Böyle bir fırsat ele geçtiğinde asla heba edilmemelidir.
2 Ekim 2025 Perşembe
ŞEYH MAHMUD APAK'IN RÜYASI
Rüyamda peder merhum 4 rekatlık bir namaz kıldırıyordu iki rekatın kıldırdıktan sonra selam verdi dönüp bana dedi "Mahmut geri kalan iki rekatı da sen kıldır " diye bana söyledi ben de babamın sözü üzerine diğer iki rekatı kıldırdım sağıma soluma selam verince baktım cemaatin çoğu gitmiş azı kalmış anladım ki babamdan sonra bir kısım müridanın bizi terk edecek.
