15 Temmuz 2020 Çarşamba

NEFSİMİZE DE VAZİFE VEREN HAK TEALADIR

"VE NEFSİN VEMA SEVVAHA FE ELHAMEHA FÜCURAHA VE TAKVAHA KAD EFLAHA MEN ZEKKAHA"
"Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve sorumluluk bilincini ilham edene andolsun ki , nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir"
Şems suresi -7 ila 9 ayeti)
Her şeyi var eden,vazifeli kılan Hak Teala'dır. Yarattığı insana nefsi yüklemiş ve ona bir vazife vermiştir. Nefs vücudda bir görev yapar. Ama bu görev tabiri caizse değerli olan şeyi ortaya çıkarmak için pis şeyin kullanılması gibidir. Teşbihte hata olmaz. Örneğin eskiden hayvan derisini dabaklayıp işlenebilir deri haline getirmek için hayvan pisliği ile muameleye tabi tutulurdu. Hayvan pisliğindeki asitler, deri üzerindeki kılları ortadan kaldırır geriye işlenebilir kısım olan değerli bir madde kalırdı. Bu değerli deriyi tabiatta bu halde bulmak mümkün değildi. Nefsin asıl görevi kötülüğü emretmektir. Buna karşı direnme ise içimizdeki değeri ortaya çıkarır. Hak Teala hem nefse, hem, şeytana, hem meleğe vazife verendir. Hak Teala nefsin kötülüğüne razı olmaz. İyiliğin ortaya çıkması ancak bir mücadeleyi gerekli kıldığından ortada kötünün olması gereklidir.

MÜJDE AYETİ

VALLAHÜ MÜTİMMÜ NURİHİ VELEV KERİHEL KAFİRUN
"Kafirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır"
Saff suresi 8 ayeti.
Ayette geçen "kerihe" kelimesi Allah'ın nuruna karşı çıkan kafirlerin ruh haline göre,kinden nefrete ve nefretten tiksinmeye kadar farklı durumları ifade eder. Bu ayeti Kerimenin müjdelerinden biri de Rabbimizin her devrin özelliğine göre dinini yenileyecek insanlar göndermesidir. Zira yüzyılda bir gelen  bu insanlara Allah yardım eder. Böylece onlar bütün olayların üstesinden gelirler.Bir taraftan insanlara dinlerini doğru ve güncel bir şekilde öğretmeye çalışırlar.
Efendimiz (sav) buyurmuştur:Şüphesiz ki , Allah her yüzyılın başında bu ümmete dini işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir"(Ebu Davud/ Melahim-1)
Necib Sultanım, yeni müceddidin 2023 yılında ortaya çıkacağını ifade buyurmuştu.

ÖLDÜKTEN SONRA NE DİYECEKLER?

Bir gün Atatürk etrafındakilere sorar:
– “Söyleyiniz, ben öldükten sonra bu millet hakkımda ne diyecek?”
Orada bulunanlar, “Paşam, size ‘dahi', ‘büyük kurtarıcı', ‘büyük komutan' diyerek yad edecekler.”
Atatürk, “Hayır bilemediniz. Halk benim için etrafını dalkavuklar sarmasaydı bu memleket için daha çok şey yapacak diye anacaklar.
Bir asır öncesine ait bu durum bugün de yaşanmıyor mu? Bugünden itibaren bir asır sonra da yaşanmayacak mı?
Otoritenin etrafını daima dalkavuklar sarar. Madem ki Mustafa Kemal etrafındaki dalkavukları biliyordu niye mani olmadı? diye sorulabilir. İşte mesele de burada. Çünkü, medh (övme) nefse çok tatlı gelirmiş. İptila gibi vücud ona alışırmış. Uyuşturucu müptelası, avcılık müptelası, definecilik müptelası, hırsızlık iptilası(Kleptomani) nasıl insan bedenini yönlendiriyorsa, övme de aynı şeydir. Bu yüzden kişiyi yüzüne karşı methetme İslamda yasaklanmıştır. Yasaklanma nedeni muhtemelen nefsi tetiklemesidir.
Rahmetli Korkut Özal, kardeşi Turgut Özal ve çevresi ile alakalı Kanal D de yayınlanan bir programda konuşmuştu.
"Cumhurbaşkanının etrafını saran insan halkasının övmelerinden dışarısını görmek mümkün değildir. Zira bu halkanın dışını görmek için ya Evliya olmak, yahut bir evliya yanında olmak gerekir" demişti.
Siyasal eleştiriye, yahut düşünce hürriyeti kapsamında kalan eleştiriye tahammül edemeyenler hücrelerine kadar övülme ateşine yakalanmıştır. Övmenin getirdiği "Benlik" anlık ayaküstü kararların kararnameye dönüşmesini sebep olmaktadır."Ben" ve "Biz" kelimelerinin muhatabı şeytana asker olanlardır.

14 Temmuz 2020 Salı

MEKKE DÖNEMİNDE MÜNAFIK YOKTU

Efendimizin Mekke dönemi, zorluk ve baskı dönemi idi. Zorluk dönemi insanları dava düşüncesinde daha samimi ve bağlı olurlar. Rahatlık ve menfaatler devreye girdiğinde ise samimiyetler azalır. Mesela Mekke döneminde Müslümanlar arasında hiç münafık çıkmamıştır. Çünkü baskı nedeniyle inanmak tam bir ihlas ve fedakarlığı gerektiriyordu. Fakat Medine döneminde güç ve imkanlar artınca makam ve menfaat düşüncesinde olanların sayısı da artmaya başladı.

HAREDİ MEZHEBİNDEKİ YAHUDİLER

Bugün İsrail politik hayatında tek cephe yoktur. Hakim fikriyata muhalefet üreten kesimlerden birisi de ultra-ordodoks adı verilen Haredi mezhebindeki Yahudiler, siyonizme karşıdır. Onlar, kendilerine vaad edilen nimetlerin yalnızca Allah'ın ahlakında ve yolunda olmak ile kazanılabileceğini düşünürler. Bu yüzden ceplerinde İsrail parası bile taşımazlar. Siyonist Yahudiler ise Anadolu tabiri ile "Allah'dan korkmaz, kuldan utanmaz" yapıdadırlar. Zihniyetleri ters olduğu için Rabbimiz onlara "düşük akıllı" anlamına gelen "sefih" diye hitap eder.

HAKK'A YÜRÜMEK

Bir kimse fiziksel olarak öldüğü vakit "Hakk'a yürüdü" tabiri kullanılır. Halbuki Hakk'a yürümek yaşarken olur ki bu müminin miracıdır. Yani yaşarken  Hakk'a ulaşmaktır. Hakk'a yürümek iki adımdır derler. İlk adım Hakk'ın emirlerini tam yapıp doğruya doğru, eğriye eğri dedikten sonra ikinci adımda Hakk'a ermek vardır.

DERTLERİN İLAÇ OLMASI

Nefsimizden kaynaklanan yarınlar endişesi,geçim sıkıntısı ,fakirlik yahut farklı imtihanlara "deva" demek kolay.Çünkü,"deva" diyecek olanlar sadece Peygamberler ve evliyaullah hazeratıdır.Bunlar, manevi tecellilerin mestleridir.

EŞYAYA BAĞLANMAK

İnsan uzun zaman nefsinin sevdiği yahut hoşlandığı bir yerde kalırsa o yerle alakalı her şey gözünde vazgeçilmez olur. Duygusal bir bağ oluşur. Bu bağdan kurtulmak zordur. Ancak, ölüm geldiği vakit nasıl ki her şeyden ayrılmak mukadder ise, ölüm düşüncesi, bizi, eşyaya karşı olan muhabbetimizi azaltır yahut bitirir. Ölüm düşüncesi, nefsin isteklerine karşı etkili bir ilaçtır.

13 Temmuz 2020 Pazartesi

ÜÇ ADIMDA DOĞRU HAREKET

Hakk'a YÜRÜMENİN DOĞRU FORMÜLÜ:
"Ey iman edenler! Allah'a ve varlığa karşı sorumluluğunuzun bilincine varın ve doğru kimselerle birlikte olun!"
(Tevbe suresi ayet 119)
Bu ayette doğru hareketin üç adımı zikredilir.Önce İman edilecek, sonra Allah'a ve bütün mahlukata karşı sorumluluklar eksiksiz yerine getirilecek  ve doğru çevrede, doğru insanlarla , doğru etkileşimler içerisinde olmak tercih edilecektir.İman ettikten sonra diğer iki unsur olmazsa ameller arzu edilen verimde gerçekleşmez.İman etmiş insanlar niyet, söz ve amelleriyle Allah'ın kurallarını kabul ediyor ve bunun gereği olarak sorumluluklarını gönülden yerine getiriyor olmalıdırlar.Bu seviyeye ulaşmak ve ulaşılan seviyeyi korumak da çevrenin ve dostların düzgün olmasına bağlıdır.Aksi durumlarda , ortaya çıkan formül bozuklukları , ilk adım olan imana yansır,Zira iman doğru amellerle kuvvetlenirken , yanlış amellerle zayıflar

GECELERİN KIYMETİ

Bu manada Efendimiz (sav) şöyle buyurur:
"Rabbimiz her gece, gecenin son üçte birinde dünya semasına iner ve şöyle buyurur:"Bana dua edene icabet ederim. Benden isteyene veririm. Benden bağışlanmayı dileyeni bağışlarım."Bu, fecir doğana kadar devam eder.

ÖTENAZİ DÜŞÜNCESİ

Ötenazi ile hayatına son vermeyi ahiret düşüncesi olmayan, fiziki ve psikolojik olarak zevk almadıkları anda hayat  onlar için anlamını bitirenlerin istekleridir. Avusturalya'da 104 yaşındaki bir bilim adamı ötenazi ile hayatına son vermeyi istemesi bu türlerin bir örneğidir. Ölmeden önce "son altı yıldırım görme yetim ve  son bir iki yıl içerisinde diğer yeteneklerim düşüş gösterdi. Artık hayata daha fazla devam etmek istemiyorum ve sona erdirme şansı olduğu için mutluyum. Bu hayattan beklentim kalmadı" demiştir. Bedeni arzular bittiği vakit yaşamanın bir anlamı yok derler. Bedenleri ihtiyaçlarını karşılasa yaşamaya devam etmek isterler.
Oysa bir mümin, son nefesine kadar olan her anı, bir kazanç kapısı olarak telakki eder. Ötenazi arzusu, ebedi ticareti bilmeyen insanların düşüncesidir. Mümin yaşadığı hastalıkların ve ihtiyarlığın her anını kazanç kapısı olarak görür.

CUMHURBAŞKANI CUMA NAMAZI KILDIRSA NE OLUR?

Ayasofya'nın 24 Temmuz Cuma namazına yetiştirilmesi için hazırlık süratle sürerken bu cuma namazının Cumhurbaşkanı tarafından kıldırılmasını gönlümüz arzulamaktadır. Dünya Müslümanlarına yeni bir mesajda verilmiş olur. "Hilafet" kokuşmuş batı emperyalizminin en nefret ettiği konu olup, yaralarına tuz basmanın zamanıdır. Vesayeti bitirmek için en uygun an.

KILIÇ HAKKI KONUSU

Ayasofya'nın açılışı ile birlikte gündeme gelen "kılıç hakkı" kavramını iyi bilmek gerekir. Bu "bilek hakkı" anlamında değildir. Çünkü Fatih sultan Mehmet, İstanbul fethedildiğinde oranın Rum halkına eman vermiştir. Canlarını ve mallarının emniyette olduğu hususunda teminat vermiştir. Ayrıca Ayasofya'nın güncel resmi sahipleri papazlardan olan temsilcilerine kendi şahsi servetinden 30.000 altın vermiştir. Kudüs'ü Müslümanlardan kurtarmak için düzenlenen haçlı seferlerinin dördüncüsünde mola ve tedarik amaçlı İstanbul'a uğrayan haçlı ordusu şehri talan ve yağma etmiştir. Kiliselerdeki Rahibeleri toplayarak Ayasofya içinde genelev kurmuştur. Kendi dindaşları bu tahribatı yapması nedeniyle sultan Fatih, ganimet olarak şehrin tüm zenginliğine el koyma hakkı var iken bunu yapmamıştır. Bu nedenle kılıç hakkı olarak, şahsi servetinden bedel ödeyerek Ayasofya'yı satın almıştır.

ÖTELERDEN BİR HABER ALMAK EVLİYAYA TESLİMİYETTEDİR.

Peygamberin ve Evliyanın beşer yanı hep bizi yanıltır. Onların bizler gibi üzülmesi, ağlaması, endişe etmesi,hastalanması v.s gibi beşer yönü iman ve teslim olma yönünde son ana kadar bize çelme atar."Benden ne üstünlüğü var" şeytanın dürtmesidir. Bizi dünya kuyusundan çıkartmak için aşağıya ip sarkıtmış olan bu kurtarıcılarımızın kaderi hep aynı olmuştur."Kıymeti bilinmemek." Kuş kafesten uçtuktan sonra "ah","vah" ederiz amma hayatta iken kıymeti bilebilseydik. Bu teessüf nedense hep yaşanır.

ZAMANA GİZLENMİŞ HİKMETLER

Bir çekirdeğin meyveye dönüşmesi nasıl ki bir zamana muhtaç ise Hak Teala'nın kader olarak kodlarımıza yazdığı yazılımın meyvesini görebilmemiz ve idrak edebilmemiz de zamana bağlıdır. Bu nedenle sabra ihtiyaç vardır. "Şer olarak gördüğümüzde hayr'ın gizli olması" bu işlerin olmazsa olmazlarıdır.Çünkü sabırda bir güvenme vardır.Sahibimizin gücüne kendimizi terk etmemiz vardır.Yardımı sadece O'ndan istememiz vardır.Bizi yanıltan irademize etki eden terbiye edilmemiş nefsin hevaları ve hırslarıdır.

12 Temmuz 2020 Pazar

HARİCİLER BİR CEHALETTİR

Sıffin savaşında Müslümanlar iki gruptu. İki taraf aralarında barışı temin için birer Hakem tayini hususunda anlaştılar. Hz.Ali Efendimiz Hakem olarak Ebu Musa el Eşari'yi diğer taraf ise Amr ibnül As'ı belirlediler.Hakem olayı problemi halletmediği gibi Müslümanlar içinden üçüncü bir grup peyda oldu ve "Harici" adını aldı. Hariciler:"Hüküm vermek,ancak, Allah'a aittir. Başka hakem tayin etmek küfürdür"diyerek isyan ettiler ve bu fikirlerini şu ayete dayandırdılar:"Hüküm yalnızca Allah'a aittir".(Enam suresi 57)
Görünüşte bu eylemleri Allah'ı yüceltme olsa da pratikte uygulanması imkansızdır.
Haricileri öldürmeyi teklif edenlere karşı Hz. Ali efendimiz müsaade etmeyerek "Hayır! Hakkı ararken batıla sapanlar, batılı arayıpta bulanlar gibi değildir" diyerek onların arasında samimi olan pek çok insan olduğuna işaret etmiştir.
Yine içinde haricilerin olduğu bir cemaatte biri kalkar  ve :"Ey Ali Allah'ın dinine insanları ortak kıldın.Hüküm ancak Allah'ındır" der. Hazreti İmam efendimiz:"Hak bir söz. Fakat bununla batıl murad ediliyor"

"HAL ALIP, HAL VERME"HALİ

Veliyyullaha ait bir makamdır. Bu makamın insanı dilediği varlığa bir hali veya bilinci yükleyeceği gibi istediği vakitte o hali çekip alabilecek yeteneğe sahiptir.
"Bana ne ise, sana da o" diyemeyen daha insan bile olamamıştır.Bu kaide adaletin terazisidir.ve bütün nimetlerin paylaşımında şeriatın ölçüsüdür.Enes bin malik'den rivayet edilmiştir: Hz.Peygamber şöyle buyurdu:"Nefsimi elinde tutan Allah'a yemin ederim ki ; bir kişi hayırda kendisi için istediğini, Müslüman kardeşleri için de istemedikçe mükemmel bir şekilde iman etmiş olmaz"

11 Temmuz 2020 Cumartesi

SELAM MAKAMI

Bu mertebeye gelmiş olanlara Rabbimiz Selam verir. Kur'an da selam ayetleri vardır. Hz.Adem, Hz.Nuh, Hz. İbrahim, Hz.Musa, Hz.Harun, Hz.İlyas'in,Cenab-ı peygamberimiz ve diğer peygamberler Rabbimizin Selamına muhatap olmuşlardır.
Hz. İsa Efendimiz dilinden buyrulur:"Çocuk:"Ben şüphesiz Allah'ın kuluyum bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı, nerede olursam olayım beni mübarek kıldı.Yaşadığım müddetçe namaz kılmamı, zekat vermemi ve anneme iyi davranmamı emretti. Beni bedbaht bir zorba kılmadı. Doğduğum günde, öleceğim gün de, diriltileceğim günde bana selam olsun" dedi. Meryem suresi 30 ila 33 ayet.
Hz.İsa (a.s), Allah'ın lütuflarından olan bu güzel vasıfları kendine mal etmiyor.

SONRA İNSAN EDERLER

Sümmani Baba söylemiştir:
Adamın bağrını sözle ezerler
Aheste aheste yola dizerler
Elden ele, kaptan kaba süzerler
Yoğururlar, sonra insan ederler
Acı tatlı sözle nasihat edip insanı eğitmekle başlanır. Önce insan yumuşatılır. Yumuşaklık arttıkça onu sevgi yoluna ve Allah aşkının çizgisine getirirler. Gönül hamurunu yoğurmak gerekir. Hamur hazır olunca o hamurla baklava, börek v,s yaparlar. Hz. Mevlana efendimiz bu süreçleri buğdayın öğütülmesi, ezilmesi, hamur olması ve fırında pişmesi şeklinde anlatır.

KIRK DÜŞÜN BİR SÖYLE

Erenlerin "Kırk düşün bir söyle" demesinin sebebi yanlış şeyler konuşarak maneviyatı kaybetmemek içindir. Nefis, insanı hem takva hem isyan yollarıyla aldatır. Yapılan iyi amelleri heba eden şeylerden birisi o amelin varlığını ifade etmektir. Bunu ifade ederken "bu iyi davranışımdan insanları haberdar edeyim,onlarda böyle yapsın" düşüncesinin altında nefis olabilir. Riya, ayranın içindeki yağ gibi gizlidir. Bu nedenle konuşmak tehlikelidir.Kırk düşünüp bir konuşmak gereklidir.

ALLAH İLE ALDANMAK

Fatır suresi 5 nci ayettir."Ey insanlar, Allah'ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın.Sakın şeytan, sizi Allah ile aldatmasın"
Ayette geçen "garur" kelimesi "aldatma" anlamındadır."Allah ile aldanma" tanımına ;"Allah hakkında yanlış bilgi, yanlış inanç ve yanlış yaklaşımla aldanma" veya " O'nun geniş rahmetine amelsiz, ibadetsiz güvenerek aldanma"gibi farklı manalar verilmiştir. En genel anlamda ; bir insan yaptığı amellere güvenerek onları gözünde büyütür ve hatalarını göz ardı ederek görmezse, kendisini Allah'a yakın bir insan zannederek, yanlış yapmaya devam eder. Bir taraftan da nefis, yaptığı yanlışları süsleyip onlara farklı manalar yükleyerek o insana cazip gösterir.
"Kötü ameli kendisine süslü gösterip de onu güzel gören kimse, ameli iyi olan kimse gibi mi olacaktır?" Fatır suresi ayet 8.

AYASOFYA ÜZERİNE

Dün yaşanan baş döndürücü sürat neticesinde Ayasofya'da tarihi ezanlar okundu ve insanımız bu kutsal mabedine kavuştu. Siyasi polemik konusu yapıldığı yakıştırmalarından tutunda batı acaba ne der, yahut yansımalarını göreceğiz kelimeleri kullananlar acaba içlerinden sevinemediler mi? Kalbinden sevinenler ve bu sevincini paylaşanlar hasbi insanlar. Hak teala niyetlere göre değerlendirecek. Cumhurbaşkanımızın hataları olabilir-Şehir üniversitesini kapatmak gibi- çünkü insandır. Amma 86 yıl sonrada olsa emeği geçenlere "Elinize sağlık" demek çok mu zor!
Bugünkü gazetelerin ön sahifelerini izleyin kim memnun kaldı, kim memnun kalmadı görülebilir. Aleyhe beyan yok ama lehe beyan vermeyip sükut kalanlar kalpleri marazlı olanlardır. İslamın izzetine sevinemeyip siyasi polemiği tercih edenler bilmeliler ki İslam'ın vakti gelmiştir. Bu süreç Erdoğan'la devam edecek diye bir mecburiyet yoktur. Hepimiz gibi o da insandır. Vakit ve saat geldiğinde hepimiz gibi dünyayı terk edip ahirete göçecektir. Ama İslamın bayraktarlığını yapacak lideri Türkiye içinden Hak Teala çıkartacaktır.

10 Temmuz 2020 Cuma

KADİR GECESİNİN UNUTTURULMASI

Ubade İbn Samit'in rivayetinde şöyle denir:"Peygamber (sav) Kadir gecesini bize bildirmek üzere geldi, iki kişi tartıştı. Allah'ın elçisi buyurdu ki "Size Kadir gecesini bildirmek üzere çıktım; iki kişi kavga etti, o bilgi kalbimden silindi, kaldırıldı. Herhalde bu hakkınızda daha iyidir. Onu dokuzuncu, yahut yedinci ya da beşinci gecede arayın"(Başka bir rivayette bu kısım şöyle ele alınır:"Onu son onun dokuzuncu yahut yedinci ya da beşinci gecesinde arayın")
Cenabı Peygamber (sav) mescidin kapısında kavga eden iki kişinin halinden o kadar etkilendi ki, o kadar fırtına ve alabora oldu ki kalbindeki bu bilgi silindi. Efendimiz insanlığı düşündüğü için münferit bile olsa iki insan arasındaki bu kavgaya dayanamamıştır. Bu nedenle o şahsiyetlerin kalplerine peygamberlik nuru bu nedenle konulmuştur.

MELEK KANATLARI YAHUT KIRMIZI HALILAR

Çok önemli dünyevi bir şahsiyete saygı gösterme işareti olarak seküler (dünyevi-maddesel) insanlar o şahsiyetin ziyaretinde yürüdüğü yere kırmızı halı döşerler. Kırmızı hali döşeyende, döşenende fani şahsiyetler olup bir süre nefisleri bundan zevk ve lezzet duyar. Ancak, öyle şahsiyetler vardır ki melekler o şahsiyete hürmet duyarlar ve kanatlarını o şahsın altına yayarlar ve bu şahsiyetler beka mertebesine ermişlerdir.

NEFİS SIKINTISI OLMAYANLAR PEYGAMBERLERDİR

Peygamberler yaratılış itibarıyla terbiye edilmemiş nefsin sıkıntılarına uğramadan hayatlarını devam ettiren manevi insanlardır. Saf halleriyle vahye muhatap olurlar.

İŞARETLER

Değişen Zaman'dan anlaşılması gereken MANEVİ DEĞİŞİMLERDİR. Bu değişimin işaretleri Afak'da (göklerde ve yerlerde) ve Enfüs'de (nefslerde) görülür imiş. Zahirde nasıl ki bir mühim şahsiyet vefat ettiği vakit saygı için bayraklar yarıya indirilir, bir mutlu an geldiği vakitte (örneğin bir kimsenin padişahlığını ilan) top atışları ile duyurulur. Bunlar insan boyutlu değişim işaretlidir. Manevi dünyanın değişimi ise daha büyük boyutlu olur. Fırtınalar, depremler, sel baskınları, ölümlü umumi hastalıklar gibi göksel ve yersel boyutta olanların arkasında maneviyat adamları Ya Devlet bazında bir manevi adamın dünyasını değiştiğini yahut  yeni birisinin tayin edildiğini söylerler. 2020 ve devam edecek süreçteki bu olağan dışı hadiseler yeni bir vaktin geldiğinin işareti olarak telakki edilmektedir.80 küsür yıldır cami niteliğine kapalı Ayasofya'nın yeniden açılıp cami işlevini görmesi hususundaki kararda bir manevi işarettir. Rabbim, kişileri niyetlerine göre değerlendirecektir. Bu kararda emeği geçenleri Rabbim niyetlerine göre muamele etsin. Ancak, son yüz yıl içinde Ayasofya mutlaka açılacaktır diyen Necib Fazıl'ın, Kadir Mısıroğlu'nun ve bu uğurda zihinsel ve bedensel faaliyet içinde olanların ruhları mutlu olmuştur.

9 Temmuz 2020 Perşembe

VİRÜS TEDBİRLERİ

Hükumet Virüs tedbirleri alarak halkını koruma gayreti içinde bulunurken, bu tedbirlere uymayan kimselere karşı kesilen para cezaları aleyhe bir durum olarak fatura edilmeye hazır şekilde seçimi beklemektedir. İnsan, ben hasta değilim, bana bir şey olmaz diyerek bu tedbirlere uymamakta ve buda nefsine hoş gelmektedir. Zira yasaklar nefse ağır gelir. Bu yasaklar, cezalar ile taçlandıkça ortaya garip bir durum oluşmaktadır. Tedbir memnuniyete sebep olmamakta aksine nefreti körüklemektedir. Bu da hükumetin açmazıdır.

ADALET SÖZCÜĞÜ

Adalet her hakkın yerli yerine konulmasıdır. Adaletin pratikteki uygulaması; niyet, söz ve amel safhasında herhangi bir varlığa zarar vermemektir.Zarar olduğu anda, adaletten düşülür ve zulme girilir.
Adalet çizgisinden şaşmamanın bir yolu da her zaman öz eleştiri yapmaktır. Bunu en güzel yapanlar; hatalarını önce Allah'a, sonra da insanlara karşı hemen itiraf eden peygamberlerdir. İnsan terbiye edilmemiş nefsinin bakış açısından kurtulduğu zaman kimseyi düşman olarak görmez. Gördüğü hata ve yanlışlıkları telafi edip düzeltmeye çalışmanın dışında kimseye kin ve husumet beslemez

BEN MÜSLÜMANIM SÖZÜ

İmam Şafi hazretleri :"Bir adam ancak 'İnşaallah ben Müslümanım' diyebilir" derken, İmamı Azam Hazretleri :"İmanda asla tereddüt olamaz 'Ben kesin müslümanım' demelidir" şeklinde görüş açıklar. Her iki görüşte aynı şeyi ifade etmekle beraber İmam Şafi hazretleri işin hakikatine, İmam Azam hazretleri ise pratiğe itibar etmiştir. İmamı Azam hazretleri; inanç sözünde gevşek duranın, imanın gerektirdiği şeyleri yapmada gevşek olacağı gerekçesini öne sürer. Zira konsantrasyonun eksik olması durumunda, amelin de zayıf olacağını düşünür, İmam Şafi hazretleri de işin gerçeğini ancak Allah bilebileceği noktasından hareketle bu hükmü verir. Şeriat şartlarındaki uygulama ile Allah katındaki hakikat sahasının mutlak gerçeği, fetvalara gerekçe kılınarak manada birliğe misal icra edilmiştir.
Müslüman; Allah katında kendisi hakkında ne yazıldığını bilmese de iman konusunda kararlı bir şekilde yoluna devam eden kimsedir.

8 Temmuz 2020 Çarşamba

İNSANLARIN ARASINI DÜZELTMEK

İbni Abbas hazretleri bir gün Peygamber efendimizin (sav) mescidinde itikafa girmişti. Bir kimse yanına gelerek selam verdi. İbni Abbas "Kardeşim! seni yorgun ve kederli görüyorum" dedi. Adam:"Evet ey Resulullah'ın amca oğlu. Kederliyim! Falan şahsın benim üzerimde vela hakkı var(Mal mukabilinde beni azat etmişti) fakat şu kabrin sahibi(Allah Resulü) hakkı için söylüyorum ki onun hakkını ödeyemiyorum"deyince İbni Abbas :"Senin için o şahısla konuşayım mı?" diye sordu. Adam "Olur" deyince hemen ayakkabılarını alıp mescidden çıktı. Adam "İtikafta olduğunu unuttun mu?Niçin mescitten çıktın?" diye arkasından seslendi. Hazreti İbni Abbas:"Hayır! Ben; şu kabirde yatan ve henüz aramızdan yeni ayrılmış olan zattan duydum ki(Bunları söylerken gözyaşları akıyordu) "Her kim; din kardeşinin bir işini takip eder ve o işi görürse, bu kendisi için on yıl itikafta kalmaktan daha hayırlıdır. Halbuki bir kimse Allah rızası için bir gün itikafa girse, Cenab-ı Hakk o kimse ile cehennem arasında üç hendek yaratır ki, her hendeğin arası doğu ile batı arası kadar uzaktır" dedi.

HIRISTİYAN VE YAHUDİLERİN YAPTIĞI YANLIŞLIKLAR

Allah Teala, Kur'an daki bütün manaları insanlar anlasın ve nefislerindeki arızalardan kurtulsunlar diye indirmişken, nefislerin hastalığı ise yapmakta zorlandığı emirleri kendisine uydurmaktır. Yahudiler ve Hristiyanlara indirilen manaların değiştirilmesinin esas sebebi budur. İlahi vahye uymak yerine, onu kendilerine göre eğip bükerek ve anlamın arkasını dolanarak iş yapmaya çalışırlar. Nefislerin hastalıklarını deşifre eden ayette Rabbimiz buyurur:
Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez.(Rad suresi ayet 11)
Allah Teala kulun iradesine asla baskı yapmaz. Reçete verir, teklif yapar, tavsiye eder ve bunlara uyan kişi kendi nefsini ıslah eder.

VELAYETİN HAKİKAT MERHALESİ

Hakikat merhalesinde ise; Allah'ın bütün isimlerinin manaları var olmak ile beraber, ağırlıklı frekans sevgidir. Yani sevgi ağır basar. Kime karşı olursa olsun sevgi ahlak halini almıştır. Muhatap, Firavun olsa bile Allah'ın nuru olduğu için sevilir. Sevgi; bireysel irade ile ortaya çıkan kötülüğe değil, o kişinin de Allah'ın bir ayeti ve mahluku oluşunadır. Yoksa kötülük karşısındaki adil yaptırımı veya cezalandırmayı engelleyici bir sevgi olamaz. Bu, Allah'ın hükmüne tamamıyla zıttır. Bütün makamlarda sevilmeyen, günah ve şirktir. Kişiler ancak sevilir ve merhametle ancak ıslah olmaları için dua edilir. Sevemeyen bir insan velayet yoluna giremez. Velayetin zirvesi olan hakikat mertebesinde tüm mahlukat birbirini tamamlayan parçalardır. Nasıl ki insan kangren olan parmağını hemen kesmeyip tedavisini uğraşırsa, hakikat mertebesindeki kişi, her insanı vücudundaki bir uzuv olarak görür. Asla kesip atmak istemez. Şeriat mertebesinde o parmağı tedavi için çalışır. Tarikat mertebesinde o parmağa acır. Marifet merhalesine gelince aynı acıyı gönlünde yaşar ve o parmağı öylesine sever ki kesilmemesi için ne lazımsa yapar. Hakikat merhalesinde sadece insanlar değil bütün varlıklar o parmak gibi vücutta bir parça olur.

VELAYETİN MARİFET MERHALESİ

Marifet merhalesinde ise artık adalet, merhamet ve affedicilik; hal olur. Kişi uygulama yaparken hiç zorlanmaz. Bu güzel vasıflar onda ahlak haline gelir, aksini yapmak yani adaletsizlik, merhametsizlik, affetmemezlik ona zor gelir. Allah ahlaklarını uygulamak onun için kolaydır.

VELAYETİN TARİKAT MERHALESİ

Velayetin tarikat merhalesinde ise adaletin yanında merhametin de olması şartı vardır. Tarikat adabına göre, bütün mahlukata karşı merhamet uygulamayan velayetten düşer.

VELAYETİN ŞERİAT MERHALESİ

Velayet gerçeğinin; şeriat, tarikat, marifet ve hakikat merhalelerindeki dereceleri ve uygulamaları farklıdır. ŞERİAT merhalesindeki velayeti Rabbimiz, şöyle tarif eder:
Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır.İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar"(Tevbe 71)
Bu merhalede her mümin diğer mümin kardeşlerinden zararları uzaklaştırıp onlara fayda vermeye çalışır. Bu manada toplumun huzuruna, faydasına düzenine hizmet ederler. İsterlerse Allah dediği için yapmış olmasınlar da vicdana dayalı olarak konulan bu kurallar toplumun faydasına çalışır. Nasıl ki Karı koca boşanırken mahkeme çocuk için çocuğa faydalı olan, zarar verme ihtimali olmayan tarafa velayeti verir. Müminlerin birbirlerine olan velayeti de koruyucu olmak ve dışlamamaktır. Dışlayan daha ilk merhalede velayetten düşer. Zira şeriat merhalesi adalet ister. Adalet her hakkı ve her doğruyu yerli yerine koymaktır. Bu kanuna uygun davranmayan adaletten uzaktır.

TASAVVUF NEYE YARAR?

"VARLIĞIMIZIN DELİLLERİNİ; KAİNATTAKİ UÇSUZ BUCAKSIZ UFUKLARDA VE KENDİ NEFİSLERİNDE ONLARA GÖSTERECEĞİZ Kİ, O KURAN'IN GERÇEK OLDUĞUNU ONLARA İYİCE BELLİ OLSUN"(Fussilet suresi ayet 53)
Bu ayette NEFİSLER ve UFUKLAR söz konusu yapılmıştır. İki yoldan da Hakk'a ulaşmanın mümkün olduğunu ifade edilmektedir. Nefislerden gelen yol Kalpten Allah'a gidiş merhalesidir ki tasavvufta buna "Seyri Enfüsi" derler. Ufuk kelimesinin çoğulu Afak olup "Afak" ise kalbin dışındaki bütün teknik imkanları ifade eder. Buna da tasavvufda "Seyr-i Afaki" denir.
Allah'a yapılan seyahatların ve miraçların ifade edildiği birimin adı Tasavvuftur. İnsanları Allah'a götüren yol'un ismidir. Tasavvvufu sadece tarikat olarak algılayıp tarikat denince akla Yunuslar Mevlanalar değilde günümüzdeki kötü örnekleri verenler buna itiraz ederler. Kusur yol da değil kötü örnek olan insandadır.

7 Temmuz 2020 Salı

HADİSİ ŞERİFİ DOĞRU ANLAMAK

"Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi; Güzel koku, kadın ve gözümün nuru Namaz" şeklinde hocaların aktardığı bu hadisi Şerif'i Nesai/İşaretünnisa -7-61) şu şekilde algılamak gerekir. Zira çeviride edebe ve usule riayet edilmemiştir: Zira doğrudan "Bana kadın sevdirildi"şeklinde yapılan çeviri edep ve usul hatasıdır.
Hadis-i Şerif şu şekildedir:
Hz.Enes anlatıyor. Resulullah (sav) buyurdular ki:"Bana, dünyanızdan güzel koku ve aile hayatı sevdirildi. Gözümün nuru ise namazda kılındı."
"güzel koku"tanımının; temiz, güzel olan her şeyin güzel bir koku gibi hayata yayılması anlamına geldiği anlatılmalıdır."Namaz" kelimesinin bütün ibadetleri temsil ettiğini ve hayata dair işlerin namaz hassasiyeti içerisinde yapılması gerektiği izah edilmiştir.Bu iki güzel şeyi tamamlayacak ve değerlendirecek olan şey ise; bu yoldaki yol arkadaşı konumunda olan eşler yani aile hayatı olduğudur. Hayata ait bütün güzellikler ve ibadetler ancak aile hayatı, evlenmek, yuva sahibi olmak  ve sorumluluk taşımakla dengesini bulur.
"Kadın sevdirildi" şeklinde bir anlatım haşa insanların kadının metalaştırılması ve metaya düşkünlük beslenmesi gibi algılara sebep olur.
Camide bazıları koku sürerler. Bu koku bazılarına ağır gelir.almak istemez, ancak koku dağıtan"sünnettir" der. Bilmez ki güzel koku sünnettir.

İNSANLARIN BİRBİRİNİ TAMAMLAMASI

Fizikte bileşik kaplar vardır.eksik olanı bağlantılı olduğu diğer kap tamamlar. Bileşik kaplar gibi birbirini tamamlamak, çok az insan için mümkün olabilir. Bu adeta organ nakli ve doku uyumu gibi bir konudur. Doku uyumu olmadan ; eksik organ, eksik bilgi, eksik uygulama tamamlanamaz. Ancak eğitimde, sevgide, bilgide, ve algıda birbirlerinde fani olan insanlar "Fena fi ihvan", Fena fiş Şeyh gibi makamlarda birbirlerini tamamlarlar.

CELALEYN TEFSİRİ

"Celaleyn", iki Celal demektir. İki Celal'in tefsiridir. Bu tefsiri iki zat yazmıştır. İkisinin adı da Celal'dir. Birisi Celaleddin el Mahalli olup diğeri de talebesi Celaleddin es-Süyuti 'dir. Mahalli, tefsir yazmaya karar verir. Ancak ömrünün sonundadır. Tefsiri bitirememe endişesi ile Rahman suresinden tefsire başlar. İlk etabı bitirmiştir. Bu sefer Yasin suresinden Rahman suresine kadar olan bölümü  tefsir etmeye başlar. Bu ikinci bölümü de bitirmeye muvaffak olur. Sonra üçüncü etap olarak Meryem Suresinden Yasin suresine kadar olan bölümü tefsir eder. Bu üçüncü etabı da bitirdikten sonra Fatiha'dan başlar. Fatihayı bitirir ancak Bakara suresinde vefat eder. Talebesi olan Süyuti yarım kalan tefsirini Bakara suresinden başlayarak tamamlar.

ALTINDA EZİLECEĞİMİZ DUALAR

Bazı dua şekilleri vardırki bu dua tahakkuk etse altında eziliriz. Rabbim! Bizi Hz.Veysel Karani'nin, Hz. İsa'nın, Hz. Musa'nın halleriyle hallendir" şeklinde bir dua yapılsa biz bu hali nasıl kaldırabiliriz. Veysel Karani hazretleri,Cenab-ı Resulullah'ın Uhud savaşında kırılan mübarek dişi nedeniyle aynen ona benzemek için kendi dişlerini kırdı. Biz bu hali nasıl kaldırırız.

6 Temmuz 2020 Pazartesi

RUH MERTEBESİNDEKİ İNSAN

Ruh mertebesindeki insan bütün varlığın dertlerini yüreğinde hisseder. Onlar bütün varlığı bir ümmet olarak görürler. Varlıklar arasında insan, hayvan  bitki ayrımı yapmadığı gibi acı çeken ve sıkıntıda olan her varlık bileşik kaplar gibi ona etki eder. Ruh merhalesinin şeriat,tarikat, marifet ve hakikat makamlarını ifade eden ayet şudur:
Muhakkak ki onlara, cana can, göze göz, burna burun, kulağa kulak, dişe diş ile ve yaralara karşılık ödeşme yazdık"(Maide suresi ayet 4)
Bu ayetin şeriat mertebesindeki uygulamasında bir insan diğerine ne yaparsa aynen karşılığını görür. Fakat hakikat merhalesinde seviye kat ettikçe bir karıncayı öldürmekle insanı öldürmek arasında fark görmez. Bu seiyeye gelen insan yaş kesen baş keser konumuna gelir. Bu kalitenin insanı kendini hayvandan ve bitkiden üstün görmez.

ŞERİAT

Ahmet Yesevi hazretlerine şeriatın tarifini sormuşlar. Hazret basit bir kelime oyunu ile "Şerri at" demiş. Yani ne kadar şer varsa hepsini at ve kurtul. Şerlerden kurtulan insan, şeriat ehli olur, şerrinden emin olunmayan ise insan bile olamaz

TARİHİ GERÇEKLER

FEVZİ ÇAKMAK’IN ANKARA’YA GELİŞİ VE KARŞILANMASI
Osmanlı Harbiye Nazırı Fevzi Çakmak, 24 Nisan’da Sultan Vahdettin tarafından Ankara’ya gönderilir. Mareşal, 27 Nisan’da Ankara’ya gelir, Meclis’te tarihî bir konuşma yapar.
Bu konuşma Meclis zabıtlarında vardır; konuşmanın metnine internetten de ulaşabilirsiniz.
Meclis’in açılışının dördüncü günüdür. Ortam hareketlidir. Meclis kürsüsünde Meclis Başkanı sıfatıyla Mustafa Kemal Paşa şunları söyler:
“Efendim resmî görüşmelere geçmeden bir şey arz etmek istiyorum. İstanbul’dan Harbiye Nazırı Fevzi Paşa hazretleri Ankara’ya girmek üzereler. Eğer tensip buyurursanız meclisimizden bir heyet Fevzi Paşa hazretlerini karşılamak üzere yola çıksın. (Meclisten “hep beraber karşılamaya gidelim” sesleri) Mustafa Kemal, “Peki efendim, o halde bütün Meclis olarak hep beraber karşılamaya gidelim. Bu sebeple Meclisi tatil ediyorum” der.
Mareşal, tren garında heyecanla karşılanır. Meclis’e getirilir. Bir süre dinlenir. Sonra alkışlar eşliğinde kürsüye çağrılır. Ve şu tarihî konuşmayı yapar:
***
“Sevgili mebus arkadaşlar!
Söze başlarken İstanbul’un esaret muhitinden kurtularak Ankara’nın hür muhitine geldiğimden dolayı Cenab-ı Hakk’a hamd ve şükür ederim. (Şiddetli alkışlar) Ve beni böyle karşılayan sizlere de teşekkür ederim. Efendiler, gerek padişahımız efendimiz hazretleri, gerek bendeniz, beş yüz senelik bakir payitahtımızın ilk defa düşman tarafından işgali faciasını görmek bedbahtlığına uğramış felaketzedelerdeniz.
İstanbul’un işgal edildiği gece İngilizler arabalarla, İstanbul’a, Üsküdar ve Beyoğlu’na bahriye askerleri çıkartarak tüm ehemmiyetli yerleri tuttular. […] Harbiye Nezaretini işgal ederek benim makam odama kadar süngülü neferlerini soktular ve onlar tarafından belirlenen emirleri vermemi istediler. Göğsüne düşman süngüsü dayanmış bir harbiye nazırı, İstanbul’un hür ve makam-ı hilafet olmak meziyetini kaybettiğini görmüş ve bakan olmak sıfatı ile çok üzülmüştüm. Bu konuda derhal Sadrazama (Başbakan’a) malumat verdim. Bakanlar Kurulu’nun toplanması emrini verdi. Ben de bu toplantıya odamın içinde ve dışında bulunan 400 İngiliz askerinin ve onlarla iş birliği yapan Ermeni ve Rum vatandaşların arasından, nefret dolu bakışları altında katılmak üzere bakanlık binasından çıktım. (Kahrolsunlar sadaları…)
Hükümet de askerlerimizin şehit olması noktasında lazım gelen protestoyu yazmada geç kalmadı.
“SULTAN VAHDETTİN: ANKARA’YLA İRTİBATI KESMEYİN”
Bir gün sonra Padişahımız efendimizle görüşmek üzere Cuma selamlığına gittim. Namazdan evvel padişahımız bendenizi kabul ettiler. Fevkalâde üzgün bir halde bulunuyorlardı.
Ve bana dediler ki;
-‘Ben bugün böyle müthiş bir azap içinde camiye gelmek istemiyordum fakat halife olmam veçhiyle bu Cuma selamlığı bana bir dînî mükellefiyet’ diyerek üzüntüsünü dile getirdi. […]
-‘Paşam aman Anadolu ile irtibatı temin ediniz.’
Ben de;
-‘Efendim irtibat hazırdır. Fakat İngilizler sıkıntı çıkartıyor.’ dedim.
-‘Olsun sakın Anadolu ile irtibatı kesmeyiniz’ buyurdular.
Arkadaşlar! İngilizler bizden ve padişahımız efendimizden Anadolu harekâtını ve Kuvay-i Milliye’yi inkâr ve reddetmemizi istediler. Biz bunu kabul edemezdik ve etmedik de. Çünkü Kuvay-ı Milliye’yi reddetmek doğrudan doğruya halkı reddetmektir. Biz bunun farkındaydık.
Sonra dediler ki;
-‘Siz ve Padişahınız Kuvay-ı Milliye’ yi reddetmezseniz bütün yolları keseceğiz. Anadolu’ya giden tüm buğdaylara el koyup yalnızca bize yakın olan Ermeni ve Rum halka buğday verip, Türk halkını açlığa terk ederiz.’ Hükümet olarak biz ve Padişahımız buna rağmen Anadolu harekâtı ve Kuvay-ı Milliye aleyhinde en küçük bir söz söylemedik. Zinhar söyleyemezdik (Meclisten kahrolsunlar sedaları)…
“MUSTAFA KEMAL’i İDAM FETVASI, SÜNGÜ ZORUYLA ALINDI”
Padişahımız Ankara’nın zaferleriyle sevinip başarısızlıkları ile hüzünlenmekteydi.
O sıralarda hepinizin malumu olduğu üzere İngilizler baskıyla, tehditle o mahut fetvayı aldılar (İdam fetvasını diyor) Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’nin imzaladığı, Mustafa Kemal hakkındaki idam fermanı. Malumunuz olduğu üzere o fetva süngü zoru ile alınmış ve İslam milletinin birbirine düşürülmesi hesaplanmıştı. O fetva acı bir vesikadır. Millet ve siz sanırım bu fetvanın geçerli olmadığını ve hangi şartlarda zorla yazdırıldığını anlamışsınızdır. (Tüm Meclisten “Şüphesiz” sedası yükselir…)
Konya Milletvekili Refik Bey; “Zaten o fetvanın bizce bir hükmü yoktur. Hangi baskılarla yaptırıldığı bizce de malumdur” der.
Fevzi Çakmak, sözlerini bitirerek kürsüden iner.

SEKÜLERLEŞME SÜRECİ

Tanzimat’la yönünü, Cumhuriyet’le yörüngesini yitirdi Türkiye.
Yönünü ve yörüngesini yitiren bir toplumun, ruhunu da yitirmesine yol açacak zihnî ve ahlâkî bir savrulma yaşaması mukadderdi.
KATI LAİKLEŞME BİÇİMİNDEN YUMUŞAK SEKÜLERLEŞME SÜRECİNE...
Laiklik dayatması, laikliğin bir din gibi algılanması, dogmalaştırılması ve topluma dayatılmaya çalışılması, toplumu, neyi yitirdiğini hatırlamaya kışkırttı.
Menderes’in başlattığı toplumun yönünü bulma, yarma harekâtı gerçekleştirme yolculuğu basarıya ulaştı. Ama sadece bir açıdan bakıldığında bir başarıydı bu.
Yani sadece siyasî olarak tek parti zihniyetinin zorbalıkları, zulümleri durmuş, durdurulmuştu.
Asıl dipte yaşanan dalga yıkıcı oldu oysa. Nedir o dipte yaşanan dalga, dediğim şey?
Şu: Toplum, katı laikleşme dayatmasına karşı yumuşak sekülerleşme sürecine girdi.
Laikleşme, toplumun tepeden İslâmî duyarlıklarının inkârı ve iptali çabasıydı. Sekülerleşme süreci ise, toplumun alttan İslâmî kimyasının bozulması, İslâmî genlerinin hormonlu hâle getirilmesi olgusuydu.
Sonuç, hormonlu Müslüman kitlelerin icat edilmesi oldu: Sistemi dönüştürmesi beklenen İslâmî sosyal yapıların ve söylemlerin sistem tarafından adım adım dönüştürülmesi, ehlileştirmeli süreci beklenmedik bir başarı elde etti!
Özal dönemi bu sürecin daha da hızlanmasına yol açtı. Menderes’le öne çıkan Özal döneminde derinleşen liberalizm sondajı, katı laiklik olarak başlayan sürecin yumuşak sekülerleşme biçimleriyle hayatın her alanına sirayet etmesiyle sonuçlandı.
Bu sekülerleşme sürecinin sonunda, yönünü bulan toplum, yörüngesini kaybetti.
Katı laikleşme süreci, toplumun İslâmî direncini diri tutmasına yol açıyordu. Menderes’le başlayan yumuşak sekülerleşme ve sisteme eklemlenme süreci, İslâmî direnç noktalarını kırdı. Menderes’ten günümüze kadarki 70 yıllık bu yumuşak sekülerleşme süreci, kitleleri tehlikeli Protestanlaşma dalgasının önüne fırlattı.
Menderes’le ve Özal’la başlayan yumuşak sekülerleşme süreci, toplumun yönünü bulmasına yol açtı ama bu kez yörüngesini kaybetmesiyle sonuçlandı.
2000’li yıllara geldiğimizde yörüngemizi bulmaya başladık ama bu kez kıblemizi dolayısıyla ruhumuzu yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kaldık: Başörtüsü mücadelesini kazandık ama tesettürü kaybettik!
Artık her şey kıblemiz olmaya başladı kolaylıkla. Üç kelimeyle özetlersek: Masa, kasa, nisa.
Araçlar amaçların önüne hatta yerine geçti: İslâmî kesimler amaçlarını yitirdi, araçların (masanın, kasanın, nisanın) kölesine dönüştü.
RUHUMUZU YİTİRMEDİK, YİTİRMEYECEĞİZ!
Evet, Tanzimat’la yönümüzü yitirdik, Cumhuriyet’le yörüngemizi.
O yüzden ruhumuzu, ruh köklerimizi, medeniyet dinamiklerimizi inkâr etme aymazlığı sergiledik. Ruhumuzu yitirmedik hiç bir zaman. Bizi bu ruh ayakta tuttu o yüzden.
Ama Menderes’le başlayan ama Özal döneminde tırmanan neo-liberalizm yıllarından itibaren o zamana kadar yaşadığımız katı laikliğin yumuşak sekülerleşme sürecine evrilmesi, bu toplumun günbegün ruhunu yitirme tehlikesinin eşiğine sürüklenmesine yol açtı.
Şu ân bu süreci yaşıyoruz: Kültürel değerlerimizde çok büyük aşınma, sosyal yapıda ve ahlâkî dokuda ürkütücü bir çözülme ve çürüme ile karşı karşıya toplum.
Muhafazakâr Kemalizm, sisteme kolayca entegre olma, konformizm, ayartıcı hız, haz ve sekülerleşme biçimleri, bu anlam kaymasının, dolayısıyla ruh aşınmasının en önemli belli başlı göstergeleri...
İdareye vaziyet ermesi gereken İslâmî kesimlerin vaziyeti idare edecek kadar sistem tarafından dönüştürülmeleri, güle oynaya sekülerleşme çukuruna yuvarlanmaları, haram-helâl ölçülerini yitirmeleri, akideyi koruyamamaları, akideyi koruyamadıkları için aileyi ve toplumu da çökertecek çakmaz sokaklara sürüklenmeleri, tedirgin edici.(Yusuf Kaplan)

TEMİZLENME YOLLARI

Şeriat mertebesinin dört ilacı vardır:Adalet, Af, İhsan ve İsar. Bütün haksızlık ve zulümlerden arınma şeriat merhalesinde ancak bu dört vasıfla olur. En başta olan Adalet vasfından aşağı düşen insanlıktan da düşer. Sonra Af derecesi gelir. Burada kul, hakkı olan şeyi almayıp bağışlar. İhsan dediğimiz derecede ise artırarak ikram eder. Nihayet İsar dediğimiz makama geldiğinde, kendi ihtiyaç duyduğu şeyleri bile başkalarına vermeye başlar. Bu dört derecenin şeriat, tarikat, marifet ve hakikat uygulamaları farklıdır. Aşağıdan yukarıya çıkıldıkça anlayış ve uygulama çok hassaslaşır ve incelir.
Kalp merhalesinin ilaçları ise İhlas, zikir ve sevgi parçalarından oluşur.

ALLAH TEALAYA GÜVEN ORANLARI

Bu oran mertebelere göre değişir.
Örneğin şeriat makamında bir kimsenin Allah'a güveni en az %51 olmalıdır. Mal varlığına güven bu makamda en fazla %49 olmalıdır. Allah'a olan güven %51 den aşağı düşerse ŞİRK oluşur.
Hakikat makamında ise dünyaya güven %1 bile olsa kayıptır.

AMELİ MUHAFAZA EDEBİLMEK

Amel yapmak önemlidir. Bir o kadar da önemli olan o ameli muhafaza etmektir. Yapılmış bir iyiliğin ifade edilmesi, başa kalkılması, insanların haberinin olsun istenmesi o ameli heba eder. Riya, süma amelleri başa çıkartan nefsin "bilsinler, sansınlar" şeklindeki dayanılmaz çekiminin sonunda ortaya çıkar ve ameli yakar.

BİR İLAÇ İÇİN VERİLEN RÜŞVET

ABD'li Alexion ilaç firması Türkiye'de 2010-2015 yılları arasında Soliris ilacının satışını artırmak için Türkiye’deki Sağlık Bakanlığı görevlilerine ve Rusya’da rüşvet verdiği için 21 milyon dolar ceza ödemeye mahkum oldu.
Sağlık Bakanlığındaki muhataplar, hediye alan bürokratlar niçin araştırılmaz? Vergi mükellefi olan Türk vatandaşı, vergilerinin nerelere harcandığını bilmesi en tabi hakkı değil mi? Vergi mükellefine ticari sır olur mu? Bu tür engellemeler ve gizlemeler, Sayıştay raporlarının nazara alınmaması o kadar ciddi mahiyette insanımızın kalbinde tahribat yaptı ki bunun sonucu sadece  iktidarı kaybetmek değil, ahiretten önce de dünyada hesap verme olacağını gösterecek.

SIR İFŞA EDİLMEZ,SIZDIRABİLİR

Hak Teala dünyevi işlerle alakalı olarak Peygamberler ve ruhaniyet ile istişare eder ve hükümler koyar. Sırrıllah dediğimiz bu makamda melaike ve ruhpaniyet bu sırları dinleyip muhafaza eder. Ehil olmayan insanlara sır açılmaz. Sırrın bir kısmını bilenler, ehil olanlara dolaylı olarak, misaller arkasından sızıntıyı anlatabilirler.
Dünya imtihan dünyası olup, sınavdaki bir soruyu söyleyerek insanın iradesini ve gayretini boşa çıkarmak olmaz. Sırrı sızdırmanın oranı karşı tarafın anlayışına ve seviyesine göredir.

"YOL"DA HATA YOKTUR, KİŞİLERDE HATA VARDIR

Hakikat yolunda hata yoktur. Uygulayan kişiler olduğundan kişide hata olabilir. Daha ötesi bu yol kıymetli olmakla, sahtesi, çıkarcıları her zaman mevcut olur. Tasavvuf yolu Allah'ın yoludur. Kişilerin hatası da İslam'ı bağlamaz..