Ayasofya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ayasofya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2020 Cumartesi

AYASOFYA ÖZGÜR ! BİZ ÖZGÜRMÜYÜZ?

Allah’ın Maun Süresindeki şu hitabı biz bu haldeki Müslümanlara da bir uyarı değildi:
“Gördün mü, o dini (hesap gününü) yalanlayanı! İşte o, yetimi itip kakan ve yoksulu doyurmaya teşvik etmeyendir! Yazıklar olsun –veyl olsun- o namaz kılanlara ki, namazlarını ciddiye almazlar! Onlar gösteriş yaparlar ve ufacık bir yardıma bile engel olurlar.”
Evet, hem Allah için namaz kılmak ve hem de Allah tarafından yazıklanmak!
Bir yandan kıldığımız namazın her rekâtında okuduğumuz Fatiha Süresiyle Allah’ı yegâne ilah ve yegâne kanun koyucu olarak ilan ediyoruz. Diğer yandan ise normal hayata döndüğümüzde Allah’a savaş açmış zihniyetin oluşturduğu faiz, içki envai haram barındıran sisteme sessiz sedasız uyup hayatımızı sürdürmeye devam ediyoruz. Dilimizle okuduğumuz ayetler ve dualara tam zıt yaşam tarzımız karşısında izzetli olmanın hesaplarını yapabilir miyiz; elbette ki hayır.
Öyleyse önce dualarımızı özgürleştirmeliyiz! Çünkü dualarımızı özgürleştirmediğimiz, yani dualarımızı Allah’ın razı olacağı şekilde yapmadığımız sürece değil Ayasofya’yı, dünyadaki bütün mabetleri camiye dönüştürsek de, Allah’ın çağırdığı kurtuluşa erenlerden olamayacağız!
Müslümanlar olarak Türkiye’nin nüfusunun %99’unu oluşturuyoruz, ama değerimiz, gücümüz ve ağırlığımız camilerimizde dahi özgürce dua yapacak kadar değildir! Bundan daha aşağı bir zillet olur mu? Bu %1 istediği kanunları çıkarıp bize dayatmakla yetinmiyor, camilerimizde nasıl dua yapmamız gerektiğini bile o belirliyor. En kötüsü de, çoğunluk olarak bu zillet halini özümsemiş, kanıksamış ve artık dinin kendisi gibi kabullenmiş olmamızdır.
Öyleyse okuduğumuz ayetler ve ettiğimiz dualardan başlayalım. Dualarımızı özgürleştirdiğimiz gibi yaşantımızı da Allah’ın istediği bir şekle koyarsak, o zaman dualarımız yerini bulur, yüreğimizle birlikte özgürleşen bedenlerimiz, kokuşmuş sistemi ıslah ederek özgürlüğe susamış gönüllere merhem olur.
Dinin sadece ve sadece Allah’a hasredilmesi gereken camilerde bile sesli dualarımızı Allah’ın rızasına uygun yapacak kadar bir özgürlüğümüzün olmaması nasıl ki bizim hâlihazırdaki gerçekliğimiz ise, ezici çoğunluk olarak bu zillet halimizin bilincinde olmadığımız da diğer bir gerçeğimizdir. Bu zillet halinden kurtulmamızın ilk adımı bu gerçekliğimizle yüzleşmek ve dualarımızın kabul olacağı bir yaşam ortaya koymaktır.
Bazı şeylerin ortası olmadığı gibi, izzetin ve zilletin de ortası yoktur. Çabalarımız izzet yönünde ise, izzet sahibiyizdir. Kişi kendi iradesiyle ve kendi rızası ile hangisine talip ise, onunladır ve onunla anılır.
Dualarımız özgür değilse, camilerimiz özgür değildir. Camilerimiz özgür değilse, biz özgür değiliz! Dualarımızdan başlayalım özgürleşmeye ve özgürleştirmeye! Ta ki ülkemizde ve yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din de yalnız Allah’ın oluncaya kadar!

18 Temmuz 2020 Cumartesi

AYASOFYA KARARININ MUHTEMEL YANSIMALARI

 ALINTIDIR
(Ayasofya meselesini bir de  bu yönüyle düşünelim)
Aslında her şey 1957 yılında başladı.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne resmi bir yazı geldi.
Asliye hukuk mahkemesi, Beşiktaş ilçesinde yaşayan Mariam Binti Ovahim'in derhal bulunmasını istiyordu.
Emniyet aradı taradı, bu isimde bir şahsın bulunamadığını, adresinin tespit edilemediğini, kendisini tanıyan bile olmadığını bildirdi.
Emniyetin bu resmi cevabı üzerine, asliye hukuk mahkemesi kararını verdi, Mariam binti Ovahim'in “gaip” olduğuna hükmederek, Mariam binti Ovahim'in sahibi olduğu gayrimenkule “kayyum” atadı.
Yasal sürenin dolması beklendi.
Yasal süre dolunca, Mariam binti Ovahim'in kayyuma emanet edilen Beşiktaş'taki dört katlı binası Hazine'ye devredildi.

Halbuki…
Mahkeme celbi çıkarılarak polis tarafından aranan ve kayıp ilan edilerek mülküne el konulan şahıs, halk arasındaki tabirle, Meryem Ana'ydı!
Ovahim, hırıstiyanlar için Allah'ın isimlerinden biriydi, Ovahim'in kızı Meryem kastediliyordu, yani devlet tarafından el konulan söz konusu tapunun sahibi hazreti İsa'nın annesiydi!

Çünkü…
Osmanlı döneminde, kiliselerin gelirleri bağışlardan oluşuyordu.
Henüz bankacılık sistemi olmadığı için, bu bağışlar para olarak istiflenmiyor, değerini koruması için gayrimenkul satın alınıyordu.
1913 yılında devlet tarafından tapu uygulamasına geçildi.
Kiliselere emlak beyannamesi gönderildi.
Kiliseler “mülk sahibi” hanesine hazreti İsa, Meryem ana, Cebrail aleyhisselam gibi isimler yazdı.
Tapular bu isimler üzerine tescil edildi, devlet kayıtlarına bu isimlerle kaydedildi.

Bilahare…
Cumhuriyet ilan edildi.
Kiliselerin tüzel kişiliği, azınlık vakıfları haline dönüştü.
1936 yılında, devlet tarafından azınlık vakıflarına beyanname gönderildi, sahip oldukları gayrimenkullerin listesi istendi.
Azınlık vakıfları listeyi verdi, böylece hazreti İsa, Meryem ana, Cebrail aleyhisselam gibi isimler, kiliselere ait mülklerin sahibi olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin tapu kayıtlarına girdi.

1955 yılında 6/7 Eylül olayları patladı.
Gayrimüslim azınlığa odunlarla saldırıldı, döve döve kovuldular.
Bu vandallıktan sonra sıra, başıboş kalan mallarına mülklerine çökmeye gelmişti.

6/7 Eylül'den iki yıl sonra…
Milli emlak müdürlüğü, mahkemelere başvurmaya başladı.
Tapuda “mülk sahibi” olarak görünen hazreti İsa'ya Meryem ana'ya Cebrail aleyhisselam'a davalar açıldı.
Kiliselerin bu açılan davalardan haberi bile olmadı.
Polis tarafından mahkeme celbiyle aranan hazreti İsa, Meryem ana, Cebrail aleyhisselam kayıp ilan edildi, tereyağından kıl çeker gibi, mülklerine el konuldu.
Kiliseler durumun farkına vardığında hem iş işten geçmişti, hem de 6/7 Eylül'de yaşadıkları dehşet yüzünden tir tir titriyorlardı, karşı dava açmaya cesaret edemediler.

Beşiktaş, Şişli, Fatih, Beyoğlu, Kadıköy, Sarıyer… Değeri milyarlarca dolarla ölçülen 11 bin 500 gayrimenkule, aynı yöntemle el konuldu.

Sadece İstanbul değil…
İzmir'de Hatay'da Çanakkale'de el konulan gayrimenkuller vardı.

1974'te Kıbrıs çıkartmasından sonra, 1980'de 12 Eylül darbesinden sonra, aynı yöntemle yüzlerce mülke daha el konuldu.

Ve, Akp iktidara geldi.

Avrupa Birliği bastırdı.
Bunlar boyun eğdi.
2008 yılında, AB'ye uyum ayaklarıyla Vakıflar Kanunu çıkarıldı.
Bu kanunla, azınlık vakıflarının 1936 yılından sonra edindikleri ve el konulan gayrimenkullerin kendilerine iade edilmesinin yolu açıldı.

Azınlık vakıfları şakır şakır iade davaları açtı.

Ancak…
1936'dan önce, yani 1913 yılında kişilerin üzerine kaydedilen tapuların iade edilmesi için, o kişilerin bizzat başvurması veya o kişilerin mirasçılarının başvurması gerekiyordu.
Yani…
Hazreti İsa adına kaydedilen gayrimenkulu geri alabilmen için, ya hazreti İsa'yı mahkemeye getirmen gerekiyordu, ya da Hazreti İsa'nın torunlarını bulup mahkemeye getirmen gerekiyordu!

Kanundaki bu kelime oyunu sayesinde, Osmanlı hukukunun uygulamaları Cumhuriyet hukukunu bağlamaz deniliyordu, kiliselerin 1913 yılında devlete kaydettirdiği tapular yok sayılıyordu.

Şimdi?
Ayasofya müzesi, cami yapıldı.

Hangi gerekçeyle yapıldı?
Ayasofya, tapu kaydında cami görünüyordu.
Bu tapu, tıpkı kiliselerin tapuları gibi, 1936'da kayıt altına alınmıştı.
Fatih Sultan Mehmet Han Vakfı adına kayıtlıydı.
Bu vakıf, Cumhuriyet öncesine, Osmanlı dönemine ait bir vakıftı.
Osmanlı devletinin özel hukuk hükümlerine göre vakfedilmişti.
Dolayısıyla, Osmanlı vakıf hukuku çerçevesinde ele almak gerekirdi.

Hukuk bu gerekçeyle eğildi büküldü…
Cumhuriyet'in müze kararı iptal edildi.
Osmanlı'nın vakıf kararı uygulandı.

Böylece, tarihimizde ilk kez…
Cumhuriyet hukuku yerine, Osmanlı hukuku geçerli kabul edildi.
Osmanlı hukuku, Danıştay tarafından içtihat haline getirildi.

Böylece…
Ayasofya cami oldu diye sevinen arkadaşlar, Osmanlı döneminde hazreti İsa adına, Meryem ana adına kaydedilen kilise mülkleri için, milyarlarca dolar tazminat ödemeyi hukuken kabul etmiş oldu!

Azınlık vakıfları, Danıştay'ın Ayasofya kararını mahkemeye sunacak, el konulan mülklerinin iade davalarını çatır çatır kazanacak.
Bu saatten sonra ayak diretmeye kalkarsan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gidecekler, çatır çatır tahsil edecekler.

Cümleten tebrik ederim, Ayasofya'da hayırlı namazlar dilerim.(Yazı alıntı olup farklı bir bakış açısı taşımaktadır)

13 Temmuz 2020 Pazartesi

KILIÇ HAKKI KONUSU

Ayasofya'nın açılışı ile birlikte gündeme gelen "kılıç hakkı" kavramını iyi bilmek gerekir. Bu "bilek hakkı" anlamında değildir. Çünkü Fatih sultan Mehmet, İstanbul fethedildiğinde oranın Rum halkına eman vermiştir. Canlarını ve mallarının emniyette olduğu hususunda teminat vermiştir. Ayrıca Ayasofya'nın güncel resmi sahipleri papazlardan olan temsilcilerine kendi şahsi servetinden 30.000 altın vermiştir. Kudüs'ü Müslümanlardan kurtarmak için düzenlenen haçlı seferlerinin dördüncüsünde mola ve tedarik amaçlı İstanbul'a uğrayan haçlı ordusu şehri talan ve yağma etmiştir. Kiliselerdeki Rahibeleri toplayarak Ayasofya içinde genelev kurmuştur. Kendi dindaşları bu tahribatı yapması nedeniyle sultan Fatih, ganimet olarak şehrin tüm zenginliğine el koyma hakkı var iken bunu yapmamıştır. Bu nedenle kılıç hakkı olarak, şahsi servetinden bedel ödeyerek Ayasofya'yı satın almıştır.

11 Temmuz 2020 Cumartesi

AYASOFYA ÜZERİNE

Dün yaşanan baş döndürücü sürat neticesinde Ayasofya'da tarihi ezanlar okundu ve insanımız bu kutsal mabedine kavuştu. Siyasi polemik konusu yapıldığı yakıştırmalarından tutunda batı acaba ne der, yahut yansımalarını göreceğiz kelimeleri kullananlar acaba içlerinden sevinemediler mi? Kalbinden sevinenler ve bu sevincini paylaşanlar hasbi insanlar. Hak teala niyetlere göre değerlendirecek. Cumhurbaşkanımızın hataları olabilir-Şehir üniversitesini kapatmak gibi- çünkü insandır. Amma 86 yıl sonrada olsa emeği geçenlere "Elinize sağlık" demek çok mu zor!
Bugünkü gazetelerin ön sahifelerini izleyin kim memnun kaldı, kim memnun kalmadı görülebilir. Aleyhe beyan yok ama lehe beyan vermeyip sükut kalanlar kalpleri marazlı olanlardır. İslamın izzetine sevinemeyip siyasi polemiği tercih edenler bilmeliler ki İslam'ın vakti gelmiştir. Bu süreç Erdoğan'la devam edecek diye bir mecburiyet yoktur. Hepimiz gibi o da insandır. Vakit ve saat geldiğinde hepimiz gibi dünyayı terk edip ahirete göçecektir. Ama İslamın bayraktarlığını yapacak lideri Türkiye içinden Hak Teala çıkartacaktır.

11 Haziran 2020 Perşembe

AYASOFYA İÇİN ÇALIŞANLAR


1990’lar… İstanbul Müftü yardımcısıdır. Bir gün sekreter telefonu çaldırır, “Sizi sayın Cumhurbaşkanı arıyor” der. Mehmet Çiçek “Yanlış olmasın, ben müftü yardımcısıyım, Müftü Bey’i arıyor olmasın” diye cevap verir. “Hayır, der sekreter, sizi ismen aradı.” “Peki bağla o zaman.” Bağlanır: Telefonun öbür ucundaki ses merhum Cumhurbaşkanı Özal’a aittir. Selam verilir, alınır sonra Özal konuşur:

-Bugün, der Özal, İkindi vakti Ayasofya’ya gideceksiniz. Orada dört minareden birden ezan okunacak ve siz ikindi namazını orada kılacaksınız Namık Kemal Zeybek (Kültür Bakanı) de orada olacak.

Müftülükten bir grupla birlikte gittik, dedi Mehmet Çiçek. Topkapı yolundan bir girişi var Ayasofya’nın. OsmanlıPadişahlarının Hünkar Mahfili olarak kullandığı bölüm. Oradan girdik. Orası ile Cami arasındaki bir yer halılarla döşenmiş, camiye gelen kısmı duvar gibi kapatılmış. Böylece orada bir mescit oluşturulmuş.  Ezanı duvarın üzerine çıkan bir müezzin okudu ve biz İkindi namazını kıldık orada.

Mehmet Çiçek sonrasını da anlatmıştı: -İkindiden sonra Özal yeniden aradı.-Ne yaptınız, gidip namaz kıldınız mı? -Kıldık Efendim.-Minarelerden ezan okundu mu? -Hayır efendim. Namık Kemal Bey şu anda durumun uygun olmadığını söyledi

-Bakın, dedi merhum Cumhurbaşkanı, dört minareye birden ses sistemi kurduracaksınız, sonra da hemen bu sabah namazından itibaren Sultanahmet ile birlikte namaz vakitlerinde çifte ezan okutacaksınız.

Özal bundan sonra Mehmet Çiçek’e şu soruyu sorar: -Sen İstanbul’da hangi camilerde çifte ezan okunduğunu bilir misin? -Bilmem Efendim.

-İki yerde. Birisi Sultanahmet ile Ayasofya arasında, diğeri de Üsküdar’da Mihrimah Sultan Camii ile Yeni Valide Camii minareleri arasında. Bundan böyle dört minarede birden ve Sultanahmet ile birlikte çifte ezan okunsun, tedbirinizi alın.

Mehmet Çiçek, “Biz o gece ses sistemi kurdurduk ve sabah namazında çifte ezan okunmasına başlattık. Özal sonra tekrar aradı ve teşekkür etti. (Yalnız daha sonra Kültür Bakanı olan Fikri Sağlar, üç minaredeki ezan sesini kaldırdı, sadece tek minarede okunmaya başlandı.)Özal Ayasofya ile ilgili bir şey daha hatırlatıyor Mehmet Çiçek’e:-İmam tayin ettiniz mi Ayasofya’ya diye soruyor. Çiçek;-Efendim kadrosu yok ki Ayasofya’nın diye cevap veriyor.

-Var, diyor Özal, Ayasofya müzeye çevrilirken, imam kadrosu iptal edilmiyor. Bakın görürsünüz, diyor. Sonra bakılıyor, gerçekten bir imam kadrosu var, ama başka yerde, daha doğrusu Gülhane’nin oradaki küçük mescitte Mahmut Toptaş Hoca tarafından deruhde ediliyor.  Bu kadro Ayasofya’ya aktarılıyor ve ondan sonra da kadro orada hizmete sokuluyor.

Özal Mehmet Çiçek’e bir talimat daha veriyor:

-Mukaddes Emanetler bölümünde 40 kişilik bir hafız grubu, en kısa zamanda sürekli Kur’an okumaya başlasın. Yahya Kemal’in dediği gibi “Türk İstanbul”un iki vazgeçilmezi vardır: Birisi Fetih’ten bu yana Ayasofya’da okunan ezan, diğeri de Mukaddes Emanetler bölümünde Yavuz Sultan Selim’den beri okunan Kur’an. Ondan sonra evet, Mukaddes Emanetler bölümünde önce gündüzleri, sonra İsmail Kahraman’ın Kültür Bakanlığı döneminde de 24 saat süreyle Kur’an okunmaya başlanıyor ve bugünlere kadar okunuyor. Konuyu bilenlere göre burada ülkenin en güzel Kur’an okuyucuları (kurralar) tilavet ediyor, bununla da buradaki tilavetin tüm Türkiye için bir tilavet üslubu haline gelmesi amaçlanıyor.  Konuyu Namık Kemal Zeybek beyle de görüştüm. Namık Kemal Bey, Hünkâr Mahfeli’nin 80 öncesinde Demirel tarafından da mescit olarak tahsis edildiğini, İhtilâl’den sonra kapatıldığını söyledi öncelikle.

Yeniden mescit olarak tanziminin kolay olduğunu ifade etti. O arada bir tür dengelenme niteliğinde, Ayasofya’nın ana mekânında önce Adnan Saygun tarafından bestelenen ve ilâhilerden oluşan Yunus Emre oratoryosunun seslendirilmesini, ardından bir Mevlevi Ayini’nin icrasını sağladığını, bu ayinin başlangıcında merhum Kâni Karaca tarafından Kur’an tilavet edildiğini ve bunların bir gazetede “Ayasofya’da Zeybek oyunları” şeklinde verildiğini anlattı.

Namık Kemal Bey, “Ayasofya’nın hassas bir mesele olduğunu” da belirterek, bir UNESCO toplantısında Uzakdoğulu bir temsilci tarafından “Siz Ayasofya’da Kur’an okutmuşsunuz” sualine muhatap olduğunu, Batılıların böyle bir soru sormasının anlaşılabileceğini ama Uzakdoğulu bir insanın gündemine bunun sokulmasının manidar bulunduğunu belirtti. Ayasofya ile ilgili güncel tartışmayı bir başka yazıda değerlendirmek istiyorum. İktidar ne yaptı, ne yapıyor, bu konuda da söylenecek epeyce bir şey var. Değerlendirmek lâzım(Ahmet Taşgetiren-Karar gazetesi 11.06.2020)

29 Mayıs 2020 Cuma

AYASOFYA'DA FETİH SURESİ OKUNACAKMIŞ

Bugün İstanbul'un fethinin yıl dönümü .1 Haziran 1453 de ilk Cuma namazını Fatih Ayasofya da kılmıştı. Aradan 567 yıl geçti. 1934 yılında uyduruk (sahte) olduğu da söylenen bir Bakanlar Kurulu Kararı ile camilikten çıkarılıp müze yapılmış. İşte o tarihten itibaren de hem Ayasofya’nın, hem tarihimize sahip çıkan milletin “hicran devri” başlamıştı.
86 yıldan beri insanımızın gönlünde Ayasofya'nın cami haline döndürülmesi yatar. Sayısız mitinglerin hiç bir tesiri olmamıştır. Ak Parti de bu işin sadece hamasetini kullanmıştır. Bakanlar kurulu kararı ile kapatılmışsa yeniden Bakanlar Kurulu kararı ile açılabilir. Hiçbir sorun yok. Kanımca ne MHP ve AKP bu konuda samimi değildir. Ellerinde yetki olmadığı devirlerde kimse suçlanamaz. Amma bugün suçlanır. Mesele nasıl mı çözülür: İskender’in Gordion’un düğümünü çözme taktiği bize de ilham verebilir. Meşhur hikâyedir: İskender Gordion şehrinin önüne gelmiş. Şehrin teslim edilmesini istemiş. Şehrin ileri gelenleri; “Bizim bir gemici düğümümüz var. Bunu çözebilirseniz, şehri teslim ederiz” demişler. İskender, “Getirin şu düğümü!” demiş. Getirmişler. İskender, kılıcını çıkarmış, düğümü ortadan ikiye ayırmış. “İşte çözüldü!” demiş. Eğer sarımsağı, biberi hesaplarsan çorba içemezsin derler.
Bugünkü iktidar bu işi çözemez.Peki ne yapabilir?Ölünün başında Kur'an okuyabilir.Acaba bugün Ayasofya'da Fetih suresini okutmak ne anlama geliyor? Heyecanını yitirmişlerin, halkı uyutmasıdır.
Fatih Sultan Mehmet gibi bir yiğit, fetih askerleri gibi yürekli insanlar ortaya çıkıncaya kadar bu hicran devam edecek...




20 Mayıs 2020 Çarşamba

FATİH'İN AYASOFYA VASİYETİ

"BENİM BU CAMİMİ , CAMİLİKTEN ÇIKARANLAR, ALLAH'IN MELEKLERİN VE BÜTÜN MÜSLÜMANLARIN LANETİNE UĞRASINLAR. ONLAR HİÇBİR ZAMAN HAFİFLEMEYEN BİR AZAP İÇİNDE BULUNSUNLAR!. YÜZLERİNE BAKAN VE KENDİLERİNE ŞEFAAT EDEN HİÇBİR KİMSE BULUNMASIN" 
Bu bedduanın muhatabı, elbette sadece Ayasofya'yı camilikten çıkaranlar değildir. Ellerinde imkan olduğu halde, burasının cami olarak açılmasına yardımcı olmayanlar da bu bedduaların muhatabıdırlar.
Mahvoldu hayalim bu nasıl korkulu rüya?
Şaştım; neyi temsil ediyorsun Ayasofya ?!

28 Mayıs 2016 Cumartesi

AYASOFYA NE ZAMAN GÜNDEME GELİR?


Belki de hiç bir zaman.Evli olmayan kimseye(bekar'a),hanım boşamak kolay gelirmiş(!)Yıkılan Osmanlı akabinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti içine uzanan yabancı ellerin varlığı inkar edilemez.Askeriye ile giremeyenler sermaye ile girip,kendilerine hizmet edecekleri kimseleri  o ülkenin vatandaşları içinden bulmuşlardır.İbadete kapatılması tartışmalı bir karara dayalı Ayasofya'nın Sultan Fatih'in vakfı olduğu tartışmasızdır.Gayri Müslimlerin vakıflarına tanınan hürriyet Fatih'in vakfına tanınmamıştır.Necip Fazıl'ın çocukları,nedense Ayasofyayı unutmuş gözükmektedir.Çünkü "One Minute"üzerinden çok geçmeden imtiyazlı ortağımız olacak olan İsrail konusundaki keskin eslerimiz, Ayasofya konusunun asla gündeme gelmeyeceğine işarettir.Hak Teala göstermektedir ki istediği kanunu çıkartma gücüne sahip olanlar, açılması tek bir kişinini imzasına bağlı olan bu  meselenin hallinde aciz olacaklardır.Belki de o imza,cennete giriş beratı almasına vesile olacaktır ama,bu dünya nimetlerinin terki ,yahut bu işin arkasından oluşacak sorunlar yumağı dünya zevklerini berbat edeceğinden asla bu konuyu gündeme getirmeyeceklerdir.Çünkü Ayasofyayı ibadete açan bir büyük insan Fener Patrikhanesinin orta kapısı önünde asılma tehlikesini nazara alacak serdengeçti olmalıdır.Çünkü bu kapı asırlardır kapalı olup,bir Türk büyüğü bu kapı önünde idam edilmedikçe açılmayacağına yemin edilmiştir.