11 Ekim 2020 Pazar

YÜZÜ AYDIN OLAN KİMSELER

Kalpte yer eden iman nuru kişinin simasına da yansır. Bu nedenle yüzü aydın olan kimselerden talep istemek gerekir. Yüzü kararmış olan kimselerden iyilik beklemek muhaldır. Aydınlık yahut karanlık derinin rengi değildir. Farklı bir şeydir. Ehli anlar. Kişinin yüzüne baktığınızda, sizde feraset varsa karşınızdakinin durumunu anlarsınız. "ikra" OKU Hak Teala'nın efendimiz (sav) ilk emridir. Bunu illa ki yazı olarak anlamamak gerekir. Bugün "okuma" kavramı çok değişik sahalarda kullanılmaktadır. Parmak izi okuması, yüz okuması v.s OKU hitabının içinde kişinin kendi kitabı da vardır. Yazmak harften, kelimeden, cümleden, sayfalardan başlar sonunda kitaplaşır. İnsan temiz bir şekilde bu dünyaya gelir ve salih amellerle kitabına bir şeyler yazar. Bu yazılanları OKU'mak gerekir. Okuduklarımız (amel kitabına yazdıklarımız) Hakk'ın razı geldikleri mi? değil mi?

HAZRET-İ MEHDİ'NİN İLK EMİRLERİNDENDİR

Hazret-i Mehdi Resulün ilk emirlerinden birisi kendine tabi olacakların evli olmaları emridir. Zira, evlenme zinayı önleyen bir tedbirdir. Zina dini yıktığı için müminlerin sağlam kalabilmesi için nikahı emreder.

DÖRT CEVHERİ ETKİSİZLEŞTİREN DÖRT ŞEY

Cenab-ı Peygamber (sav) hazretleri buyurur :Dört cevheri dört şey etkisizleştirir. Akıl bir cevherdir. Akıl cevherini işlevsiz(etkisiz) kılan şey öfke ve hiddettir, gazaptır. Öfke ve gazabın nefsani olanı kişiyi küfre kadar götürür. İkinci cevher, salih ameldir. Salih ameli bozan da riyadır. Gösteriş için bir cami yaptırsa, karşılığını bu dünyada medhedilmekle alır, ancak ahirete bir şey kalmaz. Kaynayan süt tenceresine bir damla yabancı bir şey atsan süt kesilir. Üçüncüsü haya cevheridir. Bu cevheri bozan dünya hırsıdır. Dünya hırsı adamı rezil eder. Dördüncü cevher dindir. Din cevherini bozan zinadır. Göz zinası, el zinası, kulak zinası,kalp zinası var olup büyük zinaya yol açar. Gözün nurunu saklamak gerek. Haram olan nesneye bakmak göz nurunu zayıflatır. İslam'da evlenme tavsiye edilmiştir. Zina yollarını kapanması için. EVLİYAULLAH BİR İNSANA baksa, o insanın akıl miktarını bilebilir.

HAYRLARIN ŞER OLMASI

Kendinde din derdi olmayan kimselerin hayırları şer olur. Çünkü böyleleri nefislerinin perdelerine takılmışlardır. Böylece asi, zalim ve Hak'dan mahcub kalmışlardır. Aksine içinde din derdi olanlar cehalet ve delalet içinde kalsalar bile hidayet yoluna yol bulabilirler. O dert nedeniyle cahillikleri ilme dönüşür. Eğer derdin varsa hani alameti? Eğer mert isen hani cenk, nerede hamle? Miskin varsa hani kokusu?Gübre ve pislik madeni olanlar misk kokmazlar. Maşuku, aşıkta aramak gerek.Çünkü aşığın gözü maşukla doludur, bu suretle kendini kaybetmiştir. Bunun gibi Hakk'ın cemalini görebilene velinin yüzünde alenen görülür. Cenab-ı Kibriya yüzünü onlardan gösterir. Hz.Mevlana buyurmuştur: Hak Teala hazretleri ayanen gelmediği(göze görünmediği) için bu peygamberler onun vekilleridir. Hayır! Yanlış söyledim:Vekille temsil edilen beraberdir. İki zannedersen çirkin olur.Senin gibi görüntüye tapanlara ikidir.fakat suretten kurtulanlara birdir. Sureten bakıldığında gözde ikidir, sen gözlerin nuruna bak ki bir olduğunu görürsün. Gözün nuruna dikkat ettiğinde iki nuru birbirinden ayıramazsın. Nur-u Hüdayı erlerin gönlünde aramak gerek. Burada bir merdin eteğini tut ki, o sayede mihnetlerden kurtulasın. Ona kul ol ki sultan olasın, Hazreti İsa gibi Zuhal'e kadar yükselesin. Eğer kendinden geçersen aynen o olursun, ondan sonra kendine arpa tanesi kadar kıymet vermezsin. Kendini feda edersen karşılığın bizzat Hüda olur. Ebedi kalacak olan öz budur, sıfatlar geçicidir. Geçmez akçeyi bırakta altın nakti al, boncuğun yerine inci hazinesi al.

10 Ekim 2020 Cumartesi

HEVA'YI DEĞİŞTİREN ŞEYLER

Bir kimsede ilim, irfan, derd-i HuDA,AŞK-I İLAHİ GALİP OLURSA, ONUN BÜTÜN VÜCUDUYLA HEVASINI DEĞİŞTİRİR. Hakk'a örtü olan perdeleri ilim ve irfan yakamaz(kaldıramaz). Meğerki derd-i Hak(aşkı ilahi) yari ola. Mesela hamile bir kadın doğurma işine ne kadar vakıf olursa olsun, sancısı tutmadıkça doğuramaz. Sancısı tutunca da- doğurma usulünü bilmese de- çocuk doğar. Men edemez. Bunun gibi Hak yolunda esas olan derttir, aşkı sadıktır.engelleri ancak bunlar kaldırabilir. Bunun için Hakim Senai "Perde yakıcı derd ile fedakar mert isterim" demiştir. Nerede dert varsa derman oraya gider. Belki dertsiz dermanın kıymeti bile yoktur.Susuz bulunmayan yerde suyun, açın olmadığı yerde ekmeğin , aşık olmayan yerde maşukun kıymeti olmadığı gibi. Perdeleri aşk derdi yakar. Akıl yakalamaz. İlim ve hikmet perdeleri yakalamaz belki perdeleri süsler. Derd yoldaşın olursa yol alırsın. Ebu Cehil'in bilgisi vardı ancak Peygambere muhabbeti OLMADIĞINDAN BURUNDAN AKAN SÜMÜKTEN FARKSIZDI.

HAK TEALA'NIN BU DÜNYADAKİ SOFRASI

Allah Teala'nın bir sofrası vardır ki, onun benzerini ne gözler gördü, ne kulaklar duydu ne de bir insanın hatır ve hayalinden geçti. O sofraya oruç tutanlardan başkası oturamaz" Hakk'ın bu dünyada kurulmuş sofrası namahremlerin gözlerine görünmez. Canlar cisimsiz olarak o sofradan beslenir. Kibirliler o sofraya mahrem değildir. Sofradan nasibi olanlar kendi varlığından geçenlerdir. Padişah (Hak Teala) bizi; gelin bu sofradan yiyin diye çağırıyor. Oruç nedir? midenin aç kalması değildir. Hak'dan gayrısından geçmektir. Hak'la birlikte olan, Hak'la daim olan oruçludur. O sofra insanı Kamil sohbetidir.

KAR AMACI GÜTMEYEN KURULUŞ

Bugünkü iktidarın Kamu kaynaklarını söğüşleme kuruluşları. Kanarya sevenler derneği gibi. İsmi ve şekli hoş, amma gel görki içeride kumar oynatılmakta. Bakanlıkların kar amacı gütmeyen kuruluşlara yaptıkları transferleri Sayıştay rapor etmiş. Tam 92 Kamu kurumundan bu kuruluşlara 6 katrilyon Liranın üzerinde para aktarılmış. Bu kuruluşların yöneticilerini söylemeye gerek yok. Politbüro üyeleri. Yani Liderin belirlediği çevre.B atı'da bu tür kuruluşlara düşünce kuruluşu(Think thank) denir. Ancak orada suistimal yoktur. Gönüllülük esastır. Bir gün Ak Parti iktidardan düşerse, kamu kurumlarının bu kuruluşlara yaptığı transfere karar verenler ile bu kuruluş temsilcileri kesinlikle yargılanırlar. Nitelikli zimmetten.

MERKEBİN TAŞIDIĞI YÜK

Eşeğin(merkebin) taşıdığı şeker yükünden hiç nasibi yoktur. Sadece zahmeti vardır. Şekerin ne tadını bilir ne de kıymetini. İlim, Allah'ı anlatır.Ancak bu anlatımdan zevk alınırsa ve anlatılanlar müşahede edilirse o ilmi taşıyanlara faidesi vardır. İlim, dünyevi mevki ve makamlar için ön şart edilmişse yani mevki ve makamlar elde etmek için öğrenilmişse semerinde şeker çuvalı taşıyan eşekten farksızdır. İlmi, makam ve dünyayı elde etmek için öğrenen alimlerle, zühd ve takvayı dünya malı için yapan abitlerin, her ne kadar görünüşleri pak ise de içleri pistir.Bunlar ilim yükünü eşek gibi taşırlar, ilimden haberleri yok."Memeselil hımari yahmilu esfara" Kitap yüklü eşek gibi ilmi satmak için öğrenmişlerdir. Müşteri bulabilirlerse güler ve yaşarlar. Bulamazlarsa donar, solarlar, mahvolup giderler.Evliyayı Kiram böyle değildir. Onların ilimden amaçları ameldir, manadır.İlim onların canlarının gıdasıdır "Bir dostki yanında gül ile diken eşittir, mezhebine göre mushafın zünnardan farkı yoktur. Öyle dostun gamını niçin çekelim ki topal merkeple rahvan atı bir tutuyor"Bu hak dediği zaman, Hak ona ayan olur,o, Hak dediği vakit ondan gizlenir. Bu, Hak deyince Hakk'a vasıl olur,o, Hak dedikçe Hak'dan uzaklaşır. Bir şahıs ki , seni candan sever ve talep eder ve seni daima övgüyle anar. Çağırdığın zaman yanına gelir, semtinde dolaşır, evini arar, sorar.Yana gelir örtüsüz yüzünü gösterir, seninle tatlı tatlı konuşur. Hak Teala sevmediği kuldan nefret eder, huzursuz gözden kendini saklar. Eğer sen makbulu Hüda isen emin ol ki adını çağırdığı zaman ortaya çıkar. Alim insan her sözün altında ilimler(manalar) görür, onlardan haz alır. Suyu kanAyan kimse arkdan, dereden, çaydan,ırmaktan,deryadan baktığında hepsinde suyu görür. Cahile sözden manaya geçmeye müsaade yoktur.

9 Ekim 2020 Cuma

DİĞER DİN MENSUPLARI İLE İLİŞKİLERİMİZ

Ülkemizin Yahudi, Hristiyan, diğer inanç sahibi vatandaşlarıyla diyaloğumuz nasıl olmalıdır? Aklımıza kafir, müşrik kavramını alıp onlara nasıl bakmalıyız. Sevmek kalbe ait bir hadisedir. Ancak insani ilişkiler, ticaret, diyaloglarda inanç ayrımı olmamalıdır. Biraz daha ileri gidip Hz. Mevlana efendimizin vaktin Konya'sında yaşayan diğer inanç sahipleriyle olan diyaloğuna baktığımızda o insanların Hz.Pir'in vefatı nedeniyle duydukları üzüntüleri, "Bizim de Mevlana'mızdı" ifadelerini okuduğumuzda İnsan-ı Kamil makamındaki evliyanın tüm yaratılmışlara aynı gözle baktığını anlarız. Allah adamları inanç farklılıklarına asla takılmazlar. Günlük hayattaki günah içinde yaşayanlara acırlar. Nasihat edebilmek için onlara yardım ederler. Umarlar ki o adam,belki hidayete nail olacak.

MANEVİ İDARECİLER İKAZ EDER Mİ?

Hak Teala'nın "İdari" konuda yetki verdiği maneviyat adamları, zahiri idarecilerin gidişatı konusunda onları ikaz edici bildirimler yapmasına müsaade etmiştir. Cumhurbaşkanının, Bakanın, Belediye başkanının ikaz edilmesi."Şunu yap","şunu yapma" denmesi gibi. Manevi dünya ile alakalı olan bu konu eskiden beri vardır. Osmanlı idaresinde yaygındır.Cumhuriyet Türkiye'sinde ise var olmuştur. Ancak,bu ikazı tutabilmek için idarecinin kalbinde kuvvetli bir imanın mevcudiyeti gerekir. Aksi halde söz tutabilmek çok zordur.

GÜNDEM YARATMAK İÇİN

Türkiye ile alakalı iç siyasette gündem değiştirme malzemesi olarak kullanmak amacıyla Amerikan Başkan adaylarından Joe Biden'e milyon dolarlık rüşvet verilip(seçim kampanyasında yardım adı altında) o meşum açıklamanın yaptırıldığını söylense inanır mısınız?

TARİKATLAR ÜZERİNE PROJELER

Son aylarda tarikatlar üzerinde bir proje yürütülmek isteniyor. Bu projede, bazı şahsiyetlerin noksanlıkları, zaafları kamuoyuna servis edildikten sonra önce itibarsızlaştırmak akabinde hükumeti üzerlerine saldırtıp bir taşla bir kaç vurmak amaçlanmaktadır. Şüphesiz, sahtecilerle mücadele öncelikle devletin görevi. Suçlularla mücadele devletin görevi. Devlet bu konuda üzerine düşeni yapmamışsa ortaya çıkan manzara İslam'a mal edilmekte ve insanlar dinden soğutulmaktadır. Tarikatların dünyaya bulaşması zaten başlı başına zaaf.1920 li yıllarda şiddetli bir şekilde yasaklanmış olsa da başarılamadı. Bugün hakikat olanlarla sahtecileri bir merci ayıklamalı. Buna karar verebilecek makam diyanet olamaz. Vicdanı hür insanlar kalmadı. Mevcut olanlar da kimsenin tatlısına tuzlusuna karışmıyorlar.Hak Teala, eğer irade buyurup mevcut hükumeti, cemaatlerin kapatılması yönünde bir harekete başlatırsa bu tarikatların, cemaatlerin ve hükumetin sonu olur. Çünkü Birlik ve beraberliği bir nebze devam ettiren tarikatların hakiki olanları idi.bunların da artık son zamanları. Hak Teala bu defteri de kapatacak gibi. Yeni bir devir başlayacağı için.

İMANIN GELİŞMESİ-KUVVETLENMESİ

İman ve İslam lafızları, mudğa (embriyo) veya şekillenmiş cenin gibidir. Eğer ona(imana) sıdk ve aşk yakın olursa canlanır. Nasıl ki cenin, annesinden ayrıldıktan sonra zevk ve eğlenceyi kendi cinsinden olan çocuktan alır ve beslenir, iman da itaat, ibadet ve zikri Hüda'dan yardım alarak kuvvetlenir , kemal bulur.Bundan dolayı Hak Teala hazretleri "amenüzkürullaha zikran kesira"(Ey iman edenler Allah'ı çokca zikredin)-Ahzab suresi 33/41. Zira her zikir bir şahıs gibidir. Zikri çoğalttığında bir çok şahısları bir araya toplamış gibi olursun. Şüphesizdir ki cemaatin bulunduğu yerde rahmet ve sevap da ziyade olur."el-cemaatu rahmetün" ün hakiki manası budur. Her ne kadar ehli zahir mescit cemaatini ve halk kalabalığını kastederler ise de. O cemaat bunun mecazıdır. Asıl cemaat zikir çokluğudur. İnsan, canının içindeki imanı zikrullah ile durmaksızın artar, kuvvetlenir. Dilin kabulü imanın lafzıdır.İmanın canı tasdikidir. Bir kemsenin imanı dürüst olmazsa , nur-ı ilahi onun canı olamaz. Cihanda yetmiş iki millet vardır. Her biri diğerinin imanından(itikadından) uzaktır. Bunların bir tanesi doğru, diğerleri eğridir. Yetmiş iki millet Hüda'ya kavuşmayı umarlarsa da, içlerinden kurtuluş ehli bir tanedir. Doğru fırka ,o bir tek kurtulan fırkadır. Bu şahıslar Hak yanında makbuldur Nur-ı Hakk'ın canına yakın olmasını istersen, bir nefes bile Allah'ı anmaktan geri durma. Ta ki her zikrinden bir nur hasıl ola. Candan "La ilahe illallah" dersen her zikir sana yeni bir can bağışlar. Zikreden dil cenin gibidir. Onun canı , kalbin tasdikidir.

8 Ekim 2020 Perşembe

TABİAT OLAYLARINA TEDBİR ÇARE OLMAZ

Tabiat hadiseleri, insanların irade ve güçleri haricindedir. Ve insan bu konuda acizdir. Hz. Musa zamanında, dünyanın süper gücü Firavun'a gösterilen mucizeler hep semavi olmuştur: Gökten kurbağa yağması, yağmursuzluk, Nil nehrinin kan haline gelmesi. Hapisteki iki ölüm cezasına mahkum kişiyi meydana getirip birinin başını vurup diğerini affeden Firavun "Bende öldürmeye yahut diriltmeye muktedirim" deyince Hz. Musa, "öyleyse güneşi batı yönünden doğmasını temin et" isteği karşısında aciz kalmıştır. Yer ve gök hepsi Hakk Teala'nın emrini yerine getiren araçlardır. Bu nedenle depremler, kasırgalar, yağmursuzluk v.s emri ilahiyi icra ederler. Yersel ve göksel güçlerin bize zarar vermeyip bereket getirmesini istiyorsa bu güçlerin Sahibine yalvarmamız, O'nun koyduğu kurallara şartsız itaat etmemiz gereklidir. Yeryüzünde adalet tamam edilmedikçe yersel ve göksel felaketler zalimleri terbiye eder.

VERİLEN TAVİZLER YAHUT İHANET Mİ?

Müminler birbirlerinin acısına duyarlıdır. Çin'in Uygur Müslümanlarına yaptığı zulmü Birleşmiş milletlerde 39 ülke kınadı. Ancak aralarında Türkiye'nin imzası yok. Çin'le olan ticaret kaygısı, yahut Doğu Perinçek'in etkisi olabilir. Sebebi ne olursa olsun Müslüman bir ülke için eksi puandır. Değerlendirmeyi Hak Teala yapıyor. Sorun yok!

6 Ekim 2020 Salı

YARATILIŞTAN MAKSAT

Bahçıvan meyve elde etmek amacıyla ağaç eker.Meyve, ağaçtan sonra meydana gelse de bahçıvanın maksudu meyve olduğu için, meyve ağaçtan evveldir. Hak Teala'nın bu dünyayı yaratmaktan maksadı'da Zat'ın seyredeceği insan-ı kamil olan kutupdur. Halbuki Ademoğlu en son yaratılandır. Fakat, Hakk'ın maksudu olduğu için Alemi, Adem için yaratmıştır. Bu tertip üzre ademden de o erlerin demi için vücuda gelmiştir. Nasıl ki alemden maksud, alem halkıdır, halktan maksad da o kutuptur. Padişahın bir bendesi, kölesi bir suç işlese affedilmesi umulur. Ancak, Padişahın mülkünde ortaklık iddia ederse bu affedilmez ve başı vurulur. Bunun gibi Zina, şarap içmek, aldatma ve yalancılık gibi günahların cezaları vardır amma affedilebilirler. Padiaşıh tahtına göz dikenler başını kurtaramaz. Lanetli İblis "Ben ademden hayırlıyım" diyerek varlık ve benlik davasına kalktığı için kovuldu. Şu halde köle için rütbe ve makam talebinden zararlı bir şey yoktur. Yol kesicilerin başı(reisi),liderlik sevdasıdır. Hak yolunda ululuk talep etmek şirktir. Adaletin uygulanması amacıyla olanı ve yoklukla süslü olanı başka. Böyle olan kimse zahirde reis görünse de batında kul gibidir(kendini hizmete vakfetmiştir)Onun reislikten maksadı hizmettir. Barışı, kavgası Hak içindir. Böyleleri yeryüzünde Hakk'ın gölgeleridir. Reislikten büyük cürüm yoktur. Şirkten başkası küçük günahlardır. Hepsi de ayak değerindedir. Asıl baş şirktir. Reisliğin, makamın mayası benliktir(kibirdir). Hak yolunda benlikten kurtulmadıkça Hak Teala sana üstadlık etmez(ders vermez)

YEDİ KAT GÖK

Hak Teala'nın iki türlü göğü vardır. Biri manevi, öbürü surete bağlıdır. Manevi gök de yedi tabakadır, cismani gök de. Cismaniler maneviye nispetle çok alçak kalırlar. Cismani gökler suretlerin maddi vücutları için yaratılmıştır, onlardan faydalansınlar. Çünkü yer ile gök insanı dadı gibi besler. Manevi gökler ise latif ruhlar içindir. O ruhların semaya vücutları yükselmekle şerefleri artar. Hak Teala ruhları başka gıda ile gıdalandırır. İlim, şevk, fikir gibi. Merdanı Hüdanın yolculuğu bu semalaradır. Her birinin mevki ve mertebesi bu semaların birindedir. Suretteki gök buhar ve dumanın yükselmesidir. İlim ve akılları olmadığı için Yer ve gök ilahi emaneti kabullenmemiştir. Adem oğulları akılları olduğu için kabul ettiler. Ta ki onunla vuslata yol bulsunlar.

OSMANLI'DAN DOĞAN DEVLETLER

Lozan anlaşması ile Osmanlı'dan Türkiye dahil 64 devlet doğmuştur. Bulgaristan beş yüz kırk beş yıl Osmanlı Hakimiyetinde idi. Lozan anlaşmasının 129 ncu maddesi "Gelibolu-Anzak koyu İngiliz toprağıdır" hükmü yazılıdır. Lozan anlaşmasının bir nüshası Türkiye'ye verilmemiştir. Lozan anlaşmasına göre Yunanistan'ın Türkiye'ye ödeyeceği tazminat miktarı 147 Ton altındır.(Bugünün parası ile 574 Milyar Dolar). Niçin bundan vazgeçildi. Yunanistan'ın ekonomik durumu zayıf diye bu paradan vazgeçildi.Kim vazgeçti?

ARAP DÜNYASI İLE OLAN İHTİLAFIMIZ

Mısır’da seçilmiş İhvan (Müslüman Kardeşler) iktidarına karşı General Sisi’nin Temmuz 2013’te yaptığı askeri darbeyi Ankara’nın protesto etmesi doğru idi ama ilişkileri bozmamak lazımdı. İktidar ise 7 yıldır hâlâ bunun davasını güdüyor. Bu, sadece Mısır yönetimini Yunanistan’ın yanına itmekle kalmadı, kitle hareketlerini statükoya karşı tehdit sayan Arap rejimlerinde de Türkiye karşıtı tavırlara yol açtı. Suud ordusundan emekli bir general (Hasan A-Shari) “Türkiye birinci tehdit, İran ikinci tehdit” diye konuşması,gayet manidardır.Suud gibi despotik rejimlerde hiçbir açıklama bireysel değildir, emirlere uygundur ve resmî niteliktedir. Mart 2018’de Türk dizilerini yasaklayan Suud, şimdi Türkiye’ye ticari ambargonun şampiyonluğunu yapıyor. Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi, bir dizi Arap ülkesini yanına alarak karşımıza çıktı. İki gün önce Birleşik Arap Emirlikleri, Dubai’deki Burc el Halife adlı gökdelene Rum bayrağını çekerek Kıbrıs devletinin kuruluşunu kutladı! Arap Birliği’nin 2014’ten beri Türkiye karşıtı açıklamaları biliniyor. İKİ TEMEL SORUN Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Arap ülkelerinin yöneticilerine “topunuz gelseniz bir Türkiye etmezsiniz” diye hitap etmesi, sorunu çözmüyor. (13 Ekim 2019) Aksine “topunun” karşımıza geçmesi, hem Doğu Akdeniz’de hem genel diplomaside hem ekonomik ilişkilerde Türkiye’nin zararına olmaktadır. Hiçbir siyaset Türkiye’den değerli olamaz. İktidarın Türkiye’yi Arap dünyasında yalnızlaştıran iki temel sorunu düzeltmesi lazım: • Mısır’daki İhvan iktidarını çok aktif olarak desteklemesinden kaynaklanan ‘Türkiye Arap rejimlerini değiştirmek istiyor’ imajına son vermek, bu imajı yaratan söylem ve davranışlardan uzaklaşmak lazım… • İkincisi, Osmanlı tasavvuruna dayalı dış politika görüntüsünü bırakmak, Cumhuriyet’in geleneksel “Araplar arası sorunlara karışmama” siyasetine dönmek lazımdır. Hiç unutmamak lazım, değerli tarihçi Şükür Hanioğlu üç yıl önce uyarmıştı: “Coğrafyamıza özellikle de Arap dünyasına ‘Osmanlı’ üzerinden yaklaşmanın Türkiye’ye kapılar açmak yerine sorunlar çıkartacağı ortadadır.” (Sabah, 31 Aralık 2017) İDEOLOJİ SORUNU İslami kesimde “İslam dünyasının gözü Türkiye’de… İslam dünyası Türkiye’yi bekliyor…” söylemi yaygındır. Türkiye’nin İslam dünyasına liderlik etmesi de söylenir. “Gönül coğrafyamız” diye bir kavramın neyi anlattığı da belli. Kültür planında böyle düşünülebilir, tartışılır… Ama bu özlemler politika haline gelirse, gerçeklerle çelişiyor. Beklenin tam aksine sonuçlar doğuruyor: Diğer Müslüman ülkelerin rejimleri bunu kendilerine karşı tehdit görüyor. Onlardaki Osmanlı tasavvuru bizdekinden çok farklıdır. Arap Milliyetçiliğini Abdülhamit zamanında, Osmanlı mekteplerindeki Arap öğrenciler başlatmıştı! Milli devlet (ulus devlet) çağında imparatorluk ya da ümmet referansıyla devlet siyaseti yapmak “yeni kapılar açmak yerine sorunlar çıkartıyor.” Siyasi ihtilaflar olduğunda dinin birleştirici olmayacağının kanıtı, Hz. Ali’ye karşı Muaviye’nin isyanı ve Sıffin’de, Kerbala’da akan masum kanlarıdır. (alıntı)

KAYIP EL YAZMASI KİTAPLAR

Sayıştay, 2019 denetimlerinde, Ankara Dil Tarih Coğrafya fakültesi kütüphanesinde bulunan 440 el yazması nadir eserin kaybolduğunu rapor etmiş. Kimin aldığı belli olmadığı gibi sistemli bir şekilde kitaplarla birlikte bu kitabı ödünç alanların geçmiş kayıtlarını da silmişler. Manevi yönü ihmal edilmiş, maddi yönü ise "benim memurum işini bilir" felsefesi ile ucu açık hale getirilmiş insanımızdan daha ne bekleyecektik. İnançsız, sapık yahut gavur ve kafir dediğimiz Batı sistemin işelemesini nasıl temin ediyor da yolsuzluğa geçit vermiyor. Yahut yolsuzluk vardı da biz mi bilmiyoruz. Birinci derecede sorumlu Devlettir. Ya sistemi iyi kuramamıştır yahutta denetim görevini yerine getirmemektedir. Tarihi eser dediğimiz, müzelerde, milli saraylarda, Üniversite kütüphanelerinde bulunan tarihi eserlerin ne kadarı asıl, ne kadarı sahtesi ile değiştirilmiş belli değil. Çünkü gerçeklerle karşılaşmak istemiyoruz. Bu ortaya çıktığında en küçük memurdan yukarısına kadar tüm idarecilerin sorumluluğu meydana çıkacak.

ALLAH DOSTLARININ İMTİHANLARINDAN

Necib Sultanım anlatmıştı: Bir şehirde bir Allah adamı vardı.Ancak kendini gizlemişti. O şehirde irşadla vazifeli bir şeyh ve dervişleri vardı .O şeyh ve dervişleri, ara sıra o zata uğrayıp ziyaret ederlerdi. O zat ise kendi konumunu ifade etmez, o şeyhe hizmet eden biri olarak görünür ve dervişlere, şeyhlerini methederdi. Şeyh efendinin müridlerinden birisi evlenmiş ama çocukları olmamıştı. Tıbbi olarak "çocukları olmaz" şeklinde rapor dahi verilmişti. O mürit, o Allah dostuna bu durumunu ifade ederek "himmet" istedi ve ailesinin baskılarından, evliliğinin biteceğinden bahsetti. Allah adamı o müride cesaret vererek raporlar moralini bozmasın senin çocuğun olacak" demişti. Bir zaman sonra, Şeyh efendi ve müritleri o zatı ziyaret ettikleri bir sırada çocuğu olmayan o mürit içeri girer ve kendini gizleyen o Allah dostuna "Efendim, gözünüz aydın, bir kızınız dünyaya geldi" der. Cemaat, o müridin halini bildikleri için şaşırırlar. O saf müridin "kızınız oldu" sözündeki mecazı anlamayıp kalplerinden farklı düşünce geçirip(O zatın, müridin karısıyla acaba ilişkisi mi var)şeklinde algılayıp, Allah adamına farklı pencereden bakıp diyaloğu kestikleri gibi o saf müridi de dışlarlar.

5 Ekim 2020 Pazartesi

NEFİS DÜŞMANINI KAHREDEBİLMEK

Nefis düşmandır. Onu öldürmek, kahretmek talibin yapabileceği bir iş değildir. Onu öldürmek ancak Hüda'nın yardımıyla mümkün olur ki "La havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim" in manası budur. Nasıl ki küçük bir çocuk yırtıcı canavara güç yetiremeyerek gücü yetenleri yardıma çağırır , onlar yetişerek çocuğu canavarın elinden kurtarırlar.Şimdi senin itaatin, gayretin ve cihadın da manevi feryattır, ki Hak Teala seni bu yırtıcı nefsin elinden kurtarsın. Eğer gayret etmez, itaati terk eder, feryad ve imdat istemeyi terk etmiş, yardım talebinden uzak durmuş olursun. Çünkü itaatsiz, çaba ve gayretsiz yalnız dil ile olan imdat isteme, gerçekten imdat ve sığınma sayılmaz, çünkü ibadet ve itaati ne kadar çok artırsan dua ve imdat istemeyi de o kadar artırmış olursun. Şu halde manevi dua gayrettir. Maksudun oluşması da duana icabettir. Bir ilim talebi , tahsile gayret etmez gece gündüz "Ya Rabbi bana ilim ver" diye dua eder. Bir gece üstadı bacadan içeri girer "Ey Kulum! Çalış" diye seslenir. Talebe zanneder ki bu cevap Hak'dandır. Ondan sonra çalışmaya başlar. Sinek, kartal ile baş edemez. Hakk'ın yardımı olursa alt eder. Hak'kın yardımı olursa, iş kolaylaşır, dertlere ilaçsız da derman gelir. Hak yolunda gayret göstermek gerek ki rahmet deryası çoşsun. Rızkı sebeplerde arayın, evlere kapılarından girin. Her sanatın ayrı aleti vardır. Terzinin aleti iğnedir, külünk değil.

YAPILACAK İLK İŞ

Hakk isteklisi için ilk yapılacak iş, kalbini nurlandırmaktır. Bunun için kalp Hakk dışında her şeyden arındırılacaktır. Kalp, saf hale gelince onda gayb aleminin suretleri ve daha bir çok aciplikler aks etmeye başlar. Bu hale eren baş gözünü kapayıp başını dizlerinini üzerine eğse bu görüntüleri müşahede eder. Eğer baş gözünü açacak olsa bu görüntüler kaybolur. Fakat gelişerek yüksek makamlara ulaşınca sır gözüyle gördüklerini baş gözü ile müşahede etmeye başlar, kalbinin nuru güneş gibi yeri göğü kaplar.

4 Ekim 2020 Pazar

ÖRNEK İDARECİ VE YARDIMCILARI

Cenab-ı Peygamber (sav) müminlere örnek idareci tipidir. Müminlere ve ailesine karşı şefkatli,dünyaya önem vermeyen ve elindekini fakirlerle paylaşan, Hak Teala ile devamlı irtibat içinde olan bir görünüm arz eder. Bu idarecinin en yakın yardımcıları dört halife efendilerimizdir.bunlardan Hz. Ebubekir efendimizde Resulullah'a karşı güçlü bir inanç ve canını ortaya koyacak fedakarlık mevcuttur. Hz. Ömer Efendimizde cesaret, şecaat ve adalet zirvedir. Osman efendimizde haya ve cömertlik zirvedir. Hz. İmam Ali efendimizde ilim,cesaret, fedakarlık, her şey zirvedir. Bu örnekleri bugünün insanına idarecisine uygularsak, MÜMİNLERİ İDAREYE TALİP OLAN KİMSE HEPSİNE KARŞI ŞEFKATLİ,YUMUŞAK DİLLİ,DAVETKAR,DÜNYAYA ÖNEM VERMEYEN,TEVAZUU İLKE EDİNMİŞ, Manevi yönü kuvvetli BİRİ OLMALIDIR. VE ONUN ETRAFINI TEŞKİL edecek kimselerin ise ona sonsuz derecede sadakatli, fedakar, adil,cömert, cesaretli ve şecaatli insanlardan teşekkül etmelidir. Bu örnekler eksik olursa o idareci başarılı olamaz.

İNSANLIĞIN KEMALATI

İlk yaratılan insandan bugüne kadar gelenler yükselen bir kemalat çizgisinde yerlerini almıştır. Sırası gelen her peygamber kendisine tabi olanları yüksek bir imana hazırlamışlardır. Bu tıpkı okuma yazma bilmeyenlerin eğri çizgilerle harf yazması, akabinde iki harfi birleştirerek hece bölümüne geçmesi basit kelimeleri öğrendikten sonra cümle kurma yönünde basit kelimeleri bir araya getirmesi ve sonrasında cümle kurması,akabinde konulara girmesi gibi bir kemalat seyri izler. İnsandaki imanda bu seyri izler. Yaratılmanın sebebi olan Efendimizin dünyaya teşrif edip İslam'ı tebliğ etmesi ,dini tamamlaması,bizatihi dini izahta hayatının örnek olması da kemalat çizgisinin zirvesidir. Efendimizin hayatında tıpkı bir çocuğun ilk-orta-lise-yüksek okul ve sonrasına yönelik örnekler mevcuttur. Efendimiz kendisine bildirileni insanlardan avam'a, Has'a ve havassül has tabir edilen yüksek kesime tebliğ etmiştir. İyi -kötü-küfür ve iman var olduğu için bugünün nesli içinden müminler iman'da da zirveyi yaşayacak, kafirler de küfürde dip yapacaklardır.

AŞK ŞEYH-İ KAMİLDİR

Aşk, şeyh-i kamildir. Onu bulup, onun elinden tutup, ne verirse kabul etmek gerekir. Onun küfrünü İslamdan bil. Onun çevgeni önünde top gibi yuvarlan. Ondan başkasının adını anma. Her şey aşktır Aşktan başka bir şey yoktur. Bir merdi Hüda'nın nazarı iksir gibi kimin üstüne düşse onu bakır iken altın haline getirir. Nasıl ki katreler,denize düşünce inci haline geliyor. Her kim bir veliye yakın olursa onun makamı göğün en yüksek katında olur. O kimse Firavun ise Musa olur. Deccal ise İsa olur. Karınca ise Süleyman olur. Şeytan kadar çirkin olsa melekleri imrendirecek derecede güzel olur. Bu devlete ancak cesetten kurtulanlar ulaşabilir.

AZ YEMEK

Tıbbın esasıdır. Vücudun sıhhati açlıkla idame olunur. Hangi türden olursa olsun az ye. Açlık hem ruha hem vücuda faydalıdır. Çok yemek hırstan meydana gelir. Çok yemek, düşmanın eline silah vermek demektir. O silah sana karşı kullanılacaktır.Nefis düşmanının isteklerini vermezsen sana zararı dokunamaz ve sana itaat eder. Senin hesabına çalışır.Cenab-ı Peygamberin "Eslem şeytani" diye belirttiği durum husule gelir ve şeytanın Müslüman olmuştur. Hak Teala "La havle velakuvvete illa billah" de buyurmuştur ki bu kelime ile o nefis yılanına karşı durabilmek için Hak Teala sana yardım etsin. Baba küçük çocuğuna der ki "Şu taşı iki elinle tut kaldır"Sonra çocuğa yardım eder ellerini çocuğun ellerinin altına sürerek taşı birlikte kaldırır. Çocuk sanır ki o kocaman taşı kendi kaldırdı. Bu örnekte olduğu gibi nefisle olan mücadelede Hak teala bize yardım eder ve seni ödüllendirmek için sen yapmışsın gibi gösterir.

CENNETİN YOLU

Cennetin yahut Hakk razılığının yolu bela ve musibetlerle, cehennem yolu da hoşa giden şeylerle donatılmıştır"bir hadis-i şerif mealidir. Zahmetli yolu tercih eden Hak razılığına ulaşır, rahatlık yolunu tercih eden ebedi sıkıntıya maruz kalır. Niçin böyledir? İmtihanın kuralı böyledir.İçimizdeki nefis hep rahatı ister. Dolayısıyla buna bir zıt durum gereklidir ki adı "imtihan" olsun da insan iradesiyle tercih edip Yüksek ve alçak anlaşılsın. Dünyavi zevk peşindir. Ancak ahirete ait rahatlık veresiyedir. Gözü sadece bu dünyayı görüp ahireti göremeyenler peşin zevki tercih ederler. Zahmet çekmeden devlete kavuşmuş birisini görürsen bu pek nadirdir ve böylesi örnek olamaz. Amel zahmetine katlanmadan cennet mülkü elde edilmez. Her kim tamahı terk ederek açlığa sabrederse (cennette) nefis ve leziz yemeklerle doyurulur.

3 Ekim 2020 Cumartesi

MECZUPLARIN SÖVMESİ

Meczupların sövmesi, ehli için duadır. Nefs kalmamış bir kimsenin kalbinde bir kimsenin muhabbetinin olması piyangodur. Kolay kazanç yoludur. Çünkü meczuban Allah adamlarıdır. Onlarla hoş geçinmek zordur. Nefsimize ağır gelebilir. Onların yükünü çekmek ayrı davadır. Hak teala, ahiretimizi kolay kazanmamız için bu insanları, diğer insanlar için var etmiştir. Hak Teala'yı memnun etmek isteyenlerden suret ehli bu alemi pek bilmez. Meczubanı çok olan bir belde şanslıdır. Hak teala bir çok yönden o beldeyi muhafaza etmiştir.

NECİB SULTANIMDAN-İMTİHANLAR

Necib Sultanım iki hadise anlattı. Birincisi Cami avlusunda gece vefat eden ve cebinden elli bin TL para çıkan bir dilencinin hikayesi. Cami avlusunda dilencilik yapan bu şahıs Kur'an kursunda okuyan yeni yetişen bir kız çocuğuna beni evine götür, yatır" demiş. Kız bunu babasına söylemiş. Babası buna kızmış ve sultanıma danışmış. Necib sultanım babaya şunu söylemiş:Sakın bunu başka yerde dile getirme. Kızının geleceği için iyi olmaz." Konu kapanmış. Bir kaç gün sonra bu dilenci şahıs Cami avlusunda ölü bulunmuş, muhtemelen kalp veyahut beyin kanaması. Üzerinde kimlik yok. Savcı gelmiş şahsın üzeri arandığında kimliği konusu aydınlanmamış ama üzerinden tam o zamanın parası (Muhtemelen 70 yıllar ve de iyi para)vefat edenin cebinden 50.000 TL para çıkmış. Sultanım demişti ki; Para kıza kalacaktı. Eğer o saili babası evine alıp bir kaç gün evinde yatırsa idi bu para o aileye nasip olacaktı amma olmadı. İkinci hikaye kendisi ile alakalı: Sultanım buyurdu ki: Hanımı vefat eden, çocukları evli bir adam geldi. Kızı,babasından oturduğu evini satıp kendileri ile kalmasını istediğini belirtmiş. Sultanım şahsa demiş ki; sen dinçsin. Kendi işlerini yapabiliyorsun. Enişte evinde rahat edemezsin demiş. Adam demiş ki: 25.000 TL param var. Ben en fazla bu şehirde sana güveniyorum. Bu paranın 5.000 TL si bana en azından iki sene yeter.Para sende emanette kalsın" deyip parayı masaya bırakarak çekip gitti.Adama bir şey diyemedim. Parayı da dükkandaki raf üzerinde duran bir tahta sandığın içine koydum. Ertesi gün manevi bir emir aldım: İzmir'de tanıdığım ve sevdiğim bir zatın kerameti zahir olup halk öğrenmiş. Bunun üzerine bu Veli'nin kolunda sepet içinde kaçak boncuk, pullu malzeme satması, bu şekilde adının kaçakçıya çıkıp zahir olan velayetinin gölgelenmesi gerekmekte imiş. Sultanım kaçak incik, boncuk alıp Konya'ya götürmesi gerekmekte. Konya'da Kapı Cami yanında bir şahsın bunu alıp İzmir'e götürmesi gerekmekte imiş. Necib Sultan, düşünmeye başlamış. Bir sepet kaçak malzemeyi nereden bulacak, nasıl satın alacak. "Hak Teala sebepleri peşi sıra getirir" dedi. Ertesi gün Şehirdeki Aptalların (romenlerin) içinde onların velisi olan birisi dükkana geldi. Elinde üzeri bezle örtülü dolu bir sepet vardı. Bana dedi ki: Necib Efendi bunun içi kaçak boncukla dolu. Paraya ihtiyacım var. Bu sepetteki malın bedeli 20.000 TL amma ben seni tanıyorum. Bana önden 5.000 TL ver. Bunu malı bana getirenlere verip kredimi devam ettireyim, ihtiyacım var" dedi. Baba sultanın aklına kendisine emanet bırakılan 20.000 TL para geldi. Hemen bu parayı alıp sepet sahibine verdi. Sepeti eve getirdiğimde evdeki hanımım bu boncuğa ihtiyacı olduğunu söylediyse de hiçbirisine dokunamazsın dedim. Hemen Konya'ya gitmek için yola çıktım. Bir Konya arabası durdu. En arkada bir kişilik yer vardı. Sepeti bagaja yükledik. Mersin üzerinden Konya'ya doğru yola çıktık. Erdemli girişinde Jandarma durdurdu. Kaçak eşya arıyorlar. Benim sepeti de indirdiler. Bagajda Suriye'den kaçak gelen 32" lik bir televizyon buldular. Sahibini indirdiler. Benim sepeti geri bagaja yüklediler. İçimdeki ilk korku geçti. Aynı şekilde iki arama noktasını daha geçtik. Her defasında sepet aşağı indirilmekte ancak üzeri örtülü bez kaldırılıp içine bakılmamakta idi. Konya'ya vardım. Sepeti Kapı Camisindeki yere getirdim. Bu yükü karşılayacak bir Veli zat dedi ki: Buna ihtiyaç kalmadı. Sen gecikince kaçak boncuğu Adapazarı'ndan temin etmişler İzmir'deki o zatta bu sepeti koluna takıp bedestende dolaştırmış ve adı "kaçakçı" ya çıkarak mesele hallolmuş dedi ve gitti. Ben elimde içi ağzına kadar kaçak malla dolu sepet kaldı. Kime nasıl satılır bilemediğim için Konya'dan eskiden tanıdığım bir kaç dükkana teklif ettiysem de iltifat etmediler ve beni de kaçakçılık yapıyor zannettiler. O sırada Beyi çercilik yapan karı koca tanıdığım Metli Sultan'a devam eden bir derviş aileye rastladım. Evlerine davet ettiler. Sepeti yanıma alıp evlerine gittiğimde ilk gördüklerinde bana "Sultanım" deyip elimi öpmeye kalkışan bu aile, sepet içinde kaçak boncuk satmak istediğimi anlayınca şaşırdılar ve soğuk davrandılar. Ben onlara "Sepet burada kalsın ben babama uğrayıp dönüşte alırım " deyip ayrıldım. Tekrar Dörtyol'a döndüm. Aradan tam altı ay geçti. Parayı emanet eden adam hiç yanıma uğramıyor ve benden uzak duruyordu. Bu da garibime gitti. Altı ay sonra tekrar Konya'ya gittim. Sepeti bıraktıklarımın evine uğradım. Bana iki kutu getirdiler. Her bir kutuda 20.000 Tl vardı.%100 karla satmışlar ve bana şu teklifte bulundular: Aynı şekilde bir kaç sepet kaçak mal getirirsem bu parayı o zaman vereceklerini söylediler. Ben birazda yüzsüzlük yaptım yirmi binTL olan kutuyu alıp, parayı peşin vermeden bana mal vermezler deyip 20.000 TL yi aldım ve geri geldim. Dükkana girip parayı tahta sandığın içine koydum. Ertesi günü, parayı emanet eden şahıs geldi bana sert bir şekilde parasını geri istedi ve parayı yeyip içtiğini biliyorum bari kalan kısmını ver,çocuklarımla aram açıldı" deyince ben raftaki sandığı indirip önüne koydum. İçindeki yirmi bin lirayı adamın önüne koydum. Adam şaşırdı. Meğer dışarıda neler duymuş. Kaçakçılık yaptığımı parayı yediğimi duyup içinden farklı düşünceler geçirmiş. Parayı görünce adam durakladı ve: Hakkını helal et. Benim eski paramdan zaten harcayacağım para var bu sende geri kalsın dediysem de parayı almaz ise dışarıya fırlatacağımı söyledim adam parayı aldı çıktı. Ertesi gün adam dünyasını değişmiş ve cebindeki para mirasçılarına kalmış. Necib Sultanım Emanetin riskinden bahsederken bir olay daha anlattı: Zengin birisi kasasını açarak içindeki dolu parayı gösterdi ve bana dedi ki:Necib Efendi ben dağıtamadım. Bunu al senin dağıt dedi. Düşündüm: adam ömür boyu biriktirmiş ancak cimriliğinden dağıtamamış. Bana yükünü devredecek. Bu nedenle sessiz kaldım ve oradan derhal ayrıldım. Necib Sultanım şunu ifade buyurdu:"Evlat nefisle imtihan zor. Sekiz çocuk okuyor. Yokluk var. Nefsim kayabilir. Allah geçirirse imtihanı geçebiliriz. Yoksa zor buyurdu.

GARABET

Adliyeler açık. Pandemi kurallarına uygun mesafeli çalışmaya devam ediyor ama Baro Genel kurulları 1 Aralık 2020 tarihine ertelendi. Erteleyen İl Hıfzısıhha Kurulu. Yetki var yok hiç önemli değil. Plajlar, AVM'ler, Adliyeler açık, Baro seçimi ertelemeli. Günlük hayata uymayan bu yasaklamalar ve uygulamalar insanımızda güvensizlik oluşturdu. Hukukun bu kadar delik deşik edildiği bir çağ belki de yaşanmadı.

NOMENKLAUTARA'NIN ÇIKARLARI(YILDIRAY OĞUR)

HBO’nun bütün dünyada büyük ilgi gören dizisi Çernobil’in en unutulmaz sahnelerinden biri, santraldeki patlamanın ardından Çernobil’in yanı başında kurulmuş Pripyat şehir konseyindeki acil toplantı sahnesiydi. Şehirdeki komünist parti temsilcilerinin katıldığı konsey toplantısı, kariyerlerini korumak için Moskova’ya kazanın kontrol altına alındığı raporunu geçen santralin iki üst düzey yöneticisinin “endişe edilecek bir şey yok” konuşmalarıyla açılır. Sonra sözü genç bir konsey üyesi alır, dışarıda gördüğü kusan insanlar, yüzleri kanayanları anlatır, gökyüzünü kaplayan ışıktan bahseder ve şehrin hemen tahliye edilmesini ister. Tam bu sırada Ekim Devrimi’ne katılmış yaşlı bir konsey üyesi bastonunu yere vurarak söz alır, ayağa kalkar ve konuşmaya başlar. Yaşlı adam konuşmasına şehrin hemen tahliyesini savunan konsey üyesine destek veriyormuş gibi başlar: “Acaba kaçınız buranın gerçek ismini biliyor. Elbette hepimiz ona Çernobil diyoruz. Gerçek ismi ne? Vladimir I. Lenin Nükleer Elektrik Santrali. Lenin. Bu gece hepimizle gurur duyardı. Özellikle de seninle genç adam. Bu halka olan tutkunla gurur duyardı. Devletin yegane amacı da bu değil mi?” Ama sonra konuşmasının seyri değişir: “Bazen unutuyoruz bazen korkunun tutsağı oluyoruz. Ama Sovyet sosyalizmine olan inancımız her zaman ödüllendiriliyor. Şimdi devlet bize buradaki durumun tehlikeli olmadığını söylüyor. İnanın yoldaşlar. Devlet paniği önlemek istediğini söylüyor. İyi dinleyin. Doğru, insanlar askerleri gördüğünde korkacaklar. Ama insanlar kendi çıkarlarına uygun olmayan sorular sormaya başladığında onlara basitçe sadece işlerine bakmaları, devlet işlerini devlete bırakmaları söylenmeli. Şehri tecrit edeceğiz. Kimse gitmeyecek. Telefon hatlarını keseceğiz. Yanlış bilginin yayılmasını engelleyeceğiz. Bu şekilde halkın emeklerinin meyvelerinin heba olmasını engelleyeceğiz. Bu gece yaptıklarımız için hepimiz ödüllendirileceğiz. Bu hepimizin parlaması için büyük bir fırsat.” Yaşlı komünistin konuşması konseyde hararetli alkışlarla karşılanır ve şehir tahliye edilmez, dışarıya kapatılır. Gerçekten de o gece konseyin aldığı bu karar yüzünden Pripyat şehrinde yaşayan binlerce insan 36 saat boyunca yanı başlarında yanan nükleer tesisi solumak zorunda kalmış, binlerce insan bir kaç nesil boyunca bunun bedelini ödemişti. Dizinin bu sahnesini aklıma düşüren Sağlık Bakanı’nın koronavirüsle ilgili açıklanan sayılarda vaka-hasta ayrımı yaptıklarıyla ilgili skandal açıklamasına gelen tepkilere karşı attığı tweet oldu: “Bilelim ki, salgınla mücadele sürecinde, devletimiz, HALKININ SAĞLIĞI KADAR, ULUSAL ÇIKARLARINI DA korumaktadır.” Gerçekten da büyük harflerle yazılmayı hak eden, uzun süredir görülmemiş bir itiraf bu. Sadece koronavirüsle mücadeleyle ilgili değil, ulusal çıkarlar için halkın sağlığının riske atılabileceğinin bu kadar aleni ilanı, mevcut iktidar hakkında da çok şey söylüyor. Halk ve ulus aynı anlama gelmesine rağmen ulusal çıkarlarla, halkın çıkarları arasında açılan bu anlamsal makasın sebebi, ulusal çıkarın aslında bizatihi kendisi için var olan Raison d’Etat ya da hikmet-i hükümet tariflerindeki bir devletin çıkarları anlamında kullanılması. Hikayenin bu kısmı bize çok tanıdık. Türkiye’nin yakın tarihi, cumhuriyetin kurucu yıllarındaki halk için halka rağmen anlayışından itibaren devletin ali çıkarları için toplumun hak ve özgürlüklerinden verilmiş tavizlerin de tarihi. Ama ülkedeki koronavirüs vaka sayılarını olduğundan az göstermeyi ulusal çıkarla ya da devlet aklıyla açıklamak kolay değil. Nitekim bunun yarattığı güvensizliğin ilk sonucu olarak İngiltere, Türkiye’yi seyahat edilebilecek ülkeler listesinden çıkardı. Peki, Yüksek Seçim Kurulu’ndan TÜİK’e, Merkez Bankası’ndan, koronavirüs sayılarına kadar varan bu gerçekleri, rakamları ayarlama halini başka neyle açıklayabiliriz. İşte bu nokta bir kavram Türkiye’de olan biteni açıklamakta bize daha fazla yardımcı olabilir: Nomenklatura. Latince kökenli kelime endeks, isim listesi, repertuvar anlamlarına gelse de bugün dünyanın herhangi bir yerinde biri nomenklatura deyince akla sadece Sovyetler geliyor. Kavram, Tito ile birlikte çalışmış ama daha sonra komünist partiye dönük eleştirileri nedeniyle hapse atılmış Yugoslav komünist siyasetçi Milovan Djilas’ın hapisteyken yazdığı kitaptaki “yeni sınıf” teorisine dayanıyor. Djilas’a göre komünist ülkelerde teorinin tam tersine bir gelişme yaşanmış ve parti yeni bir sınıf yaratmıştı. Partiye bağlı elit sınıfın adını ise kendisi de bir zamanlar bu sınıfın bir üyesiyken Almanya’ya iltica eden Sovyet diplomat Mikhail Voslensky 1970’de aynı adı taşıyan kitabıyla koydu: Nomenklatura: Sovyet Yönetici Sınıfı. Nomenklatura derken kastedilen Politbüro ya da Moskova’daki parti yöneticileri değildi. Onların da içinde olduğu bürokrasiden, orduya, medyadan, iş ve sanat dünyasına kadar uzanan ülke nüfusunun yüzde 1.5’una yani Sovyet nüfusuna göre 2 milyon insana tekabül bir elit yönetici kitleydi. Bunlar elitliklerini zenginliklerinden, soyluluklarından değil, komünist partisine sadakatten alıyorlardı. Buraya da parti yöneticileri tarafından bu sadakatleri nedeniyle seçilmişlerdi. Bu sadakati gösterdikçe de ülkenin imkanlarından, zenginliklerinden yararlanıyor, imtiyazlı bir hayat sürüyorlar, nomenklatura içinde yer almaya devam ediyorlardı. Böylece sadakatleri topluma, ülkeye hatta komünist değerlere değil, partiye, onun yöneticilerine sadakate dönüşmüştü. Sadece de onlara karşı kendilerini sorumlu hissediyor ve sadece onlara hesap veriyorlardı. Kapalı devre bir sadakat üzerine kurulu bu elit kitle, halkla devlet arasındaki uçurumu büyütmüş, kendi iç ahlakını oluşturmuş, sistemin içeriden çürümesine neden olmuştu. Pripyat şehir konseyinin, Çernobil’in patladığı gün şehri tahliye etmeme kararı da klasik bir nomenklatura refleksiydi. O yaşlı komünistin dediği gibi o gece bu kararı almaları hepsinin parlaması için büyük bir fırsattı. Nomenklatura zihniyeti maalesef Türkiye’de son dönemde açıklanamaz pek çok şeyi açıklayabiliyor. Sağ salim köyünden helikopterle gözaltına alınmış 64 yaşındaki bir çiftçi yoğun bakımda vefat edince, ne olduğunu soranlara makul bir cevap vermesi gereken vali kökenli atanmış İçişleri Bakan yardımcısına “Yazıklar olsun! Israrla helikopter yalanını tekrar edip terör örgütünün dümen suyuna girenler... Hadi onlar Kırmızı kategoriden bir bir eksilen teröristlerine ağladıkları için çarpıtıyorlar. Peki size ne oluyor?” diye tweet attıran, Van Valisi’ni yaşlı adamın taziyesinde konuşan abisini, eli cebinde susturan özgüvenin kaynağı, sorumluluğu artık halka karşı değil sadece kendilerini bu yönetici elitin içinde tutanlara karşı hissetmelerinden geliyor. Nasıl oluyor da bir tane iktidar milletvekili Şehir Üniversitesi’nin kapatılmasına, internet yasağı, çoklu baro gibi yasalara ses çıkarmıyor, nasıl oluyor da savcılar o iddianameleri yazıyor, hakimler o tutuklama kararlarını veriyor, YSK adil bir seçimi iptal edebiliyor, TÜİK, Merkez Bankası rakamları ayarlayabiliyor diye isyan ettiren bütün gözü karalıkların arkasında, bunları yaparak nomenklaturanın içinde kalıp, hiçbir olumsuzluktan etkilenmeden mutlu ve güçlü azınlığın mensubu olarak yaşama ayrıcalığını kaybetmeme duygusu var. Bu o kadar güçlü bir duygu ki herkese ahlak, din satan gazetecilere, sırf nomenklaturanın içinde kalmaya devam edebilmek için en liberal insanların bile yüzünü kızartan televizyondaki bir DNA testi açıklama showuna “gazetecilik faaliyeti” dedirtebiliyor, bunu kanalın FETÖ-PKK ile mücadelesine bağlayan bir bildiriyi imzalatabiliyor. Talimatla, emirle değil, ayrıcalıklı pozisyonunu korumak için uğraşan bir sınıfın bir mensubu olma bilinciyle hareket ediyorlar. Bu kapalı devre grubun kendi içinde bir ahlak oluşuyor, böylece ayıplanma hissi ortadan kalkıyor, lidere sadakat halka, hakikate, ülkeye, değerlere sadakatin önüne geçiyor, hatta onların yerini alıyor. Kendini böyle ikna ediyorsun. Yanı başında bir nükleer santral patlayınca bile içine düştüğün ahlaki fasit daireden çıkarmıyorsun. İlk refleksin örtbas oluyor. Nomenklaturanın çıkarları kolayca ulusal çıkarlara dönüşüyor. İşte bu ruh hali insana “halkın sağlığı kadar...” diye başlayan cümleler bile kurdurtabiliyor(Yıldıray Oğur-Karar gazetesi)

İMAN ZEVK VE ŞEVKTEN İBARETTİR

BU BİR HADİS-İ ŞERİFDİR."eL-İMAN KÜLLÜHÜ ZEVKUN VE ŞEVKUN". İmanın aslı zevk ve mesttir. Bir zahit ki imandan zevk duymuyor, onu ölü say! Her ne kadar diri görünse de. Çünkü onda hakiki ruh yoktur. Onu diri gösteren hakiki ruhun ona aksetmiş gölgesidir. Nasıl ki güneş evi aydınlatır, cahil onu evin kendi aydınlığı zanneder. Bilmez ki emanettir, güneşin ışığının yansımasıdır. Nefis ile dünya insanı aldatır, hile ile kendilerini dost gösterir. Şehavat ile, güzellerle, tatlı yağlı yemeklerle kendilerine bağlarlar. Cahil insanlar bunu kendi haklarında hayır ve menfaat zannederler. Bilmezler ki zarar üstüne zarardır. Kötü bir adam temiz bir çocuğu eline şeker çukulata para vererek kandırıp iğfal eder, lekeler. Çocuk cahillikle kendisine verilen bu tevazu, ihsan,tatlı dili muhabbet eseri zanneder. Bu işin fenalığını rüsvay ve kötü ismi çıktıktan sonra anlar. Babası ve hocası başlangıçta onu ilim öğrenmesi için döver, sıkıştırıp ilim öğrenmekle meşgul ederler. Bu hal başlangıçta çocuğa ağır ve acı gelir. Bunların dostluk ve şefkat eseri olduğunu sonra anlar. Bir insanda aşk ve şevk yoksa onun vücudu sağ olsa da ölüdür. Hararetli görünse de donmuştur. Sahte paranın dışı parlak görünür. Nihayet foyası meydana çıkar. Değeri yoktur. Hayvani ruh onda emanettir. Kanal içinde akan su gibi. Ondaki can değil, canın yansıyan ışığıdır. Yansımadan doğan hayat geçicidir.Işık gidince aksi de kalmaz. Aşksız vücuttaki şule eğretidir, ondan sürekli fayda olmaz. Çünkü ışık güneşle beraber döner dolaşır. Haydi güneşi ışık gibi takip et. Karanlık içinde(nefis kuyusunda) kalmayasın. Onun kandırmacasına aldanma. Sana der ki:"Bu tatlı yemekleri ye! Halkın malını haksız yere al ki zengin olasın. Yemekten gıda ve kuvvet almıyor musun? Servet sana riyaset ve ululuk vermiyor mu? Emin ol ki ben sana babandan daha yakınım. Başkasına inanırsan yanarsın?" İnsan bu telkinlere aldanır da bu hayatı bitmez sanır. Halbuki Enbiya ve Evliya sana öğüt vermiştir:En büyük düşmanın senin nefsin. He zamanki bu ömür biter hakikatler meydana çıkar anlarsın amma çok geç olmuştur.

2 Ekim 2020 Cuma

HAL SAHİBİNİN TESİRİ

Aşığın sözü, insanı aşık eder. Akıllının sözü, akıllı; cahilin sözü (sohbeti) cahil eder. Zahidin sohbeti de elbette ki, şahsı onun gibi zahit eyler. Bu nedenle cihanda güzide insanları dost edinmek gerekir. Onların himmetiyle göklere yükselebilesin. Aşk en muteberidir. Zahitler yollarını yürüyerek kat eder. Aşıklar uçarak.

İNNA LİLAHİ VE İNNA İLEYHİ RACİUN

BAKARA SURESİ 156 AYETİDİR. BİZ ALLAH İÇİNİZ VE O'NA DÖNECEĞİZ. Bütün Enbiya ve evliya bir nurdur.Her kim bir veliyi inkar ederse bütün enbiya ve evliyayı reddetmiş olur. Bir şeyhe vasıl olan kimse onun yanında filan şeyh öyle yücedir, filan böyle kamildir gibi hiçbir şeyhin adını anmamalıdır. Bir kimse mumunu birinin kandilinden yaktıktan sonra filanın mumundan yaksam daha iyi olurdu derse kesin biliriz ki o kimse ahmaktır ve boş konuşmuştur. Ruhunu Hüda tarafına sevk etmek seyrullah idi. Bundan sonraki seyrin seyr-i fillahtır. Beyrü fillah başka bir haldir. Burada sana ilmel yakin, aynel yakin olur.O seyre gelince kamil olursun ve senden zaman zaman "Enel Hak" sedası yükselir.O makama ulaştığın zaman Hz.Beyazid gibi "Leyse fi cübbeti gayrullah"(Cübbemin altında Allah'dan başkası yoktur) dersin .Bir veliye erişmek isteyenler, senin eteğine sarılır. Senden talep etmeyen kimsenin isteği gerçekleşmez. Kabe, evliyanın kalbidir. Aşk hacılarının Kabe'si bizzat Huda'dır.

HUKUKTAN RAHATSIZLIK

İktidar, Anayasa Mahkemesinden rahatsız. Verdiği kararlar, hukuku hatırlattığı, hukuka davet ettiği için iktidarı rahatsız ediyor. Aslında rahatsız olan Cumhurbaşkanı. Diğerlerinin rahatsız olması başkanın rahatsızlığından kaynaklanıyor. Çünkü bu ülkede riyakarlık o kadar zirve yapmış ki; amirin haliyle hallenmek yaygın. Halkın haliyle hallenmek derdi yok. Çünkü dünya işlerinde amir makamı haşa "Rab" sıfatını yansıtıyor. Hakk Teala'nın işleri hadiselere rehinli, zamana rehinli değil. Yani 12 aya bölünmüş bir yıl takvimindeki gibi kış, ilk bahar,yaz, sonbahar şeklinde ayların girmesi ile değişim olması beklenmemeli. Adaletsizlik zirve yaparsa Hakk Teala fişi çeker. Şükür artarsa,nimetler artar. İnsanın davranış ve düşüncesi değişimde esas olur.

"EDALLU"(HAYVANDAN DAHA AŞAĞI)

Araf suresi 179 ayetinde geçer:"Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlardan anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir"İnsanın kıymeti, mertebesi talebine(isteğine) göredir. İnsan dünyaya din için, ibadet için gelmiştir. Talebi bu olmazsa, hayvanların adeti olan yeme içme yatma uyuma ve cinsel tatmin olursa,hayvan mertebesindedir. Belki ondan daha aşağıdır. Çünkü hayvan bu dünyada yaratılma amacına göre yaşar. Yük çeker, insanı taşır, eti, sütü, yünü, derisi insanın bir ihtiyacını giderir. Hayvan yaratılış yükümlülüğünü yerine getirirken, insan bu yükümlülüğü yüklenmez. İşte bu noktada o "edallu" (hayvandan aşağı) derecesindedir.

1 Ekim 2020 Perşembe

ALLAH TEALA'NIN MURADI

HAK TEALA'DAN LÜTUFDAN BAŞKA BİR ŞEY GELMEZ. Lütfu da lütufdur, kahrı da. Hakk'ın kahır suretinde gözüken lütufları, döve döve helva yedirmek kabilindendir. Cehennem azabı ancak kulların ıslahı(yola getirme) içindir. Yoksa O, bir kimseye fenalık istemez. Hak'dan müminlere fenalık gelmez. Eğer sana bir fenalık gelmişse, onu, kendin yapmışsındır. Kuran'da "Ve ma zalemna.." ayetini oku.(Bakara 2/156)Gör ki zulmü kendine, kendin yapıyorsun. Baba çocuğunu niçin tokatlar? Çocuğun hayrı için değil mi? Evlada babasından daha iyi kim dost olabilir? Demek ki dövmek onu ıslah etmek içindir, kin ve husumetten değil. Babanın evladına olan hiddet ve şiddeti sevgisindendir. Yoksa hangi baba evladına eziyet eder? Hak Teala kullarına dünya ve ahirette böylece hayır murad eder. O, babadan daha şefkatlidir. Hatta, babadaki şefkat O'ndan gelmiştir. Baba ne almışsa Hüda'dan almıştır. Kendisi arada vasıtadır. Yoksa bütün alıp sattığı Hüda'nındır. Baba duasında evladına hayır temenni ettiği vakit Hallak-ı Teala güler ona der ki:"Sen, evladına benden daha şefkatli misin? Sen ne yaptın ona, ne emeğin geçti? Hepsini veren benim, ben ona senden şefkatliyim. Sen boşuna müdahale ediyorsun, git, aradan çık. Ona benden daha fazla merhamet edecek yoktur. Onun cismini topraktan ben yarattım, tertemiz nurumdan ona can ve akıl verdim. Beka diyarında daha neler vereceğim. Sen ne bilirsin.Git"

BAHÇIVANIN NİYETİ

Zaman cihetinden bakıldığında ağaç önce meydana gelir sonra meyve olur. Bu ağacı dikenin maksat ve niyeti meyve olup aslında meyve ağaçtan önce gelir. Hak Teala'nın bu alemleri yaratmaktan murat ve maksadı insanı Kamil olan Peygamberler ve Velilerdir. Huda'nın isteği, halkın, kıyamete kadar kendisine ibadet etmesidir. Veliler cihana her ne kadar cihandan sonra geldilerse de cihan onlar için yaratılmıştır. Cisim olarak alemden (zaman cihetinden) sonra iseler de manen alemden önce mevcud idiler. Suretten geç manayı tercih et.Cihanın meyvesi onlardır.

MÜTTAKİLERE KİMSE ZARAR VEREMEZ

Takva sahibi ve bir de sabırlıysanız size karşı oyun oynayanlar size hiç bir zarar veremezler. Paniklemeye, korku ve telaşa hiç gerek yok. Şu ayet-i kerime her zaman dikkatimi çekmiştir. “Size bir iyilik gelirse bu onları üzer, ama başınıza bir kötülük gelse buna sevinirler. Eğer sabreder ve sakınırsanız, onların tuzağı size hiçbir zarar vermez. Allah onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.”(3/120) Bizi aşan bir durumla karşı karşıya isek, bizim fark edemeyeceğimiz tuzaklar kuruluyorsa, her şeyden haberdar olan Allah (cc) onları ve yapmayı düşündüklerini kuşatmış durumda olduğu için sabır ve takva sahiplerini korumayı üstlenmiştir, paniklemeye gerek yoktur. Fakat O’nun koruması altına girebilmek için iki şart vardır; Birincisi sabır. Buradaki sabrın birinci anlamı, İslami ilkelerimiz üzerinde ısrarla durmak, geri adım atmamak. İkinci anlamı ise, bize karşı oynanmakta olan oyundan yılmamak, yalpa yapmamak, ilk etapta verebileceği zarardan dolayı taviz vermemek. Takva sahibi olma şartına gelince, anlamı çok geniş olan bu kelimeyi burada kısaca şöyle açıklayabiliriz; Özellikle bizlere oynanan oyuna karşılık kedimizi Allah’ın gözetimine verip O’nun bizimle olduğuna inanıp teslim olmaktır. Elbette başta münafıklar olmak üzere müminlerin kötülüğünü düşünenlere karşı bunlardan yani sabır ve takva ile donanmaktan önce yapılacak şeyler de vardır; okumak, araştırmak, onların faaliyetlerinden haberdar olmak bunlardandır. Madem bir ayeti kerimeyi yazımıza temel yaptık, müsaadenizle bu ayetin bizim için başka bir uyarısına da temas edelim, hem de başlangıcını. “Size bir iyilik gelirse bu onları üzer, ama başınıza bir kötülük gelse buna sevinirler” Allah korusun, ya bunu yapan biz isek... Yani başka Müslümanlara, meşrebimizin, gurubumuzun dışındaki Müslümanlara bir iyilik dokunduğunda üzülüyorsak, başlarına bir kötülük geldiğinde seviniyorsak... Tehlikenin farkında mısınız, hem de imani açıdan bir tehlikenin? Aslında bu konuda kendimizi sık sık kontrolden geçirmeli değil miyiz?     

HAKLI BİR SİTEM(Bir başkadır Bizimkilerin namussuzluğu?

Hayatı Müslümanca yaşayabilmek içindi bunca yıl verilen mücadele ve koşuşturma. Bu hedefe ulaşabilmek içinse siyasi yönden de iktidarı ele geçirmemiz olmazsa olmazlarımızdandı. Bu arada bazı şeyler de olacaktı, hem de kendiliğinden olacaktı. Bir yandan siyasi iktidara yürürken ona paralel olarak medyamız da büyüyüp boy atacaktı. Medya deyince sadece bir takım televizyon kanalları ve gazeteler değil onları besleyip içini dolduracak programlar yani kültürel açıdan atılımlar olacaktı. Aniden bir şeyler oluverdi, bir de baktık ki koca koca televizyon kanallarımız ve o kanallarla beraber aynı büyüklükte gazetelerimiz oluvermiş. Daha doğrusu, o ana kadar hep karşı tarafın sesi ve destekçisi olan medya birden bire İslam yanlısı iktidarı destekliyor, daha doğrusu İslam yanlısı iktidarın eline geçmiş. Bir yönüyle baktığınızda müthiş bir olay. Öyle ya, İslami kesimin hayal bile edemeyeceği bir durum. Yarım asırdır ancak beş on bin tirajlı ufak gazetelerimiz olmuştu. Ne güzel bir şey; o meşhur kanallar her akşam haberlerini iktidarın sesi olarak sunuyor, gazeteler manşetleriyle bu İslam yanlısı iktidarı destekliyor. Fakat bir şeyler baştan beri ters gidiyor, bu gazeteler iktidarı destekleme meselesi hariç programlarındaki, dizilerindeki önceki gâvurluklarını olduğu gibi sürdürüyorlardı. Ha bekle değişecekler ha bekle değişecekler. Meğer onlar dindarların değişmesini, kendilerine benzemesini, en azından kendilerine alışmasını bekliyorlarmış. Ne diyorsunuz, ulaşmadılar mı hedeflerine? Daha da ilginç olanı, bunların bütün ahlaksızlıklarına, namussuzluklarına iktidarı iktidar yapan dindarların ufaktan kızdıkları olsa da; “Tamam, ama bizi destekliyorlar” diye avunup teselli olmuyorlar mı? Son olarak sergiledikleri namussuzlukları, hem de iftihar ettikleri namussuzlukları bir de buradan nakletmekten haya ederiz. İslami kesimin izleyicisi eriyip gitmeden tez elden bir şeyler yapmalıdır. Bunların başında da “bizimkilerin” kimi temsil ettiğini anlamaları gelmektedir(mEHMET gÖKTAŞ)

MÜRŞİDLERİN SOHBETLERİ

Mürşitlerin sohbeti bir gıdadır,taamdır. O sohbetle müridlerin manevi vücudu gelişir. Ve yine mürşidlerin sohbeti, müridin durumuna göre değişir. Bir sohbet vardır herkese yapılır. Bir sohbet vardır bazı kimselere yapılır. Bir sohbet vardır hiç yapılmaz. Çünkü bu sohbet zarar verir. Tıpkı ateş gibi. İnsan ateşe vasıta(perde) ile yaklaşırsa ateşten faydalanır. Vasıtasız ateşe girmek odunun yandığı gibi insanı yakar. Nasıl ki su ateş ile ısıtılırsa bize zevk verir. Su burada bir ateşin perdesi vasıtasıdır. Serçe kuşuna Doğan kuşunun yiyeceği verilmez. Serçe yavrusu o yemeği yese belki hazmedemeyerek ölür. Bu nedenle Mürşitler, karşısındaki kimselerin haline uygun konuşur. Hak Teala'da böyledir. Zat'ını arayanlara tecellileri farklıdır ve vasıtalıdır. Vasıtasız görmeye insan vücudu tahammül edemez. Tıpkı Hz. Musa peygambere "Sen Ben'i göremezsin" buyurduğu gibi. Çünkü dağa tecelli edince dağ parçalanmış ve Hz. Musa bayılmıştı. Bu nedenle Hak Teala'nın Evliyalar vasıtasıyla insanlara tecellisi farklıdır Güneş semada dördüncü kat gökten aydınlatır. Eğer biraz daha dünyaya yakınlaşsa dünya üzerinde hayat kalmaz, hepsi yanar. Bu nedenle mürid mürşitle olan ilişkisinde mesafeli olmalıdır. Çocuk sütle beslenir sonra sulu gıdalara başlar daha sonra katı gıdaları ister. Cansızdan, bitkiden, hayvanattan tecellilerle insanata gelen insan da bundan sonra kademe kademe yolculuğuna devam eder.

AYNA HALİNE GELMEK

Ayna içinde bulunduğu ortamda karşısına geleni aynen yansıtır. Dükkanın önüne asılırsa, dükkan önünden gelen geçenler aynada gözükür. İnsan'da da ayna olma özelliği vardır. Riyazet yapmak suretiyle bazı papazlar dahi kendi gönül aynasında bazı şeyleri müşahede edebilir ve karşısındaki insana, sen dün şunu yedin, bunu yaptın" gibi özel şeyler söyleyebilir. Bu onun manevi adam olduğunu göstermez. Falcılar, sihir ehli yahut cinniler de bunu söyleyebilirler. Ancak Allah adamlarına Hak Teala özel müşahedelerle yardım eder. Onlar bu dünyaya ait görüntüleri görebileceği gibi ahirete ait olanları da müşahede edebilir. Belirtildiği gibi ayna nereye asılmışsa o ortamın görüntülerini gösterir. Allah adamlarının dışındaki kimselerin aynaları dünyevi olmakla bu dünyaya asılıdır. Dünya geçicidir ve çok kısadır. Dünyevilerin ahirette nasibi yoktur. Merdi ilahi yükseklerde uçtuğu için her dem tecelli nurundan feyz alır.

30 Eylül 2020 Çarşamba

PEYGAMBER VE EVLİYA HAKK TEALA'NIN ALETİDİR

Kalem katibin, kılıç gazinin, keser marangozun elinde alet olduğu gibi ,insanlar da Hakk'ın aletidir. Aletten meydana gelen her hareket , onları kullananlardan kaynaklanır. Çünkü alet irade ve tercih sahibi değildir, kendi kendine hareket edemez. Aletten iyi kötü ne gibi fiil meydana gelirse, hakikatte o iş , aleti kullanan şahsın işidir ve ondan südur etmiştir. Bundan dolayı enbiya ve evliya da Hakk'ın aletleridir.ve onlarda yetki sahibi olan Hakk Teala'dır.Bundan dolayı onlardan ortaya çıkan hal ve hareketleri Hakk'dan bilmeli ve cemalullahı onlarda seyretmelidir. Çünkü "Allah ile sohbet etmek isteyen kimse tasavvuf erbabıyla sohbet etsin" denilmiştir. İnsan vücudu su küpü gibidir. Fakat Enbiya ve evliyanın vücut küplerinden deryaya yol vardır. O küpte ne varsa deryadandır. Fakat halk böyle değildir. Onların ceset küplerinin deryaya bağlantısı yoktur. Halk, surete aldanıp evliyayı da kendisi gibi sanır. Şeyhin vücut küpü Hakk'dan hayat kazanmıştır, onun deryasına daima bağlantısı vardır. Zahirde görünen şeyhin küpü, cismidir. Hakikatta Hakk'ın deryasıdır. Onu küp zanneden ahmaktır. Dünyada bütün yoksul ve zengin Hakk Teala'nın yüzünü evliyada görürler. Çünkü Evliya, peygamberin neslidir, mirasçısıdır, devamıdır. Peygamberi seven, evliyayı da sever. Evliyayı, enbiyadan ayrı gören ya cahildir ya deli veyahut çocuktur. Mesnevi'de başlangıçta bu husus bakkal ve şaşı çırak örneği ile anlatılır. Bakkal çırağına emretmiş içerideki bardağı getir diye. Çırak şaşı olduğundan içeride iki bardak görmüş "Usta bardak iki tane hangisini" demiş. Usta anlamış, birini kır diğerini getir deyince, şaşı çırak bardağın birini kırdığında diğerinin de kaybolduğunu görmüş. İnsanlardaki şaşılık, evliyayı kendisi gibi sanmasındandır. Keza evliyanın birini gücendirirsen hepsini gücendirmiş olursun.çünkü onlar manen birdirler.İsimleri yüzlerce de olsa sahip tektir.

ALLAH ADAMI İMKANSIZLARIN MADENİDİR

Ölünün diriltilmesi,bir el işareti ile gökyüzündeki ayın ikiye bölünmesi, parmakların arasından su fışkırması,kayadan pınarların akması, denizin ikiye ayrılması v.s gibi Allah Peygamberlerinden sadır olan ve aklın imkansız dediği mucizeler Allah adamlarından zuhur eder. Allah adamları, ölmeden evvel ölmüş olduklarından Hak Teala kudretini onların cisimlerinden(suretinden) gösterir. Ölülere ruh bahşeder. Ancak nasibi olmayanlar bu imkansız olan, akla aykırı olan hususları görseler dahi inkar ederler, tevil ederler,"sihirdir" derler. Peygamberlerden zuhur eden bu mucizeler iyilerin iyiliğini artırır, kötülerin kötülüğünü değiştirmez. Münkir olanlara ne mucize tesir eder, ne de vahiy.

29 Eylül 2020 Salı

YERYÜZÜNDEKİ ALLAH'IN HALİFESİ:KUTUP

Kutup olan şeyh, yeryüzündeki Allah'(C.C)'ın halifesidir. Hakk'ın tecellisi ilkin ona gelir. Sonra derecelerine göre herkese ondan dağılır. Halk bunu bilmezse ondan bir şey eksilmez, herkesin hayatının kendinden olduğunu kesin olarak bilir. Halk şeyhlerini tanımaz ve bilmezlerse bundan şeyhe bir ziyan gelmez.

ZUFA BİTKİSİ

Zufa bitkisinin kalp çarpıntısının izalesine ve göğüs rahatlığına iyi geldiği hususunu Şeyh Osman Seraceddin hazretlerinin dedesi Şeyh Ziyaeddin hazretleri tavsiye etmiştir. Hak Teala Nakşibendiyye silsilesindeki bu aileye tıbbi tababet hususunda ilim vermiş olup, çaresiz gözüken bir çok hastalıklar, bu zatların tavsiyesi ile şifaya kavuşmuştur.

ŞEYTANIN GİREMEDİĞİ SURET

Şafi mezhebi büyüklerinden Halepli Sefiri hazretleri demiştir ki:"Şeytan hiçbir zaman kendini Resulullah Efendimiz gibi gösteremediği gibi, evliya suret ve şeklinde dahi gösteremez".

27 Eylül 2020 Pazar

PEYGAMBERİMİZ'İN (sav) UYGULADIĞI CİHAT

Cihad, beş farzdan sonra, bir Müslümandan istenilen emirdir. Beş Farz malumdur. Cihad küçük ve büyük cihad olarak ikiye ayrılır. Büyük cihad olan nefsi emmare ile mücadele gerçekleşmeden küçük cihad düşünülemez. Bir kimse şeriatı izler, akidesini doğrultur, helal ve haramın ne olduğunu anlar ve öğrenir. Arif bir mürşid himayesinde onun irşadı ile pas ve kirden kurtulur. Müslümanlar bu konumda birlik ve beraberlik içinde olurlar. Mani olucu güzel bir güç ve kuvvet oluşturduktan sonra hakları ve vatanları elinden alınan, zulüm altında bulunan Müslümanların, mallarını, canlarını, ırzlarını, dinlerini koruyup müdafaa etmeleri için Yüce Allah (C.C.) onlara izin verir. İşte Efendimizin bu tarzdan gayri bir cihada kalkmamıştır.

DİL

Dil, Hak Teala'nın acaip kudretindendir. Görünürde bir et parçasıdır. Gerçekte, onun tasarrufu altındadır. Bütün vücudda olan nesneler, belki yoklukta olan nesneler de onun tasarrufundadır. Belki aklın vekilidir ve hiçbir nesne aklın kapsam dışında değildir. Vehme yahut hayale gelen her şeyden dil haber verir. Diğer uzuvlur böyle değildir. Renkler ve şekillerden başkası gözün tasarrufunda değildir. Sesten başkası kulağın tasarrufunda değildir. Her uzuv bir yere tasarruf eder , daha fazlasına etmez. Dilin tasarrufu, gönlün tasarrufu gibi her yere ulaşır. Dil gönülde olan suretleri alıp onlardan haber verir. Dilden gönle nice suretler ulaşır. Mesela dil huşu içinde yalvarsa ve ağlasa, gönül bundan acıma ve tasa sıfatını alır ve gözden yaş çıkmaya başlar. Gönülde dille söylenen uygun bir sıfat ortaya çıkar. Dil batıl söz söylese gönül kararmaya başlar. Hak sözler söylemeye başlasa aydınlanmaya başlar. Yalan söylese gönül kararır. Dilin şerrinden ve afetinden sakınmak, dinin lüzumlu işlerindendir.