16 Mayıs 2020 Cumartesi

NAMAZ

Namaz, İslâm'ın şartlarından biridir. Namaz imanın alametidir. Namaz dinin direğidir. Namaz müminin miracıdır. Mahşer günü önce namazdan hesaba çekileceğiz, âmennâ… Fakat bütün bunlar, Müslümanlık namazdan ibarettir anlamına gelmez. "Kıl beşi, kurtar başı" anlayışı doğru değildir. Hatta vaz' oluş (hikmet-i teşriiye) gayesine uygun olarak kılınmayan namaz, sahibine yarar yerine zarar bile verebilir.

Biz Müslümanlar, bir kişi hakkında hüküm verirken "namaz"ı esas alırız. Beğenip takdir ettiğimiz insanlar için "namazında, niyazında" ifadesini kullanırız. Sevilmeyen, yaramaz kişiler için de "beynamazın (bî-namaz) teki" deriz. Aslında bu doğru bir yaklaşımdır. Çünkü en büyük ibadet namazdır. Elbette namaz ölçü olmalıdır. Ama hangi namaz? "İki yatış, bir kıntış bakış" diyebileceğimiz hareketler namaz değil, birtakım mekanik hareketlerdir ki şairin ifadesiyle o hareketleri robotlar da yapar:
"Namazları bitince, eşinirler otlarda//Kılar böyle namazı, kurgulu robotlar da. (Necip Fazıl)
Ankebût sûresinin 45. Âyetinde Cenâb-ı Hak namazın gayesini şöyle belirtir:"Namazı dosdoğru kıl. Şüphesiz namaz çirkinliklerden ve kötülüklerden alıkoyar."

Demek ki kişinin kıldığı namaz onu iyiliğe sevk ve kötülükten menetmiyorsa diğer bir ifade ile bir insan namaz kıldığı halde hak-hukuk, adalet gözetmiyorsa onun kıldığı gerçek anlamda namaz değildir.

Oysa biz namazın ahlâkî ve terbiyevî işlevine bakmadan onu sadece bazı mekanik hareketlere indirgemiş ve şeklen namaz kılan herkesi Allah'ın istediği gibi namazını eda eden kimseler olarak görmüşüz. Hâlbuki Peygamberimizin de buyurduğu üzere kişinin namazına aldanmamak gerekir. Alnı secdeden kalkmadığı halde para-pul, makam-mevki, mal-mülk söz konusu olduğu zaman âdil davranmayanların, hakkaniyete uymayanların kıldıkları namazlar kendilerine bir fayda sağlamaz, aksine Cenâb-ı Mevlâ'dan uzaklaştırır. Nitekim bu konuda İbn Abbas şöyle demektedir: "Namaz insanları her türlü meâsîden (kötülüklerden) vazgeçirir. Eğer bir kimsenin kıldığı namaz onu iyiliğe sevk ve kötülükten menetmiyorsa onun namazı kendisinin Allah'tan uzaklaşmasını artırmaktan başka bir şeye yaramaz."

Nasıl "iman"ın sahih olabilmesi için sadece dil ile ikrar yetmiyor, kalp ile de tasdik gerekiyorsa, namazın namaz olabilmesi için de hem şeklen hem de kalben kılınması gerekir. Kalıp namazdayken kalp dünya işleriyle meşgulse, böyle bir namaz insanı elbette kötülüklerden alıkoymaz.
Rivayete göre, Hz. Ömer hutbede şöyle der: "Kul Müslüman olmasına rağmen Allah için kâmil bir namaz kılamadan saçını, sakalını ağartabilir." "Bu nasıl olur?" denildiğinde de Halife şu cevabı verir: "Namazda huşu ve huzura riâyet etmez de ondan."

Halife Ömer'in de işaret ettiği gibi namazda huşu ve huzur çok önemlidir. Bedenimiz gerekli hareketleri yapar, dilimiz okur lakin kalbimiz başka yerde ise Allah'ın "Namazını huşu ile kılanların kurtuluşa ereceği" (bk. Müminûn sûresi, âyet: 1-2) müjdesine nail olmamız mümkün değildir.

Sözün özü; namaz ibadetlerin başıdır. Hakkıyla namaz kılabilenlere ne mutlu… Heyhat ki sadece bizde değil, bütün İslâm âleminde namazın "ruh"u gitmiş, geriye yalnız "şekil"i kalmış. Belki de işin en acı tarafı, Müslümanların bu gerçekten habersiz olmaları ve yaptıkları mekanik hareketlerle namaz kıldıklarını zannederek ibadetlerinden gayet emin bir şekilde hasretle cennetteki makamlarını beklemeleridir. Kötülüklerden alıkoymayan namazın gerçek namaz olmadığını Müslümanlara anlatamazsak, İslâm dünyasının hâl-i pür-melâli korkarım ilelebet devam edecektir.(Prof.Ahmet Sevgi)

DEĞİŞMEYEN AKİBET YAHUT DEĞİŞMEYEN KURALLAR

Geçmiş kavimlerin ahvali kur'an da hikaye edilmiştir ve bu kavimlerin hangi fiilleri bu akıbete sebep olmuştur anlatılır. Bu sebep sonuç ilişkisinden ancak feraset sahipleri bir pay çıkartır. Zekat verilmez olunca yağmur bulutları gelmez olur. Zinadan dahi her tarafa veba ve salgın hastalıklar yayılır. Ya kuraklık gibi bir felaket, yahut aşırı yağmurla ekinlerin helak olması, yahut arzdaki zelzele v.s insan topluluğuna zarar verir. Güncel olarak tüm dünyanın yaşadığı ve dünya çapında pandemiye neden olan virüs hadisesinin sebebini insanlar mutlaka maddesel boyutta ararlar. Onlar sebepleri araştırıp çare diye bir takım tedbirler geliştirdikçe virüs şekil değiştirir. Ve insan çaresiz kalır. Hiç bir toplum hangi eylemleri nedeniyle bu felakete maruz daldıklarını idrak etmezler. Ancak Allah'ın nuruyla bakan feraset sahibi müminler bu hadiselere farklı bakarlar. Devlet eliyle işlenen ve toplumunda tasdik ettiği umumi bir günah o kavme ceza olarak döner.
İnzal olunmuş hükümlere muhalefet edenlere Hak Teala ceza olarak tabiat hadiselerini musallat kılar.

15 Mayıs 2020 Cuma

ABDÜLHAMİT'İN FRANSIZ SEFİRİNE DAVRANIŞI

Bazı azınlıkların İstanbul'da taşkınlık yapması üzerine Sultan Abdülhamit onları başka yerlere sürdürüyordu.Avrupa sefirleri,azınlıklara haksızlık yapılıyor diye kendi aralarında toplantı yaparak aldıkları kararı Abdülhamit'e tebliğ etme ihtiyacını duyarlar ve Fransız sefirini sözcü olarak  gönderirler.Abdülhamit , kurduğu istihbarat sistemi sayesinde bu karardan anında malumat sahibi oldu.Sefir saraya geldiğinde Abdülhamit Sarayın bahçesinin balkonunda idi.Bahçede dolaştırılan pekmez köpüğü renginde bir arap atını seyretmekle meşguldü.Serifirin girdiğini görünce ona doğru döndü elini sıktı ve elinden tutarak balkona götürdü:"Şu aşağıda seyisin dolaştırdığı hayvanı görüyormusunuz?Bunlar bir çift olarak Möyö Felik For  tarafından bana hediye gönderildi.Bu hayvanlar "Perşeron" kırmalarıdır.renkler nadir tesadüf edilen Aonlardır.Bu rengi elde etmek için demir kır kısrakları al renkli aygırla çiftleştirmek suretiyle elde ediyorlar.Benim atlara karşı çok merakım var.Onları pek sevdim,fakat ne yazıkki eşi geçenlerde öldü.Acaba aynı renkte ve aynı cinste bir hayvan tedariki mümkün mü? dedi.
Sefir:"Haşmetmeab.Fransada hayvan yetiştiren büyük haralar var.bir çift arab  atı sipariş etmek mümkündür.Fransız ırkı kısmen Arap kısmen yerli ırkla melezleştirilen cinstir.arap atındaki hafifliği , yerli hayvanlardaki dayanıklılığı birleştirmek suretiyle güzel bir ırk elde edilmiştir.
Sulhan Hamid:"Verdiğiniz malumattan dolayı size çok teşekkür ederim, beni daima düşündüren bir meseleden kurtardınız.O halde tavassutunuzu benden esirgemeyiniz.
Sefir:İrade buyurursanız hemen esbabına tevessül ederim" dedi.
Sultan hamid:"O halde derhal size bedelini vereyim " dedi ve zile basarak içeri giren mabeynciye:"Beş yüz Napolyon getiriniz" dedi.
Beşyüz Napolyon bir at bedelinin çok çok üzerinde idi.Fakat Sultan hamid bunun mühim bir kısmını sefre dolambaçlı yoldan ihsan veriyordu.
Sefir parayı alınca ,Sultan saatine baktı:"Affedersiniz, namaz vaktim gelmiş, size veda ediyorum " dedi.Fransız sefir, sefirler meclisinin kararlarından hiç bir şey söyleyemeyerek ayrılmaya mecbur oldu.Dönüşte sefirler meclisine geldiğinde aynen şöyle söylemiştir:Hiçbir şey yapamadım, bu adam beni at canbazı yaptı"

İTTİHAT TERAKKİNİN ZENGİN ETTİKLERİ VE AKİBETLERİ

İttihat terakki mensupları servetin gelişmesi amacıyla yakınlarını zengin etmenin peşinde idiler.Millet açlıkla kıvranırken "vagon ticareti" diye gayrimeşru istifade kapısı açtılar.İttihat Terakki mensupları istediklerine yük vagonu veriyorlardı.Böyle vagon sahibi olanlar, yiyecek sıkıntısı çekilen yerlere anadoludan bulgur,yağ,un ve ne bulurlarsa nakletmek imkanını buluyorlardı ve bunları akla hayret verecek derecede yüksek fiatlara satarak dünyanın parasını kazanmışlardı.İhtikar " etti kar" olmuştu.Memlekette "harp zengini" türemişti.
Bir paşanın adamı olan bir bey bu şekilde yaptığı şeker ticaretinden o zamanki parayla milyonlar kazanmıştı.Bu şahıs, İstanbul7a gelen bir operetin şarkıcısı artist bir kadına öyle tutulmuştu ki yattıkları yatağın içine çarşaf yerine banknot serdiriyordu.Buna benzer türedi zenginler,millet sefalet içinde iken edindikleri bu servetin hçbirisi ne kendilerine,ne çocuklarına fayda vermişti.Karun kadar zengin olan bir paşa,İstanbul'da bir apartmanın çatı kat odasında sefalet içinde vefat ettiğinde sırtındaki fanilası delik deşik olmuştu

MÜHÜRDEKİ YAZILAR

Sultan Abdülmecid'in annesi Bezmi Alem Valide Sultan'ın  mühründe mevcut yazıları şöyledir:
Muhabbetten Muhammed hasıl oldu
Muhammedsiz muhabbetten ne hasıl
Zuhurundan Bezm-i Alem oldu vasıl"
Bu mühür onun tesis etmiş olduğu Vakıf Gureba Hastahanesinin müzesinde sergilenmektedir.
Bu hayırsever kadının yaptırdığı hayr eserler sayısızdır. Gureba hastahanesi, İstanbul Kız lisesi, Galata köprüsü gibi sayısız hayırlar. Bu hanım 40 yaşında iken vefat etmiş ve kısa ömre bu kadar hayırları sığdırmıştır.

KIRILAN TESTİNİN HİKMETİ

Gülnuş Emetullah Sultan, Osmanlı sultanlarından II. MUSTAFA VE III. Ahmed'in annesi idi. Gülnuş Sultan Azapkapı'dan geçerken bir çeşme başında küçük bir kızın su doldururken, testiyi idare edememesi neticesinde yere düşen testinin kırılması akabinde ağlamasına şahit olmuştu. Küçük kızı teselli için:"Ağlama evladım, ben sana yeni bir testi alırım" demesi üzerine kızcağız:"Hayır efendim. Testinin kırıldığına değil, kendi beceriksizliğime ağlıyorum" diye karşılık verince küçük kızdaki zekayı fark etmiş ve o küçük kızı ailesinin rızası ile saraya aldırıp yetiştirmişti. Bu kızı sonunda oğlu II. Mustafa ile evlendirdi.

ŞEHZEDELERİN BOĞDURULMA ADETİNİ KALDIRTAN PADİİŞAH:SULTAN AHMET

Sultan Ahmet Camisini yaptıran 1. Ahmed, Aziz Mahmud Hüdai hazretlerinin meftunu idi. Hazret abdest alırken abdest suyunu padişah döker, havluyu ise karısı Handan Sultan tutardı. Sultan Ahmet babası ve büyükbabasının suistimal ettiği şehzade katliamına tevessül etmedi (III Murad on dokuz kardeşini katletmişti). Kardeşi Mustafayı sarayda büyüttü siyaseten kardeş katliamını önlemek için tahta geçmek için hanedanın en büyük mensubuna hak tanıyan ve adına "ekberiyet" sistemi denilen sistemi koydu.
Bugün, siyaseten kardeşlerini öldürtmek konusu Osmanlıya en fazla itiraz edilen konuların başında gelmektedir. Konuyu ferd bazında bakanlar haklı gibi görünseler de kardeşlerin saltanat kavgasıyla mücadele ederken öldürülen binlerce kişinin ve Timur'un katlettiği Müslümanların sayısı söz konusu olunca bu konu insaf ölçülerinde değerlendirilmelidir.

HÜRREM SULTANIN HAYRATLARI

Kanuninin hanımı olan Hürrem Sultan'ın tespit edilen hayratları şunlardır:
1-) İstanbul Haseki'de Mimar Sinan tarafında ninşa edilen cami-medrese-imaret-şifahane
2-) İstanbul cihangir semtinde küçük yaşta vefat eden oğlu için yaptırdığı Cihangir camisi
3-) Bağdat'taki İmam-ı Azam hazretlerinin kabrinde bir cami, imaret, türbe ve akıl hastanesi
4-) Bağdat'taki cami ve kubbelerin tamiri
5-) Konya'daki iki minareli cami, imaret,derviş hücresi, Kudüs'te imaret, Mekke ve Medine'de birer imaret
6-) Meriç nehri üzerinde köprü, kervansaray, cami ve imaret
7-) Mekke'de dört büyük mezhep için dört büyük  medrese
Bu büyük kadını, saray entrikalarına alet etmek haksızlık olduğu gibi saltanatı olan 46 senenin 38 yılını at sırtında geçiren Kanuniye'de haksızlıktır.

MİMAR SİNANIN ON YILLIK KAYBOLMASI

Süleymaniye camisinin temelini attıktan sonra Mimar Sinan on yıl ortadan kaybolmuştur. Bu süre içinde nerede vakit geçirdiği bilinmez. Güya temellerin oturması için kaybolmuş imiş. Padişahın bilgisi dahilinde bu süre içinde Mekke ve Medine revaklarını tamir etmiş, Bağdat'tan Arafat'a uzanan su yollarını da ıslah etmiştir. Bu suyu ilk getiren Abbasi halifesi Harun Reşid'in karısı Zübeyde Hatundur. Ancak su yolu tahrip olmakla hacıların Arafat'taki su sıkıntısı üzerine Kanuninin kızı Mihrimah Sultan, tüm mücevherlerini ve nakdini vererek su yolunun tamirini Sinan'ın yapmasını babası kanuniden istemişti. On yıllık kayıp süresini Mimar Sinan bu işlere tahsis etmişti.

14 Mayıs 2020 Perşembe

YASAKLAR AKLIN SELAMETİ İÇİNDİR

İçki v.s gibi mükeffiyat haram kılınmıştır. Sebebi Ruhun veziri konumunda olan aklın bulunduğu dimağı tahrif ve atıl bırakmalarıdır. Dimağın bozulması aklı devre dışı bırakmakta ve vücuttaki tüm azalar bu bozuluştan nasibini almaktadır. Birde manevi sebep olan vehim kuvvetinin istilası ile dimağ bozulursa cinnet denilen durumu meydana gelir ve vehim kuvveti aklı örter. Vehim, nefse akıl suretinde gözükür. Bir takım şeyleri akıl ve mantığa uygun gibi gösterir, aslı ve esası yoktur. Bu durumda sende şüphe hasıl olur? Acaba bana hükmeden akıl mıdır?Yoksa vehim midir? Akıl ruhun veziri olduğu gibi, vehim de nefsin veziri haline gelir. Akıl nefsani kuvvet üzerine musallat olur. Nefis hevanın emrine girince insan vücudu veziri vehmin tesiratı ve tasarrufu altında zebun olur. Bu zamanda akıl geri durur.

ERTUĞRUL GAZİ'YE ÖĞÜT

Domaniç yaylalarına yerleşen Ertuğrul Gazi'ye, annesi HAYME HATUN'un öğüdüdür:
"Oğul Boyundan soyundan olsun olmasın, insanlara adil davran! Adaletten ayrılma ki; insanların birlik ve dirlik kazansın. Yurdunda obanda herkes güvenle gezsin.
Ululuk isteyen töreden ayrılmasın.
Bu dünya bir oturma yeri değildir. Yapacağın iyi ve doğru işlerle insanların hizmetinde bulunursan güzel övünçler senin olur. Yüreğinden inancı ağzından duayı davranışlarında erdemi eksik etme. Bir de sabırlı ol ki ; oğul ekşi koruk sabırla üzüm olur.
Oğul! Beylik dermekle, ağalık vermekle olur. Sofranı ve keseni yoksullara açık tut".

OSMANLININ VALİDE SULTANLARI

Osmanlı'nın otuz altı padişahı içinde oğlunun padişahlığını görebilen kadınların sayısı yirmi üçtür. Bunlar:
Orhan Bey'in annesi MAL HATUN,
I.Murad'ın annesi NİLÜFER HATUN
I.Mehmet'in annesi DEVLET HATUN
Fatih Sultan Mehmed'in annesi HÜMA HATUN,
II.Beyazid'in annesi GÜLBAHAR HATUN
Kanuninin annesi AYŞE HAFSA SULTAN
III.Murad'ın annesi NURBANU SULTAN
III.Mehmed7in annesi SAFİYE SULTAN
I.Ahmed'in annesi HANDAN SULTAN
I.Mustafa'nın annesi (Bilinmiyor)
II.Osman'ın annesi MAHFİRUZ HATİCE SULTAN
IV Murad ve Sultan İbrahim'in annesi MEHPEYKER KÖSEM SULTAN,
IV.Mehmed'in annesi HATİCE TURHAN SULTAN
II.Süleyman'ın annesi saliha dilaşup sultan,
II.Mustafa ve III.Ahmed'in annesi  RABİA GÜLNUŞ EMETULLAH SULTAN,
I.Mahmud'un annesi SALİHA SULTAN,
III.Osman'ın annesi ŞEHSUVAR SULTAN,
III.Selim'in annesi MİHRİŞAH SULTAN
ıv mUSTAFA'NIN annesi AYŞE SİNEPERVER SULTAN,
II.Mahmud'un annesi NAKŞİDİL SULTAN,
Sultan Abdülmecid'in annesi BEZMİ ALEM SULTAN,
Sultan Abdülaziz'in annesi PERTEVNİYAL SULTAN,
V.Murad'ın annesi ŞEVKİ EFSER SULTAN,
II.Abdülhamit'in annesi küçük yaşta vefat ettiğinden kendisini büyütüp yetiştiren PERESTU HANIM valide sultan yerine konulmuştur.

HİLAFETİN TÜRKLERİN KALBİNDEKİ YERİ

Bunun en büyük örneği, 500 yıla yaklaşacak zamandan beri Topkapı sarayında Mukaddes emanetler dairesinde gece gündüz yirmi dört saat ve yıl boyu Hatim okunmasıdır. İki hafız eşliğinde bu vazifeyi bu necib millet kutsal bir vazife olarak addeder.

KÖLE VE CARİYE

İslamiyetin doğuşu esnasında kucağında bulduğu toplumsal bir vakıadır. Bu toplumsal vakıa birden bire yasağa tabi kılınmamıştır. Kaynağı daraltılarak devam etmesinin önlemi alınmıştır. Daha önceleri harpte galip olanlar, mağlupları köle olarak alırlardı. Hür bir insan kendi çocuğunu köle diye satabilirdi. İslam köleliğin kaynağını kurutmak amaçlı olarak:
1-) Ancak harp nedeniyle esir alınanlar köle olabilirdi.
2-) Harp nedeniyle esir alınanların içinde sadece gayrimüslimler köle olabilirdi. Gayrimüslim hidayeti tercih ederse köle olamazdı.
3-) İbadetlere ilişkin işlenen kusurlarda, telafi anlamında yemin  ve kefaret için köle azad edilmesi hüküm altına getirilmiştir.
Köle ibadet hürriyeti bakımından hür insandan farksızdır. Mal sahibi olmadığı için hac ve zekat ibadetinden muaftır. Fıtr sadakasını efendisi öder. Tesettür hususunda kadın kölelerin daha fazla müsamahası vardır.Sahibinin izni olmadıkça evlenemez amma boşanma hususunda tam selahiyetlidir.
İslam bazı ahvalde hürriyeti imana tercih etmiştir. Örneği sokağa atılmış bir çocuk bulunsa ve iki kişi bu çocuk nedeniyle babalık iddia etse; kadı bunu dava ile halletmek zorundadır. İddia sahiplerinden birisi Müslüman ancak köle,diğeri Hristiyan ama hür olsa kadı mahkeme yapmaksızın çocuğu Hristiyan'a verir. Çünkü, Müslümana verdiğinde çocuk köle olarak kalacak, Hristiyan vermesi halinde çocuk hür olacaktır. Ceza hukukunda köleye verilecek ceza hür kimseye nazaran yarı nispettedir. Kur'an iyilik yapılacak kimseler konusunda ana-baba ve yakın akrabalardan sonra köleyi zikretmiştir. Köleye yapılmış haksız fiil hür adama yapılmış gibi kabul edilir. Onlara "Kölem" demeyiniz "oğlum", "kızım" deyiniz emri Cenabı Peygamber'in emridir.
(daha fazla malumat edinmek isteyenler DİA "köle" maddesine bakabilir.)

TEFVİZ-İ TALAK" KADINA TANINAN BOŞAMA HAKKI

İslam Hukukunda nikah esnasında kadın, boşama hakkını şart getirebilir. Eğer getirmezse boşama erkeğe aittir. Bu hak şartı nikah olursa kadın, kocasını boşayabilir. Ayrıca tefvizi talak  gibi kocalarının ikinci bir evlilik hakkını ortadan kaldıran bir şart ileri sürebilirler. Bu takdirde erkek her ne sebeple olursa olsun karısı hayatta bulunduğu müddetçe ikinci bir evlilik yapamaz. Nitekim Hz. Ali efendimiz ile Hz.Fatıma annemiz arasında nikah akdinde böyle bir şart vardır.

İNGİLTERE BAŞBAKANININ ATASI:ALİ KEMAL

İngiltere Başbakanı Boris Johnson'un atalarından olan Ali Kemal kimdir? Mustafa Kemal'e muhalefet etmesi yüzünden tutuklanan ve Nurettin Paşa tarafından İzmit'te askere linç ettirilen yazar Ali Kemal'dir. Ali Kemal'in babası ise Osmanlı Sultanı Abdülaziz'i ziyadesiyle seven ve İstanbul'daki ev cami aydınlatmasında kullanılan Mum imalatının tekelini elinde bulunduran Çankırılı Hacı Ahmet Efendi'dir.(Ali Kemal-Ömrüm(haz M.Kayahan Özgül)Ankara 2004,sh:9 vd.

BATININ GÖZÜYLE OSMANLININ SECİYE VE AHLAKI

İsmail Hakkı Danişment "Eski Türk Seciyye ve Ahlakı" isimli eserde Fransa'da bulunduğ yıllarda Fransız seyyahlarının zikrettikleri sayısız ahlaki meziyetleri bir araya toplayarak bunları maddeler halinde örneklendirmiştir.Bu umdeler:
*Zabıta vukuatı olmayan memleket
*Eşsiz doğruluk ve Namus
* Dünyanın en kibar ve Nazik ve en Terbiyeli Milleti,
* Eski Türklerin bilmedikleri Fenalıklar
*Eski Türk Seciye ve Ahlakının Ulviyyeti,
*Ağırbaşlılık Ciddiyet ve Vekar
*Aile terbiyesinin esasları:Büyüklere ;Hürmet ve itaat,Küçüklere Şefkat ve Muhabbet
*Mukadderata İmanla Tevekkülden Mütevellid Şecaat ve İstikbal Endişesizliği
*Hayvanlara Ağaçlara Karşı Eski Türk Şefkat ve Merhameti ve Bundan dolayı Avcılığın Menfur sayılması,
*Eski Türklerin Mertliği , sözünde sebatı ve Ahdinde Vefası,
*Eski Türk ruhunun Üç Unsuru:Kuvvet ve kudret, Fevkalade Şecaat ve Üstünlük şuuru,
*Dilencisiz Memleket : Eski Türkiye

OSMANLININ 600 SENE HÜKÜMFERMAN OLMASININ HİKMETLERİ

1-) İdareci/Tebea arasında şu hadisi şerifin yaşanmışlığı vardı:"HAYRUN NASİ MEN YENFEUNNAS" yani "İnsanların hayırlısı onlara faydalı olandır", "SEYYİDÜL KAVMİ HADİMÜHÜM","Bir kavmin efendisi onlara hizmet edendir." Bu düsturlar bütün idareciler için vazgeçilmez düsturu ameldir.
2-) Adaletle hükmetmek.Adaleti sadece kendi ırkdaşı yahut tebeasına münhasır kılmayıp tüm idareleri altındaki bütün insanlara şamildir.Müslüman idareci, zulme maruz kalan bir kimsenin üzerinden bu zulmü kaldırmayı insani ve islami bir borç bilmişlerdir. Bu görüşün ismi "Nizamı alem" umdesidir.
3-) Yetmiş iki millete bir gözle baktıklarından idaresi altındaki gayrımüslimleri "vediatullah" Allah'ın emaneti olarak olarak kabul etmeleridir.
4-) Osmanlı kendi tebaası için şeriat hukukunu, ahkamı şahsiyye hususunda gayrimüslime kendi hukuklarını uygulamıştır.
5-) Osmanlı meşveretle idare olunmakta idi. Meşveret Allah Teala'nın bir emridir.

POLİTİK İNANCINDAN TAVİZ VERMEYEN TİPLER:DOĞU PERİNCEK

Kendi doğruları savunma noktasında yılmayan, gözaltı ve hapislere aldırış etmeyen bir yapısı mevcuttur ve bugün hükumeti destekleyen basının el üstü tutulanı TV'lerin baş tacı edilenidir.
Çok insanın günahı ve vebali boynundadır. Kafasındaki komploya inanmıştır. Kuşkuculuğu paranoya derecesindedir. İdeolojisini günlük siyasi gelişmelere feda etmekten geri durmamıştır. Bir gün sağa savrulmuş, bir gün sola savrulmuştur. PKK ile yan yana durmuş, MHP ile de. Sovyetler Birliğine karşı ABD'nin yanında bile olmuştur. Dün İttihat ve terakki kadrolarına küfrederken gün gelmiş yürekten savunmuştur. Düşman gördüğü Rauf Denktaş zamanla kahramanı olmuştur.
Tüm bunlardan vazgeçtik günlük hayatında din yoktur. Din endişesi taşımayanla ortak ne olabilir ki?Mesnevi-i şerifte geçen ejderhanın elinden kurtardığı bir ayı ile dost olan bir insanın haline benzer ki sonuçta o insanın başına, yüzündeki bir sineği kovalamak için, bir kaya indirmiştir.

HALK VE KALABALIK

Halk ve kalabalık aynı şey değildir. Halk, içsel şuur, ahlak ve ideal prensiplerini kaybettiğinde "kalabalık" haline dönüşür. Şuursuz halk, sürü halini alır. Sürü, idealsiz ve şekilsiz insan topluluğudur. Her biri kendi çıkar ve arzuları olan fertler topluluğu sürüdür. Halkın idealleri vardır, sürünün ise arzuları. Süre, tarihte yıkılışın eşiğindedir.

DİKTATÖRLÜK GÜNAHLARI YASAKLASA BİLE VARLIĞINI MEŞRULAŞTIRAMAZ

Düşünün bir diktatör çıktı ve İslamın yasak edip günah saydığı tüm fiilleri yasakladı. Bu kendisini meşru kılmaz. Çünkü diktatörlük günahı yasaklasa bile ahlaksızdır. Tersi bir durum olan Demokrasi günaha izin verse bile ahlaklıdır. Ahlakilik özgürlükten ayrılamaz. Din ve diktatörlük birbirini dışlamıştır. Ancak dini vasıta kullanan insanlar çıkıp dini diktatörlüklerine perde olarak kullanmışlardır. Dindar gözüken bir çok zahir uleması da (müfessiri de, muhaddisi de, ilahiyatçısı da) bu güce destek vermişlerdir. Zahir ulemasının destek vermesi diktatörü ve idaresini meşru kılmaz. Hak Teala'nın kullarına bahşettiği hürriyetleri din kısıtlamaz.
Zorla aç bırakılma oruç olmadığı gibi zorla yapılan bir iyilik de iyilik değildir. Din niyet olmakla, baskı ile yapılan iyiliğin bir karşılığı yoktur. Özgürlük ibadet içinde geçerlidir. İçinde özgürce iyiliğe ilişkin bir niyet olmayan durumda karşımızda diktatörlük yahut ütopya vardır...

ZENGİNLİĞİN KAÇINILMAZ SONU

Ahlaken zengin, maddeten fakir olan milletler tarih sahnesinde yerini aldıkları zaman tam tersi bir sonuçla batarlar. Maddi olarak zengin, ahlaken çökmüş olarak. Bu kuralda halk ayrımı yoktur. Zenginliğin sonu, azgınlık, fesad, zulüm olmakla Kapitalizmin akıbeti çöküştür.
Kur'an da "sarp yokuşu tırmanmak" olarak tarif edilen şey (Beled suresi 90/11-17), darlık zamanında açları doyurmaktır, bir köleyi hürriyetine kavuşturmak, yetimi, yoksulu kollamaktır. Zenginliğe kavuşulduğu vakit Hümeze suresi devreye girer "Ki o malı topladı ve onu sayıp durdu. Gerçekten malının kendisini ebedi kılacağını sanır".

LİBERYA

Afrika'dan kaçırılan siyahi köleler Amerika'ya götürüldü. ABD bir asır önce Afrika'dan bir toprak parçası satın aldı ve özgür zenci devleti olan Liberya'yı kurdu. Bu siyah insan ticareti konusundaki kirli geçmişinden teselli olmak için yaptığı bir teşebbüstü. Sonra buraya Amerika'da bulunan Afrika kökenlilerin torunlarından insanlar getirdi. Geri gönderilen bu köleler Liberya'da efendi haline geldiler ve beklenmedik tarzda soylarından türedikleri siyahi topluluğu boyunduruk altına aldılar. Bu siyahi kastın yaklaşık 100 süren idaresi "yüz ailenin terör saltanatı" olarak bilinir.1980 askeri darbesiyle sona ermiştir.
Diktatörlük insan ırkının hayvaniyetten kurtulamamış olan tümünde mevcut olan bir duygudur. Nefis taşıyan herkes, nefsin esaretinden kurtulmadığı müddetçe bu son kaçınılmazdır...

İSLAM FIKHININ CEZALARI DEĞİŞTİRİLEBİLİR Mİ?

Cezaların hafifletilmesi, parasal konulara çevrilmesi, af müessesesi, hürriyeti bağlayıcı cezalar, meslek men'i bugün ceza hukukçularının uyguladıkları yöntemlerdir. Ceza'da amaç nedir? Suçluyu caydırmak mı?
İnsanı en iyi yaratıcısı bilir. Hak Teala suça karşılık bir ceza tayin etmişse bu kıyamete kadar geçerli olan bir karşılıktır. Bunu kimse değiştiremez ve tağyir de edemez. Zira istidadı şaki olan bir kimsenin bu istidadı değişmez. Tevbe ve pişmanlık, istidadı said olan içindir. Bu nedenle hırsızlıktan, dolandırıcılıktan onlarca sabıkası bulunan bir kimseyi hapishanede beslemenin bir faidesi yoktur. Allah Teala'nın onun için koyduğu cezayı devletin infaz etmesi gereklidir. Birde böyle deneyelim bakalım. Ancak bu uygulamaya geçmeden evvel toplumdan islami yaşamın uygun olması gerekir. Sözüm namaz, oruç, hac değildir. Zekat, sadaka, infak hakkıyla toplumda uygulanmalı, Devleti idare edenler devletin malını, yetimin malı gibi görmeli, israfı büyük günah olarak addetmeli, komşusu açken kendisi tok yatmayan bir toplumda İslamın ceza hukuku tümüyle uygulanmalıdır. Cezanın garibana uygulandığı bir islam idaresi Emevi, Abbasi uygulaması olmaktan öteye gitmez, saltanatın devamı hususunda din kullanılmış olur...

13 Mayıs 2020 Çarşamba

BEDENİ CEZALAR

İslam ceza hukukunda işlenen suçlara yönelik bedeni cezalar mevcuttur. Hırsızın elinin kesilmesi, kırbaç ve sopa, taşlanarak öldürülme v.s. Bedeni ceza bugünün insanına vahşet gibi gelse de bu tek taraflı düşüncedendir. Yani suçluya bakıştır. Suçun mağduru kişi açısından düşünülmelidir. Hapishaneye gidip suçlular arasında kaldığınızda görürsünüz ki; hırsızlıktan ve gasp, dolandırıcılıktan dolayı pişman olan yok gibidir. Yaptıkları işi ballandıra ballandıra anlattıkları gibi birbirlerine tecrübelerini aktarırlar. Hapis cezasının caydırıcılık olmadığı, çıkartılan af ve infaz düzenlemelerinden anlaşılacaktır. Bedeni ceza kesin caydırıcıdır. Zira toplum içinde kesik el sahibinin hırsız olduğu anlaşılacağından ve eksik uzvu ile mükemmel hırsızlık yapamayacağı anlaşılacağından bedensel ceza Yaratanın koyduğu en isabetli, en caydırıcı yoldur.
Ceza kanunlarını hapiste yatmış yahut mağduriyet yaşamış olanlar yazmalıdır.

ZULMÜN ANA BAŞLIKLARI

Riyakarlık, insan putlaştırma, kavmiyetçilik(ecdatperestlik) tir. Zulme karşı mücadelesi olmayan bir iman, sağlam değildir. Zalime "yanlış yapıyorsun diyemeyenler" kendilerini aldatmaktadırlar. Zira bu davranışın altında gelecek korkusu, rızk endişesi, can korkusu vardır. Bu da Amentü'nün şartlarına aykırı davranıştır."Ümmetim için gizli şirkten korkarım" diyen bir yüce peygamberin endişesidir. Zalim Emevi ve Abbasi idarecilerinin yanında yer alıp, onları methedenleri tarih saltanat sahipleri ile birlikte mahkum etmiştir. Zalime karşı durması nedeniyle şehit edilenlerin izzeti ise devam etmektedir...

EN SEÇKİN OLMAK

Hucurat suresi 13 ayetinde belirtilmiştir:"Allah katında en seçkininiz takvada/dindarlıkta en ileri olanınızdır" Ayette "Allah katında" denmiştir. Halk arasında yahut ,müminler, Müslümanlar arasında denmemiştir. Bu durumda "Müslüman bir Cumhurbaşkanı","inançlı milletvekili".... kardeşimiz" kavramları insanlar arasında çok mana ifade etmemeli, fiil ve icraatlarının Hak Teala nazarındaki razılığına nazar etmemiz gereklidir. Seçkinlik ölçüsü budur.
Kuran, toplumsal alanda dindarlık değil, ehliyet, liyakat ve adalet aramaktadır.

DOKTOR YÜCEL YALÇIN

Sohbet sonrası ayrılırken "Abi isteğin var mı?" diye sordum."Var " dedi. 74 yıldan beri insanlardan istediğim "Güler yüz, güzel söz", devam etti:"Bir aydan beri Allahımdan istiyorum ki öbür tarafa gideyim. Çünkü gözlerim çok zayıfladı kitap okuyamıyorum.

DOKTOR YÜCEL YALÇIN

Masasını göstererek camın altında duran 5 liralık banknotu gösterip bunun hikayesini sana anlatayım mı dedi ve başladı: Muayenehanemde oturuyorum. 1970 li yıllar. İçeri 16-17 yaşında bir genç girdi. Bana "Doktor bey ben hastayım, ama size verecek param yok!"Asabiyetle kalktım, muayene koltuğunu gösterip "Kızdırma beni, yat şuraya" dedim. Delikanlıyı muayene ettim. Üç yahut dört günlük bir ömrü kalmış. Sırtında iki adet yumru şeklinde her biri portakal büyüklüğünde iltihap  torbaları oluşturmuş. Hemen ilçenin müteahhitlerinden Mehmet Tartıcı'yı aradım. İlçede bulunan Erzin otelinden bir hasta için oda tutmasını, ilaç ve tedavi benden, otel gideri kendinden olmak üzere bir hastayı oraya yatıracağımı söyledim. Kabul etti. Hastayı oraya yerleştirdim. Sabah saat altıda kalkıp hastaneye gitmeden otele gelirim, köşedeki eczaneden ilaçlarını alırım. Hastanın serumunu bağlarım öğle molasında da koşa koşa gelir diğer tedavisini yaparım.15 gün sonra hasta iyileşti. Üzerinde giyecek namına bir şey yoktu. Ben iç çamaşırlarını temin ettim, Mehmet Tartıcı'da bir kıyafet aldı, cebine bir yol parası koyup gönderdik. Aradan 35 yıl geçti. Muayenehaneme uzun boylu, lacivert takım elbiseli birisi girdi."Doktor bey ben hastayım" dedi. Adam sağlıklı görünüyordu. Anlat dedim. Anlattıklarının hastalıkla alakası yoktu. Muayene ettim biraz yorgunluk vardı. Sandım ki hasta olmayıp da doktordan rapor almak isteyen birisinin hali var gibiydi. Sende sadece yorgunluk var dedim. Evet dedi Eskişehir yahut Kütahya'dan otobüsle geldim dedi. Sonra masa üzerine iki tane elli liralık para bıraktı. O zaman muayene ücreti 50 lira idi. Dedim niçin iki ellilik bıraktın benim hakkım sadece bir ellilik dedim. Hasta kendini tanıttı otuz beş yıl önce gelen genç olduğunu belirtti. Liseyi ve yüksek okulu bitirmiş, bir gübre fabrikasında genel müdür olmuş. Diğer ellilik o zaman veremediğim muayenenin parası deyince ben olmaz dedim, o zaman muayene ücreti beş lira idi dedim. Bana dedi ki "Bunu söyleyeceğini biliyordum, Kütahya yahut Eskişehir'deki merkez bankasından 35 yıl önceki beş liralık banknotu arattım temin ettim buyur dedi. Karşılıklı ağlaştık sonra dedim ki: Müteahhit Mehmet Tartıcı'yı unutma. Ziyaretçi:"Unutur muyum, şimdi ona gidiyorum dedi, beş liralık banknot masanın camının altında sergilenmekte idi.

DOKTOR YÜCEL YALÇIN

İstanbul Tıp Fakültesini birincilikle bitirdim. 23 günlük doktorum. Biyokimya dalında Atatürk'ün Almanya'dan Türkiye'ye getirttiği hocalardan birisi veda edip İsrail'e gidiyor. Heyette iki profesör, iki doçent, 2 baş asistan, 4 asistan ve 4 tane araştırma görevlisi var. Hoca bizlere hitaben:"Siz adam değilsiniz! Siz Allah'ın sağlık kölelerisiniz. Kiliseden geçerken papaz efendi yalvarır"Allah'ım İsa ve Meryem adına şifa ver", camideki imam tekrarlar"Allah'ım şifa ver" Bunlar sanır ki Allah gerekli olan ilacı fileye doldurup kapınıza asacak.

BİR DAVA ADAMI ALİYA İZZET BEGOVİÇ

Fikir suçlusu olarak 9 yıla yakın hapis yatmış, affedilmesi üzerine serbest kalmış ve iki yıl sonra Cumhurbaşkanı olmuştu.
1990 seçimlerinden muzaffer çıktığımda, en sık sorulan sorulardan biri komünistlere karşı, bana ve arkadaşlarıma yaptıklarından dolayı herhangi bir misillemede bulunulup bulunulmayacağıydı. Herhangi bir misilleme olmayacağı biçiminde karşılık verdim. Ve olmadı da. Davada yer alanların hepsi hayatlarını normal bir biçimde yaşamaya ve görevlerini yapmaya devam etti. Hatta bazıları mevkilerini bile muhafaza ettiler. Bir politikacı olarak onları affettim. Ama bir insan olarak değil.”

Fakat bir fikir suçlusu olduğunu hiçbir zaman unutmadı. Birkaç yıl sonra patlak verecek Bosna savaşının ortasında bile fikir ve medya hürriyeti konusunda hassas oldu:

“1994’de Saraybosna’daki bir konferansta halktan biri bana sansürü sorumuştu. ‘Sayın Cumhurbaşkanım neler yazıldığını biliyor musunuz, sonuçta savaş zamanındayız. Buna neden izin veriyorsunuz. Neden sansürü devreye sokmuyorsunuz?’ Yaşadığım onca şeyden sonra asla bu tür yasaklara taraftar olmayacağımı söyleyerek karşılık verdim. Bu yalnızca bir ilke sorunu değildir, aynı zamanda bir verimlilik sorunudur. Yasakların ve basının insanları ikna etmek konusunda yapabilecek bir şeyi olmadığına inanıyorum. Kuran’ın da en güzel ve en veciz ayetlerinden birinde bu noktaya işaret ettiğini hatırlattım: ‘Dinde zorlama yoktur.’ Eğer bu biraz daha geniş yorumlanacak olursa, ‘inançlarda, düşüncelerde herhangi bir baskının söz konusu olamayacağı’ sonucu çıkar. Eğer tehditlerle, dayaklarla, polis ve hapishanelerle düşüncelere set çekmek mümkün olsaydı, bu en çok komünistlere uyardı, çünkü bunlar herkesten çok onların kullandığı yöntemlerdi. Komünist sistem deneyimi ve onun yenilgisi, bunun mümkün olmadığını  bir tür tarihsel deney içinde gayet güzel göstermiştir.”

Gerçekten de öyle yaptı. Savaş boyu ve iktidarı sırasında Bosna’da hiçbir gazeteci tutuklanmadı, hiçbir gazete ya da dergi kapatılmadı.

Çünkü Aliya’ya göre özgürlük ve kalkınma arasında doğrudan bir ilişki vardı. Yine Tarihe Tanıklığım’a koyduğu 1999 yılında yaptığı bir konuşmada bunu şöyle anlatmıştı:

1997 yılında Tahran’da yapılan İslam Konferansı Örgütü toplantısında yaptığı konuşma salonda bir anda buz kesmesine neden olmuştu. Bu konuşmasını da Tarihe Tanıklığım’a koydu:

“Çok açık konuştuğum için beni bağışlayın. Güzel yalanların yardımı olmaz ama acı gerçekler bir ilaç olabilir. Batı çöküntü içinde ya da dejenere olmuş değil. Kendi kendini kandıran komünizmin “çürümüş Batı” propagandası, bunu acı bir şekilde ödedi. Batı çürümüş değil. Güçlü, örgütlü ve eğitimli. Okulları bizimkilerden iyi, kentleri bizimkilerden temiz. Batı’da insan haklarının düzeyi yüksek ve fakirler ile sakatlara toplumsal yardım iyi örgütlenmiş durumda. Batılılar çoğunlukla sorumlu ve dakik kişiler. Onların ilerlemelerinin karanlık yönünü de biliyorum ve bunun gözümden kaçmasına izin vermiyorum. İslam en iyisi ama biz en iyisi değiliz. Bunlar iki farklı şey ve her zaman onları karıştırıyoruz. Batı’dan nefret etmek yerine onunla rekabet etmeliyiz. Kuran bize bunu emretmiyor mu; “Hayırlı işlerde yarışınız.” 
40 sayfalık kitapçıklar yüzünden bile değil, köşe yazıları hatta birkaç cümlelik tweetleri yüzünden insanlar hapiste yatıyor. Devleti yıkmaya çalışmakla suçlanıyor. Dışarıdaki ailelerine pasaport verilmiyor.Ama yeniden Tarihe Tanıklığım’ı açıp bakmaya neden olan artık rutinleşen bu uygulamalar olmadı.

AKIL BİR BAĞDIR

Ehli hayvanlar bağlanır, yuları vardır, yahut bir ağıl, ahır v.s gibi yerlerde muhafaza edilir. Sebebi hayvan dışarıya kaçarsa dışarıdaki vahşi hayvanlar onu telef eder. Bu nedenle Hak Teala  insana, cisminin heva ve heves, tabiat vadilerinde helak olmaması için akıl isimli bir bağ vermiştir. Bu bağ,cesedi korur. Cesedimizdeki padişah olan Ruh'un yardımcısı, veziri akıldır.

ADALET, MAL ÇOKLUĞUNDAN DAHA GEREKLİDİR

Denmiştir ki "Hükümdarın ve sultanın adli zamanın bolluğundan yani erzakın çok ve fiyatlarının çok uygun olmasından daha faidelidir"Zira bir memlekette adlin zıddı olan zulüm hükümran olursa bolluk halka refah ve saadet bahşetmez. Zulüm bu refahı azap ve ıstıraba dönderir. Allah Teala Kur'anda "Muhakkak Allah adl ve ihsan ile emreder" buyurur(Nahl 90).Ve adalet ile muttasıf olmayan kimseyi zemmeder. Zulmü adalet üzerine hakim kılmadı."Vay eksik ölçenlerin haline ki, nasdan aldıklarını tamam tartarlar ve onlara ölçtükleri ve tarttıkları vakit eksik yaparlar. Acaba onlar yevmi azim için ba's olunacaklarını zannetmiyorlar mı?"
Bu ayette işaret olunan tastamam tartmak ve eksik tartmak kavramlarını şu şekilde anlamak gerekir:Yasaları insanlara uygularken tam uygularken, kendi nefislerine uygularken eksik uygulamak.Yani İdarecinin kendi nefsiyle alakalı (oğlu, kızı, akrabası, partilisi v.s) konularda menfaat temin etmesidir. Kendi yaşantısına devlet imkanını harcarken hiç düşünmeyip(yerinde mi değil mi), insanların işlerine gelince o imkanları kısması "eksik tartmaktır".
Bir çok kimse vardır ki insanlardan kendilerine karşı hüsnü ahlak beklerler; fakat kendileri onlara karşı sui ahlak ile muttasıf olurlar.

12 Mayıs 2020 Salı

BİZLERİ İDARE ETMEYE TALİP OLANLARDA ARAMAMIZ GEREKEN ÖLÇÜLER

Bizleri idare edecek kimselerde müslümanlığın bir gereği olan şehadet kelimesinin varlığını aramak çağlar boyunca baktığımızda tek başına isabetli olmadığını görürüz. Hatta farzları eda etmesi de yeterli değildir. Saltanat hırsı Emevilere Ehli Beyti katletmelerine neden oldu. Şam sarayındaki saltanatlarını kuvvetlendirmek için binlerce uydurma hadisi devreye soktular. Cami hutbelerinde zorbalıkla ehli beyte küfür ettirdiler.
Abbasiler döneminde de aynı şeyler yaşandı.
İslamın tam örnek olarak yaşandığı devir Resulullah efendimiz ve raşit halifeler devri olmuştur. Bunun dışında hep saltanat olmuştur. Saltanat dünya demek olup sahiplerini hep hevaları yönlendirmiştir. Hakiki Müslüman ne yapmalıdır. Aslında, dünyaya tamah etmeyen ve ona "leş" olarak bakan birisi idareye en fazla layıktır. Zira adaleti ancak bu tür kimseler temin ederler. Bu konumda olan kimseleri teşvik edip yönlendirmek gerekir.

LAZIM GELEN KURALLAR

Bir işin yapılmasına kasıt ettiğin vakit "İNŞAALLAH" demek gereklidir. Zira Allah dilerse biz o işi yaparız. Bu söz söylendiği vakit meşiyyeti ilahiyyeden gafil olmamış oluruz. Kehf suresi 23-24 ayetidir."Bir şeye azimetinde ben onu yarın yaparım deme; belki Allah Teala murad ederse yaparım de!Ve gaflette meşiyyeti unuttuğun vakit Rabbi'ni zikr eyle " buyrulur.
Allah Teala üzerine yemin etmemek gerekir.
"Yeminlerinizi aranızda mekr ve hile ittihaz etmeyin"(Nahl 94) buyrulur. Zira Eğer Hak Teala'nn o şeyde meşiyyeti yoksa onu yapamazsın ve dolayısıyla yeminin karşılıksız kalır. Sonuç senden gizlidir. Yemin ettiğini işiten muhatabın yemin dolayısıyla sana inanır, ancak hadise gerçekleşmez ise bu yemin bir hile ve aldatma unsuru olmuş olur ki Hak teala'yı bu hileye alet etmek büyük günahtır. Allah Teala üzerine yemin etmemek mesleki irfan olur.
Resulullah efendimize eşyanın hakikati aşikar olduğu için o husustaki meşiyyeti ilahiyyeyi bildiğinden büyüklerin yemini ile kendimizi karşılaştırmamak gerekir.
Fena arkadaşların en başında senin HEVA n gelir. Mülkündeki en büyük düşmandır."Size en yakın kafirler ile mukatele edin"(Tevbe9/123) ayetinde belirtilen en yakın düşman bizim vücud mülkümüzde olan heva dır. Cismimizin dışındaki düşmanlar bize uzaktır. Ayet en yakın dediğine göre Heva bizimle beraberdir. Dışarıda olan düşman  bizim cismimize zarar verir, mevt hasıl olursa şehit gitmiş oluruz. Ama içimizdeki olan düşman bizim kalbimizi ifsad ederek dinimizi yerinden kopartır.

HALİFENİN YANLIŞ İŞLERİNE SUSMAK

Talebesi Ebu Yusuf'a,imam Azam hazretlerinin vasiyeti:
"Sultanların zulüm ifade eden icraatlarının sergilendiği sahnelerde yer alma.Eğer sultanların senin hakkını savunan sözlerine göre hareket edeceklerini bilirsen o zaman yanlarında bulunabilirsin.onlar helal olmayan işleri yaparken yanlarında bulunup ta onlara engel olmazsan halk senin susmana bakarak onların iyi işler yaptığını zanneder"
Hazret İmam zindanda kırbaçlanarak yahut zehirli bir şerbet zorla içirilerek şehid edilmişti.Bağdat Kadısı hasan bin İmare  kıldırdı ve mezarı başunda şunları söyledi:
"Allah7ın rahmeti seni kucaklasın! Sen bizim için, eskilerin halefi idin.Ama senin yerini alacak bir halef yok.İlimde öyle bir halef çıksa bile ruh büyüklüğünde sana halef olacak biri çıkamaz".

DEVLETCE VERİLEN HEDİYELER

Devlet Başkanının sivil toplum örgütleriyle yahut  muhtarlarla yaptığı toplantılarda gelen misafirlere bir takım hediyelerin verildiğine şahidiz. Şüphesiz bu hediyelerin bedeli bir şekilde örtülü ödenekten yahut temsil giderleri nam altında genel bütçeden karşılanmaktadır. Dilerseniz bu davranışa İmam azam hazretleri ile karşılık verelim;
"Bu adam beni kadı yapmak için davet etti.(muhatap Abbasilerin ikinci halifesi Ebu Mansur dur), Bende ona şunu bildirdim."Ben bu işe ehil değilim. Evet ben "Beyyine göstermek iddia sahibine, yemin etmekse bu iddiayı reddedene düşer" diye bilirim ama bu kadarı kadılık için yetmez. Kadı olacak kişide senin, oğlunun, kumandanlarının aleyhinde hüküm verecek yüreğin olması lazım. Bu bende yok. Halife dedi ki, 'Peki, benim hediyelerimi niçin kabul etmiyorsunuz?' ben şu cevabı verdim:
"Emirül müminin bana kendi malından gönderdiği bir hediyyeyi reddetmiş değilim. Eğer kendi malından bir şey gelse kabul ederim. Emirel müminin bana Müslümanların hazinesinden bir şeyler gönderiyor. Halbuki Müslümanların beytülmalinden benim hakkım yok. Ben ülke için savaşanlardan değilim. Savaşçıların çocuklarından da değilim ki onların aldıklarından hakkım olsun. Müslümanların yoksullarından değilim ki, yoksullar gibi yardım alayım"
Büyük imam, halife Mansur'a şunu söyledi:
Ben, bu teklif ettiğiniz göreve layık değilim. Üstelik ben Mevali'denim, yani bir köle çocuğuyum. Araplar bir kölenin onların başına geçmesine rıza göstermezler"
Halife bunu anında anladı ve İmam'a çıkıştı:"Yalan söylüyorsun. Sen bu göreve pek ala eminsin"  deyince hazret" Ehil değilsem o görevi bana vermeyin. Eğer ehil olduğum halde yalan söylüyorsam, öyle bir görevi yalancı birine hiç vermeyin"
Bugün hazreti imam Azamın kabrini herkes saygıyla ziyaret ederken Halife Mansur unutulmuştur.

FATİHA'NIN ÖDÜLÜ-İMAM AZAM

İmam Azam hazretlerinin oğlu Kuran okumayı öğrenip Fatiha suresini ilk okuduğunda, ona ders veren hocaya beş yüz dirhem gibi alışılmadık bir para göndermiştir. Hoca "Ben ne yaptım ki bu kadar para verdiniz?" deyince hazret:"Benim çocuğuma kazandırdığın, benim verdiğimden daha büyüktür. Mümkün olsa sana daha fazlasını  da verirdim"
Tasadduku ettiği paraya şöyle bakardı:Bu size verdiklerim, Allah'ın benim elimle yerine ulaştırılmak üzere bana emanet ettiği şeylerdir.

GENİŞ AÇIDAN IRAK'A BAKMAK

ABD ve İsrail'e kızarak Irak hususunda kendimizi tatmin etmekteyiz. Halbuki, Ehli Beyt'e mensup on iki imamın altı tanesi Irak'da kılıç ve ya zehirle bu ihanet bölgesinde katledilmiştir. İmamı Azam bu topraklarda katledilmiştir. Hallac bu topraklarda katledilip, mübarek naaşı yakılmıştır.
Irak muhitinin bir özelliği de muhtelif fırkaların, mezheplerin yatağıdır. Şianın aşırı kolları, Mutezile, Kaderiyye, Mürcie hep oradan doğmuştur.
Hz. Ali Efendimiz Kufe halkına hitaben:
"Peygamberinizin ehli beyti size geldiğinde onlara nasıl muamele ettiniz? Şunu yaptık, bunu yaptık diyeceksiniz. Bunları demeye hakkınız yoktur. Onlara önce yandaş göründünüz, sonra yan çizip kaçtınız. Daha sonra da gelip aklanmak istediniz. Sizin için aklanmak söz konusu değildir"
"Ey Irak halkı! Siz, gebe kalıp sonra düşük yapan sbir kadın gibisiniz"

ÜSKÜDAR'IN ÜÇ NUMANI

Üsküdar'da Üç Numan isimli şahsiyet mevcut olup bunlar Dünyevi, Uhrevi, Mevlevi diye ayrılmışlardı.
Dünyevisi Selanikli Numan bey ki bu şahıs Devletten akar kiralayıp halka satardı
Uhrevisi Seyyid Muhammed Paşa-zade Numan Bel
Mevlevisi  ise Üsküdar Mevlevihanesi postnişini Numan Dede'dir.
Bunların irtihalinden sonra denmiştir ki;
Üsküdar'da kalmadı dünya evi
Dünyevi ve uhrevi ve Mevlevi

AŞK ÜZERİNE

Yenikapı Mevlevihanesinin son postnişinİ Abdülbaki Dede efendinin bir nutkudur:
Gözün aç var mı ey gafil cihanda olmayan aşık
Kuruldu aşk ile alem zemin ü asuman aşık
Nedir bu hal-i hayret-bahş pir aşık cevan aşık
Huda aşık, Rasul aşık  bütün kevnü mekan aşık

Tecelli eyleyince hubbı zat vech-i ademde
Şuunatı cihan geldi vücuda hepsi bir demde
Nihan olmuşken ey Baki neva-yı aşk nalemde
Acep mi ben dahi dava-yı aşk etsem bu alemde
Huda aşık, Resul aşık bütün kevnü mekan aşık

MÜRŞİDE RABITA

Mesnevi şarihlerinden Tahirül Mevlevi hazretleri Yenikapı Mevlevihanesi postnişinlerinden Muhammed Celaleddin Dede'ye dedi ki:"Efendim rabıtasız zikir rabıtasız oluyor, bana rabıta talim buyursanız."Şeyh efendi uzun bir süre sükut etti:"Oğlum, rabıta insanı Kamile olur; ben ehil değilim ki, bana rabıta ediniz diyeyim. Murakabe yapınız" buyurdular ki bu söz Hazretin tevazuuna ve derecei kemaline delildir.

CORONA VİRÜSE KARŞI TEDBİR ÖNERİLERİ

Bitkilerle tedaviye önem veren Herbalis Recep Ekinci'nin corona virüsle alakalı kendimizi korumak ve bağışıklık sistemini güçlendirme hususundaki tavsiye ettiği ana kurallar:
-Kin ve nefretten uzak durun, bağışlayıcı olun, bağışlanan değil bağışlayan olun, gelecek korkusundan kurtulun, kaygıyı yenin
Zorluklar karşısında panikatak olmayın, çözüm üretin, hırsın akıldan üstünlüğü ve öfkeye neden olan  tahammülsüz ve sabırsız davranışlardan uzak durun.(Bunlar içsel boyuttaki tavsiyelerdir)
Şu şu yiyecekleri yersek bağışıklığımız güçlenir  söylem ve iddialarına fazlaca önem vermeyin, her türlü yiyecekten yeterince yiyin, doğal olarak yetişen baharat ve şifalı bitkilerle beslenmenize takviye yapın. Baharatları hastalanmamak için yiyin ki biyolojik bedeniniz dirençli olabilsin. Mutfak masanızda doğal dağ kekik kurusu, acı pul biber, sumak ekşisi, alıç sirkesi, siyah kuru üzüm, ceviz, zeytinyağı, doğal bal, tüm deniz ürünleri,sebzenin mevsiminde tümü, her türlü meyve, her türlü baklagiller, peynir, yoğurt ve kaliteli su.
Bu tavsiyeler içinde KİN VE NEFRETTEN UZAK DURMA, BAĞIŞLAYICI OLMA, GELECEK KORKUSUNDAN KURTULMA VE KAYGILARI YENME  tamamıyla içsel bir konu olup, bunun başarılması için yazılı bir tarif yoktur. Bunun ilacını, tasavvuf yolunda aramak gerekir. Tarikatlar bunun için mevcuttu.

11 Mayıs 2020 Pazartesi

SULTAN ABDÜLAZİZ'İN SONU

Şüphesiz zahirde sebebleri vardır. Ancak manevi olarak kahrına sebep şu olsa gerektir:Sultan Abdülaziz zamanında Ortaköyde inşasına karar verilen yer Mevlevihane idi. Koskoca İstanbul boğazında yer kalmadı mı ki Mevlevihanenin arsasına göz dikildi. Anadolu, Rumeli fakrü zaruret içinde iken milyonlarca altın sarfedilerek şaşaalı bir saray inşa edildi. Mevlevihanenin maçkaya nakline karar verildi. Beşiktaş Mevlevihanesindeki kabirlere dokunulmadı. Sadece Şeyh Nazif hazretlerinin naaşı Maçkaya nakledildi. Beş sene sonra Maçka mevlevihanesinın olduğu yere silah deposu yapılmasına karar verildi bu kez Mevlevihane buradan taşınarak Eyüp'de Bahariye mevlevihanesi inşa edildi. Şeyh Nazif'in naaşı ikinci kez çıkartılıp nakledildi.
Mevlevihanenin yerine inşa edilen Ortaköy sarayında Sultan Abdülaziz ve çocukları sefa süremediler. Meşrutiyetin ilanı akabinde mebusanın toplanma dairesi haline dönüştürüldü. İçinden çıkan bir ateş o muhteşem sarayı yaktı. Alt katında hakaret mevkiinde bırakılan kabirlerin manevi tesirleri cümlesinden bu yangının çıktığı belirtilir. Abdülaziz, inşa ettiği bu sarayda boğuldu.

DERGAHTAK KALABALIĞI AZALTMANIN ÇARESİ

Şeyh Galib hazretlernin şöhreti artınca (ki padişah 3.Selim kendisine meftun idi) dergaha Ulema, Urefa, Ağniya ve fukara ziyadesiyle gelmeye başlamıştı.Dergahtaki dedeler gelenlerin hizmetinden şikayetçi oldular "hizmetten dolayı sohbetten mahrum kalıyoruz" dediler.Şeyh Galib hazretleri, dedelere "Siz bana Ya Hz.Muaviye' yazılı bir levha getirin dedi.dedeler levhayı getirdi. Hazreti şeyh, Şimdilik Kapının yanına asın dedi.dedeler bundaki hikmeti anlamayıp neticesini beklediler.Aynı gün şeyh odası Ulema, Urefa, meşayıh ve zenginlerden ve muhiblerle doldu. Ulema sınıfı o levhanın kapı yanında perde olmasını hoş görmediler."Hz.Resulullah efendimize vahiy katipliği yapmış bir zatın kadrine ve şerefine  uygun olmayan bir mahale asılmakla bu adam Rafizidir zannına düşerek dergaha gelmez olmuştur.Bu hadisenin şüyuu üzerine ilmiyye sınıfı tekkeye gidip Şeyh Galib  hazretleri ile görüşmek istemediler.
Hazret bu sefer o levhayı oturduğu postun üstündeki bir mevkiye astırdı. Gelen şeyh efendiler o levhanın üstün bir mevkide asılması üzerine "Allah Allah. Ehli beyte karşı hıyaneti sabit olmuş, Hz Ali efendimize yanlış yapmış birisinin ismini hususi olarak itina ile yazdırıp başucuna asan birisi, demekki Ehli Beyte karşı buğz göstermenin delilidir" mütalaasını yürüterek dergaha gelmez oldular.
Zenginlere gelince onlara "Efendim, tekkenin şu ihtiyacı vardır, zenginlerin bu ihtiyaçlara sarf için elinizi cebinize atın" teklifine, zenginler "Para isteme benden, buz gibi olurum senden" düsturu gereği zenginlerde para istenir diye gelmez oldular. Ekabir geldikçe onlardan himmet isteriz diye gelen fakir ziyaretçilerde zenginler gelmez olunca dergaha rağbet etmez oldular. Dergahın istihdamı(soğunluğu) böylece zail oldu.

MESCİD MEYHANE FARKI

Hazreti Mısri'nin bir beytidir:"Mescüd-i  meyhaneyi fark eylemem ben zahida"
Hazret şeyhin bu rümuzatını şöyle tarif edilmiştir: Mescit ile meyhanenin şeriatta farkı vardır. Şeriatta mescid, ibadet mahallidir. Meyhane ise isyan mahallidir.
 Tarikatta ise mescid mazharı cemal, yani Hakk'ın cemal yüzüdür, meyhane celal yüzüdür.
 Lakin hakikatte fark yoktur. Mısri hakikat ehlidir. Çünkü FEEYNAMA TÜVELLU FESEMME VECHULLAH beyanı ilahisine göre her nereye teveccüh etseniz Hakk'ın yüzüdür, gerek mescid, gerek meyhane.

MISRİNİN BİR MEKTUBU

Sürgünde ayaklarında paranga ile terki hayat eden Niyazi Mısri hazretlerinin bir mektubu:
"Mısri'nin her şeyi yağma oldu. Ancak görünür bir cesedi kaldı, içi boş yılandır. Mısri'yi şimdiden sonra isteyen, muhabbet ehli ise gönülde arasın, Marifet ehli ise sözlerinde arasın, bulur. Dervişanın cümlesinden, erkeğinden, dişisinden Mısri hoş/nuddur. Evvelden ikrarı olanlardan biz ayrı değiliz. Her ne kadar uzak isek. İnkarı olanlar bizi göremez, her ne kadar yakın olsak. Eğer hakiki aşinalık ise, gönüle uzak yakın birdir. Vesselam ala menittebeal-Hüda.

ANKA-YI MAĞRİB

Bu eser İbni Arabi hazretlerine ait olup istikbalde vuku bulacak hadiseler, garaiblerle alakalıdır. Bu kitapta Hazreti Mısri ile alakalı beyan vardır:"Bu yüce tarikattan bir adam gelecek, ismi ismimize uygun olacak; bu isim de Muhammed el-Mısri el-Malati el-Basali'dir. Bu kişi benim irfanıma varis olacaktır.

HAZRETİ MISRİ İLE ALAKALI

Niyazi Mısri hazretlerinin sürgününde etkin olan bir hareket de Hz.İmam Hasan ve İmam Hüseyin efendilerimiz için yazdıkları bir risalede onlardan Nebi diye bahsetmesidir.
Şerhi Akaid'de itikad babında "Veli derece-i nübüvvete vasıl olamaz"denmiştir. Nübüvveti iki türlü anlamak gerekir. Nübüvveti tarifi,nübüvveti teşriiyye. Hazretin kasteddiği nübüvveti tarifiyye olan hususudur.Nübüveti Şeriyye; Efendimiz (sav) ile son bulmuştur.
Bu hususu Şeyh Şuayb Şerefeddin-i Gülşeni'ye sormuşlar:"Mezkur risale hakkında ne dersiniz?" diye sorulduğunda :"Oğlum, Hazreti Mısri efendimizin muradı alileri anlaşılamamıştır.Hazretin muradı,nübüvveti tarifiyyeye nazırdır. Nübüvvetteki bu tarifleri anlayamayanlar itirazda bulunmuştur. Hasaneyn efendilerimizden ziyade, haktan hakikattan haber veren olmadı."
Tarikaten Mevlevi, sireten Bektaşi olan Kahyazade Arif Molla 'ya bazı muarızları gelmiş "Hazreti Mısri'nin Hasaneyhn hakkında nübüvvet iddiasına ne dersiniz?" diye sorduklarında hazret"Ben hem Hasaneyn'in hem Hz.Fatıma'nın nübüvvetlerine kailim.zira "Hasaneyn bendendir. Bende onlardanım.Fatıma benden bir parçadır" buyrulmuştur.
Hazreti mısriye itiraz edenlerden birisi Şeyhulislama sormuş:"Efendim Hasaneyn'e peygamber denmesinin cezası nedir?Şer an ne lazım gelir?" Şeyhülislam arif ve kamil bir zat imiş:"Hz.Mısri'den gayri kim söyler ise şeran katlonulur. Amma Mısri söyler ise onun sözünde bir hikmet vardır. Mısrinin zahir ilmi bizlerin çok üstündedir. Onlara dil uzatmağa kaadir değiliz"demiş.
İtiraz olunan söz şudur:Allah'dan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in O'nun resulü olduğuna şehadet ederim. Hz.Peygamberin iki torunu olan Hz.Hasan ve Hz.Hüseyn Allah Resulünün iki elçisidir"Bu sözlerinde "MİNALLAH)-Allah'ın resulüdür" dememişlerdir.

NİYAZİ MISRİNİN SÜRGÜN NEDENİ

Hazreti Mısri'nin sürgün sebeblerinin
Birincisi; Bursa'ya gelişlerinde tüm insanların kendisini karşılamaya çıkarak def, kudüm çalarak zikir yapmaları ve kalabalık hükümetin dikkatini celb etmiştir.
İkincisi ;Hak söz söylemek zamanı gelirse söylemekten çekinmezdi. Padişah, erkanı hükümet hiçbirinden çekinmezdi.
Üçüncüsü; Vahdeti vücuda ve bazı mertebei hakayıka dair söylediği sözler ehli zahirin havsalasına sığmıyordu. Dine aykırı akideleri vardır diye itham edildi.
Dördüncüsü; Onun kemalini, şöhretini çekemeyenler çok ziyade idi.
Erbab- kemali çekemez nakıs olanlar
Rencide olr dide-i hüffaş ziyadan
Hüffaş; yarasa demektir.
Beşincisi: Celali, cemaline galip idi. Şedidül hal idi.