18 Haziran 2022 Cumartesi

BAŞKASININ GİZLİSİNİ ARAŞTIRMAK

 İki siyasetci birbirlerine kamuoyu önünde mesaj gönderirler.Muhtemelen dünyalık bir şey hususunda anlaşamamış ve biri diğerini istemiyor.Bülent Arınç ve mehmet Metiner söz düellosu.Arınç "Bildiklerimi söylersem ailesinin yüzüne bakamaz" deyince diğeri hemen cevap veriyor:"Başkasının gizlisini araştırmak haramdır" diye.

Başkasının gizlisini araştırmamak kuralı kimler içindir?Diğer bir ifade ile milleti temsil hususunda siyasette yer almış insanlar için bu kural ne derecede geçerlidir?.Hırıstiyan Batı'e halk arasında her türlü ahlaksızlık yaygındır amma kendisini yönetenlerde ahlaka aykırılığı asla istemezler.Gerçekten de insanları yönetmek emanetini üzerine almış kimselerin ahlaksız mahiyetindeki gizlisinin araştırılması yasak olmasa gerektir.Hele halt yemiş bir siyasetcinin bu islami kuralı dile getirmesi pişkinliktir.Günahı eleştirmiyor.Günahı dile getirmeyi eleştiriyor.

17 Haziran 2022 Cuma

BEDİR BABA

 Kayseri Pınarbaşında yaşamış Kadri mürşitlerinden Bedir Baba hazretlerinin süluk yolu ile alakalı anlattıkları.Sarız müftüsü ile arkadaş imiş.Müftü demişki ben birisinden ders aldım sen de o dersi çek". Bedir baba bu dersi uzun yıllar çekmiş ancak kendisinde bazı haller zuhur edince arkadaşının yanına varmış ve durumu söyleyince ,müftü"Ben başka bir zata bağlandım.onun dersini çekiyorum.sende çek demiş.Bu zat muhammed Necmettin isimli bir zat imiş.:Bir gün at sırtında sarız müftüsü ile Bedir baba birlikte giderlerken, Bedir baba müftüye sormuş:Muhammed necmeddin efendinin şemalini bana tarif edebilirmisin?" deyince müftü başlamış tarif etmeye.O esnada yanlarında bir başka atlı şahıs gelip birlikte gider iken sarız müftüsünün anlattıkları tarif, yanlarındaki şahsa tıpa tıp uymakta.Halbuki Muhemmed Necmeddin hazretleri dünyasını değiştirmiş.

Bedir baba süluku ile alakalı şunları anlatmış:Köyün kenarında bir mağara var.o mağaraya girer ibadet eder imiş.önce 7 buçuk yıl kaza namazlarını kılmış.Sonra bir yedibuçuk yıl daha,hatalı yahut noksan namazlarının telafisi için namaz kılmış.15 yıl bittikten sonra kendisinde bazı haller zuhura gelmeye başlamış.Örneğin birisine manevi olarak bir nazar attığında o şahıs derhal düşüp bayılmakta imiş.İskenderun'daki dervişlerinden Eyüp Amca anlattı.Baba hazretleri Denizciler mahalesinde bir dervişin evine gelmişti.ziyarete gittim.evin merdivenlerinden çıkarken yanımızda Talip isimli bir arkadaşımız vardı ancak sürekli Baba'ya soru sorup itiraz ederdi.Bedir baba eve girmeden dönüp o dervişe döndü ve biraz celalli bir şekilde "Hacı talip, seni tutup burdan denize atarım" dedi.Bulunduğumuz yerden İskenderun körfezinin suları gözükmekte idi.Misafirlik esnasında sohbet esnasında otururken Hacı talip birden bire düştü bayıldı.bir müddet sonra ayıldı ve Bedir baba'nın ellerine ve ayaklarına kapandı.Meğer bir hal yaşamış,baba onu fırlatıp denize atmış denizde boğulmak üzere çabalarken bir kayık içinde bedir baba yakışıklı ve heybetli bir şekilde gelmiş el uzatıp Talib'i denizden kurtarmış.Talip efendi ayıldığında bakmış ki kendini boğulmaktan kurtaran Baba efendi odada oturmakta.

Yine Eyüp Amca anlattı.Bir rüya gördüm.Rüyamda bedir baba bize gelmiş ve bana sarıldı.Ancak öyle kuvvetle sarıldı ki kemiklerimin kırılacağını hissettim.Bu rüyadan üç ay sonra Kayseri Pınarbaşı'na ziyaretine gittim.huzurunda otururken Baba'ya rüyamı anlatmak istediğimi söyledim.giriş yaptıktan sonra , nihayetini anlatmadan önce Bedir baba gülümseyerek bana baktı ve "Ne kadar kuvvetli sıktım" buyurdu.Benim rüyamı yaşamıştı.Baba hazretlerinin manevihallerinden biriside meclisteki bir adama nazar edip o adam bayılır ve yerde baygın yatarken konuşmaya başlar.Hatta bir defasında bir yılbaşı gecesi köyün gençleri yılbaşını kutlamak isterken, Bedir baba bulunduğu odaya girince gençler bir sevgi yumağı ile babaya sarılmaya çalışırken dokunan bayılmış.Bayılan insanlar başlamış konuşmaya ve yaptıkları suçları itiraf etmeye.

16 Haziran 2022 Perşembe

EŞYALAR VE SEVDİKLERİMİZ

 EŞYALAR ve

SEVDİKLERİMİZ 

- Bir adam yeni aldığı arabasını parlatırken, 6 yaşındaki oğlu bir taş alır ve arabanın kaportasına çizgiler çizer. 

- Adam öfkeyle çocuğun elini tutar ve defalarca vurur, elinde İngiliz anahtarı olduğunun farkında olmadan.

- Hastaneye kaldırılan çocuk, çok fazla kırık nedeniyle tüm parmaklarını kaybeder. 

- Çocuk babasını gördüğü zaman, acı dolu gözlerle, 

'Baba parmaklarım ne zaman büyüyecek?' diye sorar.

- Adam çok incinir ve suskun kalır; arabasına geri döner ve onu defalarca tekmeler.

- Yaptıklarından harap olmuş bir halde arabanın önünde oturur ve çiziklere bakar.

- Çocuk 'BABA SENİ SEVİYORUM' yazmıştır.

- Ertesi gün adam intihar eder... 

- Öfke ve Sevginin sınırları yoktur;

- Güzel, hoş ve sevgi dolu bir hayata sahip olmak için ikincisini seçin ... 

- Eşyalar kullanmak içindir, insanlar ise sevilmek.

- Ama bugünün dünyasında sorun şu ki, insanlar kullanılıyor ve eşyalar seviliyor.

- Gelin, şu düşünceyi aklımızda tutmak için her zaman dikkatli olalım:

- Eşyalar kullanmak, insanlar sevilmek içindir.

- Diline dikkat et; söz olurlar.

- Sözlerine dikkat et; eylem olurlar.

- Eylemlerine dikkat et; alışkanlık olurlar. 

- Alışkanlıklarına dikkat et, onlar karakterin olur;

- Karakterine dikkat et; o senin kaderin olur.

- Bir arkadaşımın bunu bana hatırlatma olarak iletmesine sevindim.

- Allah’tan kendisine iyi ve uzun ömürler diliyorum.

- İki gözünüz arasındaki ilişkiyi biliyor musunuz? 

- Birlikte kırparlar, birlikte hareket ederler, birlikte ağlarlar, birlikte görürler ve birlikte uyurlar.

- Hiçbir zaman birbirlerini görmeseler de.

- Arkadaşlık da aynı şekilde olmalı!


- ARKADAŞLAR olmadan hayat beyhudedir.

ADALETİN MÜLKÜN TEMELİ OLAMAMASININ SORUMLULUĞU

 

Adaletin Mülkün Temeli Olamamasının Sorumluluğu Kime Aittir: Devlete mi Topluma mı? 

Şimdi, “devlet/ iktidar niye adaletsizliğe izin veriyor, “devletin zaaf içinde olduğu” imajını vermemek için mi devlet katında olup da yanlış yapanlar cezalandırılmıyor veya adaletin, devleti zaafa uğratacağı, güçsüz bırakacağı mı varsayılıyor? gibi soruları yukarıdaki ifadeler çerçevesinde değerlendirdiğimizde, öncelikle devletin iç işleyişinde ve yöneticileriyle/elamanlarıyla olan ilişkilerinde ve ortaya çıkan sorunlarda “kol kırılır yen içinde kalır” ve “bal tutan parmağını yalar” anlayışı ile hareket ettiği görülür. Çünkü iktidarların, özellikle de çağdaş versiyonlarının bir çıkar ortaklığına dayandığı göz önünde bulundurulursa devlet kendi hizmetkârlarını “aslanlara yem etmeyecektir”, hizmetkârlarının “günahları” konuda oldukça müsamahakârdır. Ancak “sınırları aşanlar” ve “devlete/iktidara zarar verenler” ya devlete zeval vermeden, devletin karanlık odalarında kolları kırılır ve kolu kırılan bunu sinesine çeker ya da “ibreti âlem olsun” diye aslanlara, hatta çakallara yem edilir. 

Birey veya toplumun devlet ile karşı karşıya kaldığı durumlarda, genellikle de bu tür sorunlar “devlete karşı işlenen suçlar” başlığı altında ele alınır ve çoğunlukla haklı haksız ayırımı yapılmadan devletin karşısında olanlar cezalandırılır veya konu örtbas edilir. Halkın, devleti devlete şikâyet etmesinden pek hoşlanılmaz. Yasalar ve hukuki mevzuat devleti, yani devlet erkini/ memurlarını daima korur. Devleti doğrudan ilgilendirmeyen durumlarda yani halkın kendi arasındaki sorunlarda devlet genelde nötr durumdadır. Burada daha çok toplum içindeki güç dengeleri etkili olur. 

Tüm bu hayhuy ve yaşanan gerçeklik içerisinde öksüz, mehcur ve metruk bırakılan adaletten, adaletin mülkün temeli olamamasından yani adaletin egemen kılınmamasından, hakem konumuna gelememesinden kim sorumludur? “Devlet/iktidar”, diyerek sorumluluğu tek başına devlete yıkmak sorunun doğru cevabı mıdır? Sanmam; bu anlayış, işin kolay, aldatıcı yanıdır, üstelik kendi sorumluluğunu başkasının üzerine yıkmanın, kendini kandırmanın, modası geçmiş bir yöntemidir ve asla doğru cevap değildir. 

Yazının bu noktasında da birey ve toplumun sorumluluk ve özgürlük tasavvurunu sorgulamak durumundayız. İnsan ve toplum tasavvurumuz nedir, kendisini nasıl tanımlamaktadır? Yani toplum dediğimiz şey, sorumluluk sahibi bireylerden mi oluşmaktadır ve ayrıca topluluk dediğimiz olgu da bir sorumluluğa sahip midir? Bu sorunun bir devamı olarak “topluluk” iradesi olan ve gerektiğinde iradesini ortaya koyabilen özgür bir karaktere sahip bir gerçeklik midir? Öncelikle bu soruların cevabını bulmamız ve bulduklarımızla yüzleşmemiz gerekir. Sonra da devlete/ iktidara bakmamız gerekir. Devlet/ iktidar dediğimiz aygıt, bu toplumu oluşturan fertler tarafından, yani her birimizin babası, annesi, kardeşi, çocuğu, amcası, dayısı, eşi veya bir yakını tarafından çalıştırılmakta değil midir? Her birimizin bir yakını olan bu insanların tanrı, toplum, devlet, hak, adalet, sorumluluk ve özgürlük tasavvuru her birimizden ne kadar farklıdır ki devletin işleyişi toplumsal gerçeklikten farklı olsun? Devlette olan toplumda olanın bir yansıması değil midir? Devletin adil olmaması toplumdaki terazinin kusurlu olması ile doğrudan ilgilidir. 

Eğer böyleyse, toplum ve devleti ne kadar ve nereye kadar ayrıştıracağız ve ne zamana kadar her olumsuzluğu devlete mal edeceğiz? Üstelik her olumsuzluğun kaynağı olarak gördüğümüz devleti her sorunun çözümünün anahtarı olarak görmek aslında sorunun kaynağı değil midir? Daha da önemlisi adaletin dağıtılan bir şey değil yaşanan bir gerçeklik olduğunu daha ne zamana kadar görmezden geleceğiz de kendi gözümüzdeki merteği görmeden başkasının gözündeki çöpe takılmaya devam edeceğiz. Devletin yaptığı her olumlu ve olumsuz iş ve oluşta kendi katkımızı görmedikçe, gerek devlet organlarının eliyle gerekse toplum içinde ortaya çıkan hak ve hukuk ihlallerinde, yanlış ve hatalarda kendi payımıza düşenle yüzleşip onları telafi etmedikçe, kendi hayatımızı bir güzel örneğe/ üsvetül haseneye dönüştürmedikçe, zulüm ve kötülüğün bizi kuşatmaya devam edeceğini ve biz bu hal üzereyken devletin hiçbir kötülüğü ortadan kaldırmaya gücünün yetmeyeceğini artık bilmemiz gerekir.

Yine tarih şahitlik etmektedir ki, toplumlar kendilerini düzelttikçe, merhamet, hak, hukuk ve adaleti gözettikçe, devletler de -o toplum yerine başka bir toplum getiremeyeceklerine göre- topluma uymak zorunda kalacaklardır. Sonuç olarak söyleyebiliriz ki, biz hak ve hukuka riayet eder, adaleti ikame edenlerden olursak devlet ve iktidar gerçekliğine rağmen adalet mülkün temeli olur. Yeter ki, zihnimize/kalbimize, dilimize ve elimize kötülük bulaşmasın ve her bir azamız haksızlık karşısında dilsiz şeytana dönüşmesin.

 


ADALET TEMİNİNDE SORUNLAR

 

Elbette sorun sadece bundan ibaret değildir. Başka önemli bir sorun da devletin kutsal/dokunulmaz/ dogma addedilmesi ve insanların devletin hizmetkârı kabul edilmesi, insanların da bunu kabullenmesidir. “Hadim/hademe devlet”- “hâkim devlet” ifadeleri/ tanımlamaları da söylediklerimizi teyit etmektedir. “Hadim/hademe devlet” deyimi, olanı değil olması gerekeni/ideali ifade etmekte, süregelen uygulamanın “hâkim/her şeyi elinde bulunduran devlet” şeklinde olduğunu ortaya koymaktadır. Aslında bu ifade bir tespitin ötesinde bir itirazın dillendirilmesidir ve kralın çıplak olduğunun ilanıdır, ancak toplum katında gerekli yankıyı bulmamıştır. Çünkü “hadim devlet” temennisi, toplumun devlet tasavvuru ile örtüşmemektedir. 

Devletin, toplumun hizmetinde olmasını ifade etmesi açısından “hadim devlet” deyimi ilginç ve önemli çağrışımlar yaptırmaktadır. Yani bir “nokta” ayrıntısıyla halkın konuya bakışı değişebilmektedir. Bilindiği gibi “hadım” ifadesi Arapça kökenli bir kelime hayvan ve insanların iğdiş edilmesi, kısırlaştırılması anlamında kullanılmaktadır. Bir erkek için hadım edilmek, erkekliğinin, güç ve kudretinin elinden alınması demektir; sadece cinsel gücünün ve üretkenliğinin elinden alınması anlamına gelmez; toplumsal statü dâhil, erkeğin güçsüz bırakılması demektir. Bu anlamda devletin de” eril” bir kelime ve erkekler arasında dönüp duran bir güç oyunu olduğunu unutmayalım. Bu ifadenin devlet için kullanılması, iğdiş edilmiş, erkekliği/otoritesi elinden alınmış, parçalanmış, güçsüz bırakılmış bir devleti çağrıştırmaktadır ki bu durum devletin/ iktidarın doğasına ters düşer, en azından geleneksel kodları ile çelişir. Bir temenni anlamında kendi halkına karşı devletin/iktidarın “bazı yetkilerini” kullanmaması, otoriter yüzünü perdelemesi dileğidir ve elbette idealde olması gerekendir. Ancak devletin “hadim devlet” haline gelmesi sadece devlet yetkililerinin veya devlet kurumlarının başındaki kişilerin inisiyatifi ile olacak bir şey değil, doğrudan toplumun devlet tasavvuru ile ilgili bir durumdur. Tarih şahitlik etmektedir ki, toplumlar, ucu kendilerine dokunsa da genelde iğdiş edilmiş bir devlet istememektedirler; devletin daha çok otoriter halini ve “erkek gibi” güçlü ve buyurgan görünüşünü tercih etmektedirler. Ancak kendileri ve aileleri devlet ile karşı karşıya kaldıklarında devletin “hadim/hademe” tarafını görmek istemektedirler. Aslında, “devlet benim için hadim, benim dışındakiler için otoriter/erkek olsun” demektedirler. Devlet katında elbet bunlar görülmekte ve bilinmektedir. Böyle olduğu için devlet “erk”i (“erkek” de “erk” ten gelmektedir.) devleti otoriter kılmaya adaleti önemsememeye devam etmektedir.

 

ADALETİ KİM DAĞITIR

 Adaleti Kim Dağıtır: Toplum mu, Devlet mi?

 Artık bu noktada, adalet kimin sorumluluğundadır ve onu kim dağıtır veya bugün “adalet” diye bir mekanizma varsa bu mekanizma nasıl ve kimin kontrolünde işlemektedir? Sorusunu sorabiliriz. Yukarıdaki cümlenin bir devamı olarak söylersek, birey veya toplumun devlet ile karşı karşıya kaldığı durumlarda eğer adalet terazisi devletin elindeyse ve devlet de adalet dağıtıcısı konumundaysa devletin kendisini önceleyeceği insanoğlunun tarihi boyunca yaşayageldiği bilinen bir gerçekliktir. Tabi devlet dediğimizde soyut bir kavramdan söz etmediğimizi, devletten kastın, devleti temsil eden makamlar/kurumlar ve bu makamları/kurumları işgal eden kişiler olduğudur. Yani yönetici anlamında en aşağıdaki muhtardan en tepedeki cumhurbaşkanına, memur ve bürokrat anlamında bekçi, asker, polis, öğretmen, mübaşir, kâtip, banka ve nüfus memuru gibi sıradan memurlardan, hâkim, savcı, general, genel müdür ve kurum başkanına kadar hepsi birlikte devleti oluşturmakta ve temsil etmektedir. Devlet ile karşı karşıya gelmek demek evvel emirde bunlarla karşı karşıya gelmek demektir. Kişinin devlet ile karşı karşıya geldiğinde, adalet terazisinin devlet kefesinin daima ağır gelmesi biraz da bundandır. Yoksa sorun sadece tepe noktasındaki sultan, başkan, cumhurbaşkanı, başbakan’dan kaynaklanmamaktadır. Sadece onlardan kaynaklansa terazinin kefesi bu denli hep devletten yana ağır basmaz, bir orta yol bulmak mümkün olur. Oysa sorunun önemli kısmı, önemli- önemsiz, küçük- büyük bu kurumları işgal eden kişilerin kendilerini devletin bir parçası/devlet veya küçük bir sultan/başbakan olarak görmelerinden kaynaklanmaktadır ve terazinin kefesinin devlet yönüne kaymasında bu kişilerin tavrı önemli rol oynamaktadır.

 

ADALETİN TEMİNİ

 Adil bir yapı kendiliğinden oluşmaz, adaletin tecelli edebilmesi, bir kültüre, bir dile dönüşebilmesi için o toplumun bir adalet tasavvurunun olması şarttır ve bu tasavvurun o toplumu oluşturan fertlerin kahır ekseriyetinin ortak kanaati olması gerekir. Burası kesin. Peki, bu toplum, tasavvurun ötesine geçerek, bu tasavvuru nasıl ete kemiğe dönüştürecek, adaleti egemen kılacak yapıyı, kurumları nasıl ve ne şekilde ikame edecektir. Yasal mevzuatın içeriği, dili ve amacı ile ilgili ortak bir kanaat olsa bile (ki bu konularda uzlaşı oldukça zordur) bunlar kimlerin eliyle ne şekilde tesis edilecek, denetlenip kontrolü sağlanacaktır? Bir otorite veya hakem tayin edilmeden veya bu işleri organize edip yürütecek bir kurum/ yapı kurmadan bu işler nasıl olacaktır? Elbette bunlar olmadan olmayacaktır. Bunlar olduğunda da kontrolü mümkün olmayan ve nereye evirileceği önceden kestirilemeyen “devlet/iktidar” gerçeği ile toplumu karşı karşıya bırakacaktır. Bu kaçınılmaz bir sonuçtur ve tarihi boyunca insanlık bu sonuçla daima yüzleşe gelmiştir. 

Bunun bir sonucu olarak adalet, kanun ve düzene indirgenmekte, toplum devletin bir aparatı, bir ara malzemesi haline gelmekte, kişilerse “vatandaş” kimliği altında devletin kullarına dönüşmektedir. İktidar ve devlet aynılaştığı için iktidarın, bütün imkânlarını, devleti daha da sağlamlaştırmak için kullanması yetmezmiş gibi, halkın/toplumun bütün birikimi, emek ve çabası da devletin/ iktidarın ayakta kalması/bekası için harcanmaktadır. “İnsanı/ halkı yaşat ki devlet yaşasın” sözü “devleti yaşat ki insan/halk yaşasın”a dönüşmektedir. Resullerin örnek uygulamaları ve bir iki küçük ölçekteki kısa süreli uygulamalar hariç insanlık tarihinin genel pratiği bu yöndedir. “İnsanı/ halkı yaşat ki devlet yaşasın” sözünün de bir bilge kişi tarafından kendisi “zillullah” olarak ve mülkün yeryüzündeki emanetçisi/ dağıtıcısı olarak tanımlanan bir sultana söylenmesi, zaten uygulamanın da bu yönde olduğu yönündedir; yani esas ve öncelikli olanın devletin bekası olduğudur.

DEVLET VE İKTİDAR KAVRAMLARI

 İnsanoğlunun bu tarihi tecrübesi ile biz biliyoruz ki, “devlet” veya “iktidar” dediğimiz şey toplumun iradesi ile gerçekleşse ve o toplumun rıza gösterdiği bireyler tarafından sevk ve idare edilse de “toplum” ve devlet” ayrı ayrı gerçekliklerdir. Ve devletin, toplumun iradesinin bir yansıması olma hali veya toplumun hassasiyetlerinin önemsenmesi çok istisnai durumdur ve bu “istisnai durum” da ancak küçük ölçekli toplumlar için söz konusudur. İktidar, ister toplum tarafından teslim edilsin, isterse zoraki bir şekilde ele geçirilsin belli bir süreç içerisinde aynılaşmakta, toplumun huzur ve mutluluğunu değil iktidarının kalıcı olmasını öncelemekte, devletin bütün imkânlarını bu amaç için kullanmaktadır.

 

ADALET VE ÖZGÜRLÜK

 Adalet, hayatın her veçhesini kuşatan ve en kılcal damarlarına kadar sirayet eden pratik ve dinamik bir kavramdır, üstelik pek çok kavram ve olgunun da merkezi noktasını oluşturur. İşte adalet kavramının et-tırnak gibi içli dışlı olduğu ve neredeyse üzerine bina edildiği kavram ve olgulardan biri “sorumluluk”tur ki, insanı, insan kılan en temel kavram ve gerçekliktir. Çünkü ancak sorumluluğun olduğu yerde adaletten söz edilebilir. Adalet ile doğrudan ilişkili olan diğer bir kavram/ değer de “özgürlük”tür. Adalet ve özgürlük amaçsal bir birliktelik üzerine birbirlerini tamamlarlar ve öyle ki özgürlük varsa adalet ve sorumluluğun anlamı ve kıymeti olur. Adalet- sorumluluk- özgürlük yumurta tavuk ilişkisi gibi birbirini doğuran/oluşturan ve geliştiren kavramlardır. Bu kavramlardan birinden söz ettiğimizde diğerlerinden de söz ettiğimizin bilincinde olmamız gerekir. 

İnsanın, insanı insan kılan en temel özelliği bir adalet tasavvuruna sahip olmasıdır; bu tasavvur da ancak bir topluluk içinde tezahür edip ete kemiğe bürünür. Bu nedenle insanlardan uzakta, tek başına bir çölde veya dağda yaşayan birisi için sorumluluktan da özgürlükten de ve bu kavramlara ait gerçekliklerden de, pratiklerden de söz edilemez. Çünkü orada adaletin tecelli edeceği ne bir sosyal ortam ne de zihni bir vasat mevcuttur. Adalet insan içindir ve insan da toplumsal bir varlıktır, ancak bir toplum içerisinde insan kalabilir/ olabilir ve işte o zaman onda adalet tasavvuru oluşup gelişebilir. Çünkü hem bireyler arası ilişkilerde hem de birey- toplum ilişkilerinde adalet en temel ihtiyaç olarak ortaya çıkar.

Bir toplumsal hafızanın ve adalet düşüncesinin bir kültüre, bir siyasal dile dönüşmesi ve ilgili kurumların ortaya çıkması ile birlikte adalet, o toplumda huzur ve barışın hem ana hammaddesi hem de çimentosu haline gelir.

Çünkü bir toplumun ortak bir adalet telakkisi yoksa o topluma ya kaos hakimdir ya da sorumluluğun ve özgürlüğün devre dışı bırakıldığı despotik bir sistem egemendir. Dolayısıyla o toplumda adaletten söz edilemeyeceği gibi adaleti ayakta tutacak bireylerden de söz edilemez. Belki o toplum için egemenin/ toplumsal otoritenin buyruklarının yasa/kanun olduğu, kişi hak ve hürriyetlerinin olmadığı, bireyin sorumluluğunun otoriteye itaatle sınırlandığı bir kurallar manzumesinden söz edilebilir ve orada yasaklarla örülü zoraki bir “sukunet ve güvenli ortam” sağlanabilir ama adalet ve özgürlük askıya alınarak oluşturulan bu göreceli “sükûnet” hali fırtına öncesi sessizliğinden ve sorunların ötelenmesinden başka bir şey değildir. Üstelik bu tür uygulamalar, bu ortamın mimarlarına bile huzur getirmemektedir. Çünkü bu uygulamanın ve kurallar manzumesinin ne karşılıklı bir sorumluluk boyutu ne de özgürlüğe açılan bir kapısı vardır. Aynı şekilde bu tür uygulamalar, toplumu oluşturan bireylerin özgür iradelerinin bir tezahürü olarak gerçekleşmediği için ne kişiyi ne de toplumu geliştirir; tabi ki huzur ve mutluluk kaynağı da olmaz.


ADALET

 

“Hak edene, hak ettiğini vermek” olarak tanımlayabileceğimiz “adalet” olgusu bir toplumu ayakta tutan en temel dinamiktir/ direktir. Adalet, fert merkezli değil topluluk/toplum merkezli bir terimdir ve toplum üzerinden ferde ulaşır ve toplumun bir üyesi olan fert için de merkezi bir konuma sahip olur. Adalet telakkisi olan toplumlar belki en güçlü toplumlar değillerdir ama en mutlu ve en huzurlu toplumlar oldukları tartışmadan varestedir. Bir toplum veya topluluk varsa adalet veya adaletsizlik/ zulüm/ haksızlık da vardır. Yani adalet birey ile değil toplum ile ilgili bir terimdir ve en temel özelliği toplum ve topluluk içerisinde hak ve hukuk üzerine bir denge kurmaktır.

15 Haziran 2022 Çarşamba

ALLAH DOSTU/ALLAH DÜŞMANI KAVRAMI

 Bu kavramların mikyası(ölçüsü) Kur'an ve Efendimiz (SAV) olmalıdır.Bir adana "Allah dostu" diyebilmek için gerekli olan vasıflar "Allah düşmanı" diyebileceğimiz kimsede olmaması gerekir.Hak Teala, açıkca "Allah düşmanlarına sevgi(meveddet) beslemememizi emretmektedir.Bu emre rağmen , bir kimse, Allah'a düşmanlığı aşikar olan bir şahısla kucaklaşırsa ne olur?

Kesin bir emre karşı "Siyaset gereği" davranma bir mazeret olamaz.Suud prensi Muhemmed Salman'ı kucaklamanın karşılığı nedir?Katil'e sevgi gösterisinde bulunmak sanırım insanın manevi dünyasına zarar verecektir.Hak Teala , "Dosdoğru şahitler olunuz" emrine uygun davrananları yüceltir, diğerlerini ise Dolara muhtac ederek dünkü konuştuklarını unutturur.

ŞEKLE UYMAK

 Dine verilecek zararların en önünde,dinin özünden ziyade şeklinin ön plana çıkartılmasıdır.Ariflerin sultanı Hz.beyazid-i Bestami hazretleri yürürken onu takip eden bir müridi, onun ayaklarının bastığı yere basarak onu takip etmekte idi.Şan-ı Arifan , nur-ı idrakla bunu sezmiş ve geriye dönerek o müride şöyle buyurmuştur:"Değil ayağımın izine basarak yürümek, benim derimi soysalar sana giydirselerbenim gittiğim yoldan gitmedikten sonra zerre fayda bulamazsın"

14 Haziran 2022 Salı

TOPAL OSMAN EFSANESİ

 Cumhuriyet kuruluşunda görev alan bir eşkiyanın serancamı.(Bugün de aynı hadiseler tekrarlanmak istenmektedir)

TOPAL OSMAN AĞA EFSANESİ

Topal Osman, yakın tarihin en esrarengiz şahsiyetlerinden birisidir. Onu tanımadan, cumhuriyetin nasıl kurulduğunu hakkıyla anlamak mümkün değildir. Topal Osman Ağa (1884-1923) kayıkçılıktan keresteciliğe terfi etmiş bir Giresunludur. Aynı zamanda bir asker, bir maceracı ve adeta bir mafya lideridir. Kendi ifadesine göre, Balkan Harbi’ne gönüllü iştirak edip diz kapağından hafifçe yaralandı. Topal lakabı oradandır.

İttihatçı idi. Teşkilat-ı Mahsusa’ya katıldı. 1914 sonunda teşkilatın emriyle 100 çapulcu topladı. Trabzon hapishanesini basarak ipten kazıktan kurtulmuş 150 kişiyi salıp bir çete kurdu. Zamanla yüzlerce kişiyi bulan bu çete, Ermeni ve Rum tehcirinde mühim rol oynadı.

1916’da Ruslara karşı muharebe eden orduya katıldı. Ancak firar edince Divan-ı Harb tarafından 50 sopa ile cezalandırıldı. Çürük raporu alıp memleketine döndü. (Arif Cemil, Teşkilat-ı Mahsusa)

Öyle bir tütsü ki

Giresun’a dönünce belediye reisliğine ilaveten (CHP’nin nüvesini teşkil eden) Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti reisliğine el koydu. Şehrin yegâne hâkimi oldu. Ankara, Pontus belasından kurtulmayı, “Siz hiç merak etmeyin. Rumlara öyle bir tütsü vereceğim ki, hepsi mağaralarda eşek arısı gibi boğulacak” diyen Ağa’nın tecrübeli ellerine bıraktı. (H. İ. Dinamo, Kutsal İsyan, II/364)

Böylece mıntıka Rumlardan temizlendi. Aslında bu, İttihatçıların ulus-devlet hülyasıyla 1913’te başlattığı temizliğin tamamlanmasından ibaretti. Çete müsademelerinde 1817 Türk’e mukabil, 11.118 Rum öldürüldü. Salnamelere göre 1914’te Ağa’nın faaliyet gösterdiği Trabzon, Kastamonu ve Sivas vilayetinde 450 bin Rum yaşıyordu. Bunlardan 86 bini Rusya’ya hicret etti. 322 bini 1924’te mübadele ile Yunanistan’a gitti. Geri kalan 40-50 bin Rum bu hengamede öldürüldü (Stefanos Yerasimos, Pontus Meselesi)

Rumları toplayıp vapur kazanlarına attırdığı veya sandallara doldurarak, denizde batırdığı; bunu yaparken de hatırı sayılır bir servet edindiği, kurbanlarının eline kazmayı verip ‘Burada bir çukur kaz!’ diye emrettiği, derinlik kıvamını bulunca, ‘Gir içine!’ diyerek kendi eliyle kazdığı mezara gömdüğü meşhurdur. (Falih Rıfkı, Çankaya).

Kara Zıpkalılar

1919’da Divan-ı Harb’de tehcir suçlusu olarak muhakeme edilmek üzere İstanbul’a getirilmesi istenince, Karahisar’da dağa çıktı. Sivas, Tokat ve Karahisar metropolitlerini tehdit ederek, kendisinden şikayetleri olmadığına dair İstanbul’a mektuplar yazdırdı. Topal Osman’ın çıkarttığı hadiseyi bastırmak vazifesiyle Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa Havza’da kendisiyle görüştü. Şaşılacak şey, Ağa, Paşa’nın emrine girdi.

Paşa, affı için İstanbul’a yazdı; İstanbul da Ağa’yı affetti. Gücü daha da arttı. Erzurum Kongresi’nde Paşa’ya muhalefet eden Giresun delegelerini şehirden çıkarttı. Ankara hükümeti kurulunca Paşa’ya telgraf çekip sadakatini bildirdi. Bu hareketi destekleyen bir gazete çıkarttı, başyazarı da kendisiydi.

Çok sayıda gönüllü topladı. “Aba, zıpka, başlık. Beş para harçlık. Ağa dayı beni de yaz!” darbımesel olmuştu. 1920 sonunda Kara Zıpkalılar diye bilinen adamlarıyla Ankara’ya geldi. Gönüllü Giresun Taburu’nu kurdu. Milis binbaşılığına tayin edildi.

Mart 1921’de padişah taraftarı Koçgiri ayaklanmasını bastırmak üzere 550 adamı ve 4 dağ topu ile Refahiye’ye gönderildi. Bu vesileyle Suşehri, Koyulhisar, Reşadiye, Niksar ve Erbaa Rumlarını da temize havale etti. (Ahmet Emin Yalman, Topal Osman’la Mülakat, Vakit, 19/II/1922)

1921 ilkbaharında Samsun’a geçti. Burada padişah gibi mızıka eşliğinde Cuma selamlığına çıkardı. Adamları, eşkıya kovalayacak yerde, şehirde zevk ve safaya dalıp eşraftan kişileri fidye için dağa kaldırmaya başladı. Şikayetler üzerine Ankara’ya gelmesi emredildi. Ama “Mustafa Kemal değil, Allah emretse işim bitmeden gitmem” dedi.

Emirler sıklaşınca, yaz başında Ankara’ya hareket etti. Yol boyunca köyleri yakarak Ankara’ya vardı. Buradan Sakarya cephesine intikal etti. Cepheye 6 bin kişiyle gidip, 500 kişiyle döndüğü efsanesi doğru değildir. Sakarya’daki bütün şehitlerin sayısı 3282’dir. Yarbaylığa terfi ettirildi. Tekrar Giresun’a döndü.

Bizi kurtarın

Bu kahramandan bizar olan kadirbilmez halk, bir yandan Trabzon valisine bir yandan Ankara’ya “Giresun'da adam öldüren, yol kesen, harç alan bir eşkıya türedi, bundan bizi kurtarın!” diye şikâyet telgrafı çekiyordu. Trabzon 3. Fırka kumandanı Rüştü Bey ve Lazistan Milletvekili Osman Bey, Ankara’ya şikâyet telgrafları gönderdi: “Bu cahil adamın şimdiye kadar Giresun’da yapmadığı rezalet kalmadı. Ahaliden aldığı yüz binlerce liranın hesabını kimse soramıyor. Şimdi eşkıyalığını Trabzon limanı içinde yapmaya başlıyor. Bu hâlin devamı pek çok çirkin hadiseye sebebiyet verecektir.”

Bunun üzerine Gazi, Giresun reji müdürü Nakiyüddin Efendi’den gizlice bir rapor istedi. 15/I/1922 tarihli bu rapor şöyledir: “Osman Ağa cahil bir adam olup, mazide bir hiç idi. İlk Balkan harbinde bir ayağının sakat kalması neticesi gördüğü iltifat ve yardımlardan başlayarak kahvecilik, balıkçılık yaparken, göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda gasp vesilesiyle milyonerliğe çıktı. Memleketi terk eden Rumların müslüman halktan alacaklarını kendisi tahsil etti. Ödeyemeyenlerin bağ ve bahçelerini zaptetti. Garp cephesinde güya vatan hizmetiyle uğraşırken bile memleketi hâlâ pençesinde tutmak için her vasıtaya müracaat etti. Merhametsiz işlerden vazgeçmedi.

Ordudan aldığı buğdayları bir Rum’un üzerinde gösterip 100 bin liraya sahte senetle Giresun kumandanlığına sattı. Rumlardan gasp ettiği arazileri kendisi, ailesi ve adamları arasına pay etti. Koçgiri’de 60 bin lira değerinde koyun ve sığır gasp edip Giresun’a getirdi. Üstelik başkasının şehre kasaplık havyan sokmasını yasaklayarak büyük bir servet kazandı. Kardeşiyle tefecilik işine girdi; şehirde banka kurulmasını önledi. 30 bine mal olan kereste fabrikasını 3-5 kuruşa gasp etti...”

Gazi buna, “Osman Ağa hakkındaki şikayetlerden bittabi pek müteessir oldum. Bu hareketleri tasvip etmediğimi hatırlatmak isterim. Ancak şikayetnamenizde ‘kendi kendimizi müdafaa ederiz’ tarzındaki ifadeyi yersiz görmekteyim” diye cevap verdi. Bu yolda diğer resmi telgraflar üzerine Gazi, Ağa’ya, “Müfrezenizden bazılarının uygunsuz hallere müracaat ettiğinden şikâyet olunuyor. Buna katiyen ihtimal vermiyorum” şeklinde bir telgraf çekti. (Cemal Şener, Topal Osman Olayı)

Bu on parmağında on marifet bulunan kahramanın kırdığı ceviz bini aşınca, göz önünde tutulmak üzere adamlarıyla davet edildi. Böylece 1923 başında 3. defa Ankara’ya geldi ve fahri muhafız alayı kumandanı yapıldı. Ayrancı’daki Papazın Bağı ona tahsis edildi. Mecliste kendine mahsus yeri vardı. İstiklal Madalyası hamiliydi. Gazi’nin en güvendiği insanlardandı. İzmir’de Falih Rıfkı’ya, “Ah Mustafa Kemal Paşa o kadını [Halide Edip] bana verse de karşı koymak nedir, ona göstersem” demişti.

Bir taşla iki kuş

Mart 1923’te bir gün meclisteki amansız muhaliflerden Ali Şükrü Bey’in cesedi bulundu. Yapılan tahkikat neticesinde kendisini Topal Osman’ın boğarak öldürdüğü anlaşıldı. Kimine göre Ağa, Gazi’ye olan sadakatinin neticesinde bu cinayeti işlemişti. Meclisteki muhalifler, bu işi Gazi’den biliyor; “Katil Çankayada” başlıklı yazılar yazıyordu. Hükümet işin üzerine gidince, müşkül vaziyette kalan Gazi, Ağa’nın muavini yüzbaşı İsmail Hakkı Tekçe’den meselenin silahla hallini emretti. 1 Nisan gecesi Giresun muhafız alayı meclis kararıyla lağvedildi, Tekçe, muhafız alayı kumandanı yapıldı.

Karadeniz kıyılarının bu destan kahramanı, sonuna kadar Mustafa Kemal'e bağlı kalan, 150 kişilik çetesine Çankaya’da ve köşkle şehir arasındaki yolda nöbet bekleten Topal Osman Ağa, köşeye sıkıştığını anlayınca, akıl almaz bir şeye kalkıştı: Çankaya Köşkü’nü basmak. Gazi, Latife Hanımla beraber köşkten tahliye edilmişti.

2 Nisan’daki kanlı müsademe yarım saat sürdü. 12 adamı öldü. Muhafız kıtasından Binbaşı Fuat Bey, Ağa’yı kafasından birkaç kurşunla vurdu; öyle ki kafası koptu. Yüzü tanınmayacak hale geldi. Oracıkta gömülen cesedi, daha sonra meclis kararıyla çıkarılarak Ulus meydanında 3 gün ayağından asılı kaldı. Çetesi silahları alınarak cesedin önünden geçirilip memleketlerine gönderildi.

Falih Rıfkı der ki, “Topal Osman, Mustafa Kemal’in emriyle Çankaya sırtlarında vurulmuştur.” Tekçe’de hatıralarında böyle anlatır. Bunun, Baba filmindeki çatışmalardan pek farkı yoktur. Eller kirlendiği zaman, kanlı eldivenleri atmak tabiidir. Meclis kâtibi Mahir İz’in tabiriyle “Bir taşla iki kuş vurulmuştur.” Bu vesileyle meclis dağıtılıp, “kız gibi meclis” kurulmuştur.

Heykel ve kahramanlık

Birkaç sene sonra Giresun’u ziyaret eden Gazi, burada bir anıtmezara müsaade etti. 1981’de Giresunluların müracaatına, Türk Tarih Kurumu, “Heykelinin dikilmesini gerektirecek bir kahramanlığı yoktur” şeklinde Afet İnan imzalı bir cevap verdi.

1983’te Kenan Evren şehri ziyaretinde kendisinden övgüyle bahsetti. 1987’den itibaren milli bir kahramana dönüştürüldü. Sokaklara caddelere ismi verildi; her sene hakkında anma merasimleri tertiplendi. Giresun jandarma kumandanı Veli Küçük tarafından heykeli yaptırıldı.

Bugün Topal Osman, Giresun’da; Ali Şükrü de 1,5 saat mesafedeki Trabzon’da milli kahraman olarak tanınmaktadır.Sembol isim

Bundan sonra muhafız alayı yıllarca (Deli Halid Paşa’nın katli gibi) gayrı resmi gizli operasyonların merkezi; Osman Ağa da katili Tekçe ile beraber bunun sembol ismi olmuştur. Öyle ki sadakati Ağa’yı da geçen Tekçe, “Gazi’nin karakutusu” diye anılmıştır.

İnkılap tarihi kitapları bu hadiseleri sükût geçer. Bazılarına göre, “Milli Mücadele kahramanı” Osman Ağa, Ali Şükrü’nün katili değildir. “Gazi’nin etrafını saran hainlerin” komplosuna uğramıştır.

Topal Osman Ağa, Cumhuriyet tarihinin en sembolik şahsiyetlerinden biridir. Ankara hareketinin muvaffakiyete ulaşmasında başından beri en mühim rollerden birini oynamıştır. Onu tanımak, yakın tarihi anlamak, cumhuriyetin ne gibi şartlar altında kurulduğunu anlama fırsatını verir.

DERTLERİMİZİN SEBEBİ

 

“Ey iman edenler! Kendiniz,, anne-babanız, yakınlarınız aleyhine de olsa, zengin veya fakir de olsalar, adaleti dimdik ayakta tutarak Allah için tanıklık edenler olun” (Nisa:4/135). “Başınıza gelen musibetler kendi ellerinizle yaptığınız yüzündendir…”(Şura:42/30). “Gerçek şu ki, bir toplum kendilerinde/nefislerinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez…” (Rad:13/11-12) 

Ey şikayet edenler, rahatsız olanlar.bu rahatsızlıkların nedenini Kur'an haber vermekte

 

HUZEYFETÜL YEMANİ'NİN SÖZLERİ

 Sahabeden huzeyfetül Yemani hazretleri bir anlamda Efendimiz (SAV) 'in karakutusu idi.Sahabe içindeki münafıkların kim olduğunu Efendimiz ona söylemişti.Hatta ileride zühur edecek hadiseleri de söylediği rivayet edilir.Nitekim hz.Ömer(ra),hilafet seçildiği zamanın ertesi sabahı bu sahabi'nin evine gidip"Ya Sahibüs sır Huzeyfe, Ben biliyorum ki , sana Resulullah tarafından tevdi kılınan sırrı dışarı sızdırmassın.Yalnız sana resulullah münafıkların ismini söylediği zaman bunların arasında Hattab oğlu hakkında bir şey söyledi mi , söylemedi mi? Allah ve Resulullah aşkına beni bu üzüntüden kurtur" deyince bu sahabe yemin ederek hiçbir şey söylemediğini temin etmiştir.Ondan sonra Hz.Ömer ,Huzeyfeyi gözlerdi.onun bulunmadığı cenazeye, Hz.Ömer'de iştirak etmezdi.

Hz.Huzeyfe Hz.Ali efendimizin hilafete seçildiği sırada Kufe'de hasta idi.Oğulları Saffan ve Sa'd hazretlerine "Benim koluma giriniz, beni mescide götürünüz ve halkı camiye davet ediniz" diye emir buyurur ve halk camiye toplanınca şunları söyler:Ey Nas. Bir cemaat Hz.Ali'ye biat ederler.Sizden Allah'dan korkmayı, Hz.Ali'ye yardım etmeyi,O'na arka olmayı, O'nunla birlikte hareket etmeyi tavsiye ediyorum.Tanrı'ya and ederim ki O, önünden beri  ve sonunda daima Hak üzerinde bulunan bir zattır.Resulü Ekremden sonra gelip geçenler dahil , kıyamete kadar gelip gideceklerin en hayırlısı O'dur." deyip sağ elini sol elinin üzerine koyarak "Allah'ım şahid ol, Ben Hz.Ali'ye biat etdim.Beni bugüne kadar yaşatan  ve dilekleri bana söyleten Allahıma binlerce şükür".Sonra oğullarına şu vasiyeti yaptı:Ey iki oğlum.Ali ile birlikte hareket ediniz.O'ndan ayrılmayınız.ileride bir çok harp olacak ve birçok insan helak olacaktır.Sizler O'nunla birlikte O'nun kavi azminden ayrılmayınız.Allah'ıma hamd ederim ki Hz.Ali, Hak üzredir.O'na muhalif olanlar batıldır"

HAZRET-İ ALİ EFENDİMİZİN UTANMASI

 Hz.Ali efendimizde haya(utanma) zirve idi.Nitekim Sıffin harbinde Muaviye saflarında bulunan Amr ibni As ,şahı merdan efendimizin kılıncından kurtulmak için son çare üzerindeki elbisesini sıyırıp avret yerini ortaya saçınca, şah-ı merdan efendimiz onun avret yerine bakmamak için başını çevirip öldürmekten vazgeçmiştir.Sahabe arasında vuku bulan bu acıklı savaşta,savaşı kazanabilmek için Kur'an yapraklarını mızraklarının ucuna takanlar canlarını kurtarabilmek için kıçlarını açmakta beis görmemişlerdir.

İSİMLER

 "El esma tenzil-ün minessema" isimler şahıslara gökden hüviyetlerini tayine medar olmak bakımından(medar= bir şeyin döneceği, devredeceği,üzerinde hareket edeceği yer, etrafında dönülen nokta) bazı kimselerde tam mutabakat halinde olarak temessülüne sebeb olurve o şahsa isim olur.G"ökten indirilmiş bir kaftan gibi omuzuna giydirilir.Yezid Yezid, Haccac Haccac olursa vücud bulur.

11 Haziran 2022 Cumartesi

BEDRİ RAHMİ EYÜPOĞLU

 Bedri Rahmi Eyüboğlu, “OĞLUM MEHMED’E Büyük Şehirleri Takdim Ederim” şiirinde şunları söyler:

“Sana büyük şehirlerden bahsedeceğim,

En büyük camiler orda kurulur

En küçük mezarlar orda kazılır

En kara yazılar orda dizilir

Yüksek minarelerde selâ verilir

Civar hanelerde zina edilir.

Büyük şehirlerde yalan söylenir tosunum.

Halbuki küçük köylerin

Mezarlığı bile yoktur. Büyük şehirlere bağlanma Mehmedim.

Öyle bir şehre yerleş ki

Küçük fakat bizim olsun

Sokaklarında tanımadığın yüz

Ensesine şamar atamayacağın kimse dolaşmasın

Her ağacına elin

Her karış toprağına terin değsin

Ve kuytu evlerin birinde

Senden habersiz ölenler olmasın.”

PEYGAMBER (SAV)'İN RÜKUSUZ BEŞ SECDESİ

 Ragıp İsfehani'nin "Muhadderat" isimli eserinde Ebu Hüreyra (r.a)'den rivayet edilen bir hadis mevcuttur.

"Resul-i Ekrem'in yanında idim.Rükusuz olarak beş defa secde etti.Sebebini izah buyurmasını niyaz ettim.Şöyle buyurdular; Hz.Cebrail bana geldi ve dedi ki:"Allah Ali'yi seviyor.Buna şükrane secde ettim.Secdeden başımı kaldırdım.

-Fatımayı de seviyor, dedi.Tekrar secde ettim.Bu kerre de 

-Hasan ve Hüseyin'i de seviyor, dedi.Yine secde ettim.Sonra "Bunları sevenleri de seviyor, dedi. Onun için de secde ettim" buyurdu.

ÖRNEK EDEP DAVRANIŞLARI

 Hırıstiyan bir papaz "Mercanül Edep" isimli bir eser yazarken şu hadiseye yer verir:"Hz.
Ali efendimizin Ebu Rafi namında bir beytül mal muhafızı var imiş.Beytül mal için ganimetlerden alınmış gerdanlık ve bilezikler var imiş.Hz.Ali efendimizin küçük bir kızı Bir bayram günü bu süs eşyasını emaneten takıp sonrasında tekrar iade etmek şartıyla isteyince Ebu Rafii bu takıyı küçük kıza vermekte sakınca görmemiş.Hz.Ali efendimiz, akşam evine geldiğinde kızının üzerindeki bu süs eşyasını görünce nereden aldığını sormuş.Derhal Ebu Rafiiyi azarlamış

-Ya EbuRafi' sen müslümanlara hiyanet mi ediyorsun. deyince muhafız :"Haşa Ya Emirel mü('minin " demiş.

-Peki bu kızın üstündeki ziynet eşyası ne? deyince muhafız :"Bu eşya orada duruyordu, çocuk bayram gününde süslenmek için istedi,akabinde bayram sonrasında verecekti" deyince Hz.Ali efendimiz:"Böyle şey olmaz.Bedir, Hendek, Huneyn ve sair gazvelerin yetimleri ve sağ olanların süsleri var mı ki Ebu Talib'in oğlunun kızının onlara rüçhanlığı haiz olsun.Haydi şimdi al ve yerine koy" buyurdu.

FESADI İLK İCAD EDENLER

 Fesadı ilk icad edenler, dinin ahkamının bir zerresini dahi kendi hesabına uygulayanlardır.Sasani hükümdarlarından Nuşirevan la alakalı bir tuz hikayesi anlatılır.Bir avlanma esnasında avladıkları hayvanı pişirmek isterler ancak yanlarında tuz yoktur.Yakındaki bir köye tuz temini için bir adam yollarlar.Adam köylüden tuz ister , alır getirir.Padişah, tuz parasının verilip verilmediğini sorunca tuzu getiren adam derki:Padişahım tuzun bir değeri yok ki.Padişah buna kızar ve tuzun parasının köylüye verilmesini ister.Çünkü basit, değersiz gözüken başkasına ait bir nesne idareci tarafından alınırsa arkasından gelenler bunu büyütürler.Padişah başkasına ait bir ağaçtan bir kiraz kopartsa, padişahın adamları bu ağaç bizimdir diye kökünü kesmekte beis göstermezler.

HAYRETTİN KARAMAN FETVALARI

 Siiyasi iktidarlar, dini inançların insanlar üzerindeki güçlü etkilerini bildikleri için bu sahada bulunan insanlar içinde etiketi olanlar içindekilerini özel olarak seçer bu kişiyi parlatarak "otorite" şeklinde iletişim vasıtaları ile sunar ve maddi imkanlar sunarak siyasi iktidarların kararlarına dini kılıf hazırlayan elaman olarak kullanırlar."Otorite " denilen bu zevatları, o sahada bulunan mütedeyyin meslektaşlarından dinlenirse o kimse konusunda isabetli hüküm vermek mümkün olur.Örneğin Hayrettin Karaman'ı mutlaka Prof Cevat Akşit hocadan dinlemek gerekir.

Sadece sağ iktidarlar değil, sol iktidarlar,askeri vesayet dahi kendilerine uygun ilahiyatçıları kullanagelmişlerdir.Güç yanında yer alanlar, "değersiz dünyalıklar karşılığı ahiretini satan" konumuna düşmüşlerdir.Bektaşilik literatüründe bu tiplere "Düşgün" kelamı kullanılır.

"MANTIĞA BAKAR SANDIĞA TIKAR"kelamıda bu düşkünlerin davranışlarından doğmuştur.Örneğin rüşvetle iş mi yapılacak.Rüşvet vereceği kimse eğer rüşvetten çekinen birisi ise ona derki "Al bu saati sana hediye ediyorum.Sonra sen onu buna şu kadar paraya satarsan " bunun adı rüşvet olmaz.

Din adamı etiketinin etkisi ,toplumun terbiyesinde büyüktür.Çünkü onlar bir anlamda Peygamber makamını temsil etmekteler.Şöyle bir vaka anlatılır.Köyün hocası ile birlikte köylüler ,hayvanlarını sürüp yaylaya giderlerken yolları bir ermeni köyünden geçer.Müslümanların hayvanları, ermeninin tarlasına girer ve mallara zarar verir.Ermeni'de gelip hayvanları tarladan çıkartıp köyüne sürer.Kafilenin hareketi aksamıştır.Hayvanları almak, ermeninin zarar ve ziyanını ödemek için yanlarındaki hocayı köye gönderirler.Köyün papazına, hoca efendi hoca olduğunu zarar ve ziyan ne kadarsa telafi edeceklerini, tutulan hayvanların bırakılmasını ister.Avam takımından bir ermeni şöyle söyler:"Köyün hocası olduğunu sen söylüyorsun.Senden başkası da tasdik ediyormu? Sen bu gibi ötekinin malını umursamayan , haksızlık yapan, halka zarar veren bir şahsın cenaze namazını kılma, başkası başkası bir daha bu gibi haksızlığa cür'et edebilir mi?

9 Haziran 2022 Perşembe

MUSKANIN İÇİNDEKİ HAÇ

 Şam Valisi Muaviye hastalandı.Doktor getirildi.iyileşeceksin dedi ve hasta iyileşti.Bir müddet sonra tekrar hastalandı bir hırıstiyan yanına girdi,"Ben de bir muska vardırKim boynuna takarsa derhal o hastalıktan iyileşir" deyince Vali muaviye o muskayı alıp boynuna taktı.Bu vakıayı önceki doktora söylediler.Doktor şöyle söyledi:"Emirel müminin Hz.Ali'den rivayet ettiler şöyle buyurmuş."Muaviyenin boynuna haç takılmadan ölmez.Hani o muska varya ..işte onda haç vardır.Şüphesiz ki ölecektir".

KİM ÖNCE ÖLECEK

 Mervan , Hz.Ali Efendimize bir casus göndermişti.maksadı acaba Hz.Ali efendimiz mi? yoksa Şam Valisi  Muaviye mi? dava önce öleceğini anlamaktı.Hz.Hamza efendimizin ciğerini yiyen Hind'in gayrimeşru çocuğu bu casusu göndermişti .Casusa şu tenbihatta bulundu:Hz.Ali hutbe okurken mescide gireceksin ve Muaviye öldü diyeceksin.Bu casus Medine'ye geldi  ve mescide gitti.Hz.Ali efendimiz hutbede konuşmakta iken bu şahıs  ayağa kalktı "Ya Emirel müminin Muaviye öldü" diye seslendi.Hz.Ali efendimiz cevap vermedi.adam ikinci kez bu sözü söyledi,Yine cevaplanmadı.Üçüncü kez tekrar müjde veriyormuşcasına bu söz tekrarlanınca ,Şahı Velayet efendimiz sabırsızlanarak bu casusa şöyle dedi:"Kalk, çık git.O, bunun(mübarek sakalının ucunda yapışıp göstererek) kanla boyanmış olduğunu duymadan , yeryüzünden gölgesi kalkmayacaktır" dedi.Hutbeye devam etti.

SENİ İSTİYORUZ

Aramızdan ayrılan Karar gazetesi köşe yazarlarından Mevlana İdris'e aittir. 

“Burası dünya. Gece gece gece. Burası dünya ve biz artık çok sıkıldık. Oyun bitti, zifiri karanlıkta belalar uçuşuyor. Dünyanın yalanları, uçakları ve bombaları arasında solup giden ömrümüzü. Kuşa çeviren yasalardan, yönetmeliklerden, nizamnamelerden sıkıldık. Telefon seslerinden, akıp giden televizyon görüntülerinden, bilgisayar tıkırtılarından, gazete hışırtılarından. Alıp başımızı gitmek istiyoruz. Alıp başımızı sana gelmek istiyoruz. Sana gelmek. Sana gelmek, orada kalmak istiyoruz.

Çok unuttuk hatırlamak istiyoruz. Başımızın okşanmasını, gözyaşımızın silinmesini, kolumuza girilmesini istiyoruz. Yağmurunu ve meleklerini yeniden istiyoruz. Rüzgârın sesini, ırmağın sesini. Dağların dağ, denizlerin deniz, kadınların kadın, çocukların çocuk. Erkeklerin erkek, ekmeğin ekmek, nanenin nane olduğu bir dünyayı yeniden isterken. Seni istiyoruz aslında. Bunu söyleyemiyoruz.”


8 Haziran 2022 Çarşamba

SAVAŞ HUKUKU

 İslamiyette savaşa girmenin şartları vardır.Düşmanın en azgın anında dahi savaş hukuku mevcuttur ki bu hukuku Kur'an belirtmiş Efendimiz uygulamasını göstermiştir.Çanakkalede Mehmetçik, düşman askerine bu hukuku göstermiştir.

GÖNLÜ DAR OLMAK

 Dinimiz gönlü genişleten bütün unsurları ibadet saymıştır.Hakk'ın yarattığı her varlığa sevgi ve saygı göstermek müminin şiarı olup gönül genişliğine sebeb olur.Cimri'nin gönlü dardır.Cimri alır, saklar, çoğaltır.Aç gözlülükle "artık yeter" demeyip yıgar da yığar.Asla mutlu olmaz.çünkü daima toplanacak  daha çok şey vardır.

7 Haziran 2022 Salı

HAZRET-İ ALİ EFENDİMİZ SİYASETTE NİÇİN BAŞARISIZ OLMUŞTUR? SORUSU

 Bu soru zaman zaman insanların aklına gelebilir.İlim şehrinin kapısı olan velayet mertebesindekilerin şahı olan bu zat niçin siyasette başarılı olamamıştır.

"Başarılı olmak" kavramının ölçüsü bugün için siyasi iktidarı ele geçiren olarak görülürse başarılı olmak kavramı tartışabilinir.Zulümle de iktidarı ele geçirmek mümkündür? Keza , siyaset sahnesinde mutlaka başarılı olunacak diye bir netice yoktur.Çünkü Hak Teala'nın istekleri tecelli edecektir.Tecellileri bir hikmetin gereğidir.Ve bu hikmet insanlar' için meçhuldür."Kötü sandığımız iyi, iyi sandığımız kötü" olabilir.Haktela bunu "Şer sandığınızda hayır, hayır sandığınız şer olabilir" düsturuyla açıklamıştır.Burası Hak teala'nın özel sahasıdır.Bu konuda şu düşünce isabetlidir:Hz.ali efendimiz kadere razıdır.Hz.Ali efendimzin kaza ve kadere vukufiyeti mevcuttu.bu nedenle hak Teala'nın takdirine asla itiraz etmedi.Olacağı  biliyor, olmuşların önlenemeyeceğini anlıyordu.

İbni Arabi hazretlerinin "Eş- şeceretül Numaniyye fi devletül Osmaniyye" isimli eserin mukaddimesinde Hz.Ali efendimizin Abbasi halifelerinin sonuna kadar ceraya edecek tarihi hadiseleri aynen yazıp bildiği gerçeği karşısında "siyaseti bilmiyor" denilemez.

Efendimiz (SAV), Hz.Ali(KS) için "Sen ahdini bozanlarla, dinden imandan sıyrılanlarla , cehennem odunu olacak olan zalimlerle harp edeceksin" demiştir.

Hz.ali efendimiz Kaza ve kaderin mahkumudur. 

6 Haziran 2022 Pazartesi

YAHUDİ'NİN HZ.ALİ EFENDİMİZE SUALİ:

 bir Yahudi, Hz.Ali efendimize, kendisine her ne vaki olursu Allah'dan olduğunu kabul ediyormusun? diye sorar.Şah-ı merdan, evet diye cevap verince;Yahudi: Öyle ise kendini bir yüksekten  aşağı at, eğer Kaderlememiş ise sağlam çıkarsın, diey teklifte bulunmuştur.Şah-ı Velayet aleyhisselam derhal cevabı vermiştir:"Tecrübe Allah7a mahsustur.Kul efendisini tecrübe etmek hakkına haciz değildir"

5 Haziran 2022 Pazar

HAZRETİ ALİ EFENDİMİZDEN

 "Vallahi ben isteseydim, sizin en nefis piliçlerinizden, etlerinizden yer, mai mukattar(saf su) halinde bulunan , yavlak sularınızdan içer, ipekten yapılmış libaslarınızdan giyerdim.Yalnız Cenab-ı Hakk ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor:"Şu ahiret evi var ya ..Biz onu yeryüzünde kodamanlık, azamet yapmayanlara, böbürlenmeyenlere, fesad iş yapmayanlara tahsis etdik.Saadetin sonu Allah'dan korkan ve buyruklarını yerine getirenlerindir"

BU KATIR YETER

 Hz.Ali efendimiz bir gün zaif ve takatsız bir katıra binmiş gidiyordu.Bunu görenlerden birisi yolunu keserek:"Ya Ali , senin gibi Allah'ın arslanı ünvanını almış bir kahramana , böyle bir katıra binmek yakışır mı? deyince,Hazret:

-Saldıranlardan kaçmayacak kadar cesur, kaçana hücum etmeyecek kadar mert ve yüksek ruhlubir kimseye bu katır yeter de artar bile"

cevabını vermiştir. 

HAZRETİ ALİ EFENDİMİZİN LİSANINDAN

 "Eğer ben haber vermek isteseydim, her ferdin bütün hayatının safahatını ve durumunu bildirirdim.Lakin benim iş'arımdan bir mana çıkarılarak halkın delaletine saik bir durum yaratmasından korktuğumdan vazgeçtim.(Çünkü benim söyliyeceklerim ve verdiğim haberler Hz.Peygamber tarafından verilmediği için vazgeçtim)

Benim halim, havas kısmının duyuphazm ve temsil edebileceği bir imanla anlaşılır.İmam-ı Enbiyayı gönderen onu her türlü şaibelerden azade kılan Tanrı'ya and ederim ki benim bu söylediklerimde hilaf(zıt şey) yoktur.


Yine şah-ı merdanın lisanından sadır olmuştur:

"Beni kaybetmeden her şeyi sorunuz.Ben gökteki yolları, yeryüzündeki yollardan daha iyi bilirim.Beni yitirmeden sorunuz.Tanrı hakkı içün Kuran-ı Kerimdeki bütün ayetleri hakkında bilgi bana verilmiştir.O nispetteki herhangi bir Ayet-i Celile ne hakkında ve nerede nazil oldu.Düz yerde mi? dağda mı? vadide mi nazil oldu?en ufak noktasına kadar bilirim.Tanrı bana şaşmaz bir akıllı kalb ve yanılmaz dosdoğru bir dil ihsan buyurdu"

HAZRET-İ FATIMA'NIN CENAZESİ

 Efendimiz SAV' in kıymetlisi, Ehl-i beytin annesi Fatıma annemizin cenazesi, ve ona karşı yapılanlardan nedense İslam tarihçileri bahsetmez.Cenazesinde dört kimse bulunmuştur.Hz.Ali Efendimiz,Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin ile Ebu Zer Gıfari hazretleri.Cenaze kabre konulduğunda Ebu zer cezbeye geldi ve şöyle bağırdı:"Ey Kabir, ey kabir, biliyor, anlıyor musun sana kimi getirdik? O getirdiğimiz misafir . Resullah'ın kızı, Aliyyül Mürteza'nın eşi,Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin'in anneleridir" 

Hz.Fatıma annemizin üçüncü çocuğu olan Hz.muhsin'den sünni kaynaklar hiç bahsetmezler.

EBU ZER GIFARİ HAZRETLERİ

 Ebu Zer Gıfari hazretleri bugün gelse ve siyasi iktidarı dünyalıklara tamahından dolayı eleştirse, sanırım aynı akibete uğrardı.Sürgün ve dayak.Çünük Ebu Zer hazretleri Şam da cuma namazında mevcut idareyi "Saray gibi binalar yükselttiler. pırıl pırıl elbiseler giydiler, Atların en iyisine bindiler, tatlılar yediler" şeklinde eleştirmesini halkı kışkırtmak, mevcut iktidara başkaldırı suçlamalarının bugünkü karşılığı da aynıdır.Ebu Zer hazretleri Şam'dan Medineye getirildiğinde Hz.osman'ın huzurunda şu ayeti okudu:"Yevme yuhma aleyha fi nari cehenneme fe tükva biha cibahühüm ve cünubühüm ve zuhuru hüm haza ma keneztüm li enfüsüküm ve zukü ma küntümteknizün"(Kıyamet gününde o biriktirdiğiniz servet cehennem ateşiyle kızdırılıp size dağ yapılacaktır)

Dağlanmak, savaşta yaralanan atların yaralarına kızdırılmış şişlerle yapılan tedavi amaçlı bir uygulamadır.

EHLİ BEYT'E MUHABBET

 "Fetret-i İslam" isimli eserinde Avlonyalı Süreyya bey ,Ebuzer Gıfari hazretlerinin Şam'dan Medine'ye getirilmesini ve Rebze'ye sürgüne gönderilmesini şöyle anlatır:"Ebu Zer hazretleri Şam'da iken Fahri alemin ;"Lev salleytüm hatta tekunü kelhehairi len yenfea'küm tıhubbi Ala Resulullah" yani "Siz namaz kıla kıla belleriniz bükülüp yay gibi eğri olsanız dahi Resul-i Ekrem'in evladına muhabbet etmedikçe bir fayda bulamazsınız"hadis-i şerifini duyurmağa ve yaymağa çalıştığını duyan Şam Valisi Muaviye, Medine'ye şikayet mektubu gönderdi.Hz.Osman, Ebuzer'in Medine'ye gönderilmesini istedi.Bu hadiseden önce Şam'da iken Ebu Zer hazretleri , Efendimiz(SAV) den duyduğu bir hadisi yaymakta idi.Bu hadis:"Ebul As oğulları İslam caiası içinde otuz kişiye baliğ olduğu zaman , bunlar Allah'ın malını mütedavil sermaye haline ( yani aralarında devredip, paylaşma usulü) getirirler.Tanrı'nın kullarını kendi emel ve arzuları dairesinde kullanırlar.Tanrı'nın dinini oyuncak haline sokarlar.Ondan sonra kulları her nevi rahattan mahrum bırakırlar"

Hz.Osman bu hadisi duymamıştı.Hz.Ali efendimizi çağırttı ve bu hadisi duyup duymadığını sordu.Şah-ı velayet efendimiz"Ben bu hadisi duymadım.Ancak Resulü Ekrem'den şöyle duydum:"Ebu Zer kadar doğru sözlü ve doğru özlü bir kimse hayata ayak basmamıştır"

4 Haziran 2022 Cumartesi

HAKİKAT

 "Ceng-i heftad dü millet heme ra özr binih/ Çün nedident hakikat reh-i efsane zident"

"Yetmiş iki milletin cenk edişini daima özür olarak kabul ediniz.Çünkü hakikatı görmediler efsaneyi gördüler"(Haız şiarızi)

3 Haziran 2022 Cuma

"ALLAH DİNDEN İMANDAN AYIRMASIN"

 Melami sohbet şeyhi Metin Biçer hocama bulunduğu bir mecliste birisi şöyle demiş:"Hocam, Allah dinden imandan ayırmasın".Hocam her zamanki okkalı cevabını yapıştırmış :"Sen oraya gelirsen o bırakmaz" 

Yine bir başkası Metin Hocama söylemiş:"Hocam, artık yaşımız yetmiş" Hocam da cevabı içinde olan şu soruyu yöneltir:"Yetmiş misin?".Adam anlamaya çalışırken hocam açıklama yapar:"Elmanın yetmişi, şeftalinin yetmiş'i güzel olur".Adam eyvallah deyip gitmiş.

2 Haziran 2022 Perşembe

HACERÜL ESVED

 Hacerül Esved taşının fazileti hususunda Hz.Ali efendimizden şu nakledilmiştir:Hz.Ömer (r.a) bir tavafında Hacerül Esved'i ziyaret ettikten sonra  şöyle dedi:"Resulullah'ın seni ziyaret ettiğini görmese idim ne sana selam verir ne de seni öperdim" Bu sözü söylediği vakit Hz.Ali orada bulunuyordu.şöyle söyledi:"Ey Ömer , dur acele etme.Bu taş hem zarar verir hem fayda sağlar.Hani o ahid ve misak günü  vardı da Hak Teala kullarıyla ahidleşmişti ya; işte o ahidnameyi bu taşa vedia emanet olarak koydular,Öpme işi o ahidnameye yapılan bir tahsistir.

HAFIZ ŞİRAZİ

"<MÜDDEİYE(İDDİACIYA) AŞKIN MESTLİĞİNİN ESRARINI SÖYLEMEYİNİZ. Ta Kİ KENDİNİ BEĞENMESİNİN YÜZÜNDEN BU GİBİ İNCELİKLERE HABERDAR OLMADAN GEBERİP GİTSİN" 

HZ.MURTAZANIN EFDALİYETİ

 İmam Şafii hazretleri Hz.Ali efendimiz konusunda buyurmuştur:"Eğer Murtaza Ali iç yüzünü gösterseydi, insanların tümü ona secde eder ve o hal üzerine kalırlardı.Hz.Ali'ye fazilet yönünden zatı mübareki hakkında, acaba insanmıdır diyetereddüde düşmesi yetişir" 

Bedir harbinde öldürülen müşrik sayısı  60 küsür kişi olup bunların 22 tanesini Hz.Ali efendimiz yere sermiştir.

EHLİ BEYTİN ŞEREFİ

 "Hani Gadir-i hum şeceresi vardı ya , o büyük ağacın yanındaki günde idi.İşte orada Ali'nin velayeti açığa vurulduve şöyle denildi;"Ben kimin efendisi isem Ali de onun efendisidir..Ya Rabb sen onu seveni sev, sevmeyeni sevme" buyruldu (Şair Kümeyd bin Zeydül Esedi)

Bu hadisi Ahmet bin hanbel Müsned'inde Ebu Tufeyk'den rivayet etmiştir.

ALLAH'A NE DİYECEKSEN DE

 Hz.Mevlana efendimizin bir nutkudur:

Ba Huda her çi hahi bi gu/ Ba muhammed ba edeb baş 

(Allah'a ne diyeceksen de, söyle fakat Muhammed'e gelince edep dışına çıkma)

1 Haziran 2022 Çarşamba

CİNNİLERİN MÜCADELESİ

 Hacı bekir Uzun amca anlattı.Bir gün manada iki gurup cin taifesi Necib dede'yi kendilerine almak için mücadele etmekte iken Dede, kaçtı ve yerdeki bir kuyunun içine indi.Bende kuyunun içine indim.Kuyunun dibinde Cinnilerden birisi vardı.Yukardakilerin reisi imiş.Ben o cinden hanımıma dua etmesi için talepte bulundum.kabul etmedi.Niçin? dedi."Tesettüre tam riayet etmiyor" dedi.ben dua hususunda ısrar edince o bu sefer dua etti.

NECİB SULTAN'DAN

 Necib Sultanımla uzun yıllar ahbablığı olan Hacı Bekir Uzun amcanın oğlu Yahya Uzun anlattı.Albaylıktan yahut yarbaylık'tan emekli olmuştu.28 şubat sürecindeki inançlı insanlara yapılan soruşturmalar nedeniyle bunaltıldığı bir zamanda Necib sultanım şöyle demişti:İnançtan dolayı bu baskıyı yapanların hepsi günü geldiğinde içeri girecekler.O zaman mübareğin bu sözüne inanamıştık" dedi.

Komplo, dendi,kurgu dendi ancak gerçekten de 28 Şubatın görkemli zamanında bu baskıyı ve zulmü yapan herkes içeri girmişti.Zahirde filanın komploları dense de hakikatte inanca karşı yapılan bu zulüm nedeniyle zalimler karşılıklarını görmüşlerdi.

VERMEK,

 Alimlerden biri, talebesi ile gezerken, bir tarlanın yanındaki ağaçlardan birinin altında eski bir çift ayakkabı gördüler. Belli ki civarda çalışan birisinin ayakkabısıydı.Talebe :

"Hocam bu ayakkabıyı saklasak da, sahibi geldiğinde ayakkabısını bulamayınca, o anki halini seyretsek, ne dersin ? " dedi.Hoca:

"Sevincimizi başkalarının üzüntüsü üzerine kurmak doğru değildir. Gel şöyle yapalım; sen zengin bir ailenin çocuğusun, bu ayakkabının içine bir miktar para bırak, sahibi gelip bunu gördüğü zamanki sevincini seyredelim" dedi.Talebe bu teklifi daha güzel buldu ve adamın ayakkabısının içine bir miktar para koydu.Hocası ile görünmeyecek şekilde bir ağacın arkasına saklandılar.

Bir müddet sonra, ayakkabının sahibi geldi. Elbiselerini değiştirdi, ayakkabısını giyerken içinde bir şey olduğunu farketti. Baktığında bunun para olduğunu gördü. Bir müddet etrafına bakındı, hic kimseyi göremeyince, dizleri üzerine oturdu ve ellerini açıp:" Ya Rabbi, eşimin hasta, çocuklarımın aç olduğu

Sence malumdur, verdiğin bu nimet için Sana sonsuz şükürler olsun," deyip gözyaşlarına boğuldu ve uzun bir süre ağladı. Bunu gören Hoca ile talebesi de göz yaşlarını tutamadılar...

Sonra Hoca talebesine döndü :

" Bu ilk tekliften daha güzel olmadı mı , şu an daha mutlu değil misin?" dedi.

Talebesi:

" Evet Hocam, daha sevinçliyim. Şimdi, daha evvel anlamadığım şu cümlenin manasını anladım : Verdiğin zaman, aldığın zamankinden daha mutlu olursun”.

Hocası dedi ki:

"Evladım! Güçlü ve haklı olduğunda affetmek: Vermektir."

"Yokluğunda kardeşine dua etmek: Vermektir."

"Haksız iken özür dileyebilmek: Vermektir."

"Başkasının ırzına kem gözle bakmamak: Vermektir.

"İnsanların gönüllerine sevinç ekmek: Vermektir...

Sevincimizi başkalarının üzüntüsü üzerine değil sevinci üzerine kurmak dileğiyle.

DIŞ KAYNAKLI İÇ İHANET 5

 5. İHANET..EMİN BOZOĞLU ve arkadaşlarına “Devrim” otomobili.…

Unuttuğumuz son kahramanlarımızın hazin hikâyesi…1956 senesinde Necmeddin Erbakan Gümüş Motor A. Ş.yi kurarak ilk yerli motoru üretmişti.1960’daki sanayi kongresinde ürettiği motorun sunumunu yaparken, yerli araba üretim fikrini ortaya attı.27 Mayıs Darbesinin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel bu fikre ikna oldu.16 Haziran 1961 tarihinde yerli otomobil yapılmasını, bir tanesinin de 29 Ekim Bayramına yetiştirilmesini istedi.Törene yerli otomobilimizle gitmek istiyordu.

Fakat Bayrama sadece dört buçuk ay vardı. Elde ne bir fabrika ne de otomobil mühendisi vardı.Dünyanın hiçbir ülkesinde bu kadar kısa bir sürede otomobil imal edilmesi mümkün değildi.Mümkün değildi ama, işin içine Türk’ün azmi girerse imkansızı mümkün kılabilirdi.DDY Gn. Md. Yardımcısı Yüksek Mühendis EMIN BOZOĞLU ve bir gurup arkadaşı “Bunu biz yaparız” dediler.Fakat daha işin başında Emperyalizmin maşaları bir düğmeye basılmış gibi yaygaraya başladılar.

“Biz kimiz ki, otomobil yapacağız” diyorlardı.Bir gün Emin Bozoğlu'nun evine bir telefon geldi.Telefonu oğlu Atilla Bozoğlu açtı.Karşıdaki kişi şunları söyledi; "Söyle babana, milletin parasını boşu boşuna sebil ediyor. Garip, gurabanın, tüyü bitmemiş yetimin parasını yiyor. Biz daha, doğru dürüst at arabası bile yapamıyoruz. Nerede kaldı otomobil?”

Kahramanlarımız bunlara kulak asmadılar.Sivas DDY Cer Atölyesi merkez olmak üzere, Eskişehir, Ankara ve Adapazarı tesislerinde çalışmaya başladılar.Geceleri uyumadılar, aylarca evlerinden uzak kaldılar, zamana karşı ölümüne yarıştılar.

Ve başardılar!Gerçekten çok güzel iki adet “Devrim”i 28 Ekim gecesi trene yükleyip Ankara’ya yollandılar.Cumhurbaşkanının bineceği siyah otomobilin pasta ve cilası yolda trende yapıldı.Onlar uyumadan çalışıyorlardı ama, düşman da uyumuyordu.Ne olduysa orada başladı!

Her kimdi bilmiyoruz… “Tren buharlı olduğu için belki kıvılcım atar da bir felaket olur, arabanın benzinini boşaltalım, benzini indikten sonra koyalım” dedi.Hiç olacak bir şey mi?

Bir kötülük düşünmediler.Öyle yaptılar ama gene de azıcık benzin bıraktılar. Esas benzin Sıhhiye’deki istasyondan alınacaktı.

İki otomobil, motosikletli trafik ekibinin eskortluğunda yola çıktı.Ne var ki eskorttakiler, benzin alma işinden “haberleri olmadığı” için benzin istasyonuna uğramadan yola devam ettiler.TBMM'nin önüne gelindiğinde alelacele getirilen benzin ilk otomobile konuldu.

İkinci otomobile de benzin tam konulacaktı ki, Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel ön koltuktaki yerini aldı.

100 metre kadar yol gidildikten sonra motor durdu.Paşa sordu: “Ne oldu?” “Benzin bitti!”

Olsun! Paşayı diğer “Devrim”e bindirip hipodromdaki törene katılmasını sağladılar.

Bu olay otomobil yapılamadığını gösteren ve bu işten vazgeçilmesini gerektiren önemli bir olay değildi elbette.Evet! Ne alakası vardı!?

Ama öyle olmadı.Emperyalizmin çığırtkanları hazır bekliyorlardı.

Ertesi gün hiçbir gazetede Cumhurbaşkanının bir “Devrim” otomobiliyle törene gittiği yazılmadı.

Tek bir şey söyleniyordu: “Devrim ancak yüz metre gidebildi, bozuldu”. Aslında bozulmadı benzini bitti.O kadar çok alay edildi ve aleyhte öyle büyük bir baskı oluşturuldu ki, devletin başındakiler bu şer güçlere teslim oldular.Hâlbuki kendileri bir dikta yönetimiydi, istedikleri şekilde asıp kesiyorlardı.

Emperyalizm bu kutlu teşebbüsü de doğmadan böylece boğmuş oldu.

Ülkemizin ve kendilerinin yeni doğmuş çocukları olan büyük kalkınma projeleri daha kundaktayken boğulan milli kahramanlarımızı saygı ve rahmetle anıyoruZ. Mekânları cennet olsun inşallah. 


DIŞ KAYNAKLI İÇ İHANET 4

 4. İHANET.ŞAKİR ZÜMRE'ye.. 

Milli Mücadele sırasında Bulgaristan meclisinde milletvekili idi.Oradan Anadolu’ya önce silah ve cephane daha sonra usta ve teknisyen gönderip silah atölyesi kurulmasını sağladı.TBMM tarafından İstiklal Madalyasıyla ödüllendirildi.

Cumhuriyet ilan edilince İstanbul’a yerleşip Haliç’te kurduğu fabrika ile uzun süre ordunun silah ve mühimmat ihtiyacını karşıladı.Daha sonra orduya ait fabrika ile müşterek çalışarak ürün kalitesinin geliştirilmesine katkıda bulundu.Türk bombardıman uçaklarının kullandığı ilk bombaların çoğunluğu onun imalatıydı.

Daha sonra Deniz Kuvvetlerinin ihtiyacı olan cephaneyi de üretmeyi başardı.İlk denizaltı bombalarını, aydınlatma fişeklerini, mayın ve el bombalarını da o üretti.Bir süre sonra Yunanistan, Bulgaristan, Polonya ve Mısır’a ihracat yapmaya başladı.Onun ürettiği bombalar Polonya tarafından Almanlara karşı kullanıldı.1937’de Yunanistan’a satışından elde ettiği 1,5 milyon lira ülkeye can suyu gibi geldi. Bu ihracatlar ülkede büyük bir ekonomik zafer olarak gazetelerin başköşelerinde yerini aldı.

İkinci Dünya Savaşının yokluk yıllarında da ordunun ihtiyacını karşılamak için canla başla çalıştı.Fabrikasında iki bin işçi çalışıyordu.Savaş sonrasında artık tam şaha kalkacaktı ki, olan oldu…

ABD Emperyalizmi NATO ve Marşal yardımı karşılığında, ülkemizde silah üretiminin yasaklanmasını şart koştu.Hükümet buna boyun eğdi, bütün alımları iptal etti. Bunun yerine ABD’nin eski, kullanılmış silahları alındı.

Cumhuriyetle yaşıt Şakir Zümre’nin sıfırdan başlayıp kurduğu bu önemli milli savaş sanayimizi de böylece tarihe gömdük.Şakir Zümre artık motor, bomba ve füze yerine ömrünün sonuna kadar soba ve çocuk kumbarası üretti.

“Şakir Zümre sobaları” kendi alanında bir numara olarak uzun yıllar milletimizin hizmetinde oldu.

1966 yılında bu dünyadan göçtü.

Allah’ın rahmet ve mağfireti onun üzerine olsun.


DIŞ KAYNAKLI İÇ İHANETLER 3

3. İHANET.NURİ KILLIGIL'e…

Cesaret timsali, vatan-millet aşığı büyük asker.“Bakü Fatihi”.Türk Savunma Sanayisinin temelini atan mühendislik dehası.1911-12 yıllarında Libya’da İtalyanlara karşı savaştı.

1918 senesinde henüz 29 yaşındayken Kafkasya’da kurduğu “Kafkas İslam Ordusu”yla Rus, İngiliz ve Ermeni güçlerini yenerek Bakü’yü işgalden kurtardı.

Milli Mücadelede Erzurum ve Kars’ta silah atölyeleri kurdu. Almanya’ya gitti, Ordumuzun silah ve mühimmat ihtiyacının temini için çaba sarf etti.1925’te yurda dönen Nuri Paşa Atatürk tarafından Yarbay rütbesiyle emekli edildi.1929’da İstiklal Madalyasıyla şereflendirildi.

1933’te İstanbul’da Türkiye’nin ilk özel savunma sanayi şirketini kurdu.Fakat emperyalizmin hedefinde olacağını bildiği için, fayans, soba vs üretimi adı altında çalışıyordu.500 işçinin çalıştığı fabrikada tamamen yerli silah ve mühimmatlar üretiyor, bunları Türkiye Cumhuriyeti’nin yanı sıra birçok devlete de satıyordu.Çizimini bizzat kendisinin yapıp ürettiği ilk yerli ve milli tabancamız “Nuri Killigil Tabancası” o yıllarda dünyanın en iyi silahları arasında gösterildi.

Bu başarılar elbette emperyalizmin gözünden kaçmadı.Yerli uşaklarının baskılardan dolayı fabrikasında silah üretmeyeceğini açıklasa da, gizlice üretime devam etti.

1949 yılında İsrail’le savaş halindeki Mısır’dan beş bin tabanca, Suriye’den de iki bin havan topu siparişi geldi.Bu defa da BM Güvenlik Konseyi Suriye ve Mısır’a silah ambargosu koydu.Fakat Paşa bu karara rağmen ambargoyu delerek sevkiyata devam etti.Paşa “artık çizmeyi çok aşmıştı!”.

"İpi çekilmeliydi".2 Mart 1949’da Sütlüce’deki fabrikada “fail-i meçhul” bir patlama oldu.Nuri Killigil Paşa, mühendis ve işçileriyle, on binlerce top ve havan mermisiyle birlikte bir anda yok edildi.Ceset parçaları fabrikanın her yerine saçıldı. Nuri Paşa’nın cesedine ait hiçbir şey bulunamadı ve sembolik olarak boş bir tabut defnedildi.20 gün sonra cesedinin ana gövdesi Haliç’te su üzerine çıkınca bulundu.

Ailesi cenaze namazının kılınmasını istedi. Fakat emperyalizmin öfkesi onun cenazesine de tavır almıştı.Kendi öz yurdunda 24 Mart 1949 tarihinde cenaze namazı kılınmadan, işçi arkadaşlarının yanına, Nuri Killigil Fabrikası Şehitliği’ne defnedildi.Böylece, uçak sanayisinin ardından savunma sanayimiz de toprağa gömülmüş oldu.Allah’ın rahmet ve mağfireti onların üzerine olsun…


DIŞ KAYNAKLI İÇ İHANETLER

 *

2. İHANET ..VECİHİ HÜRKUŞ'a…

Uçmak için yaratılmış bir millet sevdalısı.Birinci Dünya Savaşında Bağdat cephesinde teknisyen, 1916’da Yeşilköy’de ilk uçuşunu yaptı.1917’de Kafkas cephesinde Rus uçağını düşürdü.Milli Mücadeleye pilot olarak katıldı.Başarılarından dolayı TBMM’den üç defa takdirname ve İstiklal madalyası aldı.

En büyük hayali havacılığın millileştirilmesiydi.

Savaş sırasında Yunanlılardan kalan uçak malzemelerinden yararlanarak projesini hazırladığı ilk uçağı “Vecihi K VI’yı yaptı.Uçabilirlik sertifikası alabileceği ülkede bir kurum ve uzman bulunamadı.O da kendi iradesiyle 1925’te “Vecihi K VI” ile ilk uçuşunu yaptı.Ödül bekliyordu, öyle olmadı.İzinsiz uçtuğu gerekçesiyle cezalandırıldı.Bunun üzerine ordudan ayrıldı.

Kadıköy’de bir keresteci dükkânı kiraladı.Üç ay içinde “Vecihi XIV” uçağını yapıp bununla ilk uçuşunu 27 Eylül 1930’da Kadıköy’ün Fikirtepe semtinde büyük bir kalabalık karşısında yaptı.İki kişilik, tek motorlu spor ve eğitim uçağıyla Ankara’ya giderek, burada bir gösteri düzenledi.Uçağına uçabilirlik sertifikası verebilecek bir kurum ve uzman bulunamayınca,uçağını sökerek Çekoslavakya’ya götürüp oradan uçuş iznini aldı. Ardından uçarak Türkiye’ye geldi.Posta idaresiyle anlaşıp birçok şehirlerarası posta hizmeti gördü.1932’de ilk Türk sivil havacılık okulu olan “Vecihi Sivil Tayyare Mektebi”ni kurdu.

İş adamı Nuri Demirağ’ın 5 bin lira bağışta bulunmasının ardından adı “Nuri Bey” olan “Vecihi XVI” kapalı kabin uçağını 1933’te yaptı.Aynı yıl “Vecihi XV” uçağını da bitirip ikişer adet “Vecihi XIV”, “Vecihi XV” ile“Nuri Bey-Vecihi XVI” uçaklarında öğrencileriyle birlikte İstanbul’da bir gösteri uçuşu yaptı.Fakat maddi bakımdan yardım göremedi, gücü tükendi.Bu da yetmez gibi öğrencilerine de hükumet tarafından denklik verilmedi.Okulunu ve atölyesini kapatmak zorunda kaldı.

Vecihi Hürkuş ondan sonra da havacılıkla ilişkisini 1950’li yılların sonuna kadar devam ettirse de, bunlar üretim şeklinde değil, bazen öğretmenlik, bazen de arkadaşlarıyla birlikte satın aldığı uçaklarla ticari uçuşlar yapmak şeklinde oldu.1954’te kurduğu “Hürkuş Hava Yolları”na uçuş yapılmayan şehirlere uçuş izni istedi fakat nedense izin verilmedi.Sanki gizli bir el onun her işini engelliyordu.Hiçbir yere uçma izni verilmeyince şirket de battı.Ömrünün sonlarında maddi sıkıntı içine düştü, 1969’da kalp krizinden vefat etti.

Allah’ın rahmeti üzerine olsun…


DIŞ KAYNAKLI İÇ İHANETLER


Cumhuriyetimiz kurulduğu tarihten itibaren o günkü yokluk şartlarına rağmen yapılan iş ve girişimler ihanet çeteleri tarafından engellenmeseydi bugün Türkiye Cumhuriyeti siyasi, ekonomik ve askeri anlamda dünyanın en güçlü  ilk 5 ülkesinden biri olacaktı. 

1. IHANET NURİ DEMIRAĞ'a..

1918’de İstanbul maliyesinde memur iken işgalcilerin davranışlarını hazmedemeyip istifa etti.Ticarete atıldı.Çok para kazanmak istiyordu.Zengin insan olmak gayesiyle değil, milletinin hayrına bir şeyler yapabilmek için.Kafası zekâ, kalbi millet aşkıyla doluydu.

İlk olarak küçük bir dükkânda, yabancıların elinde bulunan sigara kâğıdı işine girdi.Kâğıdının adını “Türk Zaferi” koydu. Bu işten büyük kazanç elde etti, zengin oldu.Bir yandan da Maçka Müdafaa-yı Hukuk Cemiyetini kurdu ve yönetti.1926’da Samsun-Sivas demir yolu yapımını üstlenen Fransız şirketi işi bırakınca hemen devreye girdi.Kardeşi ile birlikte Samsun-Erzurum, Sivas-Erzurum ve Afyon-Dinar hattını 1012 kilometrelik demir yolunu bir yıl gibi kısa bir sürede tamamladı.

Başarılarından ötürü 1934 yılında Atatürk kendisine ve kardeşi Abdurrahman Naci Beye Demirağ soy adını verdi.Demir yolu yapımı sürerken Karabük Demir Çelik, İzmit Selüloz, Sivas Çimento ve Bursa Merinos tesislerini, Eceabat Hava limanını, Haliç kenarında İstanbul Hal Binası gibi büyük inşaatları gerçekleştirdi.1931 yılında boğaz köprüsü inşaatı için dışarıdan uzmanlar getirtip bir proje hazırladı.

Fakat inşaat için Atatürk’ten gerekli izni alamadı.Buna çok üzüldü ama yılmadı.Askeri uçak almak için kendisinden bağış istenince,“Ordunun ihtiyacı başkasının lütfu ile karşılanmaz, ordumuzun uçağını ben yaparım” diyerek;Beşiktaş’ta bir atölye, satın aldığı çok geniş bir arazi üzerine uçak tamir atölyesi ve gerekli diğer tesisler ile Avrupa’nın en büyüğü olan Amsterdam hava alanı büyüklüğünde bir hava alanı yaptı.Pilot yetiştirmek üzere, bir tane hava alanında, bir tane de memleketi Divriği’nde iki Gök Okulu açıp, 1943 yılına kadar 260 tane pilot yetiştirdi.1936’da ilk tek motorlu ve 1938’de de çift motorlu altı kişilik uçağı yapmayı başardı.Nu-D.38 numaralı uçağına A sınıfı ruhsatı aldı.THK tarafından sipariş edilen 65 planörü kısa sürede teslim ettikten sonra,24 eğitim uçağını da tamamlamış, deneme uçuşları İstanbul’da başarıyla gerçekleşmişti.

Bu arada 1939’da Türkiye’nin ilk yerli paraşütünü üretti. (1974 Kıbrıs Barış Harekatında Türkiye paraşüt ipini yapamadığı için Pakistan’dan almıştı.)1941’de tamamen Türk yapımı ilk uçak İstanbul’dan Divriği’ye başarıyla uçtu.THK’nun siparişi olan uçakların Eskişehir’de bir kere daha test edilmesi istendi.Nedense?Uçağın projelerini çizen mühendis Selahattin Reşit Alan bir Nu-D 36 ile Eskişehir’e uçtu.Ne olduysa o zaman oldu!Uçağın ineceği pistte kazılmış olan bir hendeğe düşen uçak parçalandı ve pilot öldü.Bu hendek neyin nesiydi?

“Hayvanlar piste girmesin diye kazılmıştı”. Evet, hayvanlar girmesin diye pistin kenarına değil, nedense üstüne kazılmıştı!Her neyse, bir kazadır olmuştu ama, yola aynı inançla devam edilmesi için bir engel yoktu.Fakat o da ne? THK bütün siparişlerini iptal etti.

Uçaklar elinde kaldı.THK’na karşı dava açtıysa da, dava yıllarca sürüncemede kaldı.Çare tükenmemişti.Uçaklara İspanya, İran ve Irak devletlerinden talep geldi.Fakat bu defa da Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hükumeti uçakların ihracına kanunla yasak getirdi.Demirağ Bakanlara ve Cumhurbaşkanı İnönü’ye ne kadar başvurduysa da bir sonuç alamadı.

Çaresizlik nedir bilmeyen Demirağ çaresiz kaldı.Emperyalizm Demirağ’ın kalemini kırmıştı bir kere…

Elindeki uçakları hurda olarak satmak zorunda kaldı. 1950’de fabrika kapandı.Böylece bir dev canlı canlı toprağa gömülmüş oldu.Asıl toprağa gömülen ülkemizin istikbaliydi.Koca hava alanı, üzerindeki tesislerle birlikte istimlak edilerek yerine şimdiki Atatürk Hava Limanı kuruldu.

Şayet Nuri Demirağ engellenmeseydi, bu gün Türkiye dünyanın en başta gelen uçak üreticilerinden birisi olacaktı.

Mekânı Cennet olsun…