6 Temmuz 2020 Pazartesi

BUNUN VARLIĞININ NE FAYDASI VAR?

Hakikat ehli bir zat yolda giderken uyuz, yaralı ve yürüyemeyen bir köpek görse ve "Allah'ım , bunun varlığının ne faydası var?" diye bir an içinden geçirse , doğruluktan düşer.
Şeriat merhalesinde sorumluluk söz ve amelden doğar, nefsimizin kendi kendine konuşması söz ve fiile dökülmezse sorumluluk olmaz.
Bakara suresinin 284 ncü ayeti nazil olduğunda;
(İçinizdekini açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onunla sorguya çeker.Dilediğini bağışlar dilediğine de azap eder) sahabe tereddütte kaldı. Hazreti Musa'nın kavmi gibi itiraza yeltenmediler. Sahabenin samimi ve endişeli hali üzerine Bakara suresi 286 ayeti indi:
"Allah, bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar.Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük kendi zararınadır. O halde şöyle diyerek dua ediniz:"Ey Rabbimiz Unutur , ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklemediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri de yükleme. Bizi affet, bizi bağışla, bize acı. Sen bizim mevlamızsın. Kafirler topluluğuna karşı bize yardım et.

CESARET VE KORKU

Cesaret ve korku Allah'ın askerleridir. Rabbim, müminlerin kalbine cesaret, kafirlerin kalbine de korku askerlerini salarak iş görür.

MÜMİN KELİMESİ

Cami avlusunda güvercinlere yem veren bir zatın etrafında omuzunda ellerinde güvercinler konup yem yemekte idi. Küçük bir çocuk babasının elini bırakıp o kuşları tutmak isteyince kuşlar kaçtı. Babası o ihtiyar adama: "Üstad bu kuşlar sizden niye kaçmıyorlar da masum çocuktan kaçıyorlar?” diye sual edince ihtiyar zat: "Ben müminim o ise mümin değil. Kuşlar benim mümin olduğumu , onun almadığını anladılar”.
Buradaki “Mümin” kelimesini iman manasında değil, emin olma ve güven verme manasındadır. Allah’dan gelen eminlik bize, bizden de varlığa yansır. Hakikat merhalesinin insanı böyle olmalıdır ki hiçbir varlık, ondan en küçük bir kaygı duymasın.
Niyazi Mısri hazretleri buyurmuştur:
Ben sanırdım alem içre bana hiç yar kalmadı
Ben beni terk eyledim bildim ki ağyar kalmadı

GÜNCELLENME

Terakkiyi(ilerlemeyi) ifade eder. Vaktin şartlarına göre yapılan yenilenmedir. Güncellenme kıyamete kadar bitmez. Çünkü Hak teala her an yeni bir yaratmada ve gelişmededir. Bunun için gelişim, değişim ve dönüşüm durdurulamaz. Dinin bütün sahalarındaki yani tıpta, fizikte, matematikte, sosyolojide kısaca bütün ilim dallarındaki gelişmelerin; tefsir, hadis, fıkıh gibi sahalara da etkisi olmalı ve ortaya çıkan gelişmeler dinin her alanında dikkate alınmalıdır.

SÖMÜRGE METODLARI

Bilhassa İngilizler sömürge konusunda uzmandırlar. Bir ülkeyi sömürge haline getirmek için dört safhayı sayarlar:

1-) Keşif kolu göndermek: psikolog sosyolog, din adamı gibi farklı alanlarda uzman olan insanlardan oluşur. Bunlar hedef ülkenin bütün alanlarını, can damarlarını, zayıf noktalarını, toplumsal özelliklerini, kültürünü analiz ederek, hangi konulara, hangi topluluklara yoğunlaşması gerektiklerini tespit ederler

2-) Misyoner göndermek: Uzman bir din adamı şeklini haiz misyonerler, pazarlamacı gibi saha adamlarıdır. Bilgiyi uygulamaya geçirir. Sadece din tebliğ etmez toplumun ayrım noktalarını da tahrik ederek her topluma uygun bir misyon güderler. Öğretmenden bakkala, din adamından sanatçıya kadar her şey olabilirler.

3-) Ekonomik faaliyetçi göndermek: Bunlar tüccar, iş adamı gibi etki gruplarıdır. Bunlar ekonomik olarak alt yapıyı hazırlarlar. Piyasayı ele geçirerek gerektiğinde ekonomiyi çökertecek kadar etkili olurlar.

4-) Asker göndermek: Artık saha hazırdır, pişmiş yemeği yemek üzere asker gönderilmiştir. BUNDAN SONRASI İŞGAL, PARÇALAMA VE KOMPLE SÖMÜRÜ sürecidir.

Kim olursa olsun; toplumu din, mezhep, cemaat diye ayrıştırmaya çalışan herkesin, istisnasız etki ajanı veya misyoner olduğunu ihtimal dahilinde düşünmeliyiz.

SEVAD-I AZAM:BÜYÜK ÇOĞUNLUK

 SEVAD-I AZAM:BÜYÜK ÇOĞUNLUK
“Ümmetim delalet üzerine birleşmez. Öyleyse bir konuda ihtilaf olduğunu gördüğünüzde sevad-ı azama(büyük çoğunluğa ) tabi olun” buyruğu ifraddan ve tefridden uzak durup marjinalleşmeyi men etmektedir.

UZMAN TEBLİĞCİ İHTİYACI

İnsanların nasıl hareket edeceği, hangi sınırlar içinde davranacağı konusunda ölçü koyanlar ve konuşanlar işin ehli insanlar olmalıdır. Bu nedenle sadece davranışına ve konuşmasına, kullandığı kelimelere kadar dikkat edecek uzman davetçilere ihtiyaç vardır. İnsanlar yol gösterme, davet etme ve anlatma konusu uzman bir kadronun işidir. Bu ihtiyaca işaret eden Rabbimiz:
Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir”(Ali İmran 104)

4 Temmuz 2020 Cumartesi

RUH BÖLÜMÜNE GELMEK

Seyyid Ali Baba hazretleri Mevlana efendimizin torunlarının Kütahya ve Afyonda olduğunu söylemişti. Bu merakla Kütahya'ya gitmiştim. Vakit namazını dönenler camisinde eda ettim. Namazın farzı kılınınca gözüm bir anda imam efendinin cübbesini koyduğu bir dolaba ilişti. Bir adam o dolabın içine girmiş ve çıkmıştı. Adam yanımdan geçerken hafifçe omzuma dokundu. Tespih çekip caminin dışına çıktığımda camiyle karşı karşıya olan bir kahvenin camına yakın bir masada oturduğunu gördüm ve yanına yaklaştım. Elini öpmek istedim. Ancak eli kapalı idi. Masada iki tane çay vardı. Sonra çaycıya bir çay daha söyledi. Namaz kılanlar arasında Osmaniye'den tanığıdım bir astsubay vardı. Namazdan sonra kahveye geldi bizim masamıza doğru gelirken o ihtiyar zat kalktı gitti. Astsubay bana dedi ki: Ağabey beni çok şaşırtıyorsun. Bu masada birlikte oturduğun kimse Kütahya'nın en zengini, ancak hiç camide görülmeyen birisi. Bu adamla aynı masada nasıl bulunuyorsun şaşıyorum.
Cami içindeki gördüğüm hali söylemedim. Demek ki o esnada Hak Teala beni ruh bölümüne getirmiş ki o sahneyi gördüm.

İNFAK YAPAMAMANIN SONUCU

Necib Sultanım anlatmıştı. İzmir'deki Uşşaki mürşidine bağlı bir astsubay hastahaneden haber göndermişti ziyaretine gittim."Malulen emekli olmak istediğini"söyledi. Bende Doktor kararına göre yap demiştim. Doktor çalışamaz, malulen emekli olabilir diye rapor verince emekli oldu ayrıldı:Ben ona çalışamazsın demişler dikkat et dedim. Bu astsubay askeriyede ekskavatör konusunda uzmandı. Sonrasında Arabistan'dan kendisine iş teklifi gelmiş o iş iççin gitti. Sonrasında Hollanda ve Danimarka'ya gitti. Bu süreçler içinde birikimlerini döviz yaparak Türkiye'ye döndü. İstanbul'dan, memleketi olan Kütahya otobüsüne bindi. Otobüste yanına arkasına ve ön koltuğa beş tane genç bindi. Güya askere gitmekteler imiş.Yol boyunca bu gençlerin ikramlarını kabul etmedi. Üzerinde külliyetli para olduğundan molalarda da otobüsten inmedi. Son mola yerinde iken gençlerden birisinin sigara aldığını gördü. Genç otobüse gelerek emekli astsubay'a sigara teklif etti. Sigaranın yeni alındığını gördüğü için ikramı kabul etti. Sigarayı yaktığını hatırladı ondan sonrasını hatırlamadı. Gözünü açtığında hastahanede idi. Ölümden dönmüştü. Üzerindeki tüm para alınmıştı. Askere gittiklerini iddia eden gençler ise yolda tek tek inmişlerdi. Bu şahsın yaptığı hata;kazandığı paradan ne İzmir'deki şeyhine vermiş ne de infak olarak dağıtım yapmamıştı."Çalışamaz" raporuna rağmen çalıştığı için ve infak yapamadığı için tüm birikimler uçmuştu.

3 Temmuz 2020 Cuma

ŞEKLE TAKILMAK

Şekle takılmak hataların kaynağıdır. Öyle insanlar vardır ki dışarıdan baktığınızda Müslüman değilsiniz dersiniz  ama yaptıkları her iş bir ayetin manası gibi mükemmeldir. Uzun saça, kot pantolona, küpe takma konusunda gençleri ayıplayan birisine bir zat "Efendi bunlar önemli değil. Sen kalplere bak. Gönül insanı veli yapar, şekil değil"der. Ertesi gün bu iki kişi karşılaşır. Şekle itiraz eden bir garip rüya görmüştür. Diğer zatı kitabevi şeklindeki dükkanına davet eder ve çay ikram ederek rüyasını anlatır:"Çemberlitaş'da yürüyordum. Yol kenarlarında bulunan Osmanlı mezarlarındaki ölüler, dirilip kabirden çıkmaya başladılar. Fakat garip olan şu ki; giydikleri kıyafetler Osmanlı dönemine ait değil idi. Hepsi günümüzün gençleri gibi giyinmişti. Aralarında sarıklı cübbeli kimse yoktu. Saçları uzundu ve kimisi saçını kuyruk yapmıştı. Hepsi dövmeli, küpeli ve üzerlerinde yırtık kotlar olan bu gençler yolumu kestiler. Biraz da bana kızarak "Sen ne diye bize selam vermeden geçiyorsun?" dediler. Bense bu garip kıyafetlere bakarak "Yahu bunların Osmanlı mezarlarında ne işleri var diyordum. Hocam bu rüya ne anlama geliyor? der. O zat izah yapar:"Bu zamanın evliyaları bu şekilde giyinebilir. Sakın görünümleri seni yanıltmasın. Onların gönüllerindeki güzellikleri anlamaya çalış" demiştim o esnada dükkandan içeri rüyadaki gençlerin kıyafetine benzer giyimli bir genç girer ve dükkan sahibine :Efendimizde İbni Arabi hazretlerinin Fütühatı var mı? diye sorunca dükkan sahibi şaşırır ve "Bizde Arapçası var" der. Delikanlı "Tamam bende onu arıyordum" der. Dükkan sahibi depodan on ciltlik bu kitabı getirir. Zatı muhterem, kitabın birini alır rastgele bir yerini açar ve dükkan sahibine uzatır ve terceme etmesini ister: Dükkan sahibi ben bu metni değil terceme etmek okumakta bile zorlanıyorum" der. Bunun üzerine kitabı müşteriye uzatıp Burayı terceme eder misin? deyince genç o bahsi o kadar güzel terceme ve tefsir eder ki dinleyiciler mest olurlar. Delikanlıya kitabı karsız satıp  uğurlarlar. Dükkan sahibi o zata döner:"Hocam bu nasıl iştir.Gencin şekli bile rüyadakilerin aynısı idi.

DOĞRULARI KABUL,KUSURLARI SAVUNMAMAK

Felsefi akımların yaygın olduğu ve özellikle gençlerin bu tartışmalara katıldığı bir dönemde :İmam Azam hazretleri oğlunu bu tartışmalara girmekten men eder. Bunun üzerine delikanlı:"İyi ama babacığım Sen bu insanlarla tartışıp cevap veriyorsun?" diye itiraz eder. Hazret:"Evladım Biz tartışırken doğruların, kardeşimizin ağzından çıkmasını bekleriz.' Doğru bizden çıksın, biz üstün olalım, nefsimiz galip gelsin.' diye uğraşmayız. Doğru ortaya çıktığında da seviniriz. Siz ise nefsinizin peşinde bu işleri yapıyorsunuz." der

BESMELEDEKİ RAHMAN VE RAHİM İSİMLERİ

Besmeleyi şerifde geçen "Rahman" ve "Rahim" isimleri anlatılırken genel olarak şöyle söylenir:"Allah'ın Rahman ismi bütün varlığa bakar, Rahim ismi ise sadece Müslümanlara bakar ve ahiret ile ilgilidir". Bu ifadeler fahiş hatadır. Bu iki isim arasındaki fark sadece gramerdeki kullanım şekliyle alakalıdır. Her ikisi de sonsuzdur ve bütün varlığa aittir. Allah Teala'nın bütün isimleri aynı derecededir aralarında eksiklik, fazlalık veya üstünlük asla söz konusu değildir. Eğer ilahi bir isim veya sıfat; bir diğerinden üstünlüklü bir konumu haiz olsa idi, Rabbe ait bir sonsuzluktan ve sınırsızlıktan bahsedemezdik. Bu anlayış ilahlık mefhumunun mevcudiyetine uymaz.
Allah'ın ismini bir topluluğa, zamana, mekana tahsis etmek rahmetin sonsuzluğunu sınırlamaktır. Bu da büyük hatadır. Rabbimiz "İster Allah deyin ister rahman diye yalvarın"(İsra suresi 110)buyurarak hangi isimle dua ederseniz edin fark etmez buyurmuştur. Rabbimiz rahmetini kişiye özel kılabilir. Ama bu, bütün varlığı kuşatan rahmetini sınırlamaz.Sadece rahmetin özel bir uygulamasıdır."Allah rahmetini dilediğine özgü kılar. Allah büyük lütuf ve ihsan sahibidir"

NİYET SADAKADA ESASTIR

Hz.Ebu Hüreyre (r.a) dan rivayet edilen bir hadis-i şerif de buyrulmaktadır:
"Resulullah (sav) buyurdular ki:Bir adam :'Bu gece mutlaka bir sadaka vereceğim.' deyip elinde bir sadakasıyla dışarı çıktı. Fakat farkına varmadan onu bir hırsıza verdi. Sabah olunca herkes:'Bu gece bir hırsıza sadaka verilmiştir' diye dedikodu yaptı. Adam :'Ya Rabbi ! bir hırsıza sadaka verdiğim için sana hamdediyorum' dedi ve ilave etti:'Ancak mutlaka bir sadaka daha vereceğim'dedi. Yine gece karanlığında elinde sadakasıyla dışarıya çıktı. Bu sefer sadaka paralarını bir zaniyeye verdi. Sabahleyin herkes 'Bu gece bir zaniyeye sadaka verilmiş'diye dedikodu yaptı.Adam :'Allahım bir hırsıza ve zaniyeye sadaka verdiğim için sana hamdolsun. Yine de bir sadakada bulunacağım'dedi. Geceleyin elinde sadakası ile sokağa çıktı. Karanlıkta bu sefer sadakayı bir sarhoşa verdi. Sabahleyin herkes;'Bu gece bir sarhoşa sadaka verilmiş'diye dedi kodu yaptı. Adam ;'Allah'ım bir hırsıza, bir zaniyeye bir sarhoşa sadaka verdiğim için sana hamd ediyorum' dedi. Bilahere rüyasında ona gelip şöyle denildi:'Senin sadakaların kabul edildi. Şöyle ki:İhlasla yani Allah rızası için vermen sebebiyle hırsız hırsızlıktan vazgeçip doğru yola döner. Zaniye zinadan vazgeçip yaşantısını düzeltir. Sarhoş ibret alıp Allah'ın yoluna girer."(Buhari/Zekat-14,Müslim zekat -78-1022)

"ÖRNEK"İDARECİ:HZ.ALİ

Hz.Ali efendimiz halife olmadan önce imkanları ölçüsünde yer ve içerdi. Halife seçildikten sonra kuru ekmekleri toplayıp bir beze koydu ve bunları bir dolaba yerleştirdi. Hane halkına da kendisinin bundan sonra sadece bu ekmekleri yiyerek karnını doyuracağını söyledi. Çocukları "Babacığım biz şu ana kadar  et,süt,bal,meyve v.s imkanımız olan her şeyi yiyorduk. Artık bunları yemeyecek miyiz" diye sorunca Hz. Ali Efendimiz :"Hayır ! siz bütün o temiz ve helal gıdaları yemeye devam edeceksiniz. Fakat ben bu ümmetin idarecisi ve halifesi olarak ancak halkımın en fakir olanlarının yiyeceğine kendimi ayarlayacağım.Benim halkıma velayet sorumluluğumun gereği budur.Ümit ederim ki ; böyle yapmakla Rabbim benim bu görevdeki eksikliklerimi ve kusurlarımı affeder" dedikten sonra bu kararının gerekçesi olan ayeti okudu."
Yetimin malını idare eden fakat zengin olan kimse ise , böylece onun malını yemekten kaçınsın!Eğer fakir ise artık ihtiyaç ve emeği nispetinde örfe uygun miktarda yesin"(NİSA SURESİ AYET 6)
Hz.Ali efendimiz Ben bu ümmetin velisiyim.onlar bana teslim edilmiş yetimler gibidir demekle halkın en fakirinin hayat ölçülerini baz alıp yaşamayı tercih etmiştir.

HEYACAN YÜKLEME

Ak Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan oturmuş kameranın karşısına, il başkanlarına heyecan yüklemeye çalışıyor. 
Bu cümleyi şöyle kursam daha iyi mi olurdu:
“Cumhurbaşkanı Erdoğan oturmuş kameranın karşısına Ak Parti il başkanlarına heyecan yüklemeye çalışıyor.”
Bir problemli tarafı var değil mi bu ikinci cümlenin. Oturmuyor, sakil duruyor. “Ne ki bu, diye soruyorsunuz. Ne işi var Cumhurbaşkanının bir partinin il başkanlarıyla?”
Ama öyle. Anormal normali bu Türkiye’nin. Cumhurbaşkanı en çok Ak Parti il başkanlarının Cumhurbaşkanı.
Bu faslı geçelim. Çünkü bu fasıl, insanlara ne kadar garip gelse de Cumhurbaşkanına garip gelmiyor.
Bu faslın bir de “Peki bu ‘heyecan yüklemeleri’nin bir karşılığı oluyor mu, muhataplarda?” tarafı var.
Bence asıl o tarafta ciddi problem var. Heyecan bitti o cenahta. “Metal yorgunluğu” en hafif tanımlama. Ben “Ruh yorgunluğu” demiştim. Ruh yoruldu o kadrolarda.
Şimdi soralım: Mesela neyini savunsunlar Şehir Üniversitesini kapatmanın?
-Askerler bunu yapmazdı, yapamazdı. Askerlerin hep bir “dindar insanları rahatsız etmeyelim, bizim meselemiz dincilerle” gibi bir yaklaşımı vardı. Geniş halk kitlelerini rahatsız etmekten çekinirlerdi. En azından “Ordunun halkla ilişkileri” gibi bir gündemleri vardı. Bu iktidar, “yapılanlar muhafazakar camiada nasıl bir karşılık bulur?” gibi bir soruyu sormaktan bile imtina ediyor. Fütursuz.
Fütursuz da, diyelim Şehir Üniversitesi’nde okuyan bir genç, falanca ilde Ak Parti il başkanının karşısına çıksa “Ne istediniz üniversitemizden? Size ne zararı vardı? Ülkeye ne zararı vardı? Niye kapattınız? Türkiye’nin en öncelikli meselesi üniversite kapatmak mıydı? 28 Şubatlı günlerde devlet üniversitelerinden dışlanan birçok öğrencinin sığınağı olmuş bir üniversiteyi kapatmak sizin muhafazakârlığınıza mı düştü?” diye sorsa… ne der o il başkanı? “İyi ettik, helal olsun cumhurbaşkanımıza. Onun her yaptığında bir hikmet vardır. Siz henüz gençsiniz, anlamıyorsunuz” mu der?
Diyemez. İşte o “diyememe hali” var ya, odur “Ruh yorgunluğu.”
Kimyası bozuldu iktidar partisinin.
18 yılın yorgunluğu tabiidir. Heyecan düşmesi tabiidir. Oysa bu uzun yılları bile bir “iktidar doymuşluğu”na dönüştürmek, daha “kâmil” daha “süzülmüş”, hatta daha “Usta” bir niteliğe kavuşturmak mümkündü. Ama “Çıraklık dönemi heyecanı”nı, “kendini ispat çabası”nı, “Hata yapmama, insanları ürkütmeme duyarlılığı”nı, “Daha önümüzde yıllar var dinginliği”ni aratıyor iktidar.
Hayret bir şey. “İktidara doymama” hali gözleniyor her yeni günde. Bütün alanlar benim gücümü hissetsin, yaklaşımı.
Ah o kimya!
Ama bir şey daha var. “Savunma psikolojisi!” 
Savunulamayacakları savunmakta zorlanma psikolojisi.
Bakıyorum iktidara adanmış medyaya, Şehir Üniversitesinin kapatılması ile ilgili bir savunma yazısı yok. Neredeyse öyle bir olay olmamış gibi suskunluk söz konusu.
Birkaç köşe yazısı yazdırılsaydı ya… “İyi ettik, iktidarın en büyük başarılarından birisi de Şehir Üniversitesi’ni kapatmaktır” falan diye…
İktidarı savunma misyonu ile ekranlara çıkartılan neredeyse “Gedikli” elemanlar savunsalar ya üniversite kapatmayı…
Hala oralarda yazabilip de içinde fırtınalar kopan arkadaşlar, garip arkadaşlar, “Ne yapıyoruz biz?” diye iç sancılar yaşayan arkadaşlar, içlerinde yazdıklarını silen arkadaşlar, kendilerine “Yukarısı”nın rahatsızlığı hatırlatılan arkadaşlar…
Ah o kimya!
Biz ne cengâverdik 28 Şubat günlerinde!
Bizimkiler hukuksuzluk yaparsa yutkunuruz. Bizimkiler “bütün alanlar bizim olsun” diyerek “farklı” her alana kelepçe geçirirlerse yutkunuruz.
Halbuki, tam da bugün lâzım dostluk. Adamlarınız dört nala yanlışın göbeğine at sürerken “Dur bir dakika, nereye gidiyorsun? Orası çıkmaz sokak. Orası uçurum. Orası bataklık” diyebilmek tam da bugün lazım.
Kopmuşsun gençlerden. Bugün iktidarın hepsi senin olsa ne yazar? Ne zaman kazanacaksın gençliği? Hani yatırım yapardın gençliğe? Hani “Türkiye’nin geleceğini inşa” diye bir derdin vardı. Hani şöyle sıradan bir gün, gelişigüzel seçilmiş bir genç topluluğun içine girip “Nasılsınız? Gelin bir çay içelim” diyecek rahatlık?
Ah o kimya!
Beyoğlu’nun barlarında bile ulaşılacak yürek bulunduğuna inanan heyecan!
Nerede ise limitsiz bir güç kullanma iradesi var. Ama azalıyorsunuz.
Etrafınıza bakın, yola çıktıklarınızla kopmuşsunuz. “Hep onlar kötü!” değil mi? “Hep onlar yanlış!” Hala yanınızda olanlar “Üç kul hüvellahü bir elhamdü okumadan” bir şey söyleyemiyorlar.  Yolda bulduklarınız ne kadar ve hangi heyecanı taşıyorlar, emin değilsiniz.
Dönelim başa. Kameranın karşısında bir Cumhurbaşkanı parti il başkanlarına heyecan yüklemeye çalışıyor. Bu manzara her şeyi anlatıyor. Türkiye’nin sıkıntısını. (Ahmet Taşgetiren-Karar gazetesi 3 Temmuz 2020)

HAC ESNASINDAKİ YASAKLARIN HİKMETİ

 Hac esnasında bir takım yasaklar mevcuttur. Bu yasakların bir hikmeti,insanı eğitmek ve terbiye etmektir.”Her kim o aylarda hacca niyet ederse, hac sırasında çirkin konuşmalardan, tüm yakışıksız davranışlardan ve kavgadan kaçınmalıdır”(Bakara suresi 197)
Hac sırasında çirkin konuşmamaya, yakışıksız davranış ve kavgadan kaçınan kimse, haccın dışındaki zamanlarda aynı hacdaki gibi davranış göstermeye antremanlı olur. 

ELEŞTİRİLME

İskender, hiçbir kusuru konusunda onu uyarmayan bir vezirine “Sana ihtiyacım yok” dedi. Vezir :”Neden hükümdarım ?” deyince İskender:”Çünkü ben bir beşerim. Sen bu kadar süre zarfında benim tek bir hatama bile rastlamadıysan cahilsin demektir. Örtbas ettiysen o zamanda hainsin demektir.

2 Temmuz 2020 Perşembe

GÖREV İSTEMEK

Mısır meliki tarafından Hazine Bakanı arandığını duyunca Hz.Yusuf "Beni ülkenin hazinelerine bakmakla görevlendir; çünkü ben iyi koruyucu ve bilgili bir kişiyim"dedi (Yusuf suresi 55 ayet).
Nefsin iddiası olarak ortaya "Ben bu işi yaparım" diye atılmak yanlıştır. Söz ve niyet nefse düştüğü anda Allah elini çeker. Allah adamları nefisten konuşanları anlarlar. Bir işi yapacak ehil insan bulunmadığı takdirde "Ben bu işi yapmaya ehilim,uzmanım" demek İslam Fıkhında Farz-ı Tayini diye anılır.

TEBLİĞ YÖNTEMİ

Ali İmran suresi 159 ncu ayet tebliğ yöntemini belirtir. Bu ayette strateji, psikoloji, sosyoloji vesair ilimlerden ne varsa hepsi ifade edilmiş olur.
"Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak  davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın; onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah'dan bağışlama dile.İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah tevekkül edenleri sever"
Birinci merhalede af isteniyor, bu ahlak sabır ister. Düşmanı için bile affedilmesi için dua etmek de sabır ister.

İSTEMEK

İstemek kulluğun ve imanın açık alametlerindendir. Kul hangi durumda olursa olsun Rabbine sığınmaktan vazgeçmemelidir. Hadis-i Şerifte şöyle buyrulur:"Bir kul;"Ey benim Rabbim, beni mağfiret eyle" dediği zaman Allah öyle diyen kulundan hoşlanır ve:"Aferin Kulum benden başkasının günahları mağfiret etmediğini bildi" buyurur"(Rümuzul ehadis 511-11)

ŞEYH SAİD'İN ECDADI

1640 yılında şimdiki Diyarbakır ilinin Bismil ilçesinin Çılsıtun köyünde mukim, peygamberin soyundan Seyyid Haşim diye biri vardır.
Sultan 4. Murat’a direnip itaat etmemiştir. Seyyid Haşim’in 4. Murat’a şöyle dediği rivayet edilir: “Ben, idâresi altındaki memlekette içkiyi yasaklayıp, kendisi sarayında içki içen adama biat etmem!”
Sultan, Seyyid Haşim’i idam eder ve malına el koyar.
Aile yaşadığı bölgeden ayrılmak zorunda kalır.
Palu civarına yerleşirler.
Seyyid Haşim’in yerine oğlu Seyyid Hüseyin geçer.
Seyyid Hüseyin’den sonra Molla Haydar, ondan sonra da Şeyh Kasım yolu devam ettirir.
Şeyh Kasım’ın oğlu Şeyh Ali Septi, Nakşibendi tarikatının en önemli isimlerinden olan Kurdistan’ın büyük alimlerinden Mevlana Halid-i Şehrezori’den (Bağdadi) halifelik alır.
Şeyh Ali Septi, Şehid Şeyh Said’in dedesidir.
Şeyh Said’in babası Palu’dan Hınıs’a gider ve Kolhisar köyüne yerleşir.
Şeyh Said o köyde dünyaya gelir.
Yedi kardeştiler ve ailenin önemli ismi Şeyh Said idi.

HOCAEFENDİLER BUYRUN KEMALİST TAPINMAYI KONUŞALIM

Sizin gündeminizde niçin bu yok? Siz de biliyorsunuz ki seksen küsur milyonluk koskoca bir millet çocuklarıyla, gençleriyle, okullarıyla, her seviyedeki yöneticileriyle yaklaşık bir asırdan bu yana bir puta tapmaya zorlanıyor. Bin yıldan bu yana İslam’ın bayraktarlığını yapmış, İslam’la aziz olmuş, Allah’tan başkasının önünde eğilmeyerek yeryüzünün en büyük medeniyetini kurarak yirminci yüz yıla ulaşmış olan bu millet son yüz yılda İslam’ın yerine Kemalist bir din dayatmasıyla karşı karşıyadır.
Muhterem hoca efendiler, söyleyin bir millet için bundan daha büyük bir felâket ne olabilir?  Niçin sizin gündeminizde bu yok?
Bir kaç kadının bir türbeye gidip orada el açmasından, bir yerlere çaput bağlamasından, dua ederken orada yatanları aracı edinmesinden dolayı Tevhid adına aslanlar gibi kükreyen, ekran ekran koşuşturan, sayısız makaleler kitaplar yazan hocalar, akademisyenler, size sesleniyorum;
Bir asra yakın zamandır milyonlarca yavrunun, milyonlarca öğrencinin bir puta taptırılmasına söyleyeceğiniz bir sözünüz yok mudur? Yoksa bu mesele Tevhid’in konusu değil midir?
“İslam’da Mevlüt gecesi yoktur, İslam’da Mirac yoktur, Berat yoktur, Kadir gecesi yoktur, bütün bunlar bid’attır, hurafedir” diye birer kahraman edasıyla haykıran hocalar!
Bu ülkenin meclisinin, en üst yöneticilerinin, bakanlarının, yüksek bürokratlarının, genel müdürlerinin ve bütün yöneticilerinin bir heykelin önünde kıyam etmelerinin, ilkelerine bağlı kalacaklarına dair yemin etmelerinin İslam’daki yeri, Tevhid’deki yeri hakkında söyleyeceğiniz bir şey yok mudur?
Ehli Sünnet savunuculuğu adına herkesi kırıp geçiren hocalarımız!
Söyleyin Allah aşkına, bu ülkede bir asra yakındır Allah Teâla’yı gazaba getirecek daha büyük bir cürüm var mıdır?
Eften püften meselelerle hiç durmadan bir birlerine düşen, birbirleriyle çekişen ve bundan dolayı Müslümanları üzdükçe üzen, sadece İslam düşmanlarını sevindiren hoca efendiler!
Buyurun, bu konuda da bir şeyler söyleyin bu ümmet sizin gözünüze bakıyor.
Buyurun sayın Mustafa İslamoğlu, sayın Mehmet Okuyan nedir bu Kemalizm, indirilmiş din midir, uydurulmuş din midir?
Sayın Mustafa Öztürk, el an devam eden bu tapınmayı tarihselcilikle mi izah edeceksin ne yapacaksanız yapın.
Sayın Abdülaziz Bayındır hocam, niçin meydana çıkıp bu hususta bir şeyler demiyorsunuz? Sahuru yarım saat geciktirme, iftarı bir kaç dakika önce yaptırma konusundan daha mı önemsiz?
Sevgili İhsan Şenocak, Ebubekir Sifil hocam, bir şeyler söyleyin bu ümmete dayatılan şu Kemalizm hakkında! Yoksa “Mustafa Kemal nihayetinde Ehli Sünnettir, bir sakıncası yoktur” mu diyorsunuz?
Muhterem Cübbeli Ahmed hocam, bu konuda da sizden bir şeyler duymak istiyoruz. Yoksa bu işi kabirlerinden Gavs’lar mı halledecek düşüncesindesiniz?
Bu hususta devlete bir şeyler söyleyelim, çünkü Kemalizm devlet tarafından dayatılmıştır ve devlet tarafından bu dayatma kaldırılacaktır.
Allah şahittir ki sizleri tahkir etmek için yazmıyorum. Ama unutmayın ki bu ülkenin akli selim Müslümanları hocalar arasındaki ölü gündemler üzerinden yaptıkları tartışmalardan, çekişmelerden bıkmış, bizar olmuş durumdalar. İstiyoruz ki İslam âlimleri layık oldukları izzet ve itibarı kazansınlar.(Mehmet Göktaş-Doğru Haber Gazetesi)

AHLAK, ALLAH TEALA'NIN İSİMLERİNİ YAŞAMAKTIR.

Ahlak, Cenab-ı Hakk'ın güzel isimlerinin yaşanmasıdır.
"El Müehhil" isminin gereği olarak yaptığı işe ehil olmak, eksiksiz ve kusursuz iş yapmak.Çalışmalarımızda, konuşmalarımız ve niyetlerimiz hep ehliyetle olmalıdır.
"El Vedud" isminin gereği olarak bütün varlığa karşı sevgiyi esas almak gerekir. Kendini ve varlığı sevmeyende sadakat de olmaz
Bütün isimlerde ve vasıflarda mükemmel olan ancak Allah'dır. Biz bu güzel ahlakları ancak terbiye edildiğimiz kadar yaşarız.

DİN KARDEŞİMİZ ZALİM OLURSA

Resulullah (sav) dedi ki:"Din kardeşin zalim de olsa ona yardım et." Bir adam :"Ya Resulullah! Kardeşim mazlumsa yardım ederim amma eğer zalimse ona nasıl yardım edeyim, söyler misiniz?" deyince Peygamber efendimiz:"Onu zulümden alıkoyarsın, onun zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir."buyurdular.
Bu hadisi şerifi bugünkü alnı secdeli idarecilerimize  okursak, onları yanlışlar konusunda ikaz etmek gerekir. Mümin güvenilen insan demektir. Allah'a giden yolda güvenilmeyen insan, kendisini ve başkalarını asla hedefine ulaştıramaz.



AHMET DAVUDOĞLU'NUN SİTEMİ

Şehir Üniversitesinin Cumhurbaşkanı kararı ile kapatılması Davudoğlu'nun zoruna gitti ve ağır kelimeler konuştu. Konuşmaları içinde hakikatlerden bahsetti. Ancak tasavvuf gözlüğünden hadiselere bakılırsa kızmaya gerek yoktu. Şu cihetten;
1-) Her şeyi Allah'dan bilenler özel şeriat sahipleri olmakla Davutoğlu genel şeriat ilkeleri yönünden feveran etmekte ve haklıdır
2-) Hizmet ettiği kimseler eğer zalim ise, ilahi kuralın bir gereği olarak kim bir zalime omuz vererek yardım ederse, Hak Teala o zalimi ona musallat etmeden canını almaz kuralını sohbet olarak dinlemesi gerekir.
3-) Hak Teala bir kimseyi bir işe vazifeli kılmışsa o kimseye kimse mani olamaz.Ancak o işe memur edilen kimsenin mutlaka adil,muhlis v.s olması gerekmez. Saedce Hz.Hızır gibi özel şeriata tabi kimseler masumdurlar.Peygamberler nübüvvet yönünden genel şeriata tabi olduklarından kendilerinden şeriata aykırı fiil ve söz sadır olmazlar. Üniversiteyi kapatan, Peygamber yahut yüksek velayet sahibi birisi olmadığından miskal ağırlığındaki şer ve hayr'ı karşılık bulacaktır. Davudoğlu kaderin hükmünde acele ediyor. Çünkü canı yanıyor. Yaşayalım ki ne garabetler göreceğiz. Ama sonuç iyi olacak diyor büyükler. Şafak sökmesi, karanlığın en koyu bir zamanında başlar imiş.

NEFSE KARŞI ADALETLİ DAVRANMAK

Nefse karşı adalet; onu övmemek, hakkı olmayan şeylerle ona pay vermemek ve nimetleri ona mal etmemektir."Rabbinin nimetine gelince onu anlat"(dUHA AYET 11) Yasak olan nimeti dile getirmek değil , nimetlere sahip çıkmaktır.Öyle Yapanlara Allah Teala "Kulum  Bana ait bir malı gasbediyorsun" der.

TAM İSABETE MANİ OLAN ŞEY

Psikiyatris ve iletişim uzmanı olan birisi Bir evliyaullah'la bir cami avlusunda sohbet ederken karşılarına camiden çıkan beş kişi karşı bankta oturup konuşurlarken psikiyatrist efendiden izin alır:Hocam der ben şu arkadaşlarla konuşayım siz sadece dinleyin onları dinlerkren kalplerindeki hastalıkları ve sıkıntıları tespit edeyim ,onlar gittikten sonra tespitlerimdeki isabeti bana söyleyin" der ve karşıdaki adamlarla konuşmaya başlar karşılıklı sohbet epey devam eder ve bittikten sonra adamlar ayrılırlar.Psikiyatris Hocasına dönerek adamların durumunu tek tek söyler.ve tespitlerindeki isabet neticesini sorar.Hocası :%90 sabet der.Talebe sorar:Hocam %10 eksiklik neden kaynaklandı? deyince hocası:Onları konuştururken sen "ben bu işin uzmanıyım" havasına girdiğin anda perde kapandığı için teşhislerin eksik kaldı diye cevap verir.
Nefis devreye girdiğinde perdeler kapanır imiş.
Bir insan en iyi bildiği, en uzman olduğu sahada bile nefsine pay verdiği anda perde kapanır ve ahlaki değer oranı düşer.Perde şeffaf iken nefis devreye girince siyahlaşır ve arkasını göstermez.

HASTALIKLARIN TEDAVİ METODLARI AYNIDIR

Beden hastalıkları ile Kalp hastalıklarının tevadi metodları aynıdır.Öncelikle doğru bir teşhis, doğru bir ilaç temini ve kullanım şekillerine dikkat gerekir.Bedeni hastalıklarımız için doktora gideriz.Doktor mesleğinin ehliyse iyi bir tetkikten sonra ilaç yazar.O ilacı eczaneden alırız ve ilacın prospektüsündeki kullanım şekilne dikkat ederek tedavi oluruz.Kalp Hastalıklarındada Evliya ullah'a gideriz.Bu tabiblerin ilaçları Allah eczanesinde bulunur ve bu ilaçları ,doktorun önerilerine uygun kullanırsak bu hastalıktan kurtuluruz.iki hastalıkta da doktor ve ilaç ihtiyacı mevcut olduğu gibi kullanım şekline de riayet şarttır.Onbeşgünlük bir dozajı bir güne sığdırırsan kendine zarar vermiş olursun.
Eğitilmemiş her nefis kötülüğü emreder."Kardeşim bende kibir yok, bende hased yok" diyen insanın bu savunması da hastalık göstergesidir.
Nefis Allah'ın merhamet ettiği merbeye gelirse(mutmainne) iyiliği emreder.

ŞEYTANIN MUSALLAT OLDUKLARI:SAHTE PEYGAMBER/SAHTE MÜRŞİDLER

Yalancı peygamberlerden birisi de İbni Sayyad isimli bir çocuktu.Henüz on iki yaşında idi.Efendimiz İbni sayyad'ın yanına gitti ve ne gördüğünü sordu. O da:"Allah7ın tahtının okyanusların üzerinde kurulduğunu görüyorum"dedi.Efendimiz :"Yalan söylüyorsun.Senin söylediğin taht şeytanın tahtidir". buyurdu.Sonra da onun yalancılığına bir delil göstermek istedi.İçinden Duhan suresinin şu ayetini tuttu:FERTEGIB YEVME TE'TİSSEMAİ BİDÜHANİN MÜBİN "Göğün açık bir duman getireceği günü bekle (Duhan suresi ayet 10) Sonra da ona:"Şu anda içimden ne geçtiğini söyle" dedi.O da ancak "Duh, duh" diyebildi.(Buhari /cenaiz 80).
Şeytn Efendimizin kalbinden duhan kelimesini almaya çalışırken ,Allah Teala onun bu hareketine müdahale etti.Eğer tam alabilseydi vahiy zedelenirdi.Şeytanın bunu yapamayacağnı Hak Teala ifade buyurdu: Andolsun ki biz , en yakın göğü kandillerle donattık.Onları şeytanlara atılan taşlar yaptıkve ahirette de onlara alevli ateş azabını hazırladık(Mülk suresi ayet 5)
Peygamberler Kalp tedavi doktorları olduklarından kalp doktorluğu istismar edilen bir alan haline gelip sahte evliya. sahte mürşid türemiştir.Şeytanların asi olanları bu şahıslara musallat olmuş,nefislerine hoş gelen, dünyalık temin etme vasıtası olarak bu yolu kullanmakta, saf insanlarımızın yollarını kesen eşkıya konumunda kalmaktadırlar.

CAHİLİYYE DEVRİ BUGÜN DE MEVCUTTUR.

Cahiliyye devri dendiğinde Efendimiz (sav)' in Peygamber olarak vazifelendirilmeden önceki devir akla gelir. Hangi dönemde olursa olsun "Vahiyden uzak, terbiye edilmemiş nefs kaynaklı , her türlü niyet, söz ve hareket cahiliyyedir." Cahiliyye tanımının sebebi bilgisizlikten değil, nefse ve şeytana uymaktan dolayıdır. Terbiye edilmemiş nefse uyanın bütün davranışları cahiliyye konusudur. Bilgi eksikliğinden kaynaklanan cahillik ciddi bir hastalık değildir. Eksik olan bilgi yerine konulduğunda sağlık düzelir. Fakat kalpte olan hastalıklar(kibir, haset, fesat) hastalıkları peygamberin tavsiye ettiği ilaçla tedavi edilmezse o insan yanlış yapmaktan vazgeçemez. Bu nedenle "Ne keşif ne keramet illa istikamet" temel derstir.

KALP HASTALIKLARI

Haset, şirk, kibir,nifak, riya , küfür,ucub ve yalan.
Kalp hastalıklarının teşhisini, tespitini ve tedavisini manevi kalp doktorları olan peygamber ve varisleri yaparlar.Bu teşhisi yapabilmek için "Kalp Fıkhı" mertebesine ulaşmak gerekir."Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse asla cennete girmeyecektir"(Müslim/-İman  147)

PEYGAMBERLERİN SORUMLULUKLARI

"İşte böylece ; içinizden size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size ilahi mesajı ve hikmeti öğretecek ve ayrıca bilmediklerinizi size bildirecek bir elçi gönderdik"(Bakara suresi 151)
Bu ayette Peygamberin "içimizden" biri olduğu yani insan olduğu belirtilmiştir.
Peygamberlik vazifesini bugün Evliyaullah devam ettirmektedir.
Ayeti kerimede dört temel görev sayılmıştır."Sizden biri olan, ayetleri size okuyan, sizi temizleyen, size kitabı ve hikmeti öğreten"(Ali imran 164) şeklindedir.
İnsanları eğitme görevi peygamberde olup onlarda zerre kadar kırılma olmaz.
Ne gelenden ne gidenden,
Darılmayız kem edenden
Gönlümüzü kıran kırsın
İncinmeyiz incitenden.

SORU

Derler ki : Allah'ı görene soru gerekmez, onu görmeyende de soru tükenmez" Sorgulamalar hak olsa da insana zaman kaybettir. Çünkü insana gereken bir an önce Hakk'dan razı olmaklıktır."Allah her şeyi en güzel yarattı" noktasına ulaşınca rahat edilir.

CEHENNEME UĞRAMAK

"içinizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur.Bu rabbin için kesinleşmiş bir hükümdür".(Meryem suresi ayet 71)
Ayette uğramaktan bahsettiğinden sırat köprüsünden geçmekte bir anlamda uğramaktır."Geçerken uğradım" demek ""kapıdan selam verip geçmek" anlamında da kullanılır. Uğramak kelimesi süre anlamında çok farklı zamanları ifade eder. Bir yerden şimşek gibi geçmekte uğramaktır.

1 Temmuz 2020 Çarşamba

ŞEYH BEDRETTİN

Şeyh Bedrettin, kutup derecesine gelmiş bir evliya olup çok istismar edilmiştir.Varidat isimli kitabında"bir sineğin öldüğünü görünce yaşadığı şiddetli acıma hissinden dolayı merhametini sineğe nefes olarak üflemesi ve sineğin can bulması" mevzusunu anlatır.
Yine varidat isimli kitabında anlatır:Uzaktan baktım ki bir adam çocuğa tokat vurdu.Ben olduğum yere düştüm"Bu durumdaki insan; vücudunu ve algısını o kadar büyütmüştür ki kainattaki bütün acıları hisseder hale gelmiştir.
The Green Mile (Yeşil Yol) isimli romanın baş karakteri olan siyahi zat adeta bir kutuptur fakat din hakkında hiçbir bilgisi yoktur. Öz ruhunda en ufak bir karanlık  niyet taşımayan  ama şahit olduğu kötülükten ve zulümden  ve devamlı bunları düşünmekten dehşet derecesinde yorgun düşmüş , dünyada kalmak anlamında bir hırsı kalmamış bir adam."Üzüldüğünüzü biliyorum ama artık bırakın çünkü ben gitmeyi istiyorum patron" diyor ve ardından yaşadığı halleri şu şekilde anlatmaya çalışıyor:"Gördüğüm ve hissettiğim acılardan yoruldum artık patron. Yağmur altında bir ispinoz gibi yalnız, hep yollarda olmaktan yoruldum. Hiçbir zaman bana eşlik edecek, bana nereden geldiğimizi , nereye gittiğimizi ve nedenini söyleyecek bir yoldaşım olmadan. İnsanların birbirlerine karşı bu kadar kötü olmalarından yoruldum. Yardım etmeye çalışıp da edemediğim  bütün o zamanlardan. Karanlıkta olmaktan yoruldum.Asıl da acıdan.Çok fazla, eğer sona erdirebilseydim, yapardım.ama yapamıyorum."

RESULULLAH (SAV) ALEMLERE RAHMETTİR

Cenab-ı Peygamber bir gece endişeyle ve terle uyanarak kıvranıp dua etmeye başlar ve ;"Rabbim onun acısını geçir. Sıkıntılarını kaldır. Onu rahatlat" diye dua eder. Bunu gören Hazreti Aişe validemiz "Kime dua ediyorsun ya Resulullah?" diye sorar.Efendimiz:"Okyanusta büyük bir balık sancı çekiyor. Onun acısının geçmesi için dua ediyorum" buyurur..

İNFAK,İMANDAN BAŞLAR

"Onlar kendilerine verdiğimiz rızıklardan ne varsa cömertçe sarfederler"(Enfal suresi ayet 3). İman bize verilen rızıkların en değerlisidir ve infak etmek imandan başlar. Bundan sonra da Allah'ın kuluna verdiği ; ilim, para, makam, zaman, sevgi, güleryüz vesaire ne varsa ondan bütün kulları faydalandırmak şeklinde gider.İmandaki infak insanlara Allah'ı sevdirmek ve imanın derecelerini anlatmak, tattırmak ve onları ısındırmaktır.
Ahlakın tarifi şudur: Allah'ın isimlerinin manalarının açığa çıkmasıdır. Güzel ahlaka dair bütün uygulamalar ahlak ile infaktır.

RIZK DAĞITIMINI MERAK EDEN

Veli bir zat, Hak Teala'nın rızk dağıtımını merak eder. Mikail (a.s) onu misal alemine alarak kendisine illetler seviyesinden bir olay izletir. Önce rızıklarını almak için çocukları olmayan genç bir çift gelir. Hz.Mikail, bu çifte elli tır dolusu erzak verir. Sonra bir sürü çocuğu olan kalabalık bir aile resi olan bir adam gelir. Ona da sadece üç çuval erzak verirler. Bunları gördükten sonra o veli Zat, Rabbimizin huzuruna getirilir. Veli Zat sorar:Ya Rabbi hiçbir şey anlamadım. Kafam karıştı. Sadece iki kişilik aileye elli tır erzak verildi, kalabalık bir aileye ise üç çuval erzak verildi. Bunun hikmeti nedir? diye durumunu arz eder. Mikail (a.s) bu hadisenin hakikat alemindeki şeklini gösterir. Önce gelen genç çift sürekli insanlara erzak dağıtmakta, kalabalık nüfusla adam ise aldığı üç çuvalın üzerine erkek ve dişi aslan oturmuş, yaklaşana pençe atmakta. Hz.Mikail o veli kula:"Şu adama üç çuval değil de elli tır erzak verseydik ihtiyaçlı insanların hali nice olurdu?" deyince o veli zat:Tamam şimdi anladım demiştir.

İSLAMİ AHLAK'IN BASAMAKLARI

Yolun başlangıcı İnsanın niyet, söz ve amelde Hakk'a tabi olarak kendisinin ve başkalarının eksikliklerini fark etmesine "yolun başlangıcı" denir. Bundan sonra geçilmesi gereken on derece mevcut olup üç tanesini Hucurat suresi açıklar:
Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın.(Hucurat suresi ayet 12)
Kötü zannın son sınırı söze ve harekete dökmektir.
Bu ayette önce zan gelir,sonra araştırma,sonra gıybet gelir.Bunlardan birine kapılan kimsede diğeri arkasından gelir.
Dördüncü basamak niyette ve sözde kimseye kızmamak, öfkeyi yutacak derecede sabra sahip olmaktır.
Beşince basamak öfkesini yutabilen insanların yapmakta zorlanacağı şekilde ayrım yapmadan insanları affetmektir.
Altıncı ve yedince merhaleyi şu ayet belirtir:
İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir. Bu güzel davranışa ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan ve olgunluktan) büyük payı olanlar kavuşturulur(Fussilet 34,35)
Altıncı derecede kişinin problem yaşadığı insana iyilik yapması gerekir.Ve bu iyilik sıradan bir iyilik değil "en güzel bir iyilik"tir.Bu güzel iyilik nedeniyle zamanla o düşman yumuşar ve en yakın dost olur.
"Ve muhakkak ki sen pek büyük bir ahlak üzerindesin"(Kalem suresi ayet 4) ayetindeki  durumu Hz.Cibril'den soran Efendimize Hz.Cibril:"Ya Resulullah!Gelmeyene gider, vermeyene verir, Zulmedenleri de affedersin" buyurdu.
Sekizinci derecede kişi, bütün Müslümanların kendi öz kardeşi olduğuna inanmalı ve öyle hareket etmelidir.Hucurat suresi 10 ayeti:"Müminler ancak kardeştirler.Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah'a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin"
Dokuzuncu derece "Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin" makamıdır.
Onuncu derece bütün insanlığı aynı Müslüman kardeşleri gibi kardeş sayarak zararsızlık konumunu korumaktır.

DEĞİŞİMLER ANLIK MIDIR?

HEPİMİZ ANDA İNSAN, ANDA HAYVAN, ANDA Hakk'a TESLİM, ANDA ŞEYTANA TABİ OLMA DURUMUNA DÜŞEBİLİRİZ.
ŞÖYLE BİR ÖRNEK ANLATILIR.
Hz.İsa (a.s) , kendisine tabi olan bir havarisine dedi ki"Kardeşim, Sana şu dağda bir mabet ypalım  da sen orada insanlara vaaz ver." Bu havari kaliteli ve inanmış bir kimse idi. Az sonra Hz.İsa "Yarın Filistinde ki Celile'ye gideceğim. Orada çok hakaret görüp çok sıkıntı çekeceğim"dedi.Bu hadisenin olacağını Hz. Allah, ona göstermişti. Peygamberler ve hakikat mertebesinde olan erler kaderlerini açıkça görseler bile en küçük bir şekilde itiraz etmezler.
O havari bu sözü işitince hemen öne atılıp "Efendim, sakın oraya gitmeyin"deyince Hz. İsa celalli bir şekilde "Çekil Şeytan" dedi.
Hz.İsa efendimiz, açığa çıkmış bir kader hükmüne itiraz ettiği için böyle söyledi. Havari de o anda ortaya çıkan fikre göre böyle söyledi.
Dışarıda bir takım patlamalar çatlamalar duyan bir kimse Genel Şeriat gereği ihtiyatlı davranmak zorundadır.Sokaktaki hadiseye karışmamalıdır.ancak Özel Şeriata sahip birisi "Dışarı çık" emrini almışsa dışarı çıkar,ancak bu zat başkalarına "Siz de dışarı çıkın"diyemez. Allah'ın kişiye özel emri sadece onu bağlar.Çünkü o kişi Hakikat mertebesindedir ve emre uymakla mükelleftir.

EVLİYAYI KİM ANLAR?

Evliyaullah'ı ancak kalpleri canlı olanlar anlar VE ONUN SOHBETİNDEN YARARLANABİLİR..Hakk Teala buyurmaktadır ki:"EY İMAN EDENLER!SİZİ ÇAĞIRDIĞI ZAMAN ALLAH'IN VE RESULÜNÜN ÇAĞRISINA UYUN Kİ HAYAT BULASINIZ"(ENFAL SURESİ 24.AYET).
Her Cuma günü mimberden hoca bu ayeti okur ve mana olarak "Size hayat veren şeylere çağırdıkları zaman icabet edin"diye söylerler.Bu ayetin esas manası:"Sizi diriltmesi için Allah'a ve Resulüne icabet edin"şeklindedir.Bu ayet böyle anlaşıldığı zaman henüz davete icabet etmeyenler kalpleri ölü hayvan olarak telakki edilmelidir.Rabbimiz bizi Allah'a ve Peygamber'e tabi olmak suretiyle dirilişe ve insanlığa davet etmektedir.

KİŞİYE ÖZEL ŞERİAT OLUR MU?

"Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır"(Yusuf SURESİ 76)
Arzdan arşa kadar  sayısız ilim mertebeleri vardır.ve en üstte ALİM isminin sahibi Hak teala mevcuttur.Avam insanlar Genel Şeriat kaidelerine tabidir.Hakk'a yakınlık sağlayanlar ise ÖZEL ŞERİAT hükümlerine tabidir.
"EĞER BİLMİYORSANIZ İLİM SAHİPLERİNE SORUN"(eNBİYA SURESİ AYET 7)
ara derecedekiler içindir.
Hz.Musa (a.s) ile Hz.Hızır (a.s) arasındaki durum Genel Şeriat ile Özel Şeriat sahiplerinin durumudur.Hz.Musa (a.s) iki şeriata da uygun davranmayı gösden kaçırmış,Genel Şeraita uyarak Hz.Hızır7ın hareketlerine itiraz etmiştir.
"Dedi ki;"Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin.Bütün yönleri ile kavrayamadığın meseleler karşısında nasıl kendini tutabilirsin ki?" (Kehf 67,68)


DEĞİŞEN DÖNEM

Necib Sultanım buyurmuştu." Şunların, bunların, filanların  v.s devirleri bitti. Artık maneviyatın &bizim) devrimiz başlıyor. Allah adamları hiç tecrübesi, birikimi olmayan bir çobanı bir yere idareci olarak atarlarsa, o kişi o makama oturduktan itibaren bir hafta on gün içinde Hak Teala'nın izniyle o makamın hakkını verecek terakkiye ulaşır."

KAZIM KARABEKİR PAŞANIN İSTİFASI

Kazım Karabekir paşa 26 Ekim 1924 de Ordu müfettişliğinden istifa etmişti. İstifa mektubundaki gerekçesi şu idi:"Bir senelik ordu müfettişliğim zamanında gerek teftişlerim neticesi verdiğim raporlarımın  ve gerekse ordumuzun taali ve takviyesi için takdim ettiğim layihalarımızın nazarı dikkate alınmadığını görmekle teessür ve ye'sim fevkaladedir.
Uhdeme düşen vazifemi, mebusluk sıfatıyla daha vicdan rahatlığı ile yapacağıma tam kanaat hasıl ettiğimden , Ordu müfettişliğimden istifa ettiğimi arz eylerim efendim".
Fevzi Çakmak paşa, bu istifa dilekçesini görünce heyecanlandı, başını sallayarak şöyle dedi:"Sen Vatan endişesiyle şimdiye kadar olduğu gibi yine fedakarlığa katlanıyorsun. Halbuki O'nun , şahsından ve mevkiinden başka bir şey düşünmediğini görüyorsun! Sana müthiş iftiralar atarak mahveder. Bu suretle ayrı, ayrı ezileceğiz. Şu Musul işi bitsin, ben de istifa edeceğim"

RAMAZANDA İÇKİ İSTEYEN MAARİF BAKANI

Cumhuriyetin ilanından sonra kurulan hükümetlerde Maarif Bakanı olarak yer alan Vasıf Bey, Şehir lokantasında rakı istiyor. Ramazan ayı içinde. Garson şu cevabı veriyor:"Ramazana hürmeten polis, açıkça içki içmeyi yasak etti. Rakı getiremem." Bu cevaptan hiddet duyan bakan, garsona bir tokat atıyor ve Marif Bakanı olduğunu söylüyor. Garsonlar da ona karşı grev yaparak, hiçbiri masasına servis yapmıyorlar. Halkın ve Garsonların aşağılayıcı bakışları altında Maarif Bakanı sıvışıp ortamı terk ediyor.
Dine karşı hürmetin üst seviye yöneticilerinde kalmadığı bir dönemin bereketi olur mu?

MÜSLÜMANLARI DİNDEN SOĞUTANLAR

Prof.Dr. Sıddık ÜNALAN, Elazığ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı
Esrar, eroin, alkol ve madde bağımlısı Müslümanları AMATEM’e götürüp tedavi ettirdik diyelim peki ya bizim mala, makama, mevkiye, koltuğa, lüks ve gösterişe, dünyaya yani maddenin bizzat kendisine bağlanmış Müslümanları kim tedavi edecek?
Köşklerde “Baby Shower” mevlitlere oluk oluk para akıtan, düğün sonrası “After Party’leri” ihmal etmeyen, ezanla karışık müzikler çalarken gelinle damadın muhakkak bir merdivenden aşağı indiği, İngiliz kraliyet balosunu bile geride bırakan düğünlere özenen, lüks yatlarda beyaz elbiseleriyle doğum günü partisi kutlamaya alışan, gösteriş düşkünü, dünya ve madde bağımlısı Müslümanları kim tedavi edecek?
Marka başörtüleri, siyah gözlükleri, yüksek topukları ve lüks jipleriyle gecelere akan, bir konser biletine milyarlar saçan, hiçbir tesettür defilesini kaçırmayan, pahalı telefonlarıyla tik tok videosu çeken, tüm özel hayatlarını Instagram’a açan, kınadığımız ne varsa başına İslami ibaresini koyarak yapan, kadının kocasına bir dilim kek, bir bardak çay vermesine bile itiraz ederek feminizmin kurucularını bile hayretler içerisinde bırakan, marka ve lüks bağımlısı tesettürlü Müslüman kızlarımızı kim tedavi edecek?
VİP umreden aşağı kabul etmeyen, Zemzem Towers’dan aşağı konaklamayan, rezidansların ve özel güvenlikli sitelerin dışında yaşayamayan, yurtdışı tatillerini ihmal etmeyen, sadece zenginlerle oturup kalkan ve bu dünyayı küçük bir cennete çevirmeye çalışan konfor ve madde bağımlısı Müslümanları kim tedavi edecek?
Efendimizin (s.a.s.), “Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref (makam, mevki, itibar) hırsıyla dine verdiği zarardan daha fazla değildir” (Tirmizi) hadisinde uyardığı gibi oturduğu makamı korumak veya daha üst bir makama gelebilmek için sürüye dalan bir kurt gibi etrafında kim varsa boğup parçalayıp bir kenara atan, dişinin geçmediği hiçbir makam, dilinin değmediği hiçbir dünyalık bırakmak istemeyen koltuk bağımlısı Müslümanları kim tedavi edecek?
Makam arabasız, sekretersiz, özel kalemsiz, korumasız yaşayamayan, koltuğu elinden alınınca kriz üstüne kriz geçiren, küçük bir müdürlük için bile aşındırmadık kapı bırakmayan, şeref ve itibarı malda, makamda ve parada gören, bunları kaybedince de itibarını kaybettiğini zanneden, yeniden bir makama gelebilmek için gerekirse ahlakını, adaletini, merhametini ve değerlerini bile gözden çıkarabilen makam bağımlısı Müslümanları kim tedavi edecek?
Asıl işi bu sorunlara çare üretmek olması gerekirken devlet destekli projeleri kovalamaktan, protokol fotolarına girmek için çırpınmaktan, vekillerle, bürokratlarla yapılan üst düzey ve çok önemli toplantılardan vakit bulamayan, İslami çalışmaların sadece para ve güçle yapılabileceğine iman etmiş, adı sivil kendi resmi bir kısım STK’larımızı kim tedavi edecek?
Peygamberimizin (s.a.s.) açlıktan karnına taş bağladığını anlatırken bile para kazanabilen, İslam’ın ana prensiplerini ve hatta kaderi bile inkâr edebilecek cesarette olmasına rağmen haramlarla, faizle, haksızlıklarla, adaletsizliklerle ilgili gıkını bile çıkaramayan, statükoyu devam ettirmek ve kazanımlarını kaybetmemek adına kendini bile kaybeden bir kısım hocalarımızı kim tedavi edecek?
Ve en kötüsü de bir asgari ücretle on nüfus geçindirmeye çalışan, çocuğunun okul masraflarını bile karşılayamayan, parasızlıktan evlenemeyen, borç batağında inim inim inleyen garip Müslümanların, tüm bu olup bitene, lükse, israfa, gösterişe, umarsızlığa, pervasızlığa bakarak din ve dindarlıkla ilgili yaptıkları sorgulamalarına kim cevap verecek?
Hiç kimse kusura bakmasın! Bu gidişatımız gidişat değil. Bu dünya sevgisi, bu madde bağımlılığı, bu vehn krizleri hepimizi mahvetti.
Efendimizin (s.a.s.), “Sizden öncekileri mal sevgisi helak etti. Bu sevgi onlara akrabalarıyla ve dostlarıyla ilişkiyi kesmeyi emretti. Kestiler. Cimriliği emretti. Cimrileştiler. Günahı emretti. Girdiler. Zulmü emretti. Yaptılar. En sonunda da helak oldular” (Camiu’s-sağir) uyarısına muhatap olmadan derlenip toparlanalım.

SEBEBLERE BAĞLANMANIN SINIRI

Süfyanı Sevri hazretleri ilim öğrenmeye başladığında içinde beş yüz dinarı bulunan bir kemeri vardı. O paradan infak eder, ilim öğrenir ve eliyle üzerine dokunarak "Sen olmasan bizi ellerine mendil yaparlardı"derdi. İlim öğrenip Hakk'ın yolunu tanıyınca kalan paranın tamamını bir günde fakirlere infak etti."Gökyüzü demir olup yağmur yağdırmasa, yeryüzü taş kesilip bitki bitirmese  ve böyle sıkıntılı bir durumda bile ben, rızk endişesine düşsem yine de inkar edici olurum" dedi.
İnancın güçleninceye dek kazanmaya ve sebeplere bağlı kalmaya bak. İnancın güçlendikten sonra ise sebepten sebebin yaratıcısına geç. Peygamber (a.s) işin başında kazanmakla uğraştılar, bunu farz kabul ettiler ve sebeplere tutundular, sonunda ise tevekkül ettiler. Başlangıç ve bitişte, şeriat ve tarikat nazarında, kazanmakla tevekkül etmeyi birleştirdiler.

MAL HARCAYAMAYANLAR

Salih kimseleri sevdiğini iddia ediyorsun fakat dirhemi, kuruşunu bile onlardan esirgiyorsun. Ama buna rağmen onlara yakın ve onlarla birlikte olmayı diliyorsun. Akıllı ol bu sahte bir sevgidir. Seven sevdiğinden hiçbir şeyi esirgemez. Fakirlik Hz.Peygamber (sav)'in ayrılmaz bir parçasıydı.bundan dolayı "Fakirlik beni sevene , akan suyun varacağı yere akıp gitmesinden daha çabuk ulaşır" buyurmuştur.
Hz.Aişe validemiz buyurdu:"Hz.Peygamber aramızda olduğu sürece dünya bize karşı çok bulanık ve zor idi.O aramızdan ayrıldıktan sonra ise dünya üzerimize yağdı da yağdı"
Şu halde Resulullah'ı sevmenin şartı fakirlik, Allah'ı sevmenin şartı imtihandır.

ASIL MAHRUM KALANLAR

Asıl mahrum kalan kimse, Allah'dan yoksun kalan, dünyada ve ahirette Ona yakınlık fırsatını kaçıran kimsedir.Allah (c.c) gönderdiği bir kitapta "Ey insanoğlu! Beni kaybedersen herşeyi kaybettin demektir" buyuruyor.Sen Allah'dan ve inanan kimselerden yüz çevirip dururken, onlara sözünle  ve eylemlerinle sıkıntı verirken, içinle ve dışınla onlara yüz çevirirken Allah'ı nasıl kaybetmezsin? Hz. Peygamber (sav) "İnanan kimseye sıkıntı vermek Kabe'yi ve Beyti Mamuru on beş defa yıkmaktan daha büyük günahtır" buyurmuştur.

DUA

Allahım! Biz imtihan edilmeden sana yakın olmak istiyoruz. Kazan ve kaderin konusunda bize lütfunla muamele et. Kötülerin kötülüğüne  ve günahkarların tuzaklarına karşı bize kafi gel. Bizi nasıl dilersen öyle koru. Senden din, ve ahirette bizi affetmeni ve bize sağlık ve huzur vermeni diliyoruz. Bizi güzel amellere yönlendirmeni ve ihlaslı olmamızı sağlamanı istiyoruz.Amin