İmâm-ı Azam devrinde halkı salgın halde sıtma tutuyor. Doktorlar bir türlü hastalığın önünü alamıyorlar. Nihayet sebebini anlıyorlar; kavundan oluyormuş. Halka münadilerle (Ey ahali! Kavun yemeyin; sıtmayı yapan kavundur.) diye tehlikeyi ilân ediyorlar. Fakat kimse dinlemiyor. Nihayet İmâm-ı A’zam’ın nüfuzundan istifade etmek istiyorlar. Ona rica ediyorlar: (Siz va’z edin; halk sizin sözünüzü dinler) diyorlar. İmâm-ı A’zam düşünüyor, parmaklarıyla bir şeyler hesap ediyor: (bugünlerde va’z edemem. Ancak 23 gün sonra va’z ederim) diyor. Doktorlar şaşırıyorlar: (Niçin 23 gün sonra?) diyorlar. İmâm-ı A’zam şu cevabı veriyor: (Ben 17 gün evvel kavun yedim. Kavun vücutta 40 gün kalır. 40 gün sonra yenen kavundan vücutta eser kalmaz. Ben 23 gün daha beklemeliyim ki 17 gün evvel yediğim kavun vücudumdan çıksın. İşte o zaman söyleyeceğim sözü tutarlar. Benim kanımda kavun varken halka nasıl “kavun yemeyin” diyeyim…)
İşte böyle; eğer söylediğimiz sözün hâline bürünmezsek sözümüzü kimseye dinletemeyiz. Nefsaniyetle söylenen söz, karşımızdakini incitir. Allah Rabbül’âlemin’dir. Âlemlerin içine herkes ve her şey dâhildir. Rabbimizi seviyorsak, onun yarattığı “âlem”lerdeki bütün mahlûkatı da seveceğiz. Bizim hor gördüğümüz tek bir zerre bile yoktur. Yaradan’la bir olan için her fert ve her şey bir vücudun a’zâsı gibidir. O vücudun, kimimiz eli, kimimiz ayağı, bazılarımız başı bazılarımız gözü, kulağıyız. Böyle olunca, bizim olan bu vücudun hangi a’zâsına kıyabiliriz?…
Öyleyse, hakikati anlamayanlar ne söyleseler hoş göreceğiz. İnşallah bir gün onlar da anlarlar.