31 Aralık 2025 Çarşamba

ABDAL TAİFESİNİN ADETLERİ

 Ariflerden biri der ki;"
Abdal taifesinden olmak istersen huyunu çocukların huyuna çevir.Çünkü çocuklarda beş haslet vardır ki onlar büyüklerde olmuş olsa idi abdalden olurlardı:

1. Çocuklar rızk için endişelenmezler

2. Hastalandıklarında Yaradan'larından şikayetçi olmazlar

3. Yemeği topluca yerler

4. Birbirine düşman olduklarında çabucak barışırlar

5. Korktuklarında gözlerinden yaşlar boşanır

ÖMER B.ABDÜLAZİZ

 ÖJmer b.Abdülaziz gibi yöneticilerin biri, Harem bölgesinde  diğeri de Harem dışında olmak üzere iki çadırda ikamet ettikleri anlatılır.onlar namaz kılmak veya başka bir taat işlemek istediklerinde Harem'de olan çadırlarına girerler.Bunu , Mescid-i Harem'in fazilyetine riayet etmek için yaparlardı.Fakatü yemek, konuşmak ve benzeri bir hususlar için Harem dışındaki çadırlarına çıkarlardı.

HAKİKAT MESCİDİ

 Hz.Mevlana efendimiz Mesnevi-i şerifde buyurur:

"-Velilerin gönüllerindeki mescid

Herkesin secde yeridir, orada Allah vardır

İinsan yapısı olan mescid mecazdır, bu bir hakikat

Ermişlerin gönüllerinden başka hakiki mescid yoktur

NAZIM KIBRİSİ RESİMLERİ,

 

Nazım Kıbrısi hazretlerinin resimleri

ELHAMDÜLİLLAH DİYEBİLMEK


HAKİKATIN SUSKUNLUĞU

 

Hakikatin Suskunluğu

Kan ve ter içinde kalmış hakikatin suskunluğunda,

Duyulan tek şey: sessiz seyirler.

 

Kuşatılan Mescid-i Aksa mıydı,

Yoksa esir alınmış vicdanlarımız mı?

 

Ezan kubbelerde göğü titretirken,

Saflarda birbirine uzanamayan titrek eller,

Hakikati söyleyemeyen diller...

 

Ey cihanı kul olarak emanet alan bizler,

Zulmün tebliğcisi değil,

Hakkın sesine boyun eğenler olmalıydık.

 

Elbet nuru tamamlayan Rab,

Ya uykusunda unutulanları,

Ya da geçmişten geleceğe seslenenleri çağırır.

 

Uyanın...

İçinizdeki köhnemiş benliklerden,

Körpe tohumla, Mutlak’tan yeniden yeşerin.

 

Taha Emre Onaran

TÜRKİYE'DE SELEFÎ YAYILMACILIĞI:

 TÜRKİYE'DE SELEFÎ YAYILMACILIĞI:

Teolojik Kökenler, Bölgesel Dinamikler ve Çözüm Önerileri

Salafist Expansionism in Türkiye:
Theological Roots, Regional Dynamics, and Policy Recommendations


H. Ali ERDOĞAN | İlâhiyatçı Yazar

ÖZET
Bu çalışma, Türkiye’de son yıllarda sosyal medya, yayınevleri ve denetimsiz dinî yapılanmalar aracılığıyla etki alanını genişleten Selefî din anlayışının teolojik temellerini, bölgesel yoğunlaşma biçimlerini ve toplumsal barışa yönelik tehditlerini analiz etmektedir. Literalist (zahirî) ve tekfirci bir metodolojiyi benimseyen bu anlayış, kendisini “saf İslam” olarak konumlandırarak Türkiye’nin tarihsel Mâtürîdî-Eş‘arî ve tasavvufî dindarlık geleneğini “bid‘at”, modern anayasal düzeni ve laikliği ise “küfür” ve “tâğut” olarak nitelendirmektedir. Makale, öncelikle Selefî söylemin merkezinde yer alan tekfir mekanizmasını ve “öteki” inşasını, klasik İslam mezhepleri tarihî perspektifinden hareketle ele almaktadır. Ardından, Türkiye’deki Selefî hareketlerin Yalova, İstanbul (Esenyurt, Sultanbeyli), Gaziantep, Hatay, Konya ve Bingöl gibi bölgelerdeki karakteristik dağılımını ve bu dağılımın arka planındaki sosyolojik nedenleri incelemektedir. Ayrıca, dijital radikalleşme süreçleri ve geleneksel tarikat yapılarıyla yaşanan gerilimler üzerinde durulmaktadır. Çalışma, nihayetinde, bu radikal eğilimlere karşı eleştirel düşünceyi, makâsıdü’ş-şerîa (dinin maksatları) perspektifini ve tarihselci okumayı merkeze alan özgürlükçü bir din eğitimi modeli ile devletin denetim mekanizmalarının etkinleştirilmesini öneren stratejik çözümler sunmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Selefilik, Tekfir, Radikalleşme, Bölgesel Dinamikler, Din Eğitimi, Türkiye.


GİRİŞ
Türkiye, uzun bir tarihsel süreçte Mâtürîdî kelâmı, Eş‘arî yansımaları ve özellikle tasavvufî pratiklerle şekillenmiş kendine özgü bir İslam anlayışı ve dindarlık modeli geliştirmiştir. Bu model, genellikle esnek yorumlara, toplumsal uzlaşıya ve devletle barışık bir din algısına dayanmaktadır. Ancak, küreselleşme, dijital iletişim ve bölgesel istikrarsızlıkların da etkisiyle son yıllarda, bu geleneksel yapıyı temelden hedef alan literalist ve dışlayıcı bir Selefî söylem Türkiye’de etkinlik kazanmaya başlamıştır. Bu söylem, kendisini Hz. Peygamber ve ilk üç neslin (selef-i sâlihîn) din anlayışının tek mirasçısı olarak sunmakta ve bu anlayışın dışında kalan tüm tezahürleri “sapkınlık” olarak damgalamaktadır.

Selefiliğin Türkiye bağlamındaki en kaygı verici yönü, sadece teorik bir tartışma olarak kalmayıp, modern ulus-devlet aygıtlarını, demokratik meşruiyeti ve toplumsal çoğulculuğu radikal bir şekilde reddeden siyasi bir söyleme dönüşmesidir. Bu çalışma, Türkiye’deki Selefî yayılmacılığını üç ana eksende incelemeyi amaçlamaktadır: (1) Bu hareketin teolojik ve fıkhî arka planını, özellikle tekfir doktrini ve “el-velâ ve’l-berâ” (dostluk ve düşmanlık) prensibi üzerinden analiz etmek; (2) Hareketin Türkiye’deki bölgesel dağılımını, sosyolojik temellerini ve örgütlenme stratejilerini haritalandırmak; (3) Bu radikal eğilimlere karşı hem eğitim politikaları hem de hukuki-idari düzenlemeler bağlamında çözüm önerileri sunmaktır.

 

1. TEOLOJİK BİR SİLAH OLARAK TEKFİR DOKTRİNİ VE “ÖTEKİ” İNŞASI

Selefî ideolojinin en belirgin ve toplumsal etkisi en güçlü unsurlarından biri, tekfir (bir Müslümanı dinden çıkmakla itham etme) doktrinidir. Bu doktrin, basit bir dini tartışmanın ötesine geçerek, siyasi muhalefetin ve şiddetin meşrulaştırıldığı bir zemin işlevi görür. Selefî literatürde tekfirin teorik çerçevesi, genellikle Muhammed b. Abdilvehhâb’ın yazıları ve onun takipçilerinin eserleriyle şekillenmiştir. Bu çerçeveye göre, “hâkimiyet” kayıtsız şartsız yalnızca Allah’a aittir. Buradan hareketle, beşeri kanun koyma yetkisini elinde bulunduran modern parlamentolar, bu kanunlara uyan yargı organları ve bu süreci meşrulaştıran seçimler, “Allah’ın hakkını insanlara vermek” olarak yorumlanır ve dolayısıyla “şirk” olarak değerlendirilir.[1]

 

Bu teolojik argüman, “el-velâ ve’l-berâ” prensibiyle birleştiğinde sonuçları daha da ağırlaşır. Bu prensibe göre, gerçek bir Müslüman, Allah’ın dinine muhalif olan herkese ve her şeye karşı düşmanlık beslemek, ona dostluk göstermemekle yükümlüdür.[2] Bu ikili doktrin altında, laik bir hukuk sisteminde çalışan hakimler, savcılar, memurlar, askerler ve polisler, “tâğutun sisteminin” bir parçası olarak görülür ve potansiyel olarak “kâfir” ilan edilirler. Selefi yoruma göre, bu kişilerin yaptıkları işin mahiyetinden haberdar olmamaları (“cehalet”), genellikle bir mazeret (özür) olarak kabul edilmez. Bu yaklaşım, modern devletle her türlü işbirliğini ve onun kurumlarında görev almayı dinen caiz olmayan bir eylem haline getirir ve geniş bir toplum kesimini “öteki” ve “düşman” kategorisine yerleştirir.

 

Tekfir mekanizması, aynı zamanda geleneksel İslam yorumlarına yönelik de aktif biçimde kullanılır. Türkiye’de yaygın olan tarikatlar, türbe ziyaretleri, mevlid okuma gibi tasavvufi pratikler, “bid‘at” ve hatta “şirk” olarak itham edilir.[3] Böylece Selefî söylem, sadece laik kesimlere değil, aynı zamanda geleneksel Sünni Müslümanlara da yönelik bir dışlama ve ayrıştırma politikası izler. Bu radikal dışlayıcı söylem, şiddeti “cihat” adı altında kutsayabilmekte ve hedef seçilen “öteki”ne yönelik eylemleri meşrulaştırabilmektedir.

 

2. TÜRKİYE’DE SELEFÎ YAPILANMALARIN BÖLGESEL VE KARAKTERİSTİK DAĞILIMI

Türkiye’de Selefî eğilimler homojen bir dağılım göstermemekte, belirli sosyolojik, coğrafi ve tarihsel faktörlere bağlı olarak belli merkezlerde yoğunlaşmaktadır. Bu dağılımı anlamak, sorunun mahiyetini ve potansiyel risk alanlarını görmek açısından kritiktir.

 

· Yalova ve Çevresi: İdeolojik Aşılama Merkezi: Yalova, özellikle Körfez köylerinde, Türkiye’deki Selefi hareketin en organize ve “ilmî” iddiası yüksek kanadının merkez üssü olarak öne çıkmaktadır. Bu bölge, çoğunlukla Arap dünyasından gelen ve kendilerini “âlim” olarak tanıtan şahısların kontrolündeki özel medrese ve yurtlar aracılığıyla bir nevi “ideolojik aşılama” işlevi görmektedir. Denetimden uzak bu yapılar, düzenli ders halkaları (halaqāt) ile öğrencilere katı bir Selefi akide ve fıkıh eğitimi vermektedir.[4]

· İstanbul (Esenyurt, Sultanbeyli, Başakşehir): Dijital ve Ekonomik Örgütlenme: İstanbul’un hızlı kentleşen ve göç alan bu ilçeleri, Selefî yapılanmaların daha şehirli ve modern bir görünüm kazandığı alanlardır. Örgütlenme, geleneksel medreselerden ziyade sosyal medya platformları, YouTube kanalları, profesyonelce hazırlanmış yayınlar (kitap, dergi) ve “holdingleşme” eğilimindeki ticari şirketler üzerinden yürütülmektedir. Bu yapılar, anonimlik avantajını kullanarak hücresel bir örgütlenme modelini benimseyebilmekte ve ekonomik güç elde ederek faaliyetlerini finanse edebilmektedir.

· Sınır Kentleri (Gaziantep, Hatay, Şanlıurfa): Lojistik ve Güvenlik Riskleri: Suriye iç savaşı başta olmak üzere bölgesel çatışmalarla fiziksel ve ideolojik bağları bulunan bu şehirler, Türkiye’deki Selefi radikalleşmesi açısından en yüksek güvenlik riskini barındıran bölgelerdir. Bu iller, hem ideolojik olarak yakın gruplardan etkilenmeye hem de çatışma bölgelerine yönelik lojistik destek veya foreign fighter (yabancı savaşçı) temininde geçiş güzergâhı olmaya müsaittir.

· Konya ve Bingöl: Gelenekselden Kopuş ve Radikalleşme:

Geleneksel dini yapıların güçlü olduğu bu şehirlerde, özellikle genç kuşaklar arasında tarikat yapılarının hiyerarşisi, kapalılığı veya siyasi tavrından memnun olmayan bir kesim, daha “sade”, “Kitap ve Sünnet’e dönüş” vaadi taşıyan ve kendisini “saf” İslam olarak sunan Selefi cemaatlere yönelebilmektedir. Bu, geleneksel aile ve cemaat yapılarında kırılmalara yol açan bir sosyolojik dönüşüme işaret eder.[5]

 

3. DİJİTAL RADİKALLEŞME: SOSYAL MEDYA VE GENÇLİK DEVRŞİRME YÖNTEMLERİ

Günümüzde Selefi grupların en etkin faaliyet alanı, geleneksel vaaz kürsülerinden ziyade dijital platformlardır. Sosyal medya, YouTube, Telegram ve WhatsApp gibi uygulamalar, “sanal medrese”lere dönüştürülmüştür. Bu platformlarda;

 

· Duygusal ve Estetik İçerikler: 

Şehitlik temasını yücelten, çarpıcı görüntüler ve epik müziklerle (neşid) süslenmiş videolar,

· Basitleştirilmiş “Soru-Cevap” Formatları: 

Karmaşık dini ve siyasi meseleleri birkaç dakikalık, kesin ve mutlak doğrular sunarak açıklayan kısa videolar,

· Karizmatik Figürler: Gençler üzerinde etkileyici bir hitabet gücüne sahip, Arapça terimleri sıkça kullanan “dijital vaizler” aracılığıyla içerik üretilmektedir.

  Platform algoritmaları, benzer içeriklere ilgi gösteren kullanıcıları sürekli olarak daha radikal materyallerle buluşturarak “yankı odaları” (echo chambers) oluşturur. Bu sanal ortamda, kimlik arayışı içindeki gençlere sahte bir “kahramanlık”, “seçilmişlik” ve “aidiyet” duygusu aşılanır. Süreç içinde gençler, ailelerinden, geleneksel toplumsal çevrelerinden ve farklı fikirlere maruz kalma imkânından koparılır, tekfirci ve dışlayıcı bir zihin dünyasına hapsedilir.

 

4. GELENEKSEL TARİKATLAR VE SELEFÎ ÇATIŞMASI

Selefî yayılmacılığının hedefinde sadece laik sistem değil,Türkiye İslam anlayışının asırlık taşıyıcıları olan tarikatlar ve tasavvufi gelenek de vardır. Selefiler, veli kültü, türbe ziyareti, rabıta, zikir meclisleri gibi uygulamaları Kur’an ve Sünnet’te açık bir delili olmayan “bid‘atler”, hatta şirk unsurları olarak görürler.[6] Bu eleştiri, bazen tarikatların siyasi nüfuz arayışları veya “mehdileşme” eğilimleri gibi haklı eleştirilerle de kesişebilir. Ancak Selefi söylem, bu eleştiriyi tüm geleneksel dindarlığı geçersiz kılmak ve kendisini “tek doğru adres” olarak konumlandırmak için kullanır. Bu durum, yerel dini dokuda derin çatışmalara ve dini otorite mücadelelerine yol açmaktadır. İlginç bir paradoks olarak, her iki yapı da (aşırılıkçı Selefi gruplar ve denetimsiz tarikatlar) zamanla holdingleşme eğilimi göstermekte, ekonomik kaynaklarını şeffaf olmayan yollarla elde etmekte ve devletin denetim mekanizmalarını zorlayan özerk alanlar yaratmaktadır.

 

5. STRATEJİK ÇÖZÜM ÖNERİLERİ: ELEŞTİREL AKLI MERKEZE ALAN BİR DİN EĞİTİMİ

Türkiye’de Selefî radikalizmine karşı etkili olabilmek için, sadece güvenlik odaklı tedbirler yeterli değildir. Zihniyet dönüşümünü hedefleyen, uzun vadeli ve çok boyutlu bir strateji geliştirilmelidir.

 

· Din Eğitiminde Paradigma Değişimi: 

Zorunlu ve seçmeli din eğitimi müfredatı, metinlerin lafzî/literalist yorumundan, onların tarihsel bağlamını (sebeb-i vürûd), evrensel ahlaki ilkelerini (makâsıdü’ş-şerîa) ve yoruma açık alanlarını (ictihad) vurgulayan bir yaklaşımla yeniden yapılandırılmalıdır.[7] Eleştirel düşünce, felsefi sorgulama ve karşılaştırmalı din çalışmaları, din derslerinin ve ilahiyat fakültelerinin merkezine yerleştirilmelidir.

· İlahiyat Fakültelerinin Rolünün Güçlendirilmesi: İlahiyat fakülteleri, Selefi literalizmine karşı tarihselci, eleştirel ve felsefi okumaları teşvik eden birer entelektüel merkez haline getirilmelidir. Modern İslam düşüncesi, kelam, tasavvuf ve mezhepler tarihi dersleri güçlendirilmeli, öğrencilerin tek tip bir yoruma mahkûm olmaları engellenmelidir.

· Denetim ve Şeffaflık: Dini dernek, vakıf, yurt ve medrese adı altında faaliyet gösteren tüm yapıların mali kaynakları, eğitim içerikleri ve eğitmen kadroları sıkı bir devlet denetimine tabi tutulmalıdır. Yabancı kaynaklı finansman ve personelin faaliyetleri titizlikle izlenmelidir.

· Alternatif Dini Söylem ve Sanatsal Dil Geliştirme: Devlet ve sivil toplum kuruluşları, radikal propagandaya karşı, kapsayıcı, barışçıl, akıl ve vicdanla uyumlu bir din dilini ve estetiğini sanat, sinema, edebiyat ve dijital medya aracılığıyla yaygınlaştırmalıdır. Dinin şiddetle değil, hikmet, güzel öğüt ve estetik duyarlılıkla temsil edilmesi teşvik edilmelidir.

 

SONUÇ

Türkiye’de yükselen Selefî yayılmacılık, basit bir “yabancı ideoloji” ithali sorunu değil, dini metinlerin tarihsel ve kültürel bağlamından koparılarak donuklaştırılması, siyasallaştırılması ve toplumsal ayrışmanın aracı haline getirilmesi sorunudur. Din, yanlış ve sağlıksız yorumlandığında, toplumsal barışı tahrip eden bir enerjiye dönüşebilir. Türkiye’nin kendi dini geleneğinde mevcut olan akılcılık (Mâtürîdîlik), hoşgörü (tasavvuf) ve toplumsal uzlaşı kapasitesi, bu radikal dalgaya karşı en güçlü panzehirdir.

 

Devletin bekası ve toplumsal huzur için, “hayat iman ve cihattan ibarettir” diyen dışlayıcı ve çatışmacı anlayışlar yerine; aklı, adaleti, merhameti ve kamu yararını (maslahat) esas alan, Cumhuriyet’in kazanımlarıyla barışık, çoğulcu ve özgürlükçü bir dindarlık modelinin kurumsallaştırılması hayati bir zorunluluktur. Bu da ancak köklü bir din eğitimi reformu, etkin denetim mekanizmaları ve kapsayıcı bir kültürel politika ile mümkün olacaktır.

 

DİPNOTLAR

[1] Muhammed b. Abdilvehhâb, Keşfü’ş-şübehât, thk. Ali b. Muhammed el-Fakîh, Dârü’l-Âsıme, 1414, s. 25-30.

[2] Bu konudaki klasik Selefi eserlerden biri için bk. Süleyman b. Sehmân en-Necdî, el-Hedyetü’s-seniyye ve’t-tuhfetü’l-vehbiyye, Mektebetü’r-Rüşd, 1417, s. 45-50.

[3] Bu eleştirilerin özetlendiği bir çalışma için bk. Nâsıruddîn el-Elbânî, Risâletü’t-tekfîr, el-Mektebetü’l-İslâmiyye, 1404, s. 15-20.

[4] Ahmet Gökbel, Modern Türkiye’de Dini Gruplar ve Siyaset, Grafiker Yayınları, Ankara 2021, s. 118-125.

[5] A.g.e., s. 130-135.

[6] Ebü’l-Feth eş-Şehristânî, el-Milel ve’n-nihal, çev. Mustafa Öz, Ensar Neşriyat, İstanbul 2015, I, 130-135.

[7] Fazlur Rahman, İslam ve Çağdaşlık: Bir Zihni Mirasın Dönüşümü, çev. Alparslan Açıkgenç - M. Hayri Kırbaşoğlu, Fecr Yayınları, Ankara 1990, s. 180-185.

 

KAYNAKÇA

Elbânî, Nâsıruddîn. Risâletü’t-tekfîr. el-Mektebetü’l-İslâmiyye, 1404.

Gökbel, Ahmet. Modern Türkiye’de Dini Gruplar ve Siyaset. Ankara: Grafiker Yayınları, 2021.

İbn Abdilvehhâb, Muhammed. Keşfü’ş-şübehât. thk. Ali b. Muhammed el-Fakîh. Dârü’l-Âsıme, 1414.

Rahman, Fazlur. İslam ve Çağdaşlık: Bir Zihni Mirasın Dönüşümü. çev. Alparslan Açıkgenç - M. Hayri Kırbaşoğlu. Ankara: Fecr Yayınları, 1990.

Sehmân en-Necdî,Süleyman b. el-Hedyetü’s-seniyye ve’t-tuhfetü’l-vehbiyye. Mektebetü’r-Rüşd, 1417.

Şehristânî, Ebü’l-Feth. el-Milel ve’n-nihal. 2 cilt. çev. Mustafa Öz. İstanbul: Ensar Neşriyat,

MAL İLE CİHAD

 Mal ile cihad, can ile cihaddan önce zikredilmiştir.(Enfal 72).Ayette malla cihadın,nefisle cihaddan önce zikredilmesi , belki de malla cihadın daha çok olduğu , ihtiyacı daha iyi gördüğü içindir. Çünkü mal ile cihad olunmaksızın canla cihad düşünülemez.Ayete belağat açısından en aşağı olandan başlayıp en yüce olana doğru yükselme uslubu mevcuttur. Bunun içindir ki tasavvuf büyükleri şöyle demişlerdir:" Malı feda etmek tevhid'i efal mukabilidir.canı(vücudu feda etmek tevhid-i zat mukabilidir."

NEFSİN HİYANETİ

 nEFSİN HIYANETİ, ŞERİAT VE TARİKATIN HUDUTLARINI AŞMAKTIR.şU YEDİ ŞEYE UYMANIN YEDİ ŞEY DOĞURACI SÖYLENMİŞTİR:

1- Nefse uymak pişmanlığı doğurur.Nitekim Allah Teala Kabil'in Habil'i öldürme hadisesinde şöyle buyurmuştur:"Nefsi onu kardeşini öldürmeye çağırdı( o da nefsine uyarak) onu öldürdü.. ve pişman olanlardan oldu"(Maide 5/30-31)

2- Şehvetlere uymak , küfrü doğurur.Allah Teala şöyle buyurur: "şehvetlerine uydular.Onlar kötülük yani küfür bulacaklardır (Meryem 19/59

3- Hevaya uymak Hakk'dan uzaklaşmaya sebeb olur. Alla hTeala Belam hakkında şöyle buyurmuştur:"Heva ve hevesinin peşine düştü .Onun durumu tıpkı şu köpeğin durumuna benzer(Araf 7/176 Hak'dan uzaklık ve bayağılık konusunda köpeğe benzetilmiştir.

4- Firavuna tabi olmak dünyada suda boğulmaya , ahirette ise ateşte yanmaya sebeb olmuştur.Alla hTeala buyurmuştur:Onlar, Firavunun emrine uydular..Firavun onları ateşe götürür"Hud 11/96-98

5- Sapık öndere tabi olmak , hasret ve üzüntü doğurur.Nitekim Allah Teala buyurmuştur:"İşte uyulanlar, uyanlardan uzak durdular..Böylece Allah, onlara işledikleri bütün fiilleri hasretler(pişmanlık kaynağı olarak) gösterir. Onlar, ateşten çıkacak değillerdir"

6- Peygamber SAV muhabbet(tabi olmak), Allah tarafından sevilmeye sebeb olur.Nitekim Allah Teala buyurmuştur:"De ki : Eğer Allah'ı seviyorsanız , bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin(Ali imran 3/31)

7- Şeytana tabi olmak kişiyi cehennemlik eder.Allah Teala buyurmuştur:"Şüphesiz kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur. Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesna.Muhakkak ki cehennem onların hepsinin buluxma yeridir".(Hicr 15/42-43 

DENİLMİŞTİR Kİ

 Bir haberde Efendimiz SAV şöyle buyurmuştur:

Allah Teala şöyle buyurdu:"Güçlü adama de ki:"gücün ve kuvvetin seni ucb'e(kendini beğenme illetine) düşürmesin.Seni ucbe düşürüyorsa haydi o zaman ölüme karşı gel." Alime de ki :" İlmin seni ucbe düşürnesin.Ucbe düşürüyorsa hadi o zaman ecelinin ne zaman olduğunu bana haber ver." Zengine de şöyle söyle: " Zenginliğin seni ucbe düşürmesin Ucbe düşürüyorsa haydi bakalım mahlukatımı bir defacık olsun ,doyur"

29 Aralık 2025 Pazartesi

FAHRETTİN PAŞA,

 SALTANAT KISIRDIR.ÇOCUKLARI HİÇ OLMAMIŞTIR

Yüksek yeri mesken edinenleri bekleyen tehlike çoktur.Çünkü göz önündedir.çıkış uzun sürsede iniş süratli ve tehlikelidir.Sevmediklerinin kellesini teslim ettikleri Bostancıbaşılar zaman zamanda Sultanın kellesini almışlardır.Hayatı ,İhtiyarlara sormak lazım derler.Çünkü onlar,dünyanın tüm alayişlerini görmüş olsalarda aynı cümle ile özetlerler:"Göz kırpmak süresi kadar"

"Hayatı ve ölümü yaratmaktan maksat bir imtihan olup kim iyi amel işleyecek"(Mülk suresi ayet 2).İmtihan bir CELAL.Talut'un ordusuna verilen savaş emri,önüne çıkan ırmaktan sadece bir avuç su içme müsadesi ise Cenab-ı Hakk'ın bir imtihanı.Şüphesiz Ayetlerin zahiri manalarının yanı sıra Enfüsi(içsel)manalarının da ifade ve izahı zamanımızın bir ihtiyacı .Sadece bir "avuç su"kavramını  milletvekillerine bağlanan "maaş"kabul etsek te fazlasının yasak olduğunu kim ifade edecek.Diyanet mi?Güçlülüğün ifadesi Mersedese binmek değil,yanlışları korkmadan ifade edebilmektir.İçinde "ben"in olmadığın bir dünyalığa sahip olmanın mahsuru yoktur.Aksi durumda Kader,hükümlerini icra edecektir.
2 yıl 6 ay Efendimizin Ravzasını müdafa eden Fahrettin Paşa,gözyaşları içinde kılıcını Resulullah'ın kabrine bırakır ve gözyaşı dökerken dağıstanlı bir asker şu dizeleri söyler:

"Unuttuk İlhan'ı,Kara Oğuz'u,

İşledik seni gözbebeğimize
Bağışla ey şefi kusurumuzu
Bin küsür senelik emeğimize

Nedense kimseler dinlemez eyvah
O kadar saf olan dileğimizi
Bir ümmi isen de Ya Resulallah
Ancak sen okursun yüreğimizi

Yapamaz Ertuğrul evladı sensiz,
Can verir,Canan'ı(s.a.v)veremez Türkler.
Ebedi hadim'ul haremeyniniz
Ölsek de Ravza'nı ruhumuz bekler"

Topkapı kutsal emanetler bölümündeki eserlerin büyük kısmı,Fahrettin Paşa'nın şehrin tesliminden önce binbir zorlukla İstanbul'a gönderdiği eşyalardır.Şöven değilim.Ama Suud,mutlaka hesabını vermeli.Şerif Hüseyin ve oğlu Faysal ve diğerleri ,Padişahın fermanına rağmen Medineyi müdafaa eden FAhrettin Paşa gibi aslanlarımıza ihanet edip arkadan vurup çöl kumlarına gömmenin BEDELİNİ ÖDEMELİDİR.Ecyad kalesini yıksalarda,revakları ortadan kaldırsalarda,Medine Tren istasyonunu yok etselerde o topraklarda bize ait birşeyleri geri almak için gideceğimize inanıyorum.SALTANATLA TASAVVUFUN BİRLEŞTİĞİ ALTIN DEVİR gelecek.(En'am 152)Malel Yetim(Yetim Malı)sahibine teslim edilecektir inşaallah.

2015 YAZILARI

 Efendimiz,Hz.Cebrail'e sormuş:"-Bu Kur'an ayetlerini nasıl alıyorsun"Cevap :"Yeşil bir perde arkasından veriliyor".Efendimiz devamla:"Aç Bak".Sonrasında hz.Cebrail,Kur'an ayetlerini kendisine verenin Cenab-ı Peygamber'in nuru olduğunu görüyor.

Bu hakikatten dolayı olsa gerek Dörtyol'da medfun Kırklardan Murtaza Aziz (vefatı 1946)hazretleri'nin kabir kitabesinde GELEN BİR GİDEN BİR  KALAN BİR BU BİR GİZLİ SIR  ibareleri yazılı .MÜRŞİD-İ KAMİLLERDE GÖZÜKEN  CENAB-I PEYGAMBER OLMASIN? Çünkü,İlk yaratılan Nur'un o olduğu ifade buyurulur.
KIRKLARDAN MURTAZA AZİZ HAZRETLERİ İÇİN AZİZİM ŞÖYLE İFADE BUYURMUŞTU:VEFAT ZAMANI EMANETİ VERMEMİŞ  VE ŞÖYLE BİR ÖNKOŞULU ileri sürmüş:"MUTLAKA KIRKLARDAN BİRİ BU HAVALİDEN BİRİSİ OLSUN".Lakin,o mertebeye atanacak derecede o havalide yetişmiş birisi o gün için yokmuş.Mübarek şu şekilde ikna edilmiş:"Şimdilik başka havaliden yetişmiş birisi bu makama atayalım.Bu havalideki yetişene kadar"MANEVİYATIN BÖLGECİLİĞİ OLUR MU?OLMAZ.Ama bu havalinin insanının ayranının çabuk kabarmasınin göstergesi,İşgal kuvvetlerinden Fransız işgalcilerine karşı İstiklal savaşında İlk kurşunun İzmir değil,Maraş değil,Genel kurmay kayıtlarında Dörtyol'da atılması hadisesidir.Kara Memmet Çavuş isimli bir şahsiyet direnişi başlatmıştır.Bu nedenle bir Maneviyat toplantısında ,Efendimizin huzurlarında Murtaza Aziz hazretlerinin pervasızca aşka gelip yumruklarını iki yana açıp "VERMEDİK YA RESULALLAH,vermedik ya Resulallah"diye aşka gelmesi olayını büyükler nakletmişlerdir

2015 YAZILARI

 AZİZLERİMDEN  Hasan Efendi hazretlerinden duymuştum:(Turgut Özal'ı kastederek):MÜRŞİT kuvvetli olursa,müridi Cumhurbaşkanı dahi olsa o makamı terketmeksizin sülukunu tamamlatır(yahut irşad eder).  

"Allah (c.c) ,Adem'in hamurunu 40 gün yuğurdu","Alemi altı günde yarattı"kelamlarında  bir anda olmak usulü yok ki "teenni"yavaş yavaş gerçekleşme var.Ancak,Esmai Hüsna'nın ahirindeki isim "ES SABUR"olduğundan Hz.google okulunun müdavimleri  bu noktada sabırsızlar.Kemalatın en zirvesi Efendimiz'de tecelli ederken 571 senesinin öncesinde dünyaya gelenler bu lütuftan niçin mahrum kaldılar"sualini soracaklara da bir cevap bulmak gerek. 
Aklın fazla oluşu(Zeka fazlalığı),güncel ilimlerde(teknikte)ileri olmak ,doğuştan mevcut özel yetenekler(psişik yetenek)seyrü sülukta bir mana ifade etmezmiş.Niçin Teknik dedik:Çünkü ilerleyen zamanla şimdiki teknik demode oluyor.Niçin aşırı zeka dedik:Ebül Hikem'in ebu Cehil olması gerçeği.Niçin doğuşta mevcut özel yetenekler dedik:sanatkarların Allah'ı bulamaması gibi.
Hz.Beyazıt'ın sözü:Ya doğuştan olamalı(üveysi),ya gören gözü işiten kulağı olmalı,yahut söz tutmalı.Bu üçünden biri değilse Allah'ın mülkünde yaşamasın daha iyi.Bu üç kriter içinde en hafifi "söz tutabilmek"olmalı ancak bunun bile zorluğunu anlatmada kelimeler kifayetsiz kalabilir. 
Gelelim Efendimizden önce yaşayanlara.Onlar Tamamlanan kemalattan mahrum kalanlar mıdır?

NECİB SULTAN,

 AZİZİMİN fem'i saadetlerinden

İNSANIN İHTİYAÇ DUYDUĞU ÜC İNSAN.ARKADAŞ-SIRDAŞ-AYNA
ARKADAŞ'lıkta esas olan Denenmişlik.Hani daha önce bu deneme hadisesini (Celal Tevfik Karasapan'ın İskenderun hadisesini) aktarmıştık.daha öncesini şöyle anlattı.1952 yılı ,Konya'daki gazete bayisine 10 adet Cumhuriyet gazetesi gelir.Bu gazetenin kadrosu içinde Derin devlet insanları olduğu için zuhur edecek hadiseleri 1 ay öncesinden bu gazete yazıları içinde bulmak mümkün olduğu için bende onbirinci abone olmaya karar verdim.Ancak gazete bayi bana gizli veriyordu.Konyada Necip Fazıl'ın önderliğinde yurt genelinde kurulan Milliyetçi Gençlik Derneği'ni kurduk.(İsmi belki farklı olabilir.)10 tane esnaf arkadaş dernek binası olarak bir yer tuttuk.masrafını kendi aramızda karşılayarak masa sandalye,çay malzemeleri aldık.Akşamlarıda dernek binasında kitap okuma alışkanlığını başlattık.Derneğin Erzurum şubesi dışarıdan yardımda aldığı için Bankada ayrıca 40.000 TL paralarının olduğunu söyleyerek en faal olan şube diye söylenmişti.Demokrat parti İktidarda.Ali beyin oğlu milliyetçi olmuş,biz milliyetsizmiyiz laflarıda kulağıma geliyor.Gençleri örgütlüyoruz.Çalışmaların hızlı bir zamanında Demokrat partinin isteği ile yurt genelinde derneğin tüm şubelerine baskın yapılıp o gece emniyette geçirildi.Ertesi gün mahkeme ve dernek kapatılarak mallarına el konuldu.Necip Fazıl bu hadise üzerine "Menderesin suyu ısındı"demişti.Dikkat edilirse ,o dönem,islami kesim iktidardan çok şeyler bekliyordu.Bu sükuti hayali Necip Fazıl o zamanki yazılarında görmek mümkün.
DENENMİŞ ARKADAŞ kavramını şöyle öğrendim.Güneş ve ayı gösteren ,İsviçre malı olmayan ,altın renkli krom kaplı çok gösterişli bir saat piyasaya yeni girmişti.fiatı 50 TL.saatçi arkadaşıma gittim.çok fonksiyonlu olduğu için bozulma halinde parça durumunu sorduğumda parçasının olmadığını söyleyince reo marka İsviçre malı mekanik bir saati bana ayda 5 TL taksitle 100 Lira fiatla sattı.Ertesi gün dernekle beraber olduğumuz bir arkadaşın kolunda gösterişli sati gördüğümde "saatleri değişelim mi?" teklifini yaptığımda "saati yeni aldım,hevesim gitsin ondan sonra"diye cevap aldım.sonraki gün bu arkadaş bana gelerek "Tamam teklifini kabul ediyorum Değişelim "deyince ben "-o zaman isteğim vardı ama şimdi istemiyorum "diye cevap verip ayrıldıktan sonra ben doğruca bu satleri satan arkadaşın dükkanına gittim ve sordum:"-Filan sana geldimi?ne sordu ne dedin?"deyince saatçi arkadaş:"-Evet o bana geldi.bu saatlerin fiatını sordu.gösterişli olan saat 50 TL,mekanik reo marka saat 100 TL diyerek mekanik  saatin daha iyi olduğunu söyledim"deyince arkadaşımın "ferağat"noktasında denemeyi kaybettiğini anladım.Denenmiş arkadaşı bulmak çok zordu.
SIRDAŞ'a gelincebunun faydası insan bazı problemleri konusunda sır sahibi birisini bulup bu problemleri istişare ettiği takdirde ,Beden bu problemin yükünden en azından yarı yarıya kurtulurmuş.SIRDAŞ tek kişi olurmuş.AZİZİM ,böyle bir kişi bulamadığı için Mürşitlerini SIRDAŞ olarak kabul edip bu sorunu çözdüğünü söylemiş,şu hikayeyi ilave etmişti.Padişahın biri ,vezirine emir vermiş:"-En iyi berberi saraya getirin.Sarayda çalışacak".Berber gelir,ancak 15 gün sonra kafası vurulur.Tekrar yeni bir berber aranır,bulunur gelir bir ay sonra kafası vurulur.Bu mihvalde berber kalmamış ülkenin uzak yerlerinden berber aramaya karar vermişler.Bir berber bulmuşlar.Çalışıyormuş.Bir ay,bir sene,üç sene işine devam etmiş.Hiçbir şey yok.Padişah,Bir gün buğday tarlaları içinde gezerken esen rüzgar'ınh tesiriyle buğdayların bir ses çıkardığını duymuş ve dinlemiş"Padişahın kulakları eşek kulağı gibi".Padişah saraya dönmüş ve derhal berberi çağırtmış.Berber huzura gelip cellatların hazır olduğunu görünce doğruyu söylemeye karar vermiş.Meğer padişahın kulakları çok büyük merkep kulağı gibi imiş.Daha önce gelen berberler padişahın bu sırrını kendi aile efradına ifşa ettiği için Padişah başını vurdururmuş.Sarığın kapladığı bu kulakları hiç kimse dışarıdan görme imkanı olmamış.Son berberde padişahın bu sırrını hep muhafaza etmiş kimseye dememiş ancak,saraydan uzak bir tarlaya yer altına bir mahzen kazdırıp oraya girer ve yer altında "Padişahın kulakları eşek kulağı gibi"sözünü söyleyerek bu sırrın vücuduna verdiği ağırlıktan kurtulurmuş.Ancak,toprak ve rüzgar canlı oluğu için o tarlanın başına gidenler tarladaki buğdayların rüzgarda sallanırken bu cümleyi söylediklerini duyarlarmış.
AYNA'ya gelince.Bu bir cisim değil İNSAN'mış. MİR'AT'I MUHAMMEDDEN ALLAH GÖRÜNÜR DAİM.sözü gereği Cenab-ı hakk'ı İnsan-ı kamilde müşahede etme gerçeği.Sağlıcakla kalın 
**********

2015 YAZILARI

 KİTAPLAR MI ?HİTAPLAR MI ?1980 VE ÖNCESİ HUKUKÇULARININ OFİSLERİNDE HUKUKA AİT KİTAPLAR BULMAK MÜMKÜN.DAHA SONRASINDAKİ NESİLLER MESLEĞİ İNTERNET ÜZERİNDEN YÜKSEK MAHKEME İÇTİHATLARIYLA MESLEĞİ SÜRDÜRÜYORLAR.HELE YENİLER TAMAMIYLA ELLERİNİN ALTINDA KANUN KİTAPLARI DAHİ OLMAKSIZIN HER ŞEYİ İNTERNET ÜZERİNDEN ÖĞRENMEYE ÇALIŞIYORLAR.

Düşünüyorum.Büyükler son devir olduğunu ifade ediyorlar.Her ne kadar,Devletin görevi,bireylerinin maddi ve manevi ihtiyaçlarını gidermek ise de,Manevi sahadaki açlığı giderici kitapları ,harf devrimi suretiyle günlük hayattan çıkarttıysa da,iç dünyanın eğitiminin kitaplarla olmayıp kitap mesabesinde olan insanlarla devam ettiği gerçeğini önleyemedi.İnandıklarını yaşayan kişilere karşı bir takım suçlamalarla cezai takibatlar yapsa da Turuk-u Ali kutup yıldızları ile devam etti.Halende devam etmekte ancak devam eden kitaplar değil hitaplar.
Sözü nereye getirmek istiyorum.
İçinde bulunduğumuz bu zaman için hitap sistemi  sistemi nasıl işleyecek.
Cumhuriyet öncesinde Manevi hayatı yönlendiren kurumlar,Devlet yapılanması içinde yer bulmakta idi.Atanmaları,kayıtları ,icazetleri v.s nin yazılı kuralları veya kurulları vardı.Eskişehirli Sadıkt Efendi'nin milletvekili Recep Peker'e 1925 de dediği gibi"Gerçek aşıkları gönül tekkelerine aldık,pilav ve çorba aşıklarına zahiri tekkeleri kapattık"  sözü gereği gönül tekkeleri devam ediyor.92 yıllık fetret devrinde Halkımızın inançları için teveccüh göstererek iktidara taşıdığı üç hareketin üçünüsünün öncekisinden  alacağı ders olmalıydı.MENDERES HAREKETİ-ÖZAL HAREKETİ-ERBEKAN VE UZANTISI TAYYİP BEY HAREKATI.
Menderes bir kapı idi.Hiç açılmamak üzere kapatılmış bir kapı aralandı.Yaptığı hata ne idi ki bitti.Gerçi,Dini,tamamıyla Türk toplumunun hayatından çıkartmak hedeflendiğinden inancın önünü engelleyen siyasi,hukuki ve askeri kurumlarla mücadele edecek güce ulaşamamıştı.Ancak ben şuna inanıyorum ki,Menderes harekatının bitmesinde zahiri güçlerden ziyade,üç dönem tek başına iktidarını oluşturan kadrolarının sulanmışlığı ve özden uzaklığı bitişte etken olmuştu.Manende,Eyüp Sultan Camiinin baş imamı sait Çayırlı hocaefendinin sözünü tutamamakta işin tuzu biberi oldu.Ama bir hizmet ifade etti.Kapıyı araladı.Şehit oldu.İnsanımızın gönlündeki sarayda müstesna yerini her zaman devam ettirdi. 
Yirmi yıllık bir dinlenmeden ve hazırlıktan sonra Özal Harekatı başladı.Üç dönem  O'na da mehil verildi.Vesayet makamları dediğimiz siyasi,hukuki ve askeri makamlarda anlayış değişiklikleri ,Özal'ın "Zamana göre davranma"sıyla  yeni bir görüntü arzetse de ,İktidar imkanlarının kişileri nimetlerle çözmesi,yolsuzluk bu harekatı da bitirdi.Ancak Manevi dünyaya'ya Özal'ın muhabbeti vardı.Belki de meyvanın olgunlaşması için zaman gerekti.ERBAKAN VE ÖZAL BİRLİKTE KOTKU HAZRETLERİNİN SOHBETİNE DEVAM EDİYORDU.AZİZİMİN İFADESİNE GÖRE KOTKU HAZRETLERİNİN ÖZAL'A İLTİFATI BAMBAŞKA İDİ.özal cemaata geldikten sonra sohbeti başlatırmış.
Üçüncü Dönem.Tayyip Bey harekatı.Gençliğimiz, O'na muhabbetle geçti.istanbul il başkanlığından-Belediye Başkanlığından-Parti Başkanlığında gerek ülkemiz içinde gerekse ülkemiz dışındaki islam dünyasının gönlünde o vardı.Cenab-ı Hak yolu açtı.Daha önceki iki harekattan çok daha güçlü kıldı ve kurumlar üzerinde hakimiyet verdi.Maneviyat dünyası ile irtibatı Şeriat boyutunda idi.Tasavvufa muhabbeti vardı ama Aşk boyutunda olmamıştı.Siyasi kadrosu içine aşkı katamamıştı.TEVAZU BÜYÜMEMİŞTİ.Bu yüzden her üç devirde de yaşadığımız muhitte bu harekat içinde yer alan kişileri hep iç dünyamda uzak h

KÜRT BAHRİ,

 Hayırlı Haftalar

Latife mahiyetinde,naz ve niyaz makamında  söylerler KÜRTTEN OLMAZ EVLİYA-KOMAYIN AVLUYA.
Bahri Baba(Bahri Ersoy-namı diğer KÜRT BAHRİ) Erzurumlu Niyazi Baba'dan anlatmıştı:
Efendi hazretleri Erzurumdan Haruniye'ye  bizleri görmeye geldi.Bir cuma akşamıydı.Camiye gittik yatsı namazına.Cemaat içinde Efendi hazretlerinin tabilerinden Cevdet Ağa isimli bir ağa vardı.Evinde yemekle alakalı tüm hazırlıkları yapmış bekliyordu.Niyazi Baba oraya gitmedi.hiçbir hazırlık yokken bizim eve geldiler.28 kişi.Sordum:Efendim,Cevdet ağanın evinde tüm hazırlıklar yapılmadı oraya niçin gitmedinde buraya teşrif ettin?bana buyurdu ki:"Bahri baba.Cevdet ağanın evinde silah var.Eğer oraya gidersek jandarma orayı bastığında ağayı tutuklarlar.silahtan dolayı kurtulamaz.Bana Lambayı söndür bir zikir çekek dedi.Lambayı söndüreceğim zaman Yunus A.S ın kıssasını anlattı.Birazdan jandarmalar evi sardı.Niyazi Baba'nın sözünden jandarmaların geleceğini sezmiştim.Çünkü Niyazi baba içeride bulunan kişilerden dolayı bunların hepsi dervişmi? müritmi ?diye sordu Bende bilmiyorum dedim.Mübarek Birazdan anlarız"dedi.Jandarmalar bizleri aldı 28 kişiyi gece saat on ikide ayakta durma imkanı bile kısıtlı 8 metrekare bir yere tıktılar.gündüz cuma namazına gitmeye izin yok.Jandarma nezaretinde bizleri Bahçe ilçesine götürdüler.İfadelerimi alan bir Diyarbakırlı vekil öğretmeni 12 Eylül ihtilali Kaymakam yapmıştı.İfade akabinde İkindi vakti Adana Sıkıyönetim'e gönderildik.Sıkıyönetimde minübüsten inmedik.Bir Albay içeri girdi dosyalarımızı tek tek inceledi.Bunları buraya kim gönderdi diye uzmana sordu.Efendim Kaymakam gönderdi"denince telefonla Bahçe jandarma komutanlığını aradı Kaymakam'ın kim olduğunu sordu.Bölük komutanı:"Diyarbakırlı vekil öğretmen "deyince bizi minübüsten indirmeden geri gönderip serbest bıraktı.
ALLAH DEMENİN YASAK OLDUĞU DEVİRLERDEN BUGÜNE GELDİK.NİYAZİ BABALAR GÖÇTÜ GİTTİ.DUMLU HAZRETLERİ,TATLICI ALİ EFENDİ,MEDLİ DEDE GİBİ BİLİNENLER VE NİCE BİLİNMEYENLER GÖRÜNEN ALEMDEN ÇEKİLDİLER.YÜKÜ ONLAR ÇEKTİ.O GÜNLERİN ZORLUKLARINI UNUTMADAN BUGÜNKÜ SERBESTLİĞİMİZİN KIYMETİNİ BİLİP ŞÜKRÜNÜ EDA ETMEMİZ GEREKMEZ Mİ?
********

EHLULLAH ZİYARETİNİN ADABLARINDAN

Haruniye'den Kürt Bahri anlatmıştı.Birgün Erzurumdan bizim efendimiz Niyazi Baba misafir gelmişti.Beni Dörtyol'a Ali baba'ya götür dedi.O zamanlar Kamyonculuk yapıyordum.Kamyona bindik,Ali Baba'nın bulunduğu mahalle geldik,yola sapacakken buyurdu ki:"Nizamiye nöbetçisine gidelim izin alalım"demesi üzerine Dörtyol İstikametine devam ettik.Nizamiye Nöbetçisinin Dörtyol'da Terzilik yapan Necib Efendi(YÜZBAŞIOĞLU) olduğunu anladım.Kamyonu çarşı içine park ettim.Niyazi baba bana:"-Git müsaade iste"dedi.İndim dükkanına doğru yürürken yarı yolda Necip Efendinin bize doğru hızla geldiğini gördüm."-Müsadeye gerek yok buyrun gelin"dedi.Hep birlikte dükkana geçtik 1 saate yakın dükkanda oturdular.Tek kelam konuşmadılar.sadece Yüzbaşıoğlu,Niyazi Babaya hitaben"-Senin alnındaki nur'a kurban olayım"demesiyle ayıkdım ve her iki insanın büyüklüğüne şahit oldum.Niyazi Efendi,Ali baba'yı müsade ederse ziyaret etmek istediğini belirtti."-Tabi sultanım dedi.ben de sizinle geleyim"deyince hep birlikte kamyonla Ali baba'nın uzun oturduğu çadır'a gittik.Ziyarete varıp oturduk.uzunca bir süre hiç kelam olmadı.bu esnada Ali Baba'ya hizmet eden sakallı Ali,tepsi içinde ikram için Karpuz getirmişti.Ali Baba,oturduğu yerden karpuz tepsisine bakarak sükutu bozdu ve "-Karpuzda oluk mu ne ?"sözünü kullandı.Bir yıl sonra bu sözü çözebildim.Ali Baba ,ziyaretine gelen Niyazi Baba için bu söz kullanmış ve onun kemalatını ifade etmişti.
Bu ziyaretten sonra Niyazi Baba'ya sordum:"-Efendim,Terzi Babayla konuşmadınız,Ali baba ile de konuşmadınız"deyince Niyazi baba bana:
"-Bahri Efendi.biz çok şeyler konuştuk sen anlamadın.Ali Baba'da Naci sırrı var.İneğin karnındaki dananın kırmızımı siyahmı olduğunu bilir"dedi