AYŞE ERTÜBEY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AYŞE ERTÜBEY etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mayıs 2025 Perşembe

AYŞE ERTÜBEY

 

ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI HAZRETLERİ’NİN MARİFETNAMESİNDE AŞK KAVRAMI

Ayşe Ertübey
Ayşe Ertübey412 kez okundu

Allah dostları şöyle demişler: Sevgi, aşkın başlangıcıdır ki aşk bunun son haddidir. Mevlâ aşkı, bütün zevkleri bırakıp zahmetlere, acılara katlanmaktır. Aşk, yanan öyle bir ateştir ki onun meşaleleri kazançtır. İnsanın kalbindekileri de yakar, orada Hak’tan başka bir şey bırakmaz. O, bir şaraptır, onu yudumlayana bu dünya, içinde bulunduğu âlem dar gelir.

O, öyle bir hastalıktır ki, dermanı, derdindedir. Sevginin en ileri haddidir ve Allah dostlarının sıfatıdır. Sevgi uğraş vererek kazanılır oysa AŞK Allah vergisidir. Öyle bir sultandır ki bedenler önünde eğilir. Akıllar ona boyun eğer, kalpler onun emrine girer.
Aşk, nefisleri temizler, ahlakı süsler, dışa vurulur, gizlemesi zordur. O, hâkim bir sultandır; bekçisi sabır ve tahammül, hizmetçisi de duyu organlarıyla duygulardır. Aşığın derdi, her dertten ayrıdır. Aşk, ilâhi sırları toplayıcı anten ve onları gözleyici rasat kulesidir.

Aşk, uçsuz bucaksız engin bir denizdir, dalgaları cihanın su pınarlarıdır. O, demiri mum; taşı kum yapar. Yeri yakar, göğü deler. O resuller resulünün, o sevgilinin nuru, pak aşkın bizzat kendisiydi. Bu yüzden Levlâke Levlâk sırrının muhatabı oldu. Aşkının yüceliğine gökler, aşığın küçülmesine de toprak güzel bir örnektir. Eğer aşk olmasaydı cihan cansız kalırdı.

Aşk, insanın kalbinde vefalı bir dosttur. Kalp onun tahtıdır, beden de postu. Bütün ayıpları örter. Sürekli aşk kadehinden içen, insanlık elbisesini parçalayıp hayvani vasıflarından arınır.
Akıl davası güdenin sefâsı hep kavga ve çekişme olur, aşığın zevkiyse hâl edinmek ve vecde gelmektir. Akıllı, akla; aşıksa aşka boyun eğmiştir. İnce, nazik ve nazenindirler. Aşığın dışı ocak, içi gül bahçesidir,

Aşk sultan-ı-âlem-i candır,
Aşk indinde akıl nâdandır.

Mevlâ aşkı, bir yokluk denizidir, aklın ayağı orada kırılmıştır. Adem atamızdan kalan bu miras, aşıklara Nuh’un gemisi gibidir.
Biz aşkın çocuklarıyız ki o, Mevlâ’nın engin denizidir.
Onun için yanına gider, ona çağırırız.
O zaman, o ananın sütünden içeriz hep.

AYŞE ERTÜBEY

 

AĞAÇ VE MEYVE

Ayşe Ertübey
Ayşe Ertübey325 kez okundu

Hukema, insan küçük âlemdir, der fakat Tanrı hâkimleri, insan büyük âlemdir, demişlerdir. Çünkü hukemanın bilgisi, insanın suretine aittir. Bu hâkimlerin bilgisiyse hakikatte insanın hakikatine ulaşmıştır.

Surette sen küçük bir âlemsin ama hakikatte en büyük âlem sensin.

Görünüşte dal, meyvenin aslıdır, fakat hakikatte dal, meyve için var olmuştur.

Meyve elde etmeye bir meyli, ümidi olmasaydı hiç bahçıvan, ağaç diker miydi?

Şu halde meyve görünüşte ağaçtan doğmuştur ama hakikatte ağaç, meyveden vücut bulmuştur.

Mustafa onun için “ Âdem’le bütün peygamberler, benim ardımda ve benim sancağımın altındadır.” Dedi.
O hünerler sahibi, onun için “Biz, sonda gelen fakat en ileri gidenlerdeniz” buyurdu.

Suret bakımından ben Âdem’den doğmuşum ama hakikatte onun atasının atasıyım ben.

Melekler bana secde ettiler, Âdem, benim ardımdan yürüdü, yedinci kat göğün üstüne çıktı.

Hakikatte babam, benden doğdu; ağaç, meyveden vücut buldu.
İlk düşünce, fiil âleminde son olarak zuhur etti. Hele vasfa mazhar olan düşünce.

Hasılı, bir an içinde gökten nice kervanlar gelmekte, göğe nice kervanlar gitmektedir.

Mesnevi 4. Cilt

AYŞE ERTÜBEY

 

CEVHERLER

Ayşe Ertübey
Ayşe Ertübey358 kez okundu

Taşlar, güneşin ısısı ve ışığı ile yıllar içerisinde havanın, suyun daha pek çok şeyin de etkisiyle içerikleri değiştirilerek Rabbimizin Kudret sıfatıyla değerli özler hâline getirilirler. Onların esmalarının, ilimlerinin nurunun gereği olarak bu dönüşüm gerçekleşir aslında. Kaderlerine taştan, cevhere dönüş nakşedilmiş. Kimi altın kimi demir kimi elmas kimi çakıl taşı.

İnsan da nefis terbiyesiyle pek çok olumsuz yanını olumluya dönüştürebilir. Kim olduğunu, niçin yaratıldığını sorgulamak, içimizdeki gerçek “Ben”e ulaşmak için çabalamak, değerimize değer katar. Ünsiyete ayna olarak seçilmişliği idrak eden insan makamları, toprağın, kayanın içindeki zerreler gibi kendilerini, kaderin akışına terk ettiklerinde ne ateş ne soğuk ne basınç onları yollarından döndüremez. Dünya yaşamının zorluklarına karşı sabır ve gayret libası sırtlarında, toprak olan bedenlerinin içindeki cevherlerine ulaşmaya çalışırlar. Bazılarının nasibine zümrüt, bazılarına da demire pas olmak yazılmış. Kimine de bir âbâ düşer ki tüm cevherler onun altında sırlıdır.

Bir pamuk tohumu eken çiftçi, tohumun çatlama zamanını bilir, suyunu zamanında gereği kadar verir. Sıcak altında yanan bedeninden bembeyaz nimetine, çiçeğin pamuğa dönüşme sürecine hayretle bakar, sabır sonucu nebat pamuk olur görünür. Kaderinde kefen olmak da var, padişahlara gömlek olmak da.

Bir damla su olan tohumumuz çatlayıp rahimlerde üç karanlık evreden geçip dünyaya geldiğinde, anasının sütü, onun yaşam suyu olup adım adım Ademliğe yürütülür. Bu makamda cevher sırrı bildirilen insanlar, zorluklara, göğüs gererler, sabırla kendi topraklarının mücevherleşmesini beklerler. Akıl ve ruh öğretmenlerinin ilim sütüyle beslenirler, iman çapasıyla beden toprağı kazdırılır. Madenciler kaç metrede, neyi bulacaklarını biliyorlarsa, İnsan olma mektebinin öğretmenleri de kimde ne var ezelden bilirler. Altın olan ayarınca, elmas olan kıratınca suretlendirilir.

Yıllar gerektir ki güneş altında bir taş,
Ya Bedehşanda yakut ya da Yemende akik olsun.
Aylar gerektir ki bir pamuk çekirdeği toprak altında
Gelişsin de ya bir çıplağa örtü ya bir şehide kefen olsun.

ŞEMS HAZRETLERİ- MAKALAT

AYŞE ERTÜBEY

 

BOZULAN NAMAZ

Ayşe Ertübey
Ayşe Ertübey559 kez okundu

Dört Hintli mescitte namaza durmuşlardı. Her biri tekbirini almış, namazına başlamıştı. Müezzin içeriye girdi, Hintlilerden biri namazını bozup: “Müezzin efendi, ezanı okumuş muydun?” Diğer Hinli kamet getirdiği hâlde “Sus yahu konuştun, namazın bozuldu.” dedi. Üçüncü Hintli: “Ee sen de konuştun, senin namaz da gitti.” der demez dördüncü Hintli: “Çok şükür benimki gitmedi.” der ancak namazının bitmediğini fark eder. Dördünün namazı da bozulmuş olur.

Âlemin ayıbını gören ve sorgulamadan söyleyen kişiler yol alamazlar. Herkes önce, kendi ayıplarını bilecek ve onları düzeltmeye çalışacak. Çünkü insanın yarısı ayıptan diğer yarısı gaybtandır, denir. Başka söylemlerde de insan; melekten ve şeytandan hâsıl olmuştur çünkü hem ruh hem birimsel nefis sahibidir.

Madem başında yara var, merhemini başına çal. Yarayı ayıplamak; başa, merhem koymaktır. Önemli olan ayıbı görmek ve yapanı ayıplamadan o kusuru kendimizde bulmaktır, onarmaya çalışmaktır.

Ayıplama duygusunun altında yatan aslında büyüklenme, kibir ve gururdur. Şeytani tarafımızın ortaya çıkışı, kıyas; yapanı küçük görme, kınama. Oysa insanoğlu en şerefli mâhluktur ruhuyla, ilahî yetilerle yaratılmıştır. Şeytan tarafımızı, sınav yeri olan bu aşağıların en aşağısında, terbiye edip aslımıza dönmemiz, aslımızın, özümüzün hakikatini bulmamız için gönderildiğimiz eğitim ve öğretim yeri olan dünya. Her bir varlığın birbirine ayna tuttuğu bu âlemde kim, kimi kınayabilir ki?

Her varlığın özü Hakk, her görünen O’nun yansıması. Yaratılış amacımız ve ilkeleri doğrultusunda, belirlenen zamanlarda azan insanları, doğruya, güzele, iyiye davet için peygamberler göndererek Kendi’ne çağıran Hakk, insanı ayıplamamış, sabırla ve güzelliklerle terbiyesine ışık tutmuş, şeytanını, Müslüman etme yolunda gayret etmeleri için akıl ziynetiyle donatmış, gönül âlemiyle sezdirmiş, nefsiyle gayret ettirmiştir.

“Himmet dede, hizmet oğul.” söylemi önce kendimizedir. Kusur arayanlar, aynalarda yalnızca kendindeki kusuru görüp himmeti, kendi için işlemeli ve kendine hizmet etmeli. Namaz o zaman bozulmaz, çünkü namaz Kendindeki Özü seyretmektir ve bazen gökyüzüne çıkarılarak her varlık seyrettirilir bazen yeryüzüne indirilerek o, âleme seyrettirilir.

AYŞE ERTÜBEY

 

ZÜMRÜD-Ü ANKA

Ayşe Ertübey

Tarih: 15/02/2018

Söylencelere göre Anka kuşu, otuz kuşun özelliğini taşıdığı ve otuz renge büründüğü için simurg-sireng diye anılır. Yeşil renginden ötürü de Zümrüd-ü Anka, denir.

Bilgi ağacının tepesinde yaşayan Anka’ya, tüm kuşlar bilmediklerini sorarlar ve işlerini onun verdiği öğütlere göre yaparlarmış. Bu bilge kuş, öleceğini hissettiğinde, yuvasını kendi gayretiyle dışa kapatır, ölümü beklermiş. Güneş etrafı aydınlatıp ısıtınca yuvasında tutuşur, küllerinden yine doğarmış.

Kuşlar, bir gün, bir şey danışmak istediklerinde, liderlerinin yok olduğunu fark ederler ve endişelenirler. Aramaları sırasında bir tüyünü bulurlar. Hepsi, Anka’larına kavuşmak için çetin bir yolculuğa çıkarlar. Kendi yaratılışlarına göre amaçları olan bu hayvanların, geçmesi gereken yollar, aşmaları gereken sarp dağlar vardır.

Feridüddin Attar, Mantıku’t Tayr kitabında,  aşamaları olan nefis terbiyesini, insanın ruhsal  yolculuğunu, simgesel olarak anlatır. Nefs, Aşk, Cehalet, İstisna, Tevhit, Hayret, Yokluk Vadileri geçilecek sonra Kaf dağındaki Anka’ya kavuşulacaktır. Kuşların pek çoğu, güç yollara dayanamazlar, geri dönerler.   Bülbül, güle olan aşkını hatırlayıp geri dönmüş. Kartal, yükseklerdeki evini özlemiş. Papağan güzelliğinin bu yollarda gideceğinden korkmuş ve daha daha niceleri… Binbir bahaneyle  Anka’yı bulmaktan vazgeçmişler. Bilmek, aramak ve bulmak herkesin harcı değilmiş, er kişilerin harcıymış.  Zümrüd-ü Anka olmak, gayrılığın ve aynılığın tek noktada buluşmasıymış. Kesretten, Vahdete yürüme. Birlik denizinin sularında yıkanan, aynalarında Hak’tan gayrısını görememiş. Ne yana baksalar Vechullah.

Mevlâna Hazretleri, Anka’yı; yuvası Kaf Dağı olan bir kuş olarak simgeler. Bu dağın anlaşılması için insanın, kendinin nasıl halk edildiğini bilmesi gerekir. İnsan, denilen kitabın satırları arasındaki gerçeği, Öz’ü, hakikatı arayanlar, bulanlar Ankalaşan kişilerdir. Kendilerindeki Gizli Hazineyi idrak etmişlerdir.

Her ne arıyorsan kendinde ara. Senin içinde bir can var, o canı ara.Senin dağının içinde bir hazine var, o hazineyi ara. Eğer yürüyen denizi arıyorsan, o, senden dışarıda değil, kendi nefsinde ara. (Hz. Mevlâna)

Kişilerin, Anka’lık hâli, nefsin terbiye olmuş ilâhi yanıdır. Kendimizi aradığımız iç yolculuğumuzda amaç, sûkun bulmaktır. İstek kuşlarımızın, her bir esmamızın, özelliğini idrak edip onu yaşayabilmemiz, aynalarımızın sırrına sahip çıkıp, görenin ve görülenin aynılığını fark edebilmemiz, birimsel nefislerimizi sâkinleştirir. Tüm azaları, kalbi, aklı mesken edinen Hâlikimiz, yeni iman, ikan libasları giydirir. “Rahman, arşa istiva etti” ayeti tecelli bulur. Rahmanın kulları, Simurg olduğunun idrakinde, yeniden doğarlar. İki kere doğmak ve iki kere ölmek, tecelli eder ve bu kutlu kul makamları, ruhun ölümsüzlüğünü yaşarlar.

 Tur’da, Rabb tecellisiyle paramparça olan dağ, bâtında, Musa  a.s kendi nefsinin beden duvarlarının yıkılışı ve yeniden doğumuydu. İbrahim a.s yakmayan, nura dönen ateş;  “serin ol,” emrini duyan alevler, zamanının Zümrüd-ü Ankası, Tevhidin babasının doğuşu; ateşin küle, külün güle tebdiliydi. Efendimiz Muhammed a.s miraçta, aklın, “yanarım” dediği Cebrail makamından  “Yanarsam, ben yanarım”  ruh makamına geçişidir. Her peygamberin miracı, her velinin Arif-i Billahlığı, onun Simurg olma yolundaki seyri ve Kendi Kaf dağını un ufak edip, yeniden doğmasıdır. Madde bedenin kutrundan çıkıp, mânâ  bedene  geçmek; nârdan, Nur’a yürüyüşün serencamıdır.

Bahaeddin Ögel, Anka’nın, Allah’ın zuhuru, esmalarının görünen hâli olduğunu söyler. İdrakleri açık olan gönül sahipleri, bir ömre yayılan nefis terbiyesiyle ruhsal yetkinliğe, erginliğe ulaştırılırlar. Dünya çilehanesindeki vadileri aşıp Hakikate erdirilirler. Ölmeden evvel ölme zevkini tadan sultanlardır Bu kişiler. “Mü’min, Mü’minin aynasıdır” tecelli edince “Tek” sırrıyla âgâh olurlar. Kesret, vahdete dönüşmüştür. Fenâ’dan, Beka’ya,  Aşk sırrıyla,  Rabbü’l Âlemin olan Allah’ın Cemâline gark olmuşlar,   Ankay-i  lâmekan’nın mekansız âlemlerinden, renksizliğin tüm renklerini yansıtırlar

Hem ateşim hem pervane,

Aşkın etrafında döner dururum.

Akıl, Aşk’a kesti yanarım.

Kendi yangınlarımdan gene doğarım.

Ben Zümrüd-ü Anka’yım Mecnuncasına,

Leylasında yitip gitmiş sırrım Ben,

Kanatlarım yandı, gözlerim tutuştu,

Nâr oldum.

Parende’yim, Şamlarda, akşamlardayım.