3 Haziran 2016 Cuma

LÜTFİ FİLİZ-NOKTANIN SONSUZLUĞUNDAN MİRAÇ BAHSİ ALINTISI

LÜTFİ FİLİZ-NOKTANIN SONSUZLUĞUNDAN MİRAÇ BAHSİ ALINTISI .

Miraç Nasıl Gerçekleşir?
Miraç, Allah isterse kevni de olabilir. Ama, genel anlamıyla enfüsi, yani iç âlemi ilgilendiren bir keyfiyettir. Çünkü, miraç eden gönüldür.

Miraç olayını bir balonun yükselmesine benzetebiliriz. Balonun yükselmesi için safrasının atılması gerekir. Ağırlıklar atıldıkça balon yükselir. İnsanda safraya karşılık neyin atılacağını buraya kadar öğrendik. Balonun inmesi için de havasının boşaltılması gerekir. Bu inişe de: “Hubut” denir.

Miraç; insanın düşüncelerinin yükselmesi, hubut ise; inmesi demek olduğu için: “Âdem cennetten hubut etmiştir” denir. Bunun anlamı; düşünceleri, yüksek âlemden, aşağı âlemlere, yani cennetten dünyaya inmiştir demektir. Burada insanın aklına: “Cennet neredeydi” sorusu takılır. Cennet, onun düşüncelerindeki varlıktaydı. Âdem o varlıktan uzaklaşıp, dikkatini kendi bedenine çevirince, Allah'tan uzaklaşmıştır

Uruc ve miraçta beden yoktur. Eğer olsaydı, Âdem, cennetteyken de bedenini görüp, örtünme zorunluğunu hissederdi.

Uruc ve hubut kelimeleri birbirinin zıttıdır. Arapçada aynı anlamı içeren diğer iki kelime: Suûd ve Nüzul'dür. Bunlar da çıkma ve inme anlamlarına gelir, ama uruç ve hubuttaki çıkıp, inme bilinçli olduğu halde, suûd ve nüzuldeki çıkış ve iniş bilinçsizdir. Onun için Peygamberimiz miraçtan sonra hubut etti denir, nüzul etti denmez. Buna karşılık Kur'an nazil olmuştur, yani bilmeyenlere inmiştir.

Uruc dediğimiz yükselme; ruhun tealisiyle, yani bedenden çıkıp göğe yükselmesiyle değil, iç âlemde gerçekleşir. Kişi, ilmini ne kadar genişletirse, mertebesi de o kadar yükselir.

Bu durumu, askerliği misal vererek basit bir şekilde anlatmak mümkündür. Asker denince, erden generale kadar tümü askerdir, ama er ile general aynı mıdır? Tabii, değildir. Çünkü general, er gibi ferd-i müfred (basit bir birey) değil, ferd-i camidir, yani binlerce ere bedel bir ferttir. İşte, insan da, bilgisi arttıkça, Allah'ın lütf u keremi ile daha yüksek rütbelere ulaşır ve ferd-i cami halini alır. Miraçtaki bu yükselme, küresel bir genişleme şeklindedir. Bu nedenle, miraç etmiş bir kimse her şeyi kapsadığı için, kendisine sorulan her soruya cevap verebilir.

Bunu anlayabilmek için kitap okumak yeterli değildir. Bizzat yaşamak gerekir. Onun için bir şiirimde:

“Hakk bilinmez ger okunsa bin kitâb
Mutlaka mürşit gerek, eyle şitab”
diye yazmıştım.

Herkesin miracı birbirinden farklıdır. Bu kural, peygamberler için de geçerlidir, salikler için de...

Âdem'in miracı; Nuh'un, İbrahim'in, Yunus'un veya Musa'nınkiyle aynı değildir. Âdem; ağlayarak, Nuh; tufanla, İbrahim; ateşe atılmakla, Musa; Tuvâ Vâdisi'nde başından geçenlerle, Yunus; balık karnında, Yusuf ise; zindanda kalmakla miracını tamamlamıştır. Onun için, kimsenin sülûkî miracı da bir başkasınınkine benzemez. Herkesin miracı kendine hastır.

Kitaplarda, Peygamberimiz'in, miraçta Allah'la doksan bin kelam ettiği yazılıdır. Namazın da, Peygamberimiz'in miraçtan dönüşünden sonra konduğu bilinmektedir. Buralar işin sır noktalarıdır ve ancak yaşayanlar bilir. Bu sırları açıklamaya kalkanlardan, hayatını kaybedenler çoktur. Çünkü, bunları yaşamayanların anlaması ve kabullenmesi imkânsızdır. Bu nedenle ehl-i tasavvufa, kendilerini saklamaları tavsiye edilir. Kime nasipse, onlar bağlanırlar. Bütün varlık Allah'ındır ve O'ndan başka varlık yoktur. Bu nedenle kimse kendine varlık vermemeli, “Oldum” dememelidir. Kula yakışan olmak değil ölmektir. Olmak, Allah'a yakışır. Allah, bazı noktalar için: “Sırdır” demişse, bize bu sırrı saklamak düşer. Açıklarsa, O açıklar.

Birbirine zıt olan dört unsur insanda birleşmiş ve hayatı meydana getirmiştir. Örneğin: su ve ateş birbirinin etkisini yok ettiği halde, insanda böyle olmamakta, su ateşi söndürmemekte ve: “Zıtlar birlikte toplanamaz” kuralına rağmen insanda birleşebilmektedir. Çünkü, “O iki denizi birbirine kavuşmak üzere bırakıverdi, aralarında birleşmelerini engelleyen bir berzah vardır” <55-19, 20> âyeti, âfaktaki gibi, enfüste de caridir. Bu etki sonucu insanda; neşe, zevk, bahtiyarlık, derman, genişlik, inançlılık ortaya çıkar ve kişiyi; “Kendimden başkası yok” düşüncesine götürür. Ancak bu düşünce, ferdin yok olup, Hakk'ın baki kalmasını müncel olur. Geriye sadece Hakk kalınca, her şey yerli yerine oturur, her şeyin hakkı verilir. Neticede, insan, burada da eski âlemindeki neşesini bulur. İşte: “Kalple ikrar, dille tasdik” dedikleri budur.

Kalp; âlem-i gaybe, lisan ise; âlem-i şühuda ait olduğu için, kalben ikrar; kâlû belâ'daki hali, lisanen tasdik te; bu âlemdeki hali kabul ve onaylama anlamına gelir ki, bu: “O öyle bir Allah'tır ki kendinden başka ilâh yoktur, gaybı ve aşikârı bilir, o rahmanürrahimdir” <59-22> âyetinin sırrına ermiş olmak demektir. Anlamı: “Rahman ve Rahim'i dışarda da müşahede ettik ve kâlû belâ'dakinin aynı olduğunu gördük”, yahut: “İçimizdeki kâlû belâ'yı dışımıza çıkarttık” demektir. Böyle yapmakla: “Allah'a itaat edin, Resul'üne de itaat edin” <64-12> gerçekleştirilmiş, yani hem içteki Allah'a, hem de bu âlemdeki Peygamber'e secde edilmiş olur ki, namazda secdenin çift olmasının nedeni budur. Kur'an'da da, kelime-i tevhit: “lâ ilâhe illallah muhammeden resûlullah” (Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammed O'nun resûlüdür) söylenmeden, yani Muhammed'i kabul etmeden, selamete çıkmanın veya Müslüman olmanın mümkün olamayacağı belirtilmektedir.

Miraç konusunu, ehl-i şeriatın ve kendisi miraç etmemiş ehl-i hakikatin, tam anlamıyla bilip, kavraması mümkün değildir. Bu nedenle bir kısmı bedeniyle uçtu derken, bir kısmı ruhuyla uçtu diye açıklamaya çalışırlar. Allah, hem madde, hem mana âlemine hakimdir ve hâdistir. İnd-i İlahi'de (Allah'ın indinde) “Kün” dediği anda, manadan madde yapmaktadır. Bu olayı: “Yoktan var etti” diye anlatmaya çalışmak hatadır. Çünkü, yoktan var olmaz. Var olan, manada var olandan meydana gelmiştir. Bu işin göz açıp kapayıncaya kadar bir süre içinde olduğunu Allah, Peygamberimiz'e miraçta göstermiştir. Bunu akılla izah etmek ve akla kabul ettirmek mümkün olmadığı için tevile gidilir. Hazret-i İbrahim'in ateşe atılması olayı da bunun gibidir.

Herkes, nasıl olsa geldiği yere dönecektir. Bu işin bu âlemdeyken olmasına “Miraç” denir. Çünkü gidip, yine geri gelinmektedir. Bunun gerçekleşebilmesi de nasip meselesidir. Nasıl, ersiz ordu olmazsa, avamsız cemiyet olamayacağını da kabul etmek lazımdır.

Bir insanın miraçtan, miraç ettiğinden bahsedebilmesi için; önce uruc etmesi, sonra da daireyi tamamlayarak, ilk başlangıç noktasına dönmüş olması gerekir. Zaten seyr-i sülûk denen de bu, yani bir noktanın devrini tamamlayıp, daire şeklinde görünmesidir. Buna: “Hayat-ı ebedi” denir.

Hepimiz, milyonlarca yıl önce bir noktaydık. Geldik ve yine oraya gidiyoruz. Bu geliş, gidişi: “Hayat” dediğimiz bu kısa süre içinde kafamızda gerçekleştirebilirsek ne mutlu bize... Lahût, melekût, ceberût denen âlemler bu devran esnasında geçilen âlemlerdir. Nokta diye bahsedilen varlık ta, insandan başka bir şey değildir. “Adını Âdem koyup, emretti secde Âdem'e” dediğim de bu noktadır.

Miraç keyfiyeti Kur'an'da: “Kudretimize ait bazı âyetleri göstermek için kulunu gece vakti Mescid-il Haram'dan etrafına bereket verdiğimiz” <17-1> ayetiyle başlanarak anlatılır. Burası çok mühimdir. Çünkü, miracın; iç âlemle, dış âlemin vahdeti (birleşmesi) olduğunu ifade eder. Rüyet, bu keyfiyetin sonucudur.

İç âlem, yani gönül âlemi çok geniş, buna karşılık dış âlem çok dardır. İç âlemin özeti; Kalb-i Muhammedî, yani Mescid-ül Haram'dır. Bunun âfaktaki karşılığı ise Mescid-ül Aksa'dır. Enfüs te, âfak ta kendisi olduğundan, miraçtaki gezinti de kendinden kendine olmuştur.

Hazret-i Peygamber'in miracı, kendi vücudunda dolaşmasıdır. Kâinat onun vücudu (bedeni), enfüs te kendi ruhu olduğundan, bu ikisinin birleşmesi O'nun miracı olmuştur. Bu yüzden kendisine sorulan tüm sorulara hiç tereddüt etmeden cevap verebilmiştir.

Kâinatla, ruhun vahdetine Hakk denir. Bunu: “Enfüsle âfakın veya kâinatla insanın vahdeti Hakk'tır” diyerek de ifade edebiliriz. “Biz âyetlerimizi enfüste ve âfakta gösteririz ki onların hak olduğunu açıkça görüp anlayabilesiniz” <41-53> âyeti bunu ifade eder. Bizim buraları anlayamayışımızın nedeni, ayrı görüyor olmamızdır. Bedenden kurtulabilirsek, o zaman geriye Kendi kalacağından, kendi kendini anlamak kolaylaşıverir.

Miraçta Hazret-i Peygamber'in görüştüğü peygamberler, O'nun geçtiği mertebeleri ifade eder. Her mertebe bir insanın haşrolduğu basamaktır. İnsan ancak o basamakları tırmandıktan sonra aslına kavuşabilir. Onun için salikler de, eğitimleri süresince sabırlı olup, her mertebenin hakkını vererek ilerlerler. Kimse bir anda bir yere ulaşamaz.

Peygamberimiz miracında Allah'ı görmüştür. Onun için Mevlid'te de:

“Aşikâre gördü Rabb-i izzeti
Ahirette öyle görür ümmeti”
denmektedir. Bu ifade, biz ahirete gidinceye kadar beklemeden, dünyayı ahiret yaparak bu âlemde de Allah'ı görebiliriz anlamına gelir. Bu nasıl olur? “Ölmeden evvel ölünüz” kuralını gerçekleştirerek...

Zahir uleması, “Sen olmasaydın, sen olmasaydın felekleri yaratmazdım” ‘ı söylemelerine rağmen bunun ne ifade ettiğini tam ve doğru olarak anlayamadıkları için, miracı da kavrayamazlar. İşin esası, O'nun kendi kendineyken, kendinde gezmesidir. Çünkü, kâinat, O'nun, yani Hazret-i Peygamber'in cesedi durumundadır. Onun için de miraçta, kendi ruhu kendi cesedinde dolaşmıştır. Eğer böyle olmasaydı: “Ben Âdem'in hamurunda vardım” diyebilir miydi?

Var olan, ruh olan O'dur. Kâinat ise, O'nun cesedidir. Cismen kendinde buldu, ayna olup, uyandı ve yine kendi kendine ayna oldu. Bana bunu rüyamda:

“Ayinedir bu âlem her şey Hakk ile kaim
Mir'at-ı Muhammed'ten Allah görünür daim”
beytiyle anlattılar. Onun için miraç: Kendi'nin Kendi'ne ayna olması ve Kendi'ni Kendi aynasında görmesinden ibarettir ki, bunu da bir başka şiirimde:

“ Kendini kendinde bulur
Mutlak iken nokta olur
Âdem imiş mazhar-ı Hakk”
diyerek anlatmaya çalışmıştım.

İşte, zahir ulemasının anlayamadığı ve anlayamadığı için de hem inanıp, hem inanamadığı miraç olayı budur. Bunu anlatmakta zorluk çekişlerinin bir nedeni de, bana da söyledikleri gibi: “Aman, daha ileri gitme kâfir olursun” korkusudur. Halbuki, her şey O'dur, Kendi'dir. Nasıl biz istediğimiz anda kendi bedenimizde geziyor, istediğimiz yeri kaşıyor veya okşuyorsak, O da aynı şeyi yapmıştır. Yukarda anlattığımız şakk-el kamer olayı da bunun gibidir.

Peygamberimiz'in, miracını şeriat kitapları özet olarak: “Bir gece yattıktan sonra Cebrail geldi. Göğsümü yardı. Kalbimi çıkardı. Temizledi. İçine iman doldurup tekrar yerine koyduktan sonra “Bunun adı Burak'tır” diyerek bir binit getirdi. Ben bunun üzerine bindim ve Cebrail'le beraber yükselerek semaya ulaştık. Semanın her katında, davet edilip edilmediğim sorulduktan ve Cebrail her seferinde edildiğimi söyledikten sonra, birinci semada Âdem, ikinci semada Yahya ve İsa, üçüncü semada Yusuf, dördüncü semada İdris, beşinci semada Harun, altıncı semada Musa, yedinci semada İbrahim ile karşılaşıp selamlaştım. Daha sonra, bana, ötesine kimsenin geçemeyeceği sidre-i münteha, dört nehir ve Beyt-i Mamur gösterildi. Bana şarap, süt ve bal dolu üç bardak sunuldu. Ben süt dolu olanı aldım. Sonra bana günde elli vakit namaz emrolundu.

Dönüşte Musa ile karşılaştığımda ne emrolunduğunu sordu: Söyledim ve bana bunun çok olduğunu azaltılmasını istememi söyledi. Önce kırka, sonra sırasıyla otuza, yirmiye, ona ve nihayet beşe inmesini Allah kabul etti. Musa daha da azaltılmasını iste dediyse de ben, artık yüzüm olmadığını söyledim ve günde beş vakitte kaldı.”diyerek anlatmıştır.

Zahir ulemasının miraç hakkında anlattıkları bu Hadise dayanmaktadır. Onlara göre; Peygamberimiz yükselmiş, Âdem'den itibaren tüm peygamberleri görüp, konuşmuş, Allah'a vasıl olmuş, namazla vazifelendirilmiş ve geri döndüğünde yatağı hâlâ sıcakmış... Bunları bu şekilde anlattıktan sonra da miracı bedenen mi, yoksa ruhen mi yaptığının münakaşasını yaparlar. Fakat, bu olayların, kendi içinde bir devran olduğunu ve yatağından çıkmamış bir insanın yatağının sıcak olması kadar tabii bir şey olamayacağını, akıllarına bile getirmezler. İnsanın bir olduğunu, o bir olan insanın Muhammed olarak göründüğünü ve bu geliş, gidişin Muhammed cismi içinde, yani kendinden kendine olduğunu anlayamazlar.

Miraçta Cebrail bir yere kadar Hazret-i Peygamber'e refakat ettikten sonra, oradan daha ileri gitmesine izin olmadığını ve ondan sonra yalnız gitmek zorunda olduğunu söyleyerek kendisini yalnız bırakmıştır. Cebrail, aklın mümessili olduğu için, kendi hududunun Sidre-i Münteha'sında kalmıştır. Hazret-i Muhammed'in bundan sonraki ilerleyişini sağlayan Refref 'tir (Aşk beygiri), yani aşktır. Olayın bundan sonrası tıpkı bir radar gibi, kendinden kendine olan bir alış veriştir. Onun için, geri döndüğünde: “Beni gören O'nu gördü” demiştir. Bu görüş aynen insanın aynada kendini görmesine benzer.

Aşk, hudut tanımamasına rağmen, bir yere gelindiğinde: “Dur yâ Muhammed, Rabb'in namaz kılıyor” denmiştir. Burada namazı kılan, dikkat edilirse Allah'tır, Muhammed değildir. Âyette de: “Allah ve melekleri peygamber'e salât ederler. Ey iman edenler ona salât edin, selâm verin ve teslim olun” <33-56> dendiğine göre, namazdan gaye; sılaya kavuşmaktır.

İnsan, aşktan yaratılıp, aşka miraç ettiği için Cebrail, akıl hududunun sonu olan sidre-i münteha'ya gelindiği zaman: “Ben bir adım daha atarsam yanarım” demiştir. Çünkü, akıl mahluk, aşk Hâliktir ve her şey o Hâlik'ten yaratılmıştır. Burada şu soru akla gelebilir: “Miraç olayı kendinden kendine cereyan ettiğine göre, Hazret-i Peygamber'in miracında, yol gösterici olarak Cebrail'e ihtiyaç var mıydı?” Vardı, çünkü kural; ikinin bir, birin iki olması olduğundan, arada, bir bağlayıcı bulunması gerekir. Cebrail'in devreye giriş nedeni budur. Yani, Cebrail, Muhammed ve Allah bir üçlü oluşturmaktadır.

Miraç Ne Demektir?
Kelimenin lügattaki karşılığı: Hazret-i Peygamber'in Allah'la görüşmesi; Ruhun yükselmesi; Merdiven'dir. Miraç, tasavvufi bakımdan farklı cümlelerle tarif edilebilirse de, kısaca: “İnsanın kemalâtının yükselmesi” olarak anlaşılır.
Miraç, kabaca: göğe çıkmak, kanatlanmak, her tarafa ulaşmak olarak tarif edilse bile, esası; kâinatı kapsayacak şekilde küresel bir genişleme ve kâinatı kafanın içine sığdırma olayıdır. Bu da, kişinin; basiret adı verilen akıl ve nur gözlerinin açılması ve kendini kâinatla bir noktada toplaması veya başka bir deyimle, içindeki kâinatı müşahede etmesi demektir.
Bir insan için miraç, ilahi âleme uruc etmek demektir. Uruc denince çok kimse bunu kanatlanıp, uçmak zanneder. Halbuki, bu uçma, insanın fikirlerinin yükselmesi, yücelmesidir.
“Tuttu dostum elimden aldı beni
Yerde iken göğe ağdırdı beni”
derken kastettiğim keyfiyet budur. Bunun anlamı: “Beni elimden tuttu havalandırdı” değil, “Benim düşüncelerimi güzelleştirdi, beni yüksek fikir sahibi yaptı” demektir. Keza, bir başka şiirdeki:
“Yüksel ki yerin bu yer değildir
Dünyaya gelmek hüner değildir”
ifadesi de aynı anlamdadır. Buradaki yükselme de fikren, yani düşüncelerin güzelleşmesi şeklinde olacaktır. Bu husustaki yanılma; sema kelimesiyle neyin kastedildiğinin bilinmemesinden ve semanın gökyüzü olarak algılanmasından kaynaklanır. Gökyüzü; fezadır, yokluktur, sema ise; insanın zekâ ve fikir âleminin yüksek seviyeleridir. Yükselinen sema budur. Zaten, biz de oradan geldik.
Miraç etmek, ilim semasında yükselmektir. Zahir ulemasının dediği gibi göğe çıkmak değil... Onların anladığı sema, insandaki semanın yansımasıdır. Çünkü, çok mükerrem olarak yaratılan insandır, kâinat değil... Buraları bu şekilde anlayamayanlar, bu konuda hiç bir şeyi doğru dürüst anlatamazlar.
Miracın, enfüsî ve âfakî olanı vardır. Enfüs te, âfak ta Allah'ın olduğuna göre, uruc eden, miraç eden Allah'tır. O'ndan başka mevcut olmadığına göre: “Bugün dininizi tamamladım” <5-3> Allah'tan olmuştur.
Enfüste, zuhur karşılıklı olursa; mürşit, mürit arasındaki alışveriş meselesi ortaya çıkar ki, bu da Mescid-ül Haram ve Mescid-ül Aksa ilişkisine benzer. “Hakiki uruc; mürşid-i kâmilin kendi âzâ ve kuvâsında seyrinden ibarettir” dense, yanlış bir şey söylenmiş olmaz. Çünkü, onun kâinatı: “Kâinat bir ceset ruhu Mevlâna” mısrasındaki gibidir. İşte, miracın en kısa açıklaması budur.Miraç keyfiyeti, akılla kolayca öğrenilebilecek ve anlaşılabilecek bir şey değildir. Çünkü, zahir ulemasının dediği gibi, bir uçma olayı değildir. Miraç; insan düşüncelerinin iyice berraklaşması ve ruh halini alması demektir. Düşünce, bu hale gelirse insan uçabilir. Katılık âlemindeki insan, yaptığı madeni uçakları uçurabilir, hatta kendi de onların içine girip uçabilirken, tamamen latif hale gelmiş olan ruh uçmaz mı? Tabiatıyla uçar. Bunu, suyun buz olarak kaldığı sürece uçamamasına, ama kaynatılıp, buhar haline getirildiğinde uçmasına benzetmek mümkündür. İnsan da ruh haline gelebilirse, kolayca uçabilir. Ruh, zaten uçmaktadır. Uçan ruh nereye gider? Kendine uyum sağlayan yere gider ki, bu da aynı uyumu sağlayan kimselerdir.
Allah: “İnsanı güzel surette yarattık” <95-4>, “Sonra onu aşağının aşağısına attık” <95-5> âyetleriyle: “Sizleri latif âlemin malı olarak yarattım, sonra en alt mertebe olan bu katı âleme attım” dedikten sonra, bize: “De ki biz Allah'tan geldik ve sonunda O'na döneceğiz” <2-156> dedirtmek suretiyle de tekrar bu merdivenleri çıkıp, o âleme gideceğimizi bildirmektedir. Bu kesafet âleminde aslınızı unuttuğunuz için, bildirici göndererek ne olduğumuzu öğretmekte, çıkarken zorluk çekmememiz için de: “Ölmeden evvel ölünüz” diye ilave etmektedir.
Kâinat bir cesettir. İçinde yaşayan insandır, biziz!.. Her taraf bizimdir. Onun için, bir anda Hakk'a ulaşabiliriz. “Biz âyetlerimizi enfüste ve âfakta gösteririz ki onların hak olduğunu açıkça görüp anlayabilesiniz” <41-53> âyeti gereğince enfüs te, âfak ta O olduğuna göre, nasıl kendinden kendine miraç etmez? Miraç, merdivendir. Bu merdivenin en üst basamağına (mertebesine) çıkan da, en alt basamağına inen de Kendi'dir.
Biz aşağıdan yukarıya mı çıktık, yukarıdan aşağıya mı indik, yoksa ikisi arasında mı kaldık? “Sonra iyice yaklaşıp sarktı” <53-8>, “Araları iki yay kadar veya daha az kaldı” <53-9> âyetine göre biz; yukardan aşağıya, letafet âleminden kesafet âlemine geldik. Daha önce letafet âlemindeydik.
Latif âlemde, beşeriyetin aklının erdiği yerlere birer isim konmuştur. Ama daha ötesini Kendi'nden başkası bilmediği için, onlara “İlahi âlemler” denip geçilmiştir. Beşeriyetin idrak edebildiği yerlere mertebe denmiştir. Bunlardan en aşağıda olanı Nasut'tur. Bunun özeti de insandır. Bu beş mertebenin beşi de insandır. Beş vakit namaz konmasının nedeni de, bu beş mertebeyi anlatabilmektir. Beş mertebeyi hatmeden insan, uruc edip, geri dönmüş, yani miracını tamamlamış ve geri döndüğünde de: “Beni gören O'nu gördü” demeye hak kazanmıştır. Allah herkese nasip etsin!...
Miraç, enfüsle âfakın birleşme noktasıdır ki, buna biz: “Cem noktası” diyoruz. O noktada, kişinin kendinden eser kalmamıştır. Sadece O vardır ve O da bir nokta halindedir ki, Hazret-i Ali'nin: “Kâinatın özeti” diye nitelendirdiği Nokta-yı tahtelbâ budur. Onun: “Bu noktada kâinat dürülüdür” dediği, dürülü olan şey ise, akıl nurudur.
İnsan, aklını geliştirdikçe uruc eder. Urucun sonuna miraç (Cem noktası) denir. Bundan sonra tekrar avdet edilir. Miraçtan dönmüş olanlara: “Mercu” denir. Rücu, yükselen akla “Geri dön” emri verilmesi demektir. Urucun başındaki ayın harfi, rücuda sona geçmiştir ki, bu aynen yürüyüş yapan askerlere “Geri dön” emri verilmesi gibi bir durumdur. Uruc ve rücu kelimelerindeki harfler aslında birer insandır ve kelimeyi meydana getirebilmek için sıralanmışlardır.
Uruc ve rücu, birbirinin zıttıdır, ama bu zıtlık sonuçta aynı kapıya çıkar. Zıtlığı, urucun başındaki ayın harfinin miraçtan sonra sona geçmesinden dolayıdır. Ama, urucun râ'sının rücu'da başa geçmesi, neticede her ikisinin de aynı noktada buluştuğunun göstergesidir. Bu durumda rücu, miraçtan sonrası için geçerlidir ki, bu da: “Her çıkışın bir inişi vardır” kuralının gereğidir.
Miracı dörde ayırmışlardır. Piramidin tepe noktası Allah'tır. Arapça'da Allah kelimesinden bir elif kaldırıldığında lillâh olur, lillâh'tan bir lâm kaldırılırsa lehû, ondan bir lâm daha kaldırılırsa da geriye Hû kalır ki, bunlar da mertebelerdir demiştik.
Miraç; aslına kavuşup, aslında fenâ bulmak olduğuna göre, her canlının, hatta cansız diye nitelendirdiklerimizin bile bir miracı vardır. Yani her canlının amacı, kendini kendinde bulmaktır. Örneğin: Bir buğdayı ele alalım. Ektiğimiz zaman önce alaz verir. Sonra o alaz sararıp, kururken sap çıkar. Sap ta büyür, tanelerini meydana getirir, sararır, koparılıp, öğütülerek tanesinden ayrılır. Sapı da saman olur. Böylece, buğdaydan tekrar buğday meydana gelmesine: “Buğdayın miracı” denir.
Cansız farz ettiğimiz bir şeyin miracına örnek olarak, şu sehpayı ele alalım. Bu sehpa, sehpa olmazdan önce suntaydı. Daha önceleri de sırasıyla; kalas, kütük, tomruk, ağaç, fidan, ve nihayet gayb-ül guyûb, yani bir tohumdu. Tohumun ne olduğunu, ancak meydana çıkıp, ağaç olduktan ve meyvesini verdikten sonra, çekirdeğini görünce anlayabiliyoruz. İşte bir sehpanın dahi geriye gidilerek aslına kavuşturulması olayı bir irfaniyet, yahut sehpa için miraçtır.
Keza, bir tohumun yere düşüp, filizlenmesi, gelişip, ağaç olması, meyve ve tekrar tohum vermesi de, onun miracını tamamlaması, yani namazını kılıp, Fatiha'sını okuması, yahut: “Bugün dininizi tamamladım” <5-3> demesi demektir. Bu kural insan da dahil olmak üzere her şey için geçerlidir. Ancak, insanda diğerlerinden farklı olan tarafı, bilinçli olmasıdır. Çünkü, insan, mevalid-i selâseden geçerek insan halini almıştır. Biz de evvela taş âlemindeyken, oradan bitki, sonra hayvan ve daha sonra insan âlemine geldik. Bu âlemde de yine gıdamız topraktan, yani birinci mertebeden gelmektedir. Bu ilk mertebe adeta anamız gibidir. Hem bizi meydana getirmiştir, hem de gıdamızı sağlamaktadır. Tıpkı annemizin bizi doğurup, kendi sütüyle beslemesi gibi...
Miracın insanda farklı olduğunu söyledik. Bu farklılık insanda akıl nuru ve idrak melekesi olmasından dolayıdır. İnsan mertebe-i cem'de Kendi'ni bulur, ama Allah, onu tekrar kalıbına döndürür. Bu ikinci dönüş, bilinçli bir doğuştur ve kalıp ta artık eskisi gibi bilinçsiz bir kalıp değil, bilinçli bir kalıptır ki, buna tasavvuf dilinde: “Ruh-u İzafi” denmektedir.
Tasavvuf dilinde, dünyaya geliş keyfiyetine: “Kavs-i nüzulî” denir. Efendi'nin yaptırdığı miraca: “Kavs-i urucî ” adı verilir. Miraçtan sonra kalıba dönmeye ise: “Kavs-i hubutî ” denir, çünkü bu bilinçli bir dönüştür. Eğer kavs-i hubutî gerçekleşmez ve kavs-i urucî'nin tepesinde kalınırsa, o zaman, “Meczubiyet”ten bahsedilir. Cem mertebesinin tezahüratı olan bu davranışın nedeni; bu mertebede halkıyet olmaması ve kişinin mahviyette kalarak, sahv'a uğraması, böylece de insanlık âlemindeki durumunu kaybedip, Allah'ın istediği şekilde yaşar hale gelmesidir. Kişi sonunda sahva gelir, insanlık âleminde uyanır ve kendini bilirse, yani insanlık âlemine geri dönerse, o zaman, ricat ettiği için: “Şeyh-i Mercu” diye anılır. Daha sonra yine gidilecektir. Zaten hayat gelip, gitmekten ibaret değil midir?
Geri dönüşün amacı; birini daha uyandırıp, yukarıya kaldırmaktır ve bu işi yapmak, o kişinin görevidir. Böyleleri, etraflarında toplananları uyarıp, ilmen en yüksek mertebelere kadar çıkarırlar. Ama, bu çıkış ilmendir. İçlerinden Allah'ın takdir ettiği bir veya bir kaçı, öğrendiklerinin içinde yaşayarak: “Oldum” değil, “Öldüm” diyebilir.
O halde miraç: Daha sonra hakikat bahsinde teferruatlı olarak anlatacağımız, akreple, yelkovanın üst üste gelip, birleşmesi olayıdır. Onun için Peygamberimiz'e miracında: “Dur yâ Muhammed Rabb'in namaz kılıyor”, yani “Namaz kılan sen değilsin, benim” denmiştir. Bunun üzerine de: “Allah ve melekleri peygamber'e salât ederler. Ey iman edenler ona salât edin, selâm verin ve teslim olun” <33-56> âyeti gelmiştir. Bu duruma göre namaz; yatıp, kalkmak değil, Allah'a teslim olmak demektir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder