18 Aralık 2015 Cuma

hz AKŞEMSETTİN İN İNSANA BAKIŞ AŞAMALARI :İnsan-ı Kâmil


1. İnsan
-ı Kâmil

İnsan-ı kamil, Allah'ın yeryüzündeki zuhurudur (10). İnsanın kemal derecesine ulaşıp ergin kimse olması, Allah'ı bilmesine bağlı olduğuna göre (11) insan-ı kamil, özel bir mânâ, özel bir görev yüklenmiştir. İnsan-ı kâmil kesret perdesini aralayıp hakiki vücudu seyreder.
Akşemseddin insan-ı kâmili nûr-ı Muhammedi olarak nitelendirir. Çünkü o özüyle Allah'ı temsil eder.
Bilmezem mâ şuk ben mi yohsa sen
Gel benûm mûşkilüm âsân eylegil.
(KE/69a, XXX-234)*
Vahdete ulaşan kâmil insanın gönül gözü açılmış, eşyanın hem zâhiri, hem de bâtinî yönüne mazhar olmuştur.
"Kemal sahibi olan kişi hem zâhir âlemde olan nesneyi hem de bâtın âleminde olan nesneyi görür." . (RN/2408, v. II8a)
İnsan-ı kâmilin eşyada tasarrufu vardır (KE/ 1036, XXXVIII-297) Merttir, canını, malını Hak yoluna feda eder (KE/ 20a, IX-95), bekâbi'llaha ulaşır (KE/4b, 1-7). Allah'ın isim ve sıfatları insan-ı kâ- milde tecelli eder (KE/6a, 11-23). Şeksiz ve riyâsız ma'şuk yüzünü görür (KE/ 52a, XV-138).
İnsan-ı kâmil "mecmaü'1-bahreyn"dir (KE/5b, XX-169). Zâhiri yönüyle âlemin, özüyle Allah'ın temsilcisidir. Esasen o, iki âlemin de temsilcisidir.
Hak'dan cûdâ görmen eri erdür dü-âtem serveri Eger kılurlarsa nazar altun iderler tagları. (KE/60b, XXIII-190)
2. Evliyâ:
Evliyâ, Allah’ın sevgisine mazhar olmuş, Allah'ın sevgisini kazanmış olanlardır.
Akşemseddin Makâmât-ı Evliya eserinde evliya ve sıfatları ile ilgili şunları söyler:
"Evliyâ şu kişilerdir ki, cem'i âleme mahfîdirler. Hak Teâla'nın hazinedârlarıdır. Her ilme âlimdir, her kişiye kendü dilegince bilinir kısmetinde ne kadar tasarruf konulmuş ise sarf eder. Bu âlem halkı bilmez ki tasarruf kimin elindedir. Anınçün her evliyayı zamanında kimse bilmez, vücud-ı zâhirisi - gizli değildir. Amma hakîkisi nihandır. Kimse anun hâline muttali' olamaz. Bu, halkın tasavvur ettiği gibi değildir. Veli olan kişinin kimseye ihtiyacı yoktur. muhtaç olmayan kişi ki, hâşâ, Hak Teâla'nın esrârını ve kendinin velâyetini bu âlem halkına fâş eyleye. Yâhud âlem halkının ne mikdârı var ki evliyâ sırrından bir zerre duya ve helâk olmaya. Esrâr-ı Ehlu'llah'a tâkat getüre bu muhaldur biline. Pes bu sıfatları Hak'dan gayrı kimse bilmez." (ME/2598, v.219b)**
Allah dostlarını halktan gizler. Onlar peygamberlerin halifeleri, Allah'ın nuru ve sır saklayıcısıdırlar. Kibir, hırs gibi duygulardan temzilenen evliya, kırk makan yüzyirmi hal yaşar. Hakikat âlemi ve Kur'an sırlarından Allah yoluna yürür ve murada ulaşırlar (RN/2408, v.154b-155a).
Akşemseddin, velinin Hakk'ın kemâl-i kudretini beyan kılmak için vücuda geldiğini ifade eder. Zira o, fenâ makamındadır. Âlemin varından farig fakat cümle eşyada tasarrufu vardır. Kutb-ı âlemdir, onsekiz bin câridir (ME/2598, v.228b).
3. Ârif
İslâm mutasavvıfları, sâlikin sülük esnasında geçirdiği mertebeleri şeriat, tarikat, ma'rifet ve hakikat olmak üzere dört mertebe olarak ifade ederler. Bu mertebeler için "Dört Kapı" tâbiri kullanılır. Her kapının da on makamı bulunur ( 12).
Süfîlerin ruhânî halleri yaşayarak, manevî ve ilahî hakikatleri tadarak (vasıtasız olarak) elde ettikleri bilgi ve irfana ma'rifet denir. Bu yoldan Hakk'a dair elde edilen bilgiye ma'rifetullah, buna sahip olan kişiye de ârif-i billah denir (13).
Akşemseddin ârifi, iradesini mutlak iradeye teslim etmiş, dolayısıyla da Hakk'a teslim olmuş, Onun rıza ve sevgisini kazanmış insan olarak nitelendirir (DMS/4092, v. 105a).
Ârifin irfânı, bilginin aczini kabuldendir. Onların ilme, hepsinin Allah'a dönmeleri cihetindendir (DMS/4092, v. 95b). Ârif, müşâhede ilmine vâkıftır, vahdet ehlidir. Kudret diliyle söyler.
Ayne'I-yakin ol dil-bert cânum içinde görmişem
Ben ârif-i Hakk'um bugûn zaanu gümândan geçmişem
(KE/62b, XXVI-209)
4.Âşık:
Aşk, sâliki Hakk'a göstüren yoldur. İnsanda cüz'i irâdenin kaybolup ilâhi irâdenin hâkim olduğu andır. Akşemseddin aşkı ve aşkın başlayışını şöyle anlatır:
"Helak olmayı istemenin aşkın eseri olduğunu bilirsen, bil ki aşkın başlangıcı nefs için sevgili talep etmek sonra nefsi harcamak, ikiliği unutmak vahdaniyette fenâ bulmaktır." (DMS/4092, v.II6a).
Akşemseddin'e göre aşk, Hakk'dan gayrı herşeyi, dünyayı, âhireti gönülden çıkarmaktır. Yalnızca Hakk'ı talep edip birlikte bekâ bulmaktır. İlâhî aşkın bedeli candır. Kul can verir aşk alır. (KE/ 21 a, X-98). Aşkı inkar eden için,
'Işkı inkâr ileyen âdem degül Yâr sanma anı kim agydr olur. (KE/21a, X-97)
ifadesini kullanır.
Âşık, gönlü Allah sevgisi ile dopdolu olan kişidir. Bu sebeple Akşemseddin'in en fazla bahsettiği tip âşıktır. Aşkı tadıp feragat mülküne geçen âşık için herşey kuru bir kavgadır. Zira onun gönlü yağmaya uğramış, herşeyi yele vermiştir.
Aşk şarabını için âşık olan kişinin bu âlemde adı sanı yoktur. O kesret perdelerinden sıyrılıp arşda seyreder (KE/ 60b-XXIII-192), seyr ve mekândan geçip lâ-mekân olur (KE/62a, XXV-203) Aşık vahdet sırrına mazhar olup (KE/62a, XXV-204), varlığını dosta kurban etmiştir (KE/ 13a, VII-75).
Can ve serden geçen âşık aşk meydanında can ile baş oynar. Çünkü âşıka cansız, cisimsiz (KE/57a, XXII-185), fenâyı terkedip bekâyı bulmak, diri iken ölmek yakışır (KE/24b, XI-108).
Âşıkın gözü yaşlı, bağrı yaralıdır. Yaşadıklarından hiç bir zaman şikayetçi olmaz. Çünkü ma'şuk rızasını almıştır (KE/55b, XX-168).
Hiç nedendür bilmezem bu bagrımun kanı benüm Gözlerümden turmaz akar kim bilür nolasın.
(KE/ 13a, VII-72)
Âşık sabırlıdır, tevekkül ehlidir. Sultan kapısında bekçi olur, Ondan gelen her çileye rıza gösterir (KE/57b, XXII186). bilir ki bu âlem gölgeden ibarettir. O asl olan cevheri bulmak, ilâhi sırra ulaşmak ister.
Âşıkısan ma'şukun ceurin tahammûl ilegil Gevheri blmak dilersen bahr-ı umman iste bul. (KE/ 18b, VIII-83)
5. Sıddık:
Dil ile söylediği her şeyi kalbi ile gerçekleştiren, sözü özüne uyan kişi sıddıktır. Peygamberliği izleyen en yüce makam olarak bilinir (14). Akşemseddin, sıddıkların makamlarının sonunda fenâ ve bekâ olduğunu söyler (DMS/ 4092, v.105a) ve sıddık olan kişinin vasıflarını şu şekilde sıralar:
"Allahu Teâla tevhid gereği gibi Allah'ı bir bilene imtiyaz tanıyıp onlara doğru yolu göstermiştir. Bunların arasında süzme olanları çıkarıp özel bir muameleye tâbi tutmuştur. Kur'an-ı Kerim onları tanıtıp Peygamber de onlara şahitlik yapar. Bunlar hakikatleri görebilen, sünnete bağlı olan, parlayan yıldızlar benzeri sahabenin oyunu takip eden ârifin ve sıddıkın tâifesinden olan tasav- vuf ehlidir." (TDM/260, v.30a).
Sıddık derecesine; rıza, teslim ve sabırla ulaşılır. Bu sebepledir ki sıddıkla Peygamberlik arasında derûni bir bağlılık vardır (DMS/4092, v.104b).
1. Garib:
Mutasavvıflar için bu dünya gurbet, insan da gariptir. Ruhun asil vatanı melekût âlemidir. bu sebeple kul dünyayı benimseyip vatan tutmalıdır (KE/ 66a, XXVIII-223) Aslından ayrılan, özünden kopan insan bu dünyada garip kalır. Dosttan, vatandan ayrı olmanın üzüntüsüyle de bazen aglar, bazen yanar.
Gehi yanmakdayım gahi Tuhanum göklere agdı
Garih-i çeŞm-i giryânun Başum yirlerde arayı. (KE/94a, ~~XIV-259) 7. Sûfî:
Sûfî, tasavvuf ehline verilen addır. Takva sahibi, ermiş kişidir. Fakat bu kavram zaman içinde "sofu"ya dönüşerek, hakikat ehli olmayan zâhidler için kullanılmıştır. Akşemseddin. Risaletü'n’nur adlı eserinde yalnızca adı sûfi olan samimiyetsiz kişileri "âdemoğlunun etini yiyen münafıklar", Fenafı'llah mertebesindeki hakiki sûfıyi ise fenâfi'şşeyh olarak nitelendirir.
Sûfı vahdet ehli, Hak âşıkı, iki cihhanın güneşidir (KE/9b, V-62) Mertebesi Hakke'1-yakındir.
Çünki mir'at oldular esmâ vü zâta âşikâr
Oldılar pes dü-cihanda Hakk'a burhân sûfıler.
(KE/9b, V-63)
8. Hoca:
Hoca muallim, efendi, müderris mânalarında kullanılan bir sıfattır. Akşemseddin hoca tipini menfı yönüyle değerlendirir. Ona göre hoca İlâhi sırra eremeyen, dünya malıyla övünen kişidir.
Ey hoca milk ü mâtunı'arc itme fahrıla
Ben genc-i bî-pdyan bulup hânıla mândart geçmişem.
(KE/62b, XXVI-210)
9. Zâhid:
Dünya işlerinden yüz çeviren, kendini ibadete veren, zühd ve takva sahibi olan kişiye zâhid denir. Akşemseddin zâhidi âşık ve ârifın dışında değerlendirir. Esasen zâhid, Hakk'a gönül veren biri olmasına rağmen sülûkun ilk basamağından çıkamamıştır. Mertebesi nefsi emmâredir. Hâlâ uykudadır, can gözü açılmamıştır (KE/54a, XIX-162) Zâhid hamdır, henüz olgunlaşmamıştır. Aşktan, gözü yaşla dolmayan, bağrı yanmayanın yüzü Hakk'a yönelmez (KE/54a, XIX-163) .
10. Âlim:
Âlim, tasavvufî mânada Allah'ın kendi zâtını, sıfatlarını, füllerini ve isimlerini yani bunların tecellilerini yakın yolu (ilme'1-yakin) ile temâşa etme mertebesine çıkardığı kimselerdir. Ayrıca zâhiri hükümleri ve şer'i hususları bilip de tasavvufa yabancı kalan bilginlere de âlim denir (15).
Akşemseddin'e göre "Dünya" ve "Âhiret" âlimleri olmak üzere iki tip âlim vardır. Dünya âliminin ilmi yaygındır, âhiret âliminin ilmi gizlidir (DMS/4092, v.145b).
Âlim, toplayan ve menfaatlenen değil, kanaatkâr, tevazu ve hilm sahibi olmalıdır (DMS/4092, v.145b). Yalnızca dünya için çalışan âlimin maksadı sevab yolları öğreneyim ya da öğreteyim değil, ilmiyle övünmek, halkın kabulünü kazanmak ve mal toplamaktır (RN/ 2408, v.157b).
Aşıksız ilim faydasızdır.
Âlim oldun âmil oldun haccı kıldun hem gazMezhebün 'ışk olmazısa seni huffâş iledi.
(KE/54a, XXVIII-159)

  
11 . Gâfil:
İlâhi hakikatlerden habersiz, gaflet içinde yaşayan kişiye gâfil denir. Akşemseddin'e göre gaflet kalbin ölümüdür (RZ/260, v. 42a). Nefsine esir olan gâfil cevherin de farkına varamaz.
Gâfıl olma gene içinde oturursun ey fakir Bi-nihayetdûr biligör genc-i penhân iste bul. (KE/ 18b, VII-85)
12. Âkil:
Akıl insandaki idrakın merkezidir. Mutasavvıflar yalnızca akla güvenmenin insanı yanıltacağı düşüncesiyle aklı menfi olarak değerlendirirler. Akşemseddin'e göre âkil kişi aşk sırrına vâkıf değildir (KE/93a, XXXIII-247).
Âkil midür şol kimse ta'rı ide oI 'ışk erine Âkil dime sen ana kim bu yolda bi gânedür. (KE/24b, XI-106) 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder