YUSUF ZİYA CÖMERT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YUSUF ZİYA CÖMERT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2026 Çarşamba

ÜCRETLİ SALAVAT-YUSUF ZİYA CÖMERT-KARAR GAZETESİ

 Eskiden Müslümanlar, bilhassa alimler devlet ricaline yakın olmayı makbul saymazlardı.

Büyük müçtehitlerin her birinin ümeradan uzak durmayı tercih etmeleri sebebiyle başı belaya girdi. İmam Cafer’in, İmam Ebu Hanife’nin, İmam Şafii’nin, Malik’in, Ahmet ibn Hanbel’in biyografilerine bakarsanız bu gerçeği görürsünüz.

“Ebu Hanife hapishanede öldü. Malik falakaya yatırıldı. Şafii tutuklanıp zincire vuruldu. İbn Hanbel hapishanede dövüldü, idamdan zor kurtuldu ve Cafer el-Sadık (takipçilerine göre) zehirlenerek öldürüldü.”

“İbn Hanbel ve Süfyan es-Sevri de dahil olmak üzere ulemadan birçok kişi kamu otoritelerinden para almalarının haram olduğunu düşünmekteydiler. Ayrıca dönemin uleması hükümdarların maiyetinde ve yanında yer alanları “ilmi meselelerde” güven telkin etmeyen kişiler olarak nitelendirir ve hadis rivayetlerinde güvenilmez olarak tasvir ederlerdi. (Ahmet T. Kuru, İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık.)

Bu alimler arasında Süfyan-ı Sevri’nin ümeradan uzak durmak için köşe bucak saklandığını, ömrünü onlardan kaçmakla geçtiğini hatırlıyorum.

(Şunu da hatırlıyorum: Halife Harun Reşid Süfyan-ı Sevri’ye bir mektup yolluyor. Süfyan halifeye cevabını sert ve paylayıcı bir nasihatname olarak halifenin gönderdiği kâğıdın arkasına yazdırıyor. Süfyan-ı Sevri’yi kısmet olursa bir ara çalışalım.)

Kuru, ilginç bir araştırmadan alıntı yapmış. Müslümanlar böyle bir araştırma yapar mı? Yapsalar bir şey lazım gelmez. Ama yapmamışlar. Hayyim Kohen adlı bir Yahudi araştırmacı yapmış. “Klasik İslami Dönemde Müslüman Fakihlerin ve Muhaddislerin Din Dışı Meslekleri ve Ekonomik Arka Planları” adında da bir kitap yazmış. Bunu yapmak için 14 binden fazla alimin içinden 4 bin 200’ünün biyografilerini incelemiş.

“Çoğu alim veya aileleri ticaret ve üretim sektöründe çalışıyordu. Tekstil endüstrisinde tüccar veya zanaatkarlar yüzde 22, gıda işleyenler veya satanlar yüzde 13, çeşitli sektörlerde tüccarlar yüzde 11, deri, metal, ahşap veya kil satan veya yapanlar yüzde 9, süs eşyaları veya parfümle uğraşanlar yüzde 8, bankerler, sarraflar ve mali aracılar yüzde 5, sahaflar, müstensihler ve kâğıt satıcıları yüzde 4,5, tezkire veya biyografi yazarı yüzde 3. Sadece küçük bir kısmı (yüzde 8,5) kadılık gibi resmi görevlerde çalışmıştır.

Ahmet T. Kuru ticaretle ve tüccarlarla ilgili eski metinlerden istifade etmiş.

Cahiz’den aldığı cümleler ilginç.

(Cahiz, miladi 8.-9. Yüzyılın büyük entelektüellerindendir. Yazdığı eserlere bakılırsa sanki bugünü görmüş de yaşadığı asra dönmüş.)

“Cahiz, ‘Tüccarların Övgüsü ve Memurların Eleştirisi’ başlıklı mektubunda tüccarları devlet memurlarıyla mukayese eder. Cahiz’e göre kıdemli memurlar bile tüccarların ‘her zaman titiz, en mutlu ve en güvenilir insanlar’ olduğunu kabul ederler. ‘Devlete yakın ve onun hizmetindeki insanlarda durum tamamen farklıdır. Memurlar, hizmetkarlık mantosu ve dalkavukluk rozeti takar ve kalpleri üstlerine duydukları hayranlıkla doludur. Korku onların kalplerinde yaşar, hizmetkarlık onları terk etmez ve yoksulluk korkusu onların sürekli yoldaşıdır.’ Cahiz ayrıca okuyucuya “Peygamber’in bir tüccar olduğu bilinmektedir ve kabilesinin adı olan Kureyş’in adı ticaretten (takriş) türetilmiştir” diye hatırlatır.

11. Yüzyılın ‘eğitimli’ tüccarlarından Cafer bin Ali ed-Dımaşki’nin ‘Ticaretin güzelliklerine işaret” adlı kitabı da Kuru’nun kaynakları arasına girmiş.

Tüccarlara, devletin durumu ile ilgili nasihatleri bence bugün için bile geçerli:

“Zayıf düşmanlara, bol vergi gelirlerine ve mülklere sahip adil bir devlet otoritesi ticaret için mükemmel koşullardır. Devlet otoritesi adil ancak düşmanlarına karşı zayıf ise tüccarlar büyük ve riskli satın almalardan kaçınmalıdır. Devlet otoritesi adaletsiz ama güçlü ise tüccarlar iş yapmayı bırakmalıdır. Eğer devlet otoritesi bünyesinde adaletsizlik, fakirlik ve zayıflığı birleştiriyorsa tüccarlar ülkeyi terk etmelidir.”

Eskiden alimler devletten uzak duruyorlardı. Sultanla yüz göz olmamak için türlü ezalara katlandılar.

Zamanla ya kendileri devlete intisap ettiler ya da devlet onları devşirdi.

Bir bakıma devletle nikahlandılar.

Devlet ücretlerini vermeye başlayınca devlet ricaline karşı daha tatlı konuşmaya başladılar.

Bu durum günümüze kadar devam etti.

Şu anda mesela Türkiye’de yaklaşık 90 bin cami, 80 binden fazla imam, 140 binin üzerinde diyanet personeli var.

Devlet, bir bakıma, verilen her nasihati, getirilen her salavatı, okunan her ayeti ücretlendiriyor.

10 Nisan 2023 Pazartesi

ULEMANIN SİYASİ KUDRETİN ÖNÜNDE KIRITMASI


Eskiden, İmam kadrosu olmayan köylerde, kasabalarda Ramazan hocası tutuluyordu.Lüzumlu bir şey. İnsanlar mübarek günlerde dinle, diyanetle biraz daha ziyade meşgul olacak. Teravih kılacak, hatim indirecek, kendisi okuyamıyorsa üç beş kuruş hocaya verecek, okutacak…

Kasabalıya, köylüye faydası olur mu?Olur.

Bir gün bakmışsın faziletli bir hoca gelmiş, bir sözü, bir davranışı köydeki insanlardan birine, ikisine tesir etmiş.Başka faydası olur mu?Hoca üç beş kuruş sebeplenir.

Kendi içinde bir piyasadır. Hiç yoktan iyi midir değil midir, emin değilim.

Zamanla piyasa genişledi. Medyatik hocalar piyasası oluştu.

Sayısız artist.

‘Artist’ bir aşağılama ifadesi olarak düşünülmemeli.

Bir performans sergiliyorlar. Edaları, sedaları var.Bazen seslerini yükseltiyorlar.

Cübbeli Ahmet efendi gibi fıkra anlatanlar, cinsel imalı espriler yapanlar bile var.

Cemaat de mevzuya yabancı değil, beraber gülüşüyorlar.Keza dinleyiciyi ağlatanlar. Ağlatırken kendileri de ağlayanlar.

Hadi birinci anlatışında ağlattın cemaati. Kendin de ağladın.

İkincide de ağlattın, üçüncüde de… Yüzüncü defa anlatıyorsun. Diyelim güzel sahabi Hz. Bilal’in Peygamberimiz’in irtihalinden yıllarca sonra Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in ricaları üzerine Mescid’in üzerine çıkıp ezan okuması, Bilal’in ezanını işiten Medine halkının sokaklara dökülmesi. Bütün Medine’nin ağlaması…

Buna ağlanır. Bana da şimdi anlatılsa ağlarım.

(Bilal’in sahabenin en sevgilisi olduğunu düşünsek sapık mı oluruz? Bir tartışsa mollalarımız. Sahabeyi severken hulefanın görev sıralamasına uymak zorunda mıyız?) 

Ama bunu yüzüncü kez tekrar ediyorsun. Artık içindeki ağlamalar dahil bu bir performans, bir sanat icrası.

Böyle bir sanatı icra edenlere ‘artist’ demekte bir mahzur olmaması lazım. 

Amerika’da yaygın, ‘talk show’ diyorlar ya, müşterilerin huzuruna çıkıp soğuk soğuk espriler yapan sanatçılar.Kahkaha efektleri eşliğinde gülünecek şeyler de söylüyorlar.Onları seyreder gibi seyredebilirsiniz.

İslam’ı mı anlatıyorlar?

Nasıl abdest alınacağını, nasıl teyemmüm edileceğini namazın neresinde tekbir alınacağını, neresinde salavat getirileceğini anlattıkları sırada.Sakız çiğneyince orucun bozulup bozulmayacağını… Fitrenin, zekâtın kimlere verileceğini, kimlere verilmeyeceğini anlattıkları sırada.

Bunları anlatmak da faydadan hali değil. 

Fakat insanlar her türlü irtikaba, çökmelere, rantlara, devlet malı denizlere, ihalede adam seçmelere alıştı.

Yolsuzluğa karşı sürü bağışıklığı kazandık. Bizim yaptığımız, ‘bizden’ olan siyasilerin yaptığı yolsuzluklar sanki helal sertifikalı!

Böyle bir zamanda ulemamız kulak çekse…Tamam, artık kulak çekemiyorlar. Kulağın sahibi kızıyor.İma bari etse… Milletin malına, yetimin hakkına el uzatmayın dese.

Demiyorlar.

Zülfi yâre dokunur. Yârin zülfü bozulur. 

Ama seccade?Seccade mühim.

Affedersin hocam mühimdi de geçen sene niye anlatmadın? Anlatsaydın, istifade etseydik?Geçen sene de mühimdi ama bu sene yeni vahiy geldi, daha mühim oldu! 

Altını tekrar çizmek istedim:Bu, ulemanın siyasi kudretin önünde kırıtmasıdır. 

Bir yılışkanlık halidir.Çirkindir.Ama yeni değildir. Hep vardır.

Eski Yunan’dan eski Roma’ya, firavunların Mısır’ından Kisraların İran’ına, Beni Ümeyye’den Cumhuriyet’e kadar gelmiştir.

İslam’ı öğrenmemenin en iyi yolu onları dinlemektir.

Çoluğumuzu çocuğumuzu, gencimizi yaşlımızı şeytandan sakınır gibi sakınmamız lazım.(Yusuf Ziya Cömert/Karar gazetesi)

24 Ekim 2022 Pazartesi

YUSUF ZİYA CÖMERT

 Aradan geçen 50 küsur yıl iki gerçeği açığa çıkardı.Evvela, hayata geçirmeyi düşündüğümüz şeyin ne olduğu konusunda bir şey bilmediğimizi.Bilmediğimiz gibi anlamak ve öğrenmek için çalışmadığımızı…İyi olacaktı işte her şey. Kimseye zulmedilmeyecekti, adil olacaktık.Kul hakkı asla yenmeyecekti.Allah’ın kullarına, Allah’ın yarattıklarına merhametle muamele edecektik.Kim yapacaktı bunu?Birileri yapacaktı işte! Biz bunun için mücadele ediyorduk. Ettiğimiz mücadele sonradan ‘birileri’nin cebine para olarak, tapu olarak, rant olarak girdi. İkinci ve daha önemlisi samimi değildik. Değilmişiz daha doğrusu.

Biz Türkler, biz Araplar, biz İranlılar, biz Uzak Doğulular, ne kadar biz varsa hepimiz, ellerimize fırsat geçtiğinde ahlakı, adaleti, kul hakkını, merhameti terk ettik.Terk etmeyenler vardır mutlaka.Onların da çoğunun eline fırsat geçmedi!Böylece, “Ahlak temelli bir sosyal düzen hedefi” pörsüdü.

Herkes kendi balonunu şişirme hedefine odaklandı.Hayret, balonlarımızı şişirmekte hiç acemilik çekmedik.Müfredatta yoktu böyle bir şey, sanki anamızın karnında öğrenmiştik!Hem dersimize çalışmadığımız hem de herkesten şişman olduğumuz için sınıfta kaldık. Dersimize çalışmadık; 21. Yüzyılda insanlığa vermeyi düşündüğümüz şeyin ne olduğunu bilmek için çabalamadık.

Herkesten şişmandık; yolsuzluk, üçkağıtçılık, haksızlık ülkelerimizde müesses hale geldi.Buna rağmen bahsi geçen öğretinin tepesine çıkıp nutuk atmaktan da ar etmedik.Şimdi, ahlaki olarak sıfırı tükettik.

Kendi itibarımızı tüketmekle yetinsek çok önemli olmayabilirdi, kendi kötülüğümüzle İslam’ın itibarını da tükettik.

Bizim ‘doğruluk’ dememiz, ‘Mü’min olmak güvenilir olmaktır’ dememiz artık hiç kimse için hiçbir anlam taşımıyor.“Hıı hıı, sizi de gördük” diyor duyan herkes bıyıkları varsa bıyık altından gülerek.Oğullarımız, kızlarımız dahil.Peygamberimiz’in Mekke’deki lakabının “Emin” olması, müşriklerin emanetlerine bile riayet etmesi artık bizi utandırmıyor.Mü’min olmak bize emanete hıyanet etme imtiyazı mı sağlıyor?Allahu Teala’nın haksızlık yaptığımızda da -biz mü’min olduğumuz için- bizimle olacağını mı düşünüyoruz?Allah hakkında büyük suizan.Daha önce de sormuştum, tekrar edeyim.Bu büyük tahribatın düzelmesi için bize kaç yirmi yıl lazım?..”

YUSUF ZİYA CÖMERT”