FETHİ GEMUHLUOĞLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FETHİ GEMUHLUOĞLU etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Kasım 2022 Cumartesi

DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Dostlarında Necdet Uyguner; Vefatından bir hafta kadar önce şiir ve edebiyattan konuşurken birden: “Düşünen adam yok, düşünen adam yok!” Diye yüksek sesle üzüntüsünü ifade etti. Sonra sakinleşti ve ilave etti: “İlmihal bilmek İslam’ı anlamak değildir. İslami tefekkürden haberimiz yok. Neyi düşüneceğini bilmeyen kimsenin, düşünmesi mümkün değildir.” Sözleri doğruydu ve ızdırabımız müşterekti.

Tarihçi, Dr. Mehmet Genç; Fethi Gemuhluoğlu, onun irfanındaki kemalin (olgunluğun) en açık belirtisi hoşgörüsünde görülürdü. Kendi düşünceleriyle hiç uyuşmayan fikir, kanaat ve tavırları, şemsiyesi altına almakta hiçbir zorluk çekmezdi. Engin hoşgörüsünden nasibini almayan tek şey, sanırım; kalitesizlikti. Hangi cinsten ve muhtevadan olursa olsun kalite, her türlü kalite, onun sevgisini ve ilgisini mutlaka yakalardı. Bütün insani kalitelerin temeli olan zekâ; onun mıknatıs gibi aradığı, bulduğu ve çektiği bir cevherdi. Tek bir karşılaşma bile zihninizin ne gibi kalitelere gebe olduğunu, hangi potansiyelleri içinde taşıdığını keşfetmesine yeterdi. Onu bir zihin sarrafı diye nitelemek sanırım yanlış olmaz.

Şair, yazar, eğitimci Akif İnan, onu şöyle anlatır: İnsanları çok seviyordu. Gecesini gündüzünü insanlara yardım etmek için seferber ederdi. “İnsanlara yardımcı olmak benim ibadetimdir”, derdi. Fethi Ağabeyin kendisi için bir şey istediğine şahit olmadım. Kendi nefsi için bir şey istememek adeta onda bir ahlaktı. Fethi Ağabey, samimi riyasız bir dosttu. İslam’ın heyecanını sürekli olarak yaşayan biriydi. Bir yanda akl-ı selimiyle eşsiz bir denge, öte yanda volkan gibi kaynayan sürekli bir heyecan…İşte Fethi Ağabey buydu. Bu vasfıyla etkileyici bir insandı. İstanbul Türkçesini onun kadar nefis konuşan, fevkalade güzel telaffuz eden pek nadir insan gördüm. Bu çok güzel konuşması eminim ki, kendisinin sözüyle kalbi arasında, derin ve köklü bağlar bulunmasındandı. Riyasız ve ihlaslı.

Arapgirli yakın dostlarından Mahir Gedikoğlu, onu, sevdiği şiirlerle bize hatırlatır. “Aziz ağabeyimiz, mümin, muvahhit, aşklı, şevkli, heyecanlı, büyük sevgileri bilen, büyük yürekli bir er kişiydi. Aşk-ı Resulullah ve Ehl-i beyt aşkıyla dopdoluydu. Dinini, vatanını, milletini, devletini ve dilini çok iyi bilir, çok severdi. “Anadolu tarlası” dediği Anadolu’yu ve insanlarını çok iyi biliyordu. Onlar için hep “masum ve mazlum Anadolu halkı” tabirini kullanırdı. Devletimizin güzel günlerinden sonra, uğranılan büyük felaketlere hep yanardı. Yapılan ihanetleri bir türlü hazmedemezdi. 1957’lerde Laleli’deki Acemin Kahvesi’nde, bir gece Karslı Gündüz’e “Huma Kuşu” uzun havasını söyletmişti. Bu türküyü çok severdi.

Huma kuşu yükseklerden seslenir,

Yar koynunda bir çift suna beslenir,

Sen ağlama kirpiklerin ıslanır,

Ben ağlim ki belki gönül uslanır.

Kendisinden duyup, öğrendiğimiz ve her okuyuşta rahmete vesile olan bir şiiri de aşağıda arz ediyorum.

Dağlarda nerkis sanırdım, ela gözlü mestim seni,

Sözünden özün tanırdım, fehmederdim dostum seni,

Tohma oldum hamurlardan, ben soyundum samurlardan,

Olur olmaz çamurlardan, sakınmazdım üstüm seni.

Gitsem kırklar Mekke’sine, tuğra olsam sikkesine,

Bir gerçeğin tekkesine, seremedim postum seni,

Adım aldım ismi Hu’dan, kara toprak canlar yutan,

Seyrani gönlünce sudan, doldurmadım destim seni.

Seyrani

Dağdağam var, derdim var dağdağam var, gördüm bir dağ baş eğmiş, bildim o dağda gam var… Allah gani gani rahmet eylesin. Fethi Ağabeyimizi, büyüğümüzü, Aziz Fethi Bey’i rahmetle ve minnetle yadediyoruz. Ruhu şad olsun.

Kaynakça: Dostluk Üzerine, Fethi Gemuhluoğlu Kitabı, İz Yayıncılık, İstanbul, 20

DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Gazeteci, yazar Tekin Erer; Ben onu milattan dört asır önce yaşamış Sokrat’a benzetirim der. Sokrat: “Dünyada kötü insanı toplum yapar, toplumu düzeltmek gerekir”, felsefesinin inancı içindeydi. Onun yüzlerce dostu vardı. Her ilden düzinelerle isim sayabilir ve aile soylarına kadar anlatabilirdi. Fethi Gemuhluoğlu’nun asıl özelliği çok güzel konuşması ve hitabet kudretiydi. Osmanlıcayı çok iyi bilir, bir meseleyi etraflıca saatlerce sizi yormadan anlatabilirdi. Dürüst, temiz, mütevazı yaşamış, arkasında tek dargın kimse bırakmamıştır. Vefat ettiği gece de iki oğlunu ve eşini karşısına alarak sanki kısa bir seyahate çıkıyormuş gibi onlarla tatlı tatlı konuşarak veda etmiştir.


DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Şair, yazar Tahir Kutsi Makal onu; inandırıcı, samimi, yavaş yavaş konuşur diye tarif eder. Bir “ağabeyin” bütün vasıfları vardı üzerinde. “Kızmak, sinirlenmek seviye kaybetmektir”, derdi. “Davasında titizlik göstermeyen sürünmeye mahkumdur” sözünü inançlı ve kararlı olarak, Sadettin Bilgiç ve Aydın Bolak ile bir sofrada buluştuğumuzda daha çok tekrarlamıştı. Yiğitliğin, mertliğin, iyi yürekliliğin, samimiyetin kale duvarı gibi durduğu halk edebiyatını sever; “Halkçılık halka yükselmektir” der, halk türkülerimizi, can alıcı, hayat verici bulurdu.

Halk ozanının; “Mezarımı yol üstüne kazsınlar / Yar geçerken belki bana can gelir” deyişindeki engin anlamı tespit ettiği yazısının bir yerinde şöyle diyordu: “Önce sevgiliye, sonra, onunla kemal halinde asıl sevgiye kavuşmadıkça gönlümüzün kavgası dinmeyecek, dur-durak bilmeyecektir.” Bitmiş midir dersiniz? Biter mi Fethi Abi? Sevgisi gönlümüzde, davası düşüncemizdedir. Nice çaresizleri, binlerce yetimi okşayan ellerini öperim. …Daha çok türküleri sevmekte birleşirdik. “Türkü seven, Türk’ü sever” derdi. İnsanların birbiriyle arkadaş değil, gönüldaş olmasını isterdi.

2

DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

Şair, çevirmen, Ahmet Kot’da bir hatırasını anlatır: Ölümüne çok yakın günlerdi. Ziyaretine gitmiştim. Vakıftaki odası çok kalabalıktı. Herkes çıktıktan sonra; “şöyle biraz dolaşalım” diyerek koluma girdi. Ve çıktık. Bir süre suskun bir halde yürüdükten sonra Sezai Karakoç’un “Çocukluğumuz” şiirini okumaya başladı. Gönlünün saydamlığı dökülüyordu sanki şiirin dizeleriyle birlikte. Şiir bitince farkettim., göz pınarlarından süzülen yaşları. Uzun uzun şiirden, dostluktan gönül erlerinden söz etti. O günlerde henüz yeni yazmaya başlayan bazı genç şairlerden söz ederek; “bunlara sahip çıkın, ben gidiyorum artık, atlılar geldiler, gitme saatinin yaklaştığını fısıldadılar”, dedi. Bir anda bitkin hali gitmiş, gencecik bir delikanlı olmuştu. Sevinçten uçuyordu…


DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Akademisyen, şair, yazar, Cahit Tanyol; kendi durduğu yerden onu şöyle anlatır. “Ben Cumhuriyet eğitimi gören ilk kuşaktandım. Çocukluğum Kurtuluş Savaşı’nın okullara taşan coşkusu içinde geçti. Fakat gereğinden fazla rasyonel ve gereğinden fazla inkârcı eğitimdi bizim gördüğümüz. Özellikle Türklerin İslamiyeti kabul edişinden Cumhuriyet dönemine kadar olan zengin bir kültür ve uygarlık birikiminin devre dışı bırakılmasının hayal kırıklığı da bizi ister istemez bir çelişkinin ortasına itiyordu. “Kendine dönüş” gerek bende ve gerek yazıları okuyanlarda, geçmişe özlem değil, geçmişle yeniden bütünleşmek susuzluğunu yansıtıyordu. Fethi Gemuhluoğlu’yla tanışmamda ve ölümüne kadar süren dostluğumuzda, dünya görüşlerimizin değişmesine rağmen bu ortak susuzluğun payı vardı.

Bu susuzluk aynı tarih ve yaşam çeşmesinden su içmemizden kaynaklanıyordu. Benim “Kurtuluş ve Fetih Destanı” adlı eserimin en sadık ve en coşkulu okuyucusu ve dostuydu. Destandaki birçok şiirler, Yeni Sabah ve Cumhuriyette yayınlanmıştı. Beni ısrarla bu destanı yayınlamaya zorladı. Hiç unutmam, kitap yayınlandıktan sonra bize gelmişti. Destandan parçalar okumaya başladı, okudu okudu, bir cezbe içindeydi. Ben yazmış olduğum destanı, o gece onun sesinde anladım. Sanki yazan o, dinleyen bendim. 29 Mayıs fecrindeki büyük hücumu anlatan şu dizelerde:

Askerlerin en yiğidi en genci

Yirmi iki yaşında sultan

Altında beyaz Türkmen atı

Bir elinde gürz bir elinde kalkan

Atıldı safların ilk katına

Bakışlarında rüzgarlanıyordu

En büyük inan

Ardında yirmi bin yeniçeri

Gülbank çeker pala tutar eller

Bunu görür nasıl dayanır insan

Nitekim şehitler bir bir

Kalktı mezarlarından

Giyindiler kendi bedenlerini

Kıyametsiz haşroldu

Irmak gibi aktılar

Bir bir ardından

Evrene yeni bir düzen nakşoldu

Birden gözü dolu dolu:” Bu destanı yazanın önünde kıyam edilmez, diz çökülür, eli öpülür” dedi, ellerime sarıldı. Onun ölümüyle “Kurtuluş ve Fetih Destanı” yetim kaldı. Fethi Gemuhluoğlu dışında kimse bu destandaki mesaja dikkat etmedi. Çünkü o gerçekten ermişlerden biriydi. Sağcılar bu esere benim Markx’çı dünya görüşüm neden İLGİLENMEDİLER.Solculara gelince; onların sepeti zaten boştu. ınkılap-irtica diye kavramlar yoktu. O, bu kamplaşmanın üzerinde insanlara bakmasını bilirdi. Gönül adamıydı. Her insanın hayatında sevdikleri ya da hoşlanmadıkları vardır. Sanırım Gemuhluoğlu düşmansız yaşadı, düşmansız öldü, geniş ve zengin çevresine rağmen.."

DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Ergun Göze… Fethi Ağabey’in asıl mesleği neydi? O, bir insan mühendisiydi. Statiği, dinamiği ve bilhassa iç mimarisiyle… Şantiyesi, bir kahve masası, bir ziyafet odası ve son yıllarda başında bulunduğu vakıftı. Kendisini, başında bulunduğu vakfa, vakfetmişti. Burs verdiği çocuklar Türkiye’nin istikbaliydi. Rüyasında bile onlarla meşguldü. Onların rüyalarıyla meşguldü. Kadirbilmezlik onun kalbini en çok yaralayan şeydi. Çünkü bu, bir cemiyetin felaket sebebiydi.

Onun, en büyük tarafı, “Ehl-i Tevhid” oluşudur. Nitekim cenaze merasiminde bunu göstermiştir. Belki aynı inançta oldukları halde birbirleriyle kanlı-bıçaklı olanlar onun cenaze merasiminde birleştiler. Eğer bundan ibret alabilselerdi, Fethi Ağabey yine cenazesiyle de en büyük hizmeti tamamıyla yapmış olurdu. İnşallah almış olsunlar. Mesela ben orada Cahit Tanyol’u gördüm. Onun için Sosyalist Kültür Derneği Başkanı değil, 1960’tan önce beş yüzüncü Fetih yıldönümü sıralarında Yeni Sabah gazetesinde Fethe dair, Türk Edebiyatının en güzel makalelerini yazan adamdır. O bunu unutmazdı. Bir insan kırk sene Müslümanlık namına her şey yaptı da bir ayağı sürçse silip atıyoruz. O ise tam aksine, bir defa İslam için bir şey yapsa onu unutmayan bir Muhammed’i yürekdi. Tabii bir anlayış ve bu vefa içerisindeydi. Dostluğu da düşmanlığı da bu çerçeve içindeydi.

Haşet Yayınevi’nden çıkarken rastladığı Feridun Cemal Erkin’i durdurur. “Beyefendi, sizin o “Boğazlar Meselesi” kitabınız ne kadar güzeldir. Tebriklerimi kabul ediniz, bu toplum sizin kıymetinizi bilmelidir, “der. Muhatabını memnun ve şaşkın bırakıp ayrılırken adeta cemiyetin unutkanlığını ferden ve şahsen telafiye uğraşırdı. O, güzelin, iyinin, doğrunun insan

için, insanlık için takipçisiydi. Ne kadar güzel konuşurdu. Anadolu kadar garip, Anadolu kadar zengin, Anadolu kadar verici, Anadolu kadar itilmiş o içli ve zarif insan, bu vatanın, bu vatanın insanlarının dostu, hemderdi, aşık-ı şeydası, “tutkunuydu.” İşte şimdi bütün Anadolu bir musalla taşı olmuş, onun üzerinde; Allah, sahib-i beyt ve ehli beyt muhabbetiyle kalbi dolu olan, bir “Türkmen Kocası” yatıyor.


DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 En yakın dostlarında Cahit Atasoy onu şöyle anlatır: “İstanbul Türkçesini çok iyi konuşurdu. Çünkü O, benim bildiğim, Göztepe’de yetişmişti. Merdivenköy’de, Göztepe’de yaşamış olan, bilhassa Derviş Nafiz Efendi gibi bir insanın Türkçesine hayran olduğunu naklederdi. Hatta Derviş Nafiz Efendi’nin Türkçesinin o kadar güzel olduğuna şu şekilde işaret ederdi. Bir defasında Derviş Nafiz Efendi’ye “senin sesin put oluyor” denmiş. O da ondan sonra kekeme gibi konuşmaya başlamış. Dostlarına karşı çok nazikti. Çocukları çok severdi.

Fethi Ağabey bir anlamda Türkiye’de uçan kuşun yuvasını bilirdi. Nitekim aziz Muharrem Ergin Hoca bir defasında onu, bir mecliste “Türkiye’nin muhtarı” diye takdim etmişti. Fethi ağabeyin gönlünde vatanı yatıyordu. Bizim insanlarımız vardı. O, geçmişimizin, bugünümüzün haline yanıyordu, yakılıyordu. Rumeli Türkleri ile ilgili olarak türkülerin çalınıp söylendiği sırada; geri sıralardan haykırdığını, belki buradaki bazı arkadaşlarımız da duymuşlardır, biliyorlardır. “Biz bu türküleri söylemeye layık değiliz, utanmamız lazım”, diyordu. Bunu söylerken belki de Roma’nın bozulmuş, çürümüş haliyle batışının aksine, koca imparatorluğu bir hiç yüzünden kaybedişimizin ızdırabıyla, bu idrak ve düşünce içindeydi.


DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 “Fethi Ağabeyi ben, birkaç gün, belki birkaç yıl anlatabilirim diye söze başlar Mehmet Çavuşoğlu. Bir hadise göre isimler gökten inmişlerdir. Herkesin her şeyine, huyuna, suyuna, soyuna ve yaradılışına göredir. Fethi Ağabey, “Feth” kelimesinin “açmak” manasında hareketlerle gönülleri açtığı için Fethi isminin mazharıydı. Benim ve benden sonraki nesilden tanıdığım veya onunla tanıştırdığım herkesin öz ağabeylerinden daha yakın olmakla “Ağabey” isminin de mazharı olmuştur. O bu hadisin madde aleminde ispatı, bir başka deyimle görünen, somut ifadesidir.

1951’de ben onu tanıdım. Rüstem Paşa Medresesi’nin salonunda seminerler yapılırdı. Bu seminerlere o zaman, fikir ve ilim adamı büyüklerimiz, hocalarımız, ağabeylerimiz nezaret eder, yönetirlerdi. Prof. Başgil, Prof. Mümtaz Turhan, Doç. Nurettin Topçu gibi. Hepsine Allah rahmet eylesin. Nurettin Bey’in yönettiği seminerlerden birindeydi. O zaman öğrenci olan, şimdiki Prof. Nevzat Yalçıntaş’ın hazırladığı ve konusu “Dini Hayatımız” olan seminerde onu tanıdım.

Seminerin başlangıcından biraz sonra, şöyle saçları uzamış, uzun zamandır, hiç değilse yirmi gün, bir aydır berber görmemiş bir saç; sırtında solgun bir pardesü, saçlarında tek tük kır olan, bir zat girdi içeri. Koltuğunda da bir gazetenin içerisinde bir yığın kitaplar, böyle girdi. Ses kesildi, arkadaşlar şöyle baktılar. Yanımda, Cahit Aydoğan vardı. “Fethi Ağabey” dedi kulağıma. O girdi. Elini böyle bağrına bastı, selam verdi, hemen bir köşeye boş sandalyeye oturdu. Konferansı sonuna kadar dinledi. Seminer yapan Nevzat Yalçıntaş’a birtakım sorular sordu. İlk tanıyışım böyle oldu.

“Ulubatlı Hasan Destanı” diye aşağı yukarı seksen-doksan mısralık bir şiir yazmıştım. Nevzat’a okudum. Nevzat Yalçıntaş, “Yahu bunu Fethi Ağabey’e göstersene”, dedi. Kalktık bir pazar günü Fethi Ağabey’in Göztepe’deki evine gittik. Şiiri okudum, şiir hakkındaki düşüncelerini söyledi. Benim Fethi Ağabey’i tanıyışım böyle oldu. Ondan sonra hep gittim Göztepe’deki evine, rahmetli annesi, birinci gidişimde bize çay ikram etmişti.

Haydarpaşa Lisesi bitti. Hukuk Fakültesi’nde talebeyim. “Sen buraya niye geldin”, dedi. “Sen bütün ömrün boyunca dava dosyalarını okuyabilir misin?” Kanunları, nizamnameleri takip edebilir misin? Dedi. Bunu kendine sor, evet diyorsan devam et Hukuk’a, ama değilse bunu değiştir. Ben sesimi çıkarmadım ama iki sene devam ettim Hukuk’a. Defterde, benim kitaplarımda Fethi Ağabey’in çok sevdiği Yenişehirli Avni Bey’in, Osman Şems Efendi’nin, Muhittin Raif Bey’in şiirlerinden, mısralarından parçalar vardı. Ve ben iyi bir hukuk talebesi olamadım. “Şimdi Edebiyat Fakültesi’ne gir, bırak bunları, orada tasavvuf edebiyatıyla uğraş,

ne yapacaksın hukukçu olup da! Bir yığın arkadaşımız var, onlar o işi yapsınlar”, dedi. Ben onun telkiniyle Edebiyat Fakültesi’ne girdim.

Bir devreyi hatırlıyorum. Spor Sergi Sarayı’nda müdürdü. Ben her dün, aşağı yukarı her akşam ona gidiyordum. Gece maçları vardı, orada maçlar bittikten sonra yürüyorduk. Harbiye’den Karaköy’e kadar çoğu zaman beraber yürürdük, oradan karşıya geçerdik. O sıralarda yağmurlu bir geceyi hatırlıyorum, geç vakit, “sen yemek yedin mi? Dedi. Ben belki de o sabahtan beri bir şey yememiştin. Şimdi Feriköy’e giden yolun üstünde, solda bir lokantaya gittik. Orada kuru fasulye yedik. Bana, “en iği kuru fasulyeyi İstanbul’da bu yapar”, dedi. Hafif bir çise var, Karaköy’e doğru yürüyoruz. Bağıra bağıra:

Gökten bela yağmur gibi yağsa,

Başını ana tutmaktır aşk.

“Diyor şair”, dedi. Üzülme Mehmetçiğim, Seyrani diyor ki,

Kelb, kelb iken (köpek) yavrusundan geçmiyor,

Hakk, Seyrani ’sinden geçer mi bilmem?

Hakk bizden geçmez, dedi.

Bazen Laleli’ye kahveye gelirdi, sonra bir ara Marmara’ya da geldi. Bana, “ne öğrendin bugün ne var? Defterinde bir şey var mı?” Diye sorardı. Onun benim hatırladığım kadarıyla kırmızı kaplı defterleri vardı. O defterlerin içinde, fevkalade güzel şiirleri vardı. O defterden şiir okurdu. O deftere yazdığı ve benim söylediğim bazı mısralar, bazı beyitler vardı. Bilmiyordum nedendi, hep benden aşk şiirleri dinliyordu. Bir gün, “Gözlerle alakalı bir şeyler var ağabey”, dedim. Necip Fazıl’ın;

Bir şey kalmaz yalınız,

Kalır maziden gözler,

Ölür de her yanımız,

Sağ kalır neden gözler?

Birer yıldız olur da,

Kırpışırlar havada,

Kupkuru bir kafada,

Apaçık giden gözler.

Şiirini okudum. “Dur, dur”, dedi,” “bunu yazalım.” Ve yazdı. Neydi sebebi anlamıyordum. Sonra, 1959 yılıydı, Spor Sergi Sarayı’nda, beni bir hanımla tanıştırdı. “Bu ablan senin”, dedi. O tanıştırdığı hanımla evlendi. Ahmet Tahir Efendi’den, nakledilen bir sözü söylerdi bize. “İşini bulan değil, eşini bulan kurtulmuştur.”

Bize hep sevgiyi tavsiye ederdi. Bir toplantıda muhterem Ahmet Kabaklı Bey, ağabeyimiz hatırlar, Edebiyat Cemiyetinin bir toplantısında bir profesöre şöyle temennide bulunmuştu: “Allah ona aşk versin, âşık olmak nasip etsin. Aşksız meşk olmaz”, diyordu. Zaten onun yaptığı iş de aşksız yapılacak iş değildi. Bizden hiçbir menfaati yoktu. Biz onun kardeşleri, çocuklarıydık. Onu son ebedi istiratgahına gönderirken annesinin kabrini açtıklarında

ayakucunda, sol tarafta kemikleri gördüm. O manzara beni hayli duygulandırdı. Bunu burada anlatmak zor. Bir İran şairi diyor ki;

Ez beyaban-ı âdem ta ser-i bazar-ı vucud,

Be telaş-ı kefeni amade üryani çend.

“Yokluk çölünden varlık pazarına bir kefen almak telaşıyla gelmiş birkaç çıplak.” İnsan buydu. Orada onu hatırladım. Fethi Ağabey, kefenini aldı gitti. Vazifesini yaptı. Ben huzur ile şehadet ederim. Allah ona rahmet eylesin.”


DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Prof. Dr. Muharrem Ergin de konuşmasına şöyle başlar: “Aziz dostlar, Fethi’nin aziz dostları, Fethi’nin aziz sevgilileri! Fethi’yi anıyoruz. Bu toplantı için, Aydınlar Ocağı Başkanı bizlere vazifeler verirken; sevgili Ahmet Kabaklı’nın, “konuşamayacağım ızdırabım buna manidir” dediğini şimdi daha iyi anlıyorum. Bu anma toplantısını ve burada konuşulanları Fethi’yi dille anlatmak değil, Fethi’de olmak, Fethi’yi düşünmek, Fethi ile tefekküre dalmak olarak kabul ediyorum.

…Evet bu büyük insan ne idi? Fethi’yi Fethi yapan; onun büyük yaratılışıydı. İkinci nokta, Fethi’nin ailesi ve yetiştiği çevredir. Göztepe’deki evi çok önemlidir. Bu küçük ev cadde kenarındaydı. Öyle ki bir duvarı doğrudan doğruya yola bitişikti. Arada küçük bir mesafe yoktu. Duvarın bir tarafında bir kalabalık gürültü, fakat öte tarafında inanılmaz bir sükûn vardı. Bu adeta Fethi’nin hayatının aynasıdır. Bahçe içindeki küçük eve girdiğiniz zaman, ki benim hiç unutamadığım mekanlardan birisidir. Bahçenin devamı olan bir ev, evin devamı olan bir bahçe! Arada bir duvar vardı; fakat ev nerede başlıyor, bahçe nerede bitiyor, bunu anlayamazdınız.

Fethi’yi Fethi yapan üçüncü mühim unsur, onun hanımefendisidir. Suzan Hanımefendi gibi büyük bir insanın görünmeyen, kimsenin bilmediği muazzam rolü, çok açık bir şekilde bize aksetmiştir. Yakın dostlarından, talebelerinden biri, onu anlatırken; “muvahhit, mustarip” (Allah’ın birliğine inanan iman eden ve acı çeken) tabirini kullanmıştı. Fevkalade isabetli bir tespittir. Ama, ızdırabı kabul etmiyordu. Hangi ızdırabı? Buhranı ve bunalımı… O batıya aittir, “mümin mustarip olmaz” diyordu. Şahsı için doğru, ama buna rağmen, Fethi büyük muzdaripti. Niçin? Türk toplumu hesabına, Türk milleti hesabına, Türkiye hesabına…

Aziz Fethi’nin yine gençlere örnek olacak, unutulmaması gereken bir tarafı da kendi kendisini yetiştirmenin unutulmaz bir örneği olmasıydı. İnsanın, mektepten, medreseden yetişemeyeceğini ancak kâmil olanlar bilirler. Fethi bu kemale herkesten önce ermişti. Fethi kardeşimiz, kötülüklerden arınmanın yolunu keşfetmişti. İnsanoğlunun kötülük yapma kabiliyeti vardır. Bu kabiliyetten sıyrılmak, kötülük yapmamakla değil, kötülük yapma kabiliyetini ortadan kaldırabilmekle olur. Fethi, bu kabiliyetini yok etmişti. İstese de kötülük yapamaz bir seviyeye ulaşmıştı.

Fevkalade yüksek bir nüfuz-u nazar sahibiydi. Ben bütün hayatımda, gördüğü bir insanın yüzüne ve gözlerinin içine bakıp, onunla konuşmadan ve tanımadan kalbine ve gönlüne Fethi kadar nüfuz eden (etki eden, tesir eden, içine sızan) bir insana rastlamadım. Bu tesirli bakışlar yüzde yüz isabet gösterirdi. O, baktığı insanın yüzünde ve alnında kimsenin görmediği şeyleri görür, okuduğu kitapların içinde de kimsenin bulmadıklarını bulurdu.

Çok okuyan bir insandı. Yeni nesillere kalacak özelliklerinden biri de çocuklar karşısındaki tutumuydu. Büyüklere gösterdiği saygıdan daha çok, çocuklara saygı gösterirdi. Hepimiz çocuklara sevgi beslenmesi gerektiğini zannederdik. Çocukları sadece sevmek değil, dikkat buyurun; Fethi çocuklara saygı duyardı. Karşılaştığı zaman bizim üç-beş yaşındaki, on yaşındaki çocuklarımızın ellerini öperdi. Ben şahsen Fethi’nin bu davranışı karşısında titrerdim.

Fethi’nin bu yüksek yaratılışında, yine Çavuşoğlu’nun temas ettiği gibi, şiirle kolay kolay anlaşılmaz, herkesin anlayamayacağı bir ilişkisi vardı. Bu tasavvuf yolunda ilerledikçe, çok tabii bir terkip (birleşim, sentez) olarak ortaya çıkar. Onun içindir ki Fethi’nin şiire tutkunluğu, çocukluğundan itibaren, hayatının sonuna kadar hiç sönmeden devam etmiştir. Aşk şiirleri de dahil her şiiri, adeta bir ibadet tazimi içinde okurdu. Çok tesirli ve güzel okurdu.

Fethi, meclislerin görkemi, süsüydü. Mevkisizdi. Kendisine layık olan hiçbir mevkiye isteğiyle gelmedi. Rütbesizdi. Kendisinden bahsedilmekten hoşlanmazdı. Ancak bu toplumun geleceğinin, Türk milli kültürünün, Türk-İslam düşüncesinin zamanımızdaki en büyük kutuplarından birisiydi. Bütün büyük insanlarda görüldüğü gibi, hepimizin de dikkatini çekmiştir. Söylediğim anda hemen anlayacaksınız; dinlemesini iyi bilirdi. Dinlemek büyük bir imtihandır aziz arkadaşlarım. İnsanlar konuşurlar, fakat iyi dinlemek, söylenenin arkasını anlayacak şekilde dinlemek her kula nasip olmaz. Bu vasıf Fethi’de kemaliyle kendisini bulmuştu. Dinlediği zamandaki duruşu, yüz ifadesi hiç kimsenin unutacağı bir manzara değildi.

O, hayatında hiç kimseye borçlu olarak gitmemiştir. Ama toplum olarak hepimizin ona borcu vardır. Bizim nesil olarak, evlatlarımıza bırakacağımız en büyük miras; ben herkese tercüman olacak şekilde rahatlıkla ifade ediyorum ki, Fethi’nin dostu olmaktır. Bu bizim hayatımızdaki en büyük mazhariyetten ve iftihardan birisidir. Görünüşte bir şey olmadığı sanılan, fakat onun arkasında her şey olan bir insan. Tarihimizde bunların misalleri var mıdır? Vardır: Horasan erenleri. Bu toplumun, bu devletin ayakta kalmasını temin eden, devletin yükünü omuzlarında taşıya taşıya ömrünü kısaltan isimsiz, bir Horasan ereniydi.

Vakıf onun son durağı, vazifesinin gayretinin son makamıydı. Fethi burada aradığını bulmuştu. Neydi aradığı? İnsan yetiştirmek. Nasıl insan yetiştiriyordu? Gelenleri mi yetiştiriyordu? Hayır. Eline feneri alarak toplumun içine düşüyor, yetişecek adamın peşinde koşuyor, arıyor, buluyor ve onu büyük bir mücadeleyle yetiştirmeye çalışıyordu.

Bizim, ölümü karşısındaki derin ızdırabımız ilahi kadere isyan değildir. Ölümün ne olduğunu anlamamak değildir. Ama memleketin ağırlığı, şimdi Fethi’nin kurduğu temel çekilince boşlukta kalmıştır. Bundan ızdırap çekiyoruz. Fethi’ye daha çok muhtaçtık. Biz muhtaçtık. Türk cemiyeti muhtaçtı. Fethi bütün hayatında bir yanardağ gibi yaşayan bir insandı. Hayat taşardı. En hasta halinde, hastanedeki hasta döşeğinde bile kendisini ziyaret edenlerden daha canlı bir yanardağ hayatı vardı. Türkiye’nin geleceğini tanzim edenlerin başında gelen, bu gösterişsiz büyük Horasan eri, kendi ölümüyle kendi meselesini halletmiş, fakat maalesef bize arkada, eskisi kadar güzel olmayan bir dünya ve omuzlarımıza daha büyük yükler yüklenen bir memleket bırakmıştır.”


DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Dostlarından Enver Güreli Bey’de onu, şöyle anlatır: “Fethi’ye baktığınız zaman karşıdan onun dış hayatıyla iç alemini anlayamazdınız. Bu onun yetişme tarzıydı. Küçük yaşta büyük üstadların ellerinden aldığı terbiyenin sonucuydu. Mesela, vakıfta çok kere şahit olmuşumdur, görmüşümdür. Vakıf onun hayatıydı. O çocuklar, o bursiyerler onun kendi çocuklarıydı, onların üzerine titrerdi. Fakat o çocuklardan bir tanesi derslerinde başarılı olamazsa veya gidişatında ufak bir bozukluk olsa titizlenirdi. Çocuğu o kadar sıkıştırır ve o kadar azarlardı ki, ben bazen isyan ederdim. “Fethi niçin olduğun gibi görünmüyorsun?” Bana cevap vermez, boynunu bükerdi. Fakat çocuk gittikten sonra onun için gözyaşı döker ve onun başarılı olması için dua ederdi. Ben bunun neticesini cenaze günü görmüşümdür. Oraya gelen çocuklardan bir tanesi, “Eğer, Fethi Ağabey, öyle davranmasaydı, ben fakülteyi bitiremezdim” dedi.

O, muhatabına sorduğu sualin tepkisini de beklerdi. Ramazan ayında muhterem eşiyle birlikte bizim eve iftara gelmişlerdi. Ailece sevdiğimiz, faziletine hayran olduğumuz, bu memlekette on dokuz sene yetimlere zamanını harcamış, hasretmiş bir öğretmen hanımefendi de iftarda bulunuyordu. Fethi ve hanımefendisi, ilk defa öğretmeni tanıyorlardı. Sohbet esnasında Fethi birden, “Hanımefendi hayatınızda hiç âşık oldunuz mu? Dedi. İlk karşılaşmada

hele tasavvuf bilgisi yoksa ve muhatabının ne olduğunu bilmiyorsa; haklı olarak tedirgin oldu öğretmen hanım, kızarak “Hayır efendim,” dedi. “O halde Allah’ı bulamazsınız”, dedi. Fakat birden mevzuyu kesti.

Zannederim Fethi’nin eşi doktor hanım ve ben, ona bu suali niçin sorduğunu çok iyi anlıyorduk. O tasavvufun ince bir bahsine konuyu çekmek istiyordu. Allah bu alemi yaratmıştır ve bu alemi sevmektedir. Bu alemdeki varlıklar, onun tecellisinden (yansımasından) başka bir şey değildir. Aşk mevcudun sıfatıdır. Vücut bulan ise, onun yansımasıdır. O halde insanların bu alemi sevmeleri, bir ilahi emrin neticesidir. Konuyu buraya getirmek istiyordu. Fakat birden kesti. Sevgi onun her şeyiydi. “Sevmeyen Allah’ı bulamaz. Sevgi, onun şekil değiştirmesidir. Şefkat ve merhamet bir gönülde olmadıktan sonra, insanların Allah’ı bulmasına imkân yoktur,” derdi. Hayatını insanlara adamıştı. Bu, sevginin tabii bir neticesidir.

O inanıyordu ki, insanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır. Herkesin, bir çaresizin yardımına koşması mümkündür. Ama onun ızdırabını gönlünde yaşamak ve bunu yapabilmek, insan ömrünün azalmasına sebep olur desem, yanlış söylememiş olurum. Ve onun gibi kendini adayan insanların gündemi asla bitmez. Bunlar mütemadiyen birikir, her gün yenisi ilave olunur. Muallim Cudi Efendi’nin;

Yadında mı doğduğun zamanlar,

Sen ağlarken gülerdi alem.

Öyle bir ömür geçir ki, olsun,

Mevtin sana hande, halka matem.

Evet, Fethi huzura gülerek, tebessümle çıktı. “


DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Vefatından on yedi gün sonra, 22 Ekim 1977’de Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nde yapılan anma toplantısında Fethi Gemuhluoğlu için çok güzel konuşmalar yapılır. İlk konuşmacı, Prof. Dr. Süleyman Yalçın’dır. Duygularını şöyle ifade eder: “Gemuhluoğlu deyince, bende üç hususiyeti olan bir şahsiyet belirir. Gönül, dil ve hafıza. Onun gönlü hoşgörü, sevgi, müsamaha ve fedakârlıklarla doluydu. Ben, Hz. Resule aşık, Osmanlı Türk’üne hayran bir insan tanıyorum. İkinci özelliği hafızasıdır. İnsanı şaşırtacak derecede kuvvetli, en hurda teferruatı bile saklayan ve yerinde derhal hatırlayan, tarihe ait, yaşanılmış şahitliklerle dolu bir bulunmaz hafıza…

Üçüncü özelliği diliydi. Elbette hafızası bu kadar kuvvetli ve zengin, gönlü bu derece aşk-ı Peygamberi ve muhabbet-i Osmani ile dolu olan insanın dili de başka türlü olmamalıydı. Osmanlıcanın zenginliği, ifade kudretinin ahengi, Fethi Bey’in edep ve zarafetiyle birleşince, onun şahsiyeti ortaya çıkıyordu. Kısır, hışırtılı sesli, ahenksiz uydurukça yanında; Fethi Bey’in fesahat ve ahenk dolu konuşmalarını dinlemek senfonik müzik gibi bir şey gelirdi insana. – “Aziz doktor, sevgili Ergun veya muhterem Nevzat Beyciğim…” Diye başlayan hitapları hem takdir ve iltifat hem de tenkit ve uyarıyla devam ederdi. İnsanı hiç üzmeyen, sadece okşayan, sevindiren konuşmalardı.

Onun güzel dili ve lisanında, sevgiyle çırpınan bir kalbin ve bir gönlün kanat vuruşlarını duymamak mümkün değildi. Gemuhluoğlu’nun misyonu, yani hayattaki vazifesi; insan inşa etmek, olmak ve oldurmaktı. Dost etmek, dost bulmaktı.”


DOSTLARI ANLATIYOR/FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Ahmet Kabaklı Hoca; Huma Kuşu, başlıklı yazısında Fethi Gemuhluoğlu’nu şöyle anlatır: “Kadın anam” diyerek sık sık yadettiği anasının Arapgir-Harput çevrelerinden kopardığı bir hikmeti tekrar ederek, “Sebep ey!” derdi. Nedir sebep? Kim oldu sebep de Gemuhluoğlu’nu kaybediverdik! İçte bu levh-i mahfuz sırrıdır.

Bir bitmeyecek zevk verirken beste,

Bir tel kopar ahenk ebediyyen kesilir.

Folklordan, töreden, dinden ve tasavvuftan birike birike “insan-ı kâmil” olmuştu. Son yıllarında dolup taşma reddelerine gelmişti. Gönlünce kuramadığı bir millet ahenginin ve bir fazilet sitesinin hasretiyle zaman zaman öfkeleniyordu. Ümitsizlik değil ama, bazen karamsarlık onu sarıyordu. Ölümün ayak seslerini duyar gibi “vasiyet” havası içinde konuşuyordu.

Çocukluğumda kaya başlarında eller kulağa atılarak “maya” halinde söylenen bir asaletli maniyi, her rastlayışımızda coşkun, yanık, duygulu sesiyle söylerken doğu yurdumuzun yüce dağlarını İstanbul kıyısına inşa eder, gökleri yere indirmiş gibi olur, sanki büyük sevgi ve büyük muammanın (bilmecenin) haysiyetini ilan ederdi…” Huma kuşu yücelerden seslenir, /…Sen ağlama ela gözler ıslanır. Fethi Ağabey’in ardında çok gözler ıslandı. Gerçekten de masallarımızı, hayallerimizi süsleyen “Huma Kuşu” gibi, gölgesi ve ruhaniyeti üstümüze düşsün diye beklenen bir efsane varlığa benziyordu. O öyle bir muhabbetdi ki, sizin iyiliğinizi ve bahtınızı mutlaka düşünmekteydi. Kırıkları tatlı sözle onarmayı, “hastalıkları” sevgiyle tedavi etmeyi en iyi bilen onu gördüm.

Kimde memleket için bir iyilik ümidi, bir çare, ilim, bilgi, sanat, cesaret görebilirse onun yanındaydı. Ferah günlerinizi mutluluk ve eğlencelerinizi size bırakırdı. Ama bir yanınız kırıldı mı, bir haksızlığa uğradınız mı, ülkeye hizmet etme imkânınız bir tehlike geçirdi mi, o mutlaka kendini feda edercesine ortaya çıkar, her şeyi düzeltinceye kadar çırpınır, sonra teşekkürden rahatsız olurcasına kenara çekilirdi. Görünen hizmetlerin değil, görünmeyen himmetlerin adamıydı. …...Matemle anılmasın böyle canlar, “her dem yeniden doğuşlarıyla” selamlansınlar.”


DOSTLARI ANLATIYOR:FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Fethi Ağabeyi onun yakın çevresinden Sadettin Ökten, şöyle anlatır: “Fethi Bey, dünyaya bir başka pencereden bakıyor ve bu aleme bir başka iklimin esintilerini getiriyordu. Onları ancak serin ve hafif bir sonbahar rüzgarının hüznü gibi hissedebilirdiniz. Anlamanız, bilmeniz mümkün değildi. Sevdiği insanları görünce veya iyi haberlerini alınca şükrederdi. “İçim aydınlandı” derdi. Bir anda havada sevgi meltemi eserdi. Aslında onun içi hep aydınlıktı.,

aydınlanan çevresiydi. Çok sık tekrarlardı. “Birbirinize hayır dua ediniz, her duanın makbul olduğu bir vakit vardır, ola ki ona rastlar.”

Annelere şöyle sesleniyordu. “Anneler çocuklarınıza yaramazlık yapıyorlardır diye kızmayınız, biraz sabırlı olunuz. Çocuklar yaramazlıklarını şimdi çocukken yapsınlar da yarın büyüdükleri zaman yapmasınlar, böylesi daha hayırlı değil mi? “Hoşlanmadığı hallere karşı sabırla mücadele eder, ama bunların bir kader olduğunu bilir, etrafının maneviyatı bozulmasın ümitsizliğe düşülmesin diye söylemezdi. Her şeyi O bilir, O takdir eder, biz makam-ı hayretteyiz, ancak teslim oluruz,” derdi. “Bu mahzun millet”, tabirini çok sık kullanırdı. Aslında mahzun olan hep kendisiydi. İç alemine akıttığı göz yaşlarıyla hüzün onun terk kabul etmez dostuydu.

Sözü Fethi Bey’e rahmet niyazlarıyla yine onun çok sık tekrarladığı bir cümleyi yadederek bağlayalım. “Kendi kendinize sebepsiz yere hüzünlendiğiniz anlarda biliniz ki, Allah’a yaklaşmışsınızdır.” Bir keresinde okuduğu kalınca bir kitaptan başını kaldırarak, “Bir dakika çocuklar, dinleyin, dedi. Tasavvuf şiiri üzerine yazılmış bir makaleden pasajlar ve örnek olarak da bir şiir okudu. Sesi buğulu ve duygularla yüklüydü…

Zahid bize tan eyleme Hakk ismin okur dilimiz,

Sakın efsane söyleme Hazrete varır yolumuz.

Muhyi sana olan himmet, aşık isen cana minnet,

Elif Allah mim Muhammed kisvemizdedir dalımız.


FETHİ GEMUHLUOĞLU

 Önce selam, sonra kelam…Efendim; evveli, ahiri, zahiri, batını selamlarım. Öncesinde Allah, sonrasında Allah, görünende Allah, görünmeyende Allah, Sahib’i selamlarım. Sahib-i hakikiyi selamlarım. Sağımı, solumu, önümü, ardımı selamlarım…

“Hiçbir tünel ebedi değildir, Yahya Kemal Bey yanlış söylüyor, “iman bir şevk olan zamanlar geçti” diyor. Geçmemiştir. İman bir şevk olan zaman tekrar gelmiştir. Ebedidir. Her zaman öyledir. Her zaman iman bir şevktir. “Nefesler payende (devamlı) ola, demler safalar müzdad (artmış) ola, kulübü aşıkan küşade (şen) ola…” “Büyük rüya görmek lazım, ben görür müyüm bilmem ama siz göreceksiniz. Bir gün gelecek, bir tek selam, paranın görmediği işi hallu fasledecek. “Paraya dost olmayın. Olursanız ruhunuz iflas eder. Paraya sahip olabilirsiniz ama, dost olmayın. İkisi farklı şeylerdir.”

“Aklın bütün kıymeti ona sahip olamayanlar içindir. Akla sahip olanlar için akıl bir şey değildir, onlar aklı aşıp aşka gelmelidirler. Aklın ürünü olan, ilim, fen, teknik ve sanat gibi bütün değerlerin insan hayatı için güzellik ve mutluluk aracı olabilmeleri, onların aşkla kucaklaşmalarına bağlıdır.”

“Hem biz birbirimizi sevmiyoruz. Asıl bundan utansak yeridir. Aynı evdeyiz de birbirimizi sevmiyoruz. Mahallemiz, köyümüz, kasabamız aynı da birbirimizi sevmiyoruz. Belki de her işin başı insanoğlunu sevmiyoruz. Dert buradan başlıyor. Toprağa, gök yüzüne, suya, ateşe, tuza, somuna gönül vermemişiz ki, Türkülere, ağıtlara teslim olmamışız ki. Çirkin ve güzel diye tutturmuşuz. İyi ve kötü diyoruz. Ellerimiz, kafamız ve gönlümüz bir ve beraber değil. İnsanoğlu türküsüz kaldığı zaman gurbettedir. Türküler bitip tükenirse hatırasız, sevdasız ve yalnız kalırız. Türküler ve şarkılarda halk var, millet var, insan var. Şiir, hikmet, yaşama kuralları, ahlak, töre, gelenek var. Asıl mühimi, yüreğimiz ve gönlümüz var.

3 Ekim 2019 Perşembe

DOST O KİMSEDİR Kİ

İrfan dünyamızın aydınlık insanlarından rahmet Fethi Gemuhluoğlu'na aittir:"Dost ol kişidir ki öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olan gecede Peygamber-i Ekber'in yatağında yatar. Şah-ı velayettir.
Dost ol kişidir ki, mağara arkadaşıdır,Yar-ı Gar'dır, Ebu Bekr'dir.Ve bütün delikleri tıkadıktan sonra, yılanın gelmesi muhtemel son deliği tabanı ile tıkar ve oradan O'nu yılan ısırır"(Fethi Gemuhluoğlu)